22.3 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Bir Adam Tanıdım

Bir adam tanıdım,

Günden güne yavaş yavaş

Varlığını hissettirdi yazın ile

Varlığını hissettirdin özün ile.

Kalbin deniz kadar güzel,

gökyüzü gibi özgür…

 

Ne çok isterdim

O güzel yüreğine dokunmayı,

Nasılsa vaktimiz çok güzel insan

Gönül bahçen hep baharı yaşasın…

 

Nerden bilsin insanlar seni anlamayınca,

Bir adam tanıdım,

Gönül heybesinde vefayı taşıyan…

 

Bir adam tanıdım,

Sanki daha önce hiç sevmemiş sevilmemiş gibi

Belli ki çok eski bir hikayeydi bu, onu kendine yabancılaşmaya iten…

 

Bir adam tanıdım

İçinde okyanusun en mavisini,

Yeşilin en yeşilini taşıyordu.

Adam, gidenlere öykünüyor

Gidecek yeri varmış gibi…

 

Bir adam tanıdım,

Yalansız, saf ve temiz…

 

Bir adam tanıdım uzaklardan!

Yüreği öyle sıcaktıki

Bir adam tanıdım,

Gülüşü gülüşüm oluvermiş.

 

Her şiir şairi için bir gözdü,

Okuyana..

 

Yalnızlığımın Tutsaklığı

İnsanlardan uzak bir şiire sığınmak istiyorum Verâ! Ellerimi insanların söylediği soğuk sözlerle değil de, yazdığım şiirlerle ısıtmak istiyorum.. Aldığım acılarla yıkanıp silkelenmenin zamanı geldi belki de ama içecek suyum kalmadı gözlerimden akan gözyaşlarımdan başka… Şefkati ve sığınmayı istediğim için geldi bunlar başıma Verâ! Yalnızlığın tutsaklığıydı bu belki de. En çok da sarılmayı istediğim için…

Ama bir babanın, bir abinin veyahut sevdiği kişinin kollarında şefkati istemek değil miydi dünyanın en masum beklentisi? Biliyor musun Verâ, canıma sarıldıkça canım daha çok yanıyor, sırf yaram yarama değiyor diye. İnsanlar o kadar bencil ki Verâ, yaşattığı acıyı bile unutuyor acıyı yaşatan yarası hâlâ kabuk tutmamışken. Gözyaşlarının dolmasıyla o acıyı gırtlağında hissetmen aslında yetiyor kendini kendine anlatmaya, ama başkalarına kendini harap etsen de yetmez, eksik kalırsın Verâ!

Oysaki acıyla yaşamak ayrı bir güzeldi. Ağlayınca acım dinerdi, ağlamak istemezdim. Bazen bir çikolatanın kokusuyla, bazen de kendime iltifatlar ederek avuturdum, iyi gelirdi. Saçlarımın üstünde bir eli hissetme hayaliyle uyurdum geceleri ve ben en çok âh çeke çeke büyüdüm… En çok da neyi sevdim biliyor musun? Ayaklarımı kendime doğru çekip uzaklara dalmayı… Dedim ya sana, bizi bir biz anlarız, bir de şiir anlatır. Gel ne olur! Seninle şiirle yıkanalım…

Dogecion’de Elon Musk Etkisi

Elon Musk Twitter üzerinden coin piyasasını yönlendirmeye devam ediyor. Dogecoin, Tesla ve SpaceX CEO’su Elon Musk‘ın yılbaşından itibaren yaptığı olumlu açıklamalarla yüzde 1000’in üzerinde yükseliş gerçekleştirmişti. Bu yükselişin ne kadar süreceği merak edilirken Elon Musk‘In dün gece twitter’dan Dogecoin’e yönelik yaptığı olumsuz açıklama sonrası Dogecoin‘de sert bir düşüş gerçekleşti.

Dogecoin yılbaşından itibaren yüzde 1000’lik bir artış gerçekleştirerek tarihi zirvesini hafta başında gördü. 0,08 seviyelerinden işlem gören Dogecoin Elon Musk‘ın dün gece Twitter’dan paylaştığı mesajda “Büyük Dogecoin yatırımcıları coinlerinin büyük bölümünü satarsa tam desteğimi alır. Bana göre Dogecoin’de gerçek sorun çok fazla yığılma olması.” ifadelerini kullanması sonrasında yüzde 20’nin üzerinde değer kaybederek 0,04 seviyelerine geriledi.

elon musk dogecoin twit

Elon Musk’ın dogecoin ilgili attığı twit tüm coin borsasını etkiledi.  Ethereum, Cardano, Tether vs. diğer kriptopara birimlerinde de yüzde 10’un üzerinde düşüş var.

İz

Bir yanım ağlamaklı
bir yanım durgun
Dağılır mı hüznü gecenin ,
ben kaybolunca?
Gitmek mi ardından ?
Koşmak mı peşinden ?
Kaldırımlarda hep
gidenlerin izleri…
Yayını kavramış kemânî ,
Mızrabı susturmuş ûdî ,
Nefesini tutmuş neyzen ,
Bekler notalar boğazında …
Güftelerde hep
gidenlerin izleri…
Kelebek dokunuşlu eller ,
Ömrü kozasında kalmış.
Gönül çelen bütün sözler ,
hepsi  bilerek seçilmiş…
Ve o efsunlu bakışlar…
Buğusunda hep
gidenlerin izleri…
Kabuk ardında kalan
bir ince deri ,
Cam kesiğinin bıraktığı
derin bir çizgi ,
Her kalp kırığı sonrası
Yarım yamalak bir gülüş…
Yaralarda hep
gidenlerin izleri…

Saklanan Zehirler

Saklanan Zehirler görsel

Her kadının kendine has güzelliği vardır. Ancak normların belirlediği güzellik algısı vardır ki bu kaçınılmazdır. Yani gerçekten bazı kadınlar hakkında konuşulduğunda, o kadınların güzel olduğu dile getirilir. Gerçi bu her iki cinsiyete ait bir durumdur. İşte görünümü güzel olan insanlar “toksik” ilişki yaşadığında ve bunu bitirmeye çalıştığında ona “çok güzelsin, elini sallasan ellisi, bu güzellikle yalnız kalmazsın korkma” tarzında cümleler destek amaçlı söylense de aslında o kadar korkunç ve rahatsız edici cümlelerdir ki… Sanki bir insanın değer görmesi buna bağlıymış gibi. Yani, bu olmazsa kaderinle barış zaten kaybetmişsin anlamına geliyor. Ben mi öyle anlıyorum, çok mu agresifçe? Hayır.

Gerçek şu ki bazen çok çok normal gelen davranışlar aslında içten içe ya bizi ya da karşımızdakini çürüten mesajlar, tavırlar olabiliyor. Elbette güzel görünme isteği genel olarak insanların doğasında vardır. Ancak şart değil, değer görebilmek için sebep değildir. Belki görünüş, çok güzel bir ilişkinin başlangıç kıvılcımı olabilir ama asla sadece bununla yoldaşlık sürdürülemez. Değerli olmak ve hissetmek için güzel olmak gerekmez. “Kendini değerli hisset” şablonunu da söylemeye gerek yok. Bu asla kolay bir şey olmadı, olmayacak. Kabullenilmesi gereken bir gerçek bu. Değerli hissetmek bencillikle, obsesiflikle karıştırılırsa hayat bir yolunu bulur ve bunu çok acıtarak yüzüne çarpar.

Bazen değersiz hissedebilir insan. Etmeli de. Çünkü böyle acı veren duygular biterse insan öğrenemez. Yanlışlarını analiz edemez, o duygular geldiğinde nasıl dayanacağını bilemez, “neden böyle hissediyorum, neleri çözmem gerekiyor” sorusunu veremez. Bunlar olmayınca insan mutluluğun, sevginin, nefes alırken “şükür” hakkında düşünmenin renklerini göremez. Değersiz hissetmek bazen geçmişteki bir şeyleri çözmek için gelen alarm gibi olur. Bazen ise bu günün alarmına dönüşebilir. Sadece sabırlı olmak gerekir. Araştırıp öğrenmek gerekir. Kişi, bir psikoloğa, psikiyatriste gidemiyorsa bile teknikleri araştırabilmek için kaynaklar arayabilir. İşte, yaşamaya karar verdiği andan itibaren insan zaten en değerlidir, bunun için aynaya bakıp ya da kendin hakkında düşünüp zevk almaya gerek yoktur. Nitekim, kendine güvenmediği zaman bile çok önemli bir varlıktır insan. Sadece sabra ihtiyacı vardır ve bunu bulabilecek güçtedir.

İyileşmek, iyi hissetmek zorunluluk hâline gelmemelidir. Geçmiş çok korkunç yaralar bıraktığında hele bu yaralar görünmez bir şekilde bilinçaltında yattığında çok kolay görünen bazı şeyler insana çok zor gelir. Mutluluk, gülebilmek, kendine güvenmek, kendine değer vermek ve daha neler neler. Bunlar kolay değil ve bunları yapamamak veya başaramamak insanın suçu değildir. Ama bunları kazanacağına karar vermen hayatın yönünü oraya doğru değiştirir. Ne güzel paradoks bu.

Evsizler

3-4 gündür kesik kesik uykularla ve yarım yamalak yemeklerle ayakta kalıyordum. Önceki gece, ofiste kalmıştım. Bugün de sabaha karşı 4’te bitmişti işim ve 4 saat sonra tekrar iş başı yapmam gerekiyordu. Alarmla beraber attım kendimi dışarı. Çok yorgundum, havanın nasıl olduğuna bakmadan dışarı çıktım. Zaten dışarıdaki havayı gösterecek bir pencerem de yoktu. Pencerem olsa bile; bakacak zamanım, dikkatim ve mecalim yoktu. Fileli ayakkabılarla attım kendimi dışarı. Şaşkındım. Beyaz bürünmüştü etrafa. Kar taneleri birbirleri ile çarpışıp da büyümüş gibiydiler. Oysa 2 gün önce hırka ile çıkmıştım dışarı. Çok değil 10 adım geri gitsem, montumu da giyebilirdim, botumu da.
İlerledim. İlerledikçe terler gibi oldu saçlarım; ve ben o sırada kendimi havanın soğuk olmadığına ikna etmeye çalıştım. Hem ne var yani, 5 dakika sonra metrodaydım. Çok acelem varmış gibi yürüyordum koşar adım. Hiç acelem yoktu, koşmuyordum. Islanmıştı ayaklarım ve sırılsıklamdı saçlarım. Son metroya yetişmek için koşmak isteyen ama koşamayan yaşlı bir adam gibi yürümeseydim belki ıslanmazdı ayaklarım.

Ben o sırada, evime 5 dakika mesafede olan metro istasyonunun, metroya da 5 dakika mesafede olmasına söyleniyordum. Benden önce asansöre iki kişi bindi yetişemedim. Bense iki durak mesafesi kadar uzun olan yolu yürüyen merdivenlerden indim. Koşmadan, koşar adım. Sanki asansörden hızlı olduğumu ispatlamaya çalışıyordum kendime. Dua ediyordum insanların yürüyen merdivenlerin sol tarafında durmamış olması için. İşte o an dikkatimi çekti boştu merdivenler, bugün günlerden pazardı. Sadece yıkık bir ekonomiyi ayakta tutmak zorunda olanlar yani işçi sınıfı ve risk taşımayan turistler dışarıdaydı. Metroda hiç turiste rastlamadım, bir avuç işçi ile aynı vagondaydım. Rahatsız mavi metro koltukları ilk defa bu kadar boştu. Tüm yüzler şikayetçiydi ve tüm bedenler yorgun. Hiçbiri tebessüm etmiyordu, hiçbiri hareket etmiyordu, uyku ile uyanıklık arasındaydılar. Gözleri kapalı, bilinçleri açıktı. Sırası gelen, durumu metrodaki sessizlikte, fazla sesli gelen anons sesi ile anlıyordu. Çok hızlı gidiyormuş hissi veren ses, giderek azalıyor, bitiyor ve yerini kapının gürültülü ve ihtişamlı açılış sesine bırakıyordu. Kapı açılıyordu ama inmek istemiyordu hiçbiri. Kapının birkaç saniye daha açık kalacağını hesaplıyor ve kapanmasına en yakın zamanda iniyorlardı. Böylelikle birkaç saniye daha fazla oturmuş oluyorlardı. Hepsi mahpusta, kürek cezasına çarptırılmış ve gün daha aymadan, kürek çekmeye giden mahkumlar gibiydiler. Ağır ağır ilerliyor ama bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı.

Onların neden bu kadar yorgun, neden bu kadar şikayetçi olduklarını bilmiyordum. Ama benim şikayetçi olduğum şey belliydi. Ne çok yorgun oluşum, ne ekonomik sıkıntılarım, ne işimden ve evimden uzak oluşum ne de sevgisel faktörlerdi. Benim şikayetçi olduğum şey; iki gün önce gündem olmasına rağmen şu an unutulan evsizlerdi. Hala aynı yerde metro girişindeydiler. Üstelerinde hırkamdan da ince bir battaniye. Altlarında taştan da sert bir mermer ve mermerle aralarında, tüketmedikleri bir ürünün tek katlı kartonu. 2 yastıkları vardı biri sağ, biri sol ayaklarına giydikleri ayakkabıları. Belki ıslak belki kuru. Bu unutulmuş kimselerin yaşadığı, ağızlarından çıkan ve soğuk havaya karışan buharlardan belli oluyordu. Ama ben nefes aldıklarını bildiğim halde yaşadıklarından şüpheliydim. Bunlar benim ömrüm boyunca en çok empati yaptığım kimselerdi. Ve öyle kalacaktı sanırım.

“Kaç evsize yardımcı olduk bu zamana kadar?”

Bu benim en büyük yükümdü. Kimse görmezdi onları, kimseye dert olmazlardı. Saray ve Hünkar onlardan habersizdi. Bazı insanlar acırlardı, bazıları yok sayardı, bazıları ise korkardı onlardan. Ve herkes unuturdu onları, diğer şeyleri unuttukları gibi. Düşünüyordum, henüz 1 ay önce Kadıköy’de yani ülkenin en çok gezilen yerlerinin birinde biri soğukta donarak ölmüştü. Yine Fatih’te bir binanın girişinde paçavra bir battaniye altında ölmüştü biri donarak. Bunların hepsi devlet tekelinde gerçekleşmişti. Krallığımız yok saymıştı onları, insanlarımız da krallığımızı var edenlerden ibaretti zaten. Haber kanalları, muhabirler, radyolar, televizyonlar yazmıyordu onları. Hem reklam getirecek projeler değildiler, hem de haber edilirlerse kralı sinirlendireceklerdi.
Öylece doğdular, öylece yaşadılar, öylece öldüler. Bizden önce ve vicdanımızdan sonra.

“Ölmek zorundalar mı?”

Boşvermişlik

Hasarlı bir geçmişe sahipsin, ne yazık ki onarılamayacak kadar büyük acılara sahip vücudun. Zihnin ise bir tabutu andırmakta; içi asla boş kalmayan, her gün diğerine göre daha da dolup taşan bir tabut. Kimselere bahsetmiyorsun kendinden; acıları gizlemekte hünerlerin olduğundan, ağlamak için mendile değil de battaniye altına ihtiyacın olduğundan, bir de ne kadar su alırsan al diğer çiçeklerin aksine git gide solduğundan. İnsan da istemiyorsun artık hayatında sen çünkü önceden var olanlar nihayetinde seni terk edip sırra kadem basmışlar, ne vaatler ile sana gelip pes bayrağını en zirveye asmışlar. Senin de asasın gelmiş kendini evinin çatısına, yapamamışsın, becerememişsin işte. Sen ne insanları kırabilirsin ne de kendi canına kıyabilirsin. Sen sadece içten içe acıya kucak açıp hiçbir şey olmamışçasına hayatına devam edebilirsin. Senin zararın bir kendine, o da zamanında sana çok zarar verdiler diye. Herkes için çabalayan sen sıra sana geldiğinde maalesef kılını kıpırdatmaz, dikenli çiçekleri hep sular da kendisine bir damlasını bile ayırmaz.

Yarınlar ne getirir bilmiyorum, yarınları bekliyor muyum o bile muamma. Dışarıdaki herkes gibi zamanımı geçiriyorum sadece. Beni onlardan ayıran tek fark içimi meşgul eden, bitmek bilmeyen, günden güne de artan varoluş sancıları. Ağlamak geliyor içimden, bir insan değil de bir müzik sayesinde ağlamak, tek başıma kalıp duvarlara kusmak istiyorum içimdekileri gece boyunca. Artık kimselere dahi ifade edemiyorum kendimi, herkesten soyutlandım. Ağıt yakılacak halim var, ben de bu halime bir sigara yaktım, varsın ciğerlerim kararsın, belki zihnim kadar karanlığa bürünürler günün birinde, belki işlevlerini kaybedip bana da kıyak geçerler, hüzünden usanmış yüzümü son kez güldürürler.

Sevgili benliğim, boşvermişlik hissini en çok sen hissettin. Sevgisizlik ile yıkandın, umutsuzluk ile kurulandın. Acıdan beslendin, yalnızlığa aşık oldun. Sen hangi sokağa, hangi caddeye girdiysen senin peşinden geldi yalnızlık. Gökyüzü sana küstü, hiçbir yağmurunda ıslatmadı seni, şemsiyeler ile de hiç aran olmadı bu yüzden. Keman düşman belledi seni, tek başına oturduğun yemek sofrana hiç uğramadı, hiç kulaklarının pasını silmedi. Ellerin birisine hasret kaldı, ona ulaşamayınca da duvarlara çattı. Sevgili benliğim boş ver bunları, sen en iyisi boş ver, çünkü boş vermez isen idare edemezsin; mahveder bu caddeler, bu basamaklar, bu kaldırımlar, bu insanlar seni.

 

Piyasalar Haftayı Nasıl Geçirdi?

piyasalarda son durum
altın dolar euro borsa bu hafta ne kadar kazandırdı

Piyasalar haftayı nasıl geçirdi? Dolar ve Euro yatırımcısına kazanç sağladı mı? Altının gram fiyatı ne kadar oldu? Borsa da işlem görsen şirketler yatırımcısına kazanç sağladı mı? Piyasaların haftalık performansı nasıl?

Bu hafta, altın, borsa ve euro yatırımcısına kazanç sağlarken dolar haftalık bazda değer kaybetmeye devam etti.
Gram altının satış fiyatı %1,40, Euro/TL %0,35, borsada işlem gören şirketler ise ortalama %0,74 değer kazanarak yatırımcısının yüzünü güldürdü. Dolar ise haftalık bazda %0,30’luk değer kaybı yaşadı.

Haftaya 7,06 seviyelerinde başlayan dolar haftayı 7,04 seviyesinden kapattı. Euro ise haftaya 8,51 seviyelerinden başlarken haftayı 8,53 seviyelerinde kapattı.

Kapalıçarşı’da Cumhuriyet Altını satış fiyatı %1,37 artışla 2.731 Liraya yükseldi. Çeyrek Altının satış fiyatı ise 667,000 Liraya yükseldi.

BIST 100 endeksi haftayı  1.519,00-1.558,08 seviyeleri arasında geçirirken haftayı önceki kapanışa göre %0,74 artışla 1.538,44 puandan tamamladı.

Yatırım fonları ise haftayı %0,42’lik artışla kapattı.

Göründüğü Kadar Tatlı değil

gorundugu-kadar-tatli-degil
Şeker hayatımızın büyük bir çoğunluğunda bizlerle. İçtiğimiz kahvelerde, atışırmalıklarımızda, her birinin ayrı güzel göründüğü tatlılarda.. Peki bu tatlı arkadaşın vücudumuza etkileri de kendisi kadar mutluluk verici mi?

Şeker insanlar için olmazsa olmaz bir besindir aslına bakarsanız. Enerji için, fiziksel aktiviteler için ve vücutta salgılanan mutluluk hormonu için. Fakat burada bahsettiğimiz ‘şeker’ sebze ve meyvelerin içerdiği doğal şeker. Meyve ve sebzelerden doğal olarak aldığımız şekerin bizler için doğru miktarda tüketildiği sürece bir zararı yoktur. Beyazlatılmış şeker yani işlenmiş şekerlerin çoğunda gdo vardır. Vücut çok fazla işlenmiş şekeri tolere edemez. Ve işlenmiş şekerin hiçbir besin değeri yoktur. Sadece kalori kaynağıdır. Kokusu ve tadı harikulade olan o tatlılar, rengarenk iştah kabartan görünüşüyle bizi kendine çeken şeker ve çikolatalar aslında o kadar da masum ve tatlı değiller.. Son yıllarda artan obezite, depresyon ve başka birçok hastalığın temelini tatlı ve bir o kadar sinsi arkadaşımız şeker kazıyor desem ileri gitmiş olmam.. Her şeyin fazlası zarar. Şekerin ise bıraktığı hasarı sadece zarar deyip geçemeyeceğimiz kadar büyük.

Şeker kullanmıyorum ben, şeker diyetindeyim gibi cümleleri son dönemlerde sıklıkla duyuyoruz. Yavaş yavaş bilinçlenmeye başlayan toplum şekerin zararlarından uzaklaşmanın yollarını arıyor. Çayda ve kahvede şeker tüketimini bırakmak atılacak ilk adım oluyor genelde. Küçük bir adım olsa da başlamak her zaman avantajlı olmaktır. Burada bilmeniz gereken bir ayrıntı daha var. 1 haftalık, 1 aylık bir şeker molası hayatınızda mucizeler yaratmayacak. Vücudunuzda ve yaşam kalitenizde değişimleri gözleyebilmeniz için şekersiz bir hayatı, en azından şekeri azaltılmış bir hayatı yaşam tarzı hale getirmeniz gerekiyor. Bununla birlikte hafif tempolu egzersizler, meditasyon ve nefes egzersizleriyle hayatınızda kattığınız küçük alışkanlıklarla büyük değişiklikler yapabilirsiniz.

Peki işlenmiş şeker vücudumuza neler yapıyor?

Yüksek fruktoz içeren mısır şurubu (tatlandırıcı olarak sıklıkla kullanılır) tüketiminde tokluk hissini kontrol eden leptin hormonu duyarsızlaşıyor ve doyumsuzluk artıyor.
Yapılan 88 araştırmada bulunduğu üzere şekerli içecek tüketimi ile kilo artışının doğrudan ilişkili olduğu görüldü.
Fazla şeker tüketimi vücutta ve kalpte yağ birikimine sebep oluyor. Kolestrol problemlerini tetikleyebiliyor ve ilerleyen seviyelerde kalp krizine kadar gidebiliyor.
Bağışıklık sistemini zayıflamasında da oldukça etkili olan tatlı ve sinsi arkadaşımız şekerler vücudumuzda pek çok hasara yol açıyor.

Bu ve daha birçok zararı yapılan deneylerle desteklenen kanıtlara araştırmalar yaparak ulaşabilirsiniz. Bir anda tamamen şekeri hayatımızdan çıkarmak o kadar kolay bir durum değil. Aniden bırakınca yan etkileri de yaşamamız mümkündür. Azı karar çoğu zarar diyerek kontrollü ve nispeten azaltılmış şeker tüketerek ve düzenli egzersizler yaparak yaşamımıza devam edebiliriz. Sağlıklı günlere..

Seni Düşündüğüm Zaman

Ne zaman seni düşünsem kıyametler kopuyor
Etlerim, kemiklerimden ayrılıyor
Kalbimi, elime alıp eziyorum
Bir rüzgar, kuşun yuvasını talan ediyor
Kuş, yağmurda acı acı bağırıyor
Duyan o sese sadece aşık oluyor.

Ne zaman seni düşünsem kıyametler kopuyor
Bir avcı avını boynundan yakalıyor
Avın gözlerinde şaşkınlık
Son bir çırpınış,
Ve sonrası karanlık…

Ne zaman seni düşünsem kıyametler kopuyor
Bir çocuk öksüz kalıyor.
Sokaklarda sevgi dileniyor
Ayakları nasır bağlamış
Gözyaşları hep kendine akıyor
Hep eksik kalıyor bir yanı.

Ne zaman seni düşünsem kıyametler kopuyor
Yağmur toprağa değmiyor
Toprak yarılmış
Bitkiler yeşermiyor
Güneş yaktıkça yakıyor tenini
Güller dallarında kuruyor
Su toprağa küs, toprak suya hasret

Ne zaman seni düşünsem kıyametler kopuyor
Bir şehir işgal ediliyor
Kadınlar, çocuklar çıplak ayaklarıyla sokaklara dökülüyor
Telaşlı kalabalık içinde çocukların bakışları
Bir adam, sırtından vuruluyor
Gökten bomba yağıyor
Bir anne çocuğuna bağırıyor
Bir ev yıkılıyor, içinde bir baba
Göklerden yerlere kan fışkırıyor
Bir kıyametin içinde buluyorum kendimi
Ne zaman seni düşünsem kıyametler kopuyor

Aşkına Yoksuldum

Ben onun aşkına yoksuldum

Bir gülse, bin yıl yaşardı kalbim

Evim, yuvam, çatım olmadı

Bir lokma ekmeği bile bulamazdım

Ben onun aşkına yoksuldum

Ellerim buz gibi olurdu, üşürdü

Tencerem kaynamazdı

Bahçemde ekinler yeşermezdi

Ben onun aşkına yoksuldum

Giyecek elbisem yoktu

Yırtık bir ayakkabım bile yoktu

Ben onun aşkına yoksuldum

İçecek bir damla su bulamazdım

Kapısında beklerdim

Bir gülüşü, beni aylarca yaşatırdı

Ben onun aşkına yoksuldum

Kalbim üşürdü, ellerimi buz tutardı

Sokak başlarında onu beklerdim

Kalbime uğrayıp gelmezdi

Ben onun aşkına yoksuldum

Samsun’dan Lozan’a Mustafa Kemal Paşa’nın Yeni Bir Devlet İnşaasında İzlediği İç ve Dış Politikaları

Mustafa Kemal paşa Ulusal egemenlik çatısı altında birleşerek ulusal egemenliğin yolunu açmayı hedeflemiş ve tam bağımsız bir devlet kurma amacıyla 19 Mayıs 1919’ da Samsun’a çıkmıştır. Dağınık bir direnişi birleştirerek Anadolu’nun her bir tarafında kongreler yapmak için 28 Mayıs 1919’da Havza ilçesine geçti. İzmir’in işgaline karşı aynı ruh ve heyecanla birleşerek bir direniş sağlamak amacıyla burada bir bildiri yayımlandı. 22 Haziran 1919’ da ise Amasya’da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Amasya Genelgesi imzalandı.

Amasya Genelgesi, Kurtuluş Savaşı’nın gerekçesi, yöntemi ve amacını açıklayan ve Türk Milletini yekvücut olarak mücadeleye çağıran bir ihtilal bildirgesidir. 7 Ağustos 1919 tarihinde Erzurum’da ise milli sınırlar içinde bir bütünlük sağlamak ve Doğu’da bir Kürt devleti kurmaya kesinlikle karşı çıkmak amacıyla bir kongre düzenlenmiştir. Bu kongrede, Kuvayı millîye’yi amil milli iradeyi hâkim kılmak esastı. 11 Eylül 1919 tarihinde Sivas kongresinde ise Heyet– i Temsiliyenin yayın organı niteliği taşıyan İrade-i Milliye gazetesi yayımlanmış ve Mustafa Kemal Paşa’nın liderliği güçlenmiştir. Sivas Kongresinin ardından Mustafa Kemal Paşa’nın katılımı olmadan da birçok vilayette kongreler düzenlenmiş, aynı şuur ve heyecan ile faaliyetler devam etmiştir. Misak ı millinin ilan edilmesi ile itilaf devletleri İstanbul’u işgale kalkışınca bir an evvel Ankara’da bir meclisin oluşturulmasına karar verildi. 23 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında Birinci TBMM açılmış oldu. TBMM’nin 29 Ekim 1923 yılına değin devam ettirildiği çalışma disiplininin adı Meclis Hükümeti Sistemi ile anıldı. Meclisin daha güvenilir bir şekilde işleyişine devam edebilmesi için 29 Nisan 1920 tarihinde kendisine yönelen her türlü saldırıya karşılık olarak idamla cezalanacak olan Hıyanet-i Vataniye kanunu çıkartmıştır.

10  Ağustos 1920 tarihin de Osmanlı heyetinin imzalamış olduğu Sevr Barış Anlaşmasına tepki olarak TBMM 19 Ağustos 1920 tarihinde yapılan bir toplantıda Sevr Anlaşmasını tanımadığını ve imzalayan heyeti Hıyanet-i Vataniye Kanunu gereğince vatandaşlıktan çıkardığını duyurmuştur. 11 Ocak 1921 tarihinde kazanılan Birinci İnönü Muharebesi ile TBMM’nin yurt içinde ve yurt dışında saygınlığını arttırmış ve düzenli orduya asker olması için pek çok genci himayesi altında toplamıştır. Londra Konferansı her şeye rağmen Yeni Türk Devletinin varlığı hukuksal anlamda batılı devletler tarafından kabul edilmiştir. TBMM için bu da bir siyasi başarı olarak geçmektedir. Sevr Anlaşmasının uygulanması Türkler kadar Sovyet Rusya’yı da rahatsız etmiştir. Bu nedenle TBMM ile iyi geçinmek için anlaşma yolunu tutmuş, Moskova Anlaşmasını imzalamışlardır. Üç ay süre ile Başkomutanlık görevinde bulunan Mustafa Kemal Paşa bütün yetkisini kullanarak 8 Ağustos 1921 tarihinde Tekâlif-İ Milli Emirlerini yayınlamıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi’nde Mustafa Kemal Paşa “Hattı Müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz.” sözünü söyleyerek milli birlik ve beraberliğin altını çizmiştir. Sakarya Zaferinin en önemli siyasi sonucu belki de Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması olmuştur. Mustafa Kemal Paşa “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emriyle 30 Ağustos’da başlayan bu takip harekâtında 9 Eylül’de İZMİR, 11 Eylül’de ise Bursa kurtarılmıştır.

Mudanya Mütarekesi’nde boğazlar üzerinde ve Trakya’ya ordu geçirilememesi barış konferansında TBMM’nin pazarlık gücünü sınırlayacaktır. Lozan Antlaşması’nda sınırlar Türkiye-Suriye sınırı, Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması’na göre kabul edilmiş. Türk-Yunan sınırı, Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirlenen şekliyle kabul edilmişti. Gökçeada’yla Bozcaada Türkiye’de, diğer Ege adaları Yunanistan’da kalmıştı.

İçimizdeki Şeytan

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali‘nin 1940 yayımlanan eseridir. Sabahattin Ali‘nin romanları genellikle klasik roman yapısından fazla ayrılmayan eserler olarak bilinir.

Romana geçecek olursam;

İçimizdeki Şeytan bütüncül bir eserdir. Baştan sona sürükleyici bir özelliği bulunan eser, iki ana karakter üzerine kuruludur; Ömer ve Macide. 

Ömer, Balıkesirli yükseköğretim okuyan sivri ve kıvrak zekâya sahip bir çocuktur. Macide ise Ömer’in tam tersi kısıtlı bir yaşam tarzına sahip güzel bir kadındır.

İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum.

Ve bu karakterlerin birbirini severek evlenmeleri, hayat tarzları ve kişiliklerinin farklığındaki ayrılmalar ele alınır. Kitapta bu karakterin yanı sıra Ömer’in çevresindeki entelektüel olma çabasında olan ve bunun gücünü kullanan, her an birbirlerinin kuyusunu kazmaya hazır ve kendilerini ancak karşısındaki insanın ayağı kaydığında iyi hisseden, dostlarım dediği insanlar bulunur.

Acaba şuanda o ne düşünüyor? Herhalde beni değil… Niçin?.. Onun kafasında bir müddet yaşamak için neleri feda etmem ki?.. Her şeyi…

Kitap bütün olarak karakterlerin iç konuşmalarını, duygularını, kendileriyle hesaplaşmalarını ele alır. Kitabı okurken kendimle yüzleşip içimizdeki duyguların o kadar da masum olmadığını ve düşüncelerimizin o kadar da masumiyet barındırmadığını gördüm. Ve kendi zihnimizde  oluşturduğumuz ve inandığımız bahanelerimiz, duygularımız, hislerimiz bundan daha güzel açıkça ifade edilemezdi bana soracak olursanız. Sabahattin Ali, bu romanında bunu yapmaktadır. Karakterler, derin betimlemelerle tasnif edilir. Son olarak, Sabahattin Ali’nin bu romanı yazmaktaki asıl amacının dönemindeki diğer aydınlara göndermelerde bulunmak olduğu, Ömer’in yakın arkadaşı Nihat karakterinin Nihal Atsız, bir diğer karakter İsmet Şerif’in Peyami Safa, şair olarak yergiyle söz edilen Emin Kamil’in ise Necip Fazıl olduğu birçok yerde yazılmıştır.

unuttum diyemem, fakat üzerimde tesiri kalmamış.

Bahtın Düşmanından Kötü: Hasret Gültekin

Herkese selamlar. Yine bir müzik önerisinde buluşmak nasip oldu ve sanırım yine sizleri biraz hüzünlendireceğim. Keyifli okumalar dilerken linki hemen buraya bırakıyorum ki okurken bir yandan da bu lezzetli yorumu dinleyesiniz.

Birkaç gün önce Youtube’da bir videoya denk geldim. Biraz irdeledikten sonra bazılarınızın tanıdığı bazılarınızın hiç duymadığı kıymetli bir değer olan Hasret Gültekin’le karşılaştım. Tam adı Hasret Şükrü Gültekin olan güzel insan 1 Mayıs 1971’de Sivas İmranlı’da dünyaya geldi, ne acıdır ki seneler sonra yine 2 Temmuz 1993’te Madımak Katliamı’nda acı bir şekilde dünyaya gözlerini yumdu. Sırası gelmişken bu acı olayı ve yitirdiklerimizi de yâd etmeden geçmeyelim isterim… Asım Bezirci’ye, Metin Altıok’a, Nesimi Çimen’e, Muhlis Akarsu’ya, Hasret Gültekin’e ve yitip giden güzel insanlara selam ve rahmet dileğimle…

Sabahattin Ali…

Parçaya gelirsek bir başka güzel insan Sabahattin Ali’nin hapishanede yazdığı bir şiirdir; Göklerde Kartal Gibiydim şiiri.  Şimdi bir de Sabahattin Ali’nin hikâyesine girip gününüzü hüzün dumanlarıyla kaplamak istemiyorum. Bestesini Ali Ekber Eren’in yapmış olduğu ve daha çok Volkan Konak’tan dinlemeye alışkın olduğumuz parçaya Hasret Gültekin tadına doyulmaz bir lezzet katmış hiç şüphesiz.

Göklerde kartal gibiydim.
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.

Yar olmadı bana devir,
Her günüm bir başka zehir;
Hapishanelerde demir
Parmaklıklara sarıldım.

Coşkundum pınarlar gibi,
Sarhoştum rüzgarlar gibi;
İhtiyar çınarlar gibi
Bir gün içinde devrildim.

Ekmeğim bahtımdan katı,
Bahtım düşmanımdan kötü;
Böyle kepaze hayatı
Sürüklemekten yoruldum.

Kimseye soramadığım,
Doyunca saramadığım,
Görmesem duramadığım
Nazlı yarimden ayrıldım.

Dingin tavrı, özgün tarzda heceleye heceleye okuyuşu, bağlamasını tabiri caizse ağlatması ile tekrar tekrar dinleyeceğiniz bir kayıt… Bir sonraki öneride görüşmek üzere…

Beyaz Gece

Ne de güzel şiir yazılır
Bu beyaz geceye
Kaldır başını
Ve dinle insanlığın
Unutulmuş nabzını.
Görmeli gözler
Bu beyaz geceyi
Her anı meşakkatli şu hayatı
Ve bi dolu kaygıyı
Bırak!
Beyaz gecenin en kuytusuna
Ak düşer belki saçlarıma
Çizgilerim de olur
Hepsi bir ben olur
Telaşsız
Artık bütün renkler bir
Bu beyaz gecede
Artık
Bir tek kar kokusu var
İçimde…