22.3 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Şikayeti Olmayan Bir Hastayı İyileştiremeyiz

Astrologların yeni ay ile birlikte çok daha heyecanlı ve renkli geçeceğini ifade ettiği yeni bir ayın ilk hafta sonu. Bol bol hayal kurulabilecek, yeni kararlar alınabilecek, yeni hedefler belirlenebilecek ve bunları gerçekleştirebilmek için harekete geçilebilecek bir yeni ay olduğunu okuduk, dinledik. Yeni aydan ümitlendik.

Hayatımızda yenilikler yapmak için çok zaman bakış açılarımızı da yenilememiz gerekir. Kendimizden başlayarak yapabileceğimiz yenilikler için olmazsa olmazımız ise hayal gücümüzdür. Uzmanlar bol kitap okumanın hayal gücünü arttırdığını dolayısıyla hayata bakışı farklılaştırdığını söyler. Kesinlikle katılıyorum. Teknolojinin bir getirisi olarak film izlemek de kitap kadar olmasa da benzer katkıyı yapıyor aslında.

Özellikle gerçek hayat hikâyelerinden esinlenilerek yapılmış filmler favorimdir benim. Bu hafta paylaşmak istediğim film de böyle bir film.

Peter Pan’ı Bilmeyenimiz Yoktur

 

Peter Pan, İskoç kitap ve oyun yazarı  James Matthew Barrie in en ünlü karakteridir. Kitap olarak da film olarak da her yaş grubunun sevdiği bir eserdir. Bu haftaki filmimiz de biraz da Peter Pan’ın yazılma serüvenini anlatır.

Dilimize “Düşler Ülkesi” olarak çevrilmiş olan Finding Neverland , gerek oyuncu kadrosu gerekse kurgu ve tasarımlarıyla izlenesi bir film. 2004 yılında yapılmış Dusten Hoffman ile Johnny Depp’in aynı filmde buluştuğu, Kate Winslet hayranlarını sevindiren, bol ödüllü bir film olma özelliğine sahip.

Matthew Barrie’nin kaliteli bir eser oluşturmak için parklarda dolaştığı bir zaman yeni tanıştığı ve hemencecik kaynaştığı ailenin dört çocuğundan esinlenerek yazdığı ve otoritelere de kabul ettirme sürecinin sancılarını izlettiriyor.

Yazarın hikâyesinden çok filmde işlenen asıl konu ise hayatta ne yaşanırsa yaşansın, onu yaşayanların bakış açıları ve hayal güçleri ile doğru orantılı olarak etkiler olgusudur.  Olumsuz veya olumlu etkilenmek, olayı yaşayanların kendi elindedir teması görsel efektlerle süslenerek kabul edilebilir bir çizgide sunuluyor.

Bir Şeyi Gerçekten İstiyorsak Mutlaka Olur

 

Çocuk oyuncuların filme kattıkları ruh ve duygu inkâr edilemez. Özellikle Peter karakterini canlandıran, şimdilerde otuzlu yaşlarda olan oyuncu Freddie Highmore’un filme katkısı noktayı koyan son vuruş denilebilir.

Filmde Peter ’i yazmaya ikna etmek için James’in söylediği “bütün büyük eserler güzel bir deri cilt ve saygın bir başlıkla başlar” sözü tüm yazmak isteyenleri özendirecek bir cümle olarak akılda kalıyor. Bundan daha kalıcı olanı ise “yaptığımız şey, sıradan bir ağacı izleyenlere altınmış gibi göstermek “ifadesidir bana göre.  Çünkü “bir şeyi gerçekten istiyorsak mutlaka olur.”

Johnny Depp ve Kate Winslet hayranlarını ekran başına kilitleyen, çocuklarla kaliteli vakit geçirmelik, tekrar tekrar izlenmek istenen bir film olduğunu hatırlatmak isterim.

İyi seyirler, mutlu hafta sonları.

Mamoste

Gülüşünün ardında bin güneş saklı olanım, merhaba Mamostem!

Gülücükler saçmış yanakların…
Gözlerin gökyüzü kadar erişilemez, narin
Ellerin güneş kadar sımsıcak…

Kendi derinliğiyle dolan bir kuyu yüreğim…

Erişilmez ve o kadar özelsin ki…
Bu gece de tertemiz sayfamı sana ayırdım,
Seni aldım bu gece de kalemime…
Saya saya bitiremediğim seni içimde ukde olmuş
Kalemim tükendi yaza yaza…
Aşk ile aldım kalemimi elime
Ve gözlerini düşünerek kurdum tüm cümlelerimi;
O kadar derinlere sakladım ki seni Mamoste..!

Bir gün oradan çıkıp gelme;
Gelme ki bende bir gün çıkıp geldiğimde
Seni bıraktığım yerde bulayım.
Seni düşündükçe Kocaman bir çiçek bahçesinin içinde
Kelebeklerin, kuşların, papatyaların arasında
Yürür gibiyim Mamoste..!
Ama biliyorum bir gün çıkıp geleceksin, tüm dünyam değişecek
Her şey Sen olacaksın !

Umut dolu gözlerle bekleyeceğim seni

Mahsus

İhmalli ve ihlalli, var bir husus;
Hangi kalem sen söyle, kime mahsus?
Üstün sezgilerinin ezgileri…
Mahsus dedim kendime, dedim ah sus!

Eski hisar konuşur, hasar suspus;
Hangi kale’m sen söyle, kime mahsus?
İnce heybetlerinin hayretine…
Mahsus dedim kendime, dedim ah sus!

Alacak verecek-sen, yaz yazımı;
Hangi kalem sen söyle, kime mahsus?
Eşsiz -sen- burçlarının borçlarına…
Mahsus dedim kendime, dedim ah sus!

Kandil göğ(s)ünde hassas, gül de mahpus;
Hangi kalem sen söyle, kime mahsus?
Elbet gönül intizar, can bergüzar…
Mahsus dedim kendime, dedim ah sus!

Ademi Aramak

Ademi aramak son asırda. Sol vechindeki gizli buseyi bulmak gibi, meşakkatli. Son asırda insan, en çok mutluluğu arar oldu. Kah maziye dönerek, kah müstakbele umut bağlayarak. Hava kalmamışken meskeninde, kah pencereyi açarak, kah yalnızlık kamburundan sıyrılıp kuşlar gibi olabilmek için bir sadrın gölgesinde, kah acziyetten hasıl olan kağıtlara meyyal..

Birçok köşeden ademi aramak. Aramak boynuna dolamak. Adem lügatte yokluk demekken, olmayan aranır mı hiç? Olmayanı arayıp bulan var mıdır evvelden? Mutluluk, ne aramızda ne de aramanızda. Aramakla var olacak olan değildir. Ancak inşaası mümkündür. Saadet sende. Bedeninde, elinde, kelamında, sadrında.. Ya mutlusundur, ya mutsuz tabusuna karşın, insan tüm imkanlarla beraber saadetini inşa edebilecek varlıktır. Alemi ekranlarımıza sığdırdığımız takvimlerde, saadeti de sadrımıza sığdırmak pek mümkün. Alıp da karşımıza oturttuğumuz saadet! Sen bensin, ben de sen. Hısımlığa ne hacet? Sen bende kaim ol, ben sende said. Eğer dilimizin ilk mührü anne-babalarımız bizlerden razı ise saadet anahtarımızdır. Birini severek saadetin temelleri atılabilir mesela. Sonra sevdiğini sevenleri severek.. Bu kör silsile ile devam etsek yola. Birini diğerinden kayıramayacak kadar kör bir silsile.. Şükrü ve sabrı damarlarımızda akıtsak. Seher vaktine vurgun olsak. Bu alemde var olma mertebemiz, son treni kaçırırcasına hızlı ve keşke kaçırsam da burda kalsam diyecek kadar müsterih olsa. Tüm bunlara sığınak bulursak sadrımızda, saadet bizde kaim olacaktır. Son olarak da nefsim için istediğimi kardeşim için de dilediğim vakit elbet felaha ereceğizdir..

*Vech: Yüz, çehre
*Müstakbel: Gelecek
*Mesken: Yer, mekan
*Sadr: Göğüs
*Acziyet: Yapamama hali
*Meyyal: Meyilli, yönelen
*Saadet: Mutluluk
*Hacet: İhtiyaç
*Said: Mutlu
*Silsile: Birbirine bağlı, zincir

Ah! Bir Gün

Sokaklarda sürünen yapraklar gibi

Birde;

yaşamamak kaygısı,

Bedenim yorgun, ruhum ihtiyar

Bilmemek istercesine ağır ayaklarım…

 

Ve işte hepsi orada olacak

Kaybettiklerimiz,

Aradıklarımız,

Sustuklarımız ,

Haykırdıklarımız,

Ve bir kapı var  bir çıkış yok.

 

Zaman gelir mi hep bir gölge misali peşimden

Kaçmak mümkün mü ölümden…

Ha bitti , ha bitecek ömrümüz,

Ne duruyorsun?

 

İçe dönük yaşanan dünyanın,

Meçhul dolu gönül yolcusu..

 

Ah! Bir gün,

Aynaya baktım, sahiden yaşlanıyorum

İnsanlar yaşlanıyor:

Ölüm  gelecek!

Ölüme  inanalı çok oldu bayım. 

 

Benim de bir Hikâyem Var!

Dünya hayatı gökten inen su gibidir. Tüm canlılar bu suyun verdiği canla yeniden umuda bağlanır. Aldığı her nefeste sığınacak bir liman arayan ve bulduğu ilk limana sığınan kişiler, üç beş günlük dünya hayatını sevenler ile bir uçurumu kendilerine kardeş olarak görmezler. Her nesil kendine has mahsulü bu coğrafyadan toplar ve rızkının peşinden gitmek için ticaret ile uğraşır veya bu çileli sandıkları yolda kalbi nefes ile dolmuş insanların sırlı sözlerini dinleyip rehberlik ettiği için teşekkür ederlerdi. Umudum bu dünyada farklı şekillerde nefesini tüketen insanlara yürümeyi öğretmekle geçti. Bu anlamsız çağın yeni yarınlarına uyanmak ve uyumak için bekleyenler, her yarınının ve dünün gölgesiyle geçmiş ve geleceği yaşarlar. Sözde kendimden kaçıyorum. Bir tayın ayak seslerinin verdiği ürpertiyle gelen esintinin arasında dünya hâlinin vermiş olduğu söz sanatlarını birazcık kullanmaya çalışıyor, yeni yeşerecek ağaçları, bitkileri Dineverî ve İbnü’l Baytar’ın verdiği suyla sulamayı ihmal etmiyorum.

İki Dünya Varsa Sebebi Bizleriz.

Bu dünyada kim pişmek isterse yaradan onu ilmiyle pişirir, “oldum” diye ortalıkta dolaşırsa aynı şekilde verdiği ilmi unutkanlıkla cezalandırırmış çünkü ilim kullanmasını bilene güzel ve bağlayıcıdır. Ölçüsüz, hikmetsiz, cesaretsiz bir günde paylaşarak gökyüzüne yiyeceğini takdim ediyorum. Nihayet yeryüzünün kıyameti andıran bir yandan da gülen yüzü kendini gösterdi. Tarifsiz olan yüreğimdeki küçük bir kıpırtıydı. Kendimden çıkıp yine kendime doğru gidiyorum. Kimse bilmiyor anlamını… Korkularımın yerini karanlık sokağa bırakıyorum. Tam da bu yüzden kimse anlamaz beni. Ben ki ne ben! Tüm ihtirasların içinde yabancı bir ülkede gibi kendi kafama göre günümü geçiyorum. Neredeydin ki onca zaman hiç umurumda olmadı doğrusu. Alın yazısı hiçbir yerde bu kadar düşüncesiz ve acımasız olmamıştı.

Yalnızca şimdiki ana sahibim.  Ne geçmiş ne de gelecek benim kontrolümde değil. Günlerim gülün nasıl kırmızıya, beyaza, sarıya dönüştüğünü düşünmekle vaktimi alıyor. Yüreğimde unutulmuş bir çocuk yaşıyor. Derdim ağrısıyla durulmaz bir dalga gibi sağa sola dağılıyor. Bu ne biçim dermandır, yarama merhem olmaz. Sen gidince bir nimet kazandım sandım da yanılmışım meğer. Alın teriyle buğdayları topladım. Değirmene götürürken çıkardığın yangını gördüm. Toprağı nadasa bırakmayı mı tercih etmiştin, bilemedim. Yağan karı bardağa doldurup gelen misafire su ikram ettim. Belki benden haber getirmiştir. Gül kokusu, bir an yüzüne gülümseme getirmişti. Bana ise seni hatırlattı. Biraz yürürsem geçer dediğim o his beni sokak ortasında ağlattı. Eve geldiğimde aynada kendime çok söz verdim. Bundan sonra acıma da sevincime de gülecektim.

Ben Çıkmazı Olan Sokakların Şiiriyim.

Çok yola girdim hepsi tek yöndü. Hayatın “tadı” markaydı. Tencereye koyduğum yemeğe tat veriyordu. Oysaki bana hayatımı şekerli yapacak bir malzeme lazımdı. Köşe bucak gölgene tenin ne zaman düşecek diye bekledim. Ufak bir kısmı yayınlanmıştı bu bölümün ve yine bana kendine gel diyordun. Çaldığın fon güzelmiş. Konu değiştirme! Her zaman aynısını yapıyorsun ne zaman akıllanacaksın? Hiçbir zaman… İnsanlar da değişirmiş mevsimler gibi. Bir gün bakarsın sıcak, ertesi gün buz gibi… Hep aynı cümleleri duymaktan, konuşmaktan, yazmaktan, okumaktan yoruldum.

Bu dünyada dilce susup, bedence konuşanlar varmış. Haklılarda… İnsan neydi ki? Ne olacaktı? Sen şimdi içinden söyleniyorsundur. Ama söylenme! Diyorum ki, bugün alıp başımızı çok uzaklara gidelim.  Manisa’da üzüm bağlarının etrafında son sözümü söyleyip, Harput kalesinde kendimize bir yer ediniriz. Kale içi ile kitapların içi hep aynıdır. Yeter ki sen doğru vakitte uyumayı, gezmeyi, çalışmayı bil! Mumu söndürdükten sonra kalbinin üstünde uyuma. Kalp hastalanır. Ruhunu yitirmiş bir devirde niçin gezersin ki? Kolay anlaşılmayacak fasılanın içinde kendime sancak ararım.

Geçmiş ve Gelecek Beni Arıyor.

Geçmişten gelen bir söz de ben olsaydım, dağlar, denizler hatta ölüm bile yorulduysa, yapılacak olan en güzel anlaşmanın “ barış” olduğuna karar versek nasıl olurdu? Nerede bir mazlum görsem kendimi zalim zannederim. Aradaki fark sadece ben değildim. Tüm dünyanın kalbindeki vebaydı. Bir araziyi kaplamış bir madene bu kadar saygı duyarsan, özünü kaybetmiş bir dilenciden farkın olmaz veya olmayacaktı… Cennetten sürgün edilmiş Âdemoğluna Habil ve Kabil menkıbesi okutulurdu. Aşk, güzellik, toprak kavgası ve sonrasında Kabil Habil’in canına kıyarken kendi mutluluğunu unuttu. Bir anlık öfke ve kıskançlık hayatına kuş gibi kondu ve hayatın gözlerinin önünde göç etmişti. Şimdi ne yapsan boş! Ne demiş Mevlana “bülbül güle, karga çöplüğe götürür”

O zaman ruhunu arındır yoran duygulardan…

İçimizdeki Boşluk

Sanki içimizde bir boşluk var…
Ve biz insanlar sürekli o boşluğu doldurmak içip uğraşıp duruyoruz.

Kimi o boşluğu parayla doldurmaya çalışıyor. Kazandıkça daha fazla kazanmanın peşinde koşuyor. Elindekini de biriktiriyor, saklıyor, gözünü para hırsı bürüyor.
Kimi o boşluğu eşya ile doldurmaya çalışıyor, aldıkça alıyor. Eskisi bitmeden yenisi, modası geçmeden diğeri derken dolapları, çekmeceleri tıka basa, tavan arası…doluyor.
Kimi o boşluğu insanla doldurmaya çalışıyor, eşine dostuna sevgilisine yapışıyor adeta. Sürekli ‘biri beni arasın, önemsesin, benimle ilgilensin’ istiyor.
Ya da sürekli biriyle temas halinde olmayı tercih ediyor.
Kimi o boşluğu bilgi ile doldurmaya çalışıyor. Okuyor, öğreniyor, kurstan kursa atölyeden atölyeye koşup duruyor. Sertifikalar, diplomalar, belgeler… birikiyor.
Yarım kalmış hobiler, tamamlanmamış çizimler, bir köşeye atılmış spor malzemeleri.. ise hevesin bittiğinin kanıtı.
Kimi o boşluğu fiziği üzerinden tamamlamaya çalışıyor. İpek kirpikten porselen makyaja, diyetten egzersize, protein tozuyla kas yapmaya.. böyle uğraşıp duruyor.
Kimi de tam tersi yedikçe yiyor, sanki yedikçe ruhu doyacakmış gibi midesinin esiri oluyor.

Kimi o boşluğu zihnini yorarak aşmaya çalışıyor, sezon sezon diziler, art arda filmler… Bu da yetmezse sigara, alkol, başka maddeler…

Kimi mükemmel olursa o boşluğu dolduracağını sanıyor, yeni bir dil öğrenirse, işi olursa, evlenirse, tatile çıkarsa, zengin olursa, çocuğu olursa… birçok şart cümlesi ile o boşluk dolacak sanıyor.


Gerçekten içimizde bir boşluk var mı?

Önce bunu düşünelim. Muhtemelen cevabımız evet. Çünkü insanız, geçmişten bugüne eksik kalan, yıpranan, incinen yönlerimiz var. Gerçekleşmemiş hayaller, acılar, kayıplar, ukdeler var.

Peki bu boşluğu doldurmak için, yukarıda saydığımız şeyler yeterli oluyor mu?

Şöyle bir misal vereyim: Gerçekten çok açsınız, mideniz kazınıyor. Buzdolabınız ağzına kadar dolu, etinden sütüne sebzesinden meyvesine her şey var.
Mutfağınız da yerli yerinde, temiz düzenli pırıl pırıl.
Açlığı hissettiğinizde malzemelerle ve tencere tava gibi araçlarla yemek yapmanız gerek.
Bu da yetmiyor, oturup çatal kaşıkla, elle o yemeği yemeniz gerek.
Hatta bu da yetmiyor, bir de çiğnememiş yutmanız, o besinden almanız gereken vitamini yağı şekeri… Almanız, onların da kanınıza karışması gerek.

İşte insandaki halde buna benziyor.
İnsan neye aç olduğunu, neye ihtiyacı olduğunu fark etmeli ki daha sonra mutfağında yemek yapıp yiyebilsin.

Biz açlıktan midemiz her guruldadığında, daha fazla erzak, daha fazla ekmek, daha fazla tencere, tava alsak işe yarar mı?
Yemek yapmayınca, yemeği yiyip çiğneyip sindirmeyince açlık gider mi?

Oysa biz her eksiklikte, o boşluğu her hissettiğimizde poşet poşet erzak alıp, doymayı bekliyoruz.
Emek vermeden, yemek yapmadan, sindirmeden, beklemeden…

Yeni bir iş, ev, para, şan şöhret ün sosyallik güzellik eğitim kariyer… Bir noktadan sonra tatmin etmiyor. Çünkü ruhumuzun neye ihtiyacı olduğunu anlayıp, ona yönelmek yerine; şu etten kemikten oluşan maddi bedenimizi ve ona bağlı kimliğimizi süslemekle, doldurmakla meşgul oluyoruz. Bu arada yoruluyoruz, yemek yapmaya ne hevesimiz ne mecalimiz kalıyor.

Sonunda ruhumuz aç, evlerimiz tıka basa dolu, zihinlerimiz karman çorman halde kalakalıyoruz.

Özgürlük ağır bir yüktür, ruhun yüklenmesi gereken büyük ve garip bir sorumluluk…

[ Ursula K. Le Guin]

Sensiz Mavi Çiçek

kedim uyuyor duvarda
inandım, bana ait değil
-miş gibi sanki biraz garip
tanrım diyorum, sarıları ve beyazları
ne de güzel yaratıyorsun
ve bana ne iyi insanlar gönderiyorsun
buna da inandım
falsolu kulunum ben senin

biraz yürüsem kemiklerin batardı etime
sevinince dikensiz ve apaçık omzun
yüreğini açardı sonsuz
muhacirlik ise uzuuunca bir yol
alnından başlayıp en-se köküne doğru

sanrıların da sancıların da
bir sohbetlik ömrü var derler
inandım
büşra ve nimet oldukça
sancılarım kalmayacak
mavi çiçek açmak biraz daha bekleyecek
şimdilerde sensiz pothos
hüküm sürmekte göğsüme

allah’ım
tarık tufan’ı ve yusuf’u koru

İstemek Yetmiyor Bazen

İstemek yetmiyor bazen,
Yürekten iste.
Yollar sana gelecek sanıyorsan boşuna.
Gerekirse yol ol,
Ama bekleme.
Aynaya bakan o yüzü beğenmiyorsan
Sen ayna ol, sana bakan yüzleri sev.
Kapılar kapalıysa ardına kadar
Üzülme.
Belki de hücre hapsiydi girmeye çalıştığın.
Zorlama,
Zorlanma
Sesini duymayanlara sitem etme.
Heleki kuru bir kalabalıktan ibaretse etrafın.
Sen sessizliğin elinden tut yinede.
Sükûnetin hayrına olan inancını hiç kaybetme.
Tanımadık bir Bahçeden kopardiği gülü sana verene değil ,
Kendi bahçesinde emekle büyüttüğü gülü sana verene aç içini.
İnan bana gün gelir,
O gül sen olursun.

Mezarlık İstasyonu

MEZARLIK İSTASYONU

Her gece gözlerine ibadet edermişçesine,
Şiirler sayıklıyorum.
Işıkların uyku vakti gelince,
İşaret parmağımla suretini çiziyorum;
Gözlerimin dalıp dalıp hayalini seyrettiği duvarlara..
Derin derin nefesler alıyorum pencereden sızan havadan,
İçinden senin kokunu arıyormuşçasına.
Yatak denmez uyuduğum yere,
Daha çok istasyona benzetiyorum;
Aralıksız beklediğim için seni…
Mevsimler geçiyor.
Sonbaharda intihar eden yapraklar,
Sararan cesediyle düşüyorlar yollara…
Göçmen kuşlar terk etmek üzereyken istasyonumu,
Şakaklarıma sıçıyorlar,
“İyi şanslar!” dermişçesine..
İmla kılavuzunu öldüren şiirler yazdım,
Bazen mürekkebim bitince;
Kalemimin ucu batırdım,
Ayrılık hançerinin kanattığı yaralarıma…
Bu yüzdendir hasret tadı şiirlerimde…
Sahi!
Bir de seversin diye çiçeklerle süsledim,
İstasyonumun duraklarını…
Adlarını pek bilmem ama,
Hasret mevsiminde açıyorlar;
Gözyaşlarımdan emerek…
Saatlerin bir anlamı yoktur bu istasyonda,
Gözlerimin göresi gelince beklemeye başlıyorum işte…
Gelen giden olmasa da;
Üst üste kurup büyüttüğüm acılara sarılıp bekliyorum.
İstasyonumu ele geçiren sessizliğin bakireliğini,
İçimde kavga eden sesler bozuyor.
Bekleyişler uzadıkça,
Zaman celladı oluyor mecalimin…
İstasyonuma gömüyorlar beni…
Gelirken,
Sular mısın şiirlerimi?
Mezarlığa dönen istasyonumda,
Özlem çiçekleri kaplamış her tarafı…
Gelip temizler misin,
Mezarlığımdaki özlem çiçeklerini?

FATMA HAVİN KELEKÇİER

Âdem

Gözler kalbe pür dikkat
Şayan-ı aleme olmuş gök kuşak
Yolun sonu varsa
Varın sonuna kaç bucak
Göğün altı pencere, üstü gök kubbe
Yerin üstü vuslat, altı zelzele
Hesaplar yatarken ömre
Bize de var mıdır ki tezkere?..

Süzülen odur ki; gâm-ı dert, telaşa
Kanadı ol kıranda uç buluta, arşa
Hakkın var mıdır ki yemeğe, aşa
Bir kuru sevgi yeter de arta kala
Varını, yoğunu katar geçen hayata
Yoku varda süzer geçer başa

Oku büyük adam ol derler de

Aklı büyütüp, kalbi sığdıramaz bir yerlere
Düşüncesiz başın kıymeti gelmez kalbe
Sevgisiz büyüyen sevmeyi bilemez bile…

Visal

Beklemekten keyif aldım visali bir tabut yanında,
Tarumar olmuş göz bebeklerimin içindesin hala,
Nereden çıktın karşıma,
Bir iki toprak canız nasıl olsa,
Ah cananım cevelanlar basmasa şu gökyüzünden başımıza,
Daha ne yapsın gam keder senin bu gözlerinin akına,
Dalgalar inip kalktığında hep visalimizi hatırlıyorum,
Toprağın içinde bir senden bir benden vuslat arıyorum,
Ve bir bakışla gökyüzü ile aramda toprağı buluyorum.

Benim Sende Ahım Var

Ey sevgili! Benim sende ahım var
Gittiğin yollarda yol bulamayacaksın
Yağmur saçlarına değmeyecek
Geceler seni uyutmayacak
Gündüzler seni uyandırmayacak
Ey sevgili! Benim sende ahım var
Çiçekler sana açmayacak
Zaman senden geçecek
Gülüşler uğramayacak yüzüne
Baharlar çiçek açmayacak
Ey sevgili! Benim sende ahım var
Çocuklar bile senden kaçacak
Mutluluk senden yüz çevirecek
Yıldızlar sana parlamayacak
Kapılar kapanacak yüzüne
Ey sevgili! Benim sende ahım var
Acılar sana sarılacak
Günler kendilerini senden esirgeyecek
Hayal kırıklıkları kapını çalacak
Kuşlar sana uçmayacak
Ey sevgili! Benim sende ahım var
Güzellikler senden kaçacak
Hastalıklar yoldaşın olacak
Keder kalbinde hep misafir kalacak
Masanda hüzün eksik olmayacak
Ey sevgili! Benim sende ahım var
Dert ortağın dertler olacak
Yalnızlık elini hiç bırakmayacak
Ey sevgili! Benim sende ahım var
Gözlerin nereye baksa beni görecek
Mutluluk sırtını sana dönecek
Şans gülmeyecek yüzüne
Sendeki sen bırakacak seni
Ey sevgili! Benim sende ahım var
Elini neye uzatsan kuruyacak
Güneş sana doğmayacak
Istıraplar yastığın olacak

Bilinçaltımın Mirası

Otobüsün arka koltukları, sokakların tenha yolları, sınıfın en sessiz sakin yeri; daima ayrılamadığım noktalardan bazıları bunlar. Evdeki kahvaltı sofrasına uğrayamadım yıllarca mesela ben, sabahları kahvaltı yapılmaz bizim evde. Akşam yemekleri için oturduğumuz o sofra da zoraki kurulur zaten. Ailem ile mutlu şekilde bir karede yer aldığımda 2 yaşında ya vardım ya yoktum. İnsan mutluluk ile bağlarını kopardıktan sonra bir daha ona ihtiyaç duymuyor zaten, yavaştan bir yaratığa evriliyor; hissiz bir yaratık, hiçbir beklentisi olmayan. Öyle işte. Aileden, insanlardan, gelecekten ve burası en önemli kısım, kendimden ümidi kesince dört duvar arasında bir yatağa bağlı, o yataktan hiç kopmak istemeyen bir bireye dönüştüm ben. Kalbim biyolojik açıdan işlevini yerine getirirken diğer açıdan yeterince yetersiz kalıyor, düşüncelerime hayallerim uğramıyor artık. Suratıma gülücükler yerine her gün farklı tabutlar uğruyor, içlerinde ben yatıyorum. Yani anlayacağınız her gün farklı şekilde can verirken yaşamaya devam ediyorum bu hayatta, tüm her şeyi kenarı bırakmışken yaşayan bir cesedi andırıyorum ben.

 

 

 

 

 

 

Kandili Aydınlatan Nida: Mevlid

Daha önceki, “Anneler Günü Mefhumu,” adlı çalışmamda yalnızca ismen değindiğim bir gelenek vardı hatırlayacak olursanız. Genelde İslam, özelde Osmanlı’ya ait bir gelenek; kandil gecesi.

Osmanlı zamanında  Mevlid, Regaip, Miraç, Berat ve Kadir geceleri, insanlar camiye toplanıp ibadet yapacakları için, bu geceleri hatırlatıp daha aydınlık olsun ve camiyi rahatça bulabilsinler diye kandiller yakılırdı. Bu sebeple Osmanlıda artık bu beş geceye, “Kandil Geceleri,” denildi.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallellahu aleyhi vesellem) bu beş gecenin fazileti hakkında birçok sözü vardır. Bu gecede yapılan ibadetlerin sevaplarının daha fazla olduğunu, samimiyetle edilen duaların daha çok kabul edileceğini, istiğfar edilirse günahların daha çok bağışlanacağını haber veren hadisler. Dolayısıyla Müslümanlar da ibadetlerini yapmak için bu beş gece de özellikle camilere gidip toplu bir şekilde namazlarını kılıp Kur’an okuyup dinlerlerdi.

Süleyman Çelebi (rahmetu’l-lâhi aleyh) adındaki değerli bir Osmanlı alimi, 1400’lü yıllarda Peygamberimize (s.a.v.) olan sevgisini dile getirmek için 768 beyit 16 babtan meydana gelen bir şiir yazdı. Adını da Vesîletü’n-Necât koydu. Kurtuluş vesilesi anlamına gelen bu kitapla Peygamberimizin (s.a.v.) şefaatine nail olmayı arzuluyordu.

Süleyman Çelebi’nin (rah.) bu nadide eseri çok beğenilmişti. Özellikle de Peygamberimizin (s.a.v.) doğumu olan Mevlid gecesinde, içeriğinin bizzat bu güne atfedilmesine binaen, belli makamların tatbikiyle okunmuştur. Böylece yalnızca Mevlid gecesiyle başlayan bu okumalar diğer kandil gecelerinde de icra edilir olmuş, artık kandil gecelerinde kılınan namazdan, kıraat edilen Kur’an’dan sonra vazgeçilmez bir eser haline gelmiştir. 

 
 
Alt tarafa biri tek diğeri toplu icra edilen (yalnızca Vesîletü’n-Necât’ın bir kısmının okunduğu) iki mevlid bırakıyorum merak edenler için.

En başta Genelde İslam, özelde Osmanlı geleneği demiştik kandil geceleri için. Bu gün başka İslam ülkelerine bakacak olsak muhtemelen böyle bir mevlid programı düzenlendiğini göremeyiz. Zira Osmanlı zamanında İslam ve toplumu bütünleştirme adına yapılan çalışmalar daha sonra (en azından Osmanlı gibi) hiçbir toplum veya devlet tarafından yapılamamıştır.

Kandil gecelerini yalnızca birkaç programın düzenlendiği birkaç gün olarak değerlendirmemek gerek. Çünkü bu gecelerde insanlar bir etkinlik için bir araya gelip kaynaşıyorlar, program sonunda eğer vakit varsa (hayat telaşesinden bir araya gelemeyenler) bir bardak çayın eşliğinde muhabbet ediyorlardı. Sonuç olarak halk arasında birlik ve beraberlik kavramı güçleniyordu. Ayrıca bunun örneğini kandil gecelerinin dışında da görmek mümkün. Keza Ahi teşkilatı, camilerde halka verilen ilmi sohbetler. Hatta buna namazın ardından yapılan tesbihatı dahi örnek verebiliriz.

Günümüzde de hala süregelen , kandil gecelerinde birçok makamla icra edilen mevlid, maalesef unutulmaya yüz tutmuş geleneklerimiz arasında. Modernizmin kendi değerlerinden uzaklaşıp başkalarınınkini benimsemek olduğunu düşünenler eminim ki bu sitemimi anlamayacaklardır. Bilakis modern olamak başta kendin olmaktır. Yeniliklere hala kendi gözünle bakıp benimsediğin değerlerle değerlendirmektir. Bununla beraber her görüşe saygı duymaktır. Özgürlükle anarşiyi, düzenle faşizmi, çağdaşlıkla bağnazlığı ayırt edebilmektir. Neysen o olmaktır, tabi şartlar el verdiğince…

Şartlar gereği bazı noktaları kısaca geçmek zorunda kaldım. Aklınıza takılan kısımlar olduysa Instagram’dan bana ulaşıp sorabilirsiniz. Ayrıca konuyla ilgilenenler için yazılı olarak  https://islamansiklopedisi.org.tr/mevlid–suleyman-celebi adresini bırakıyorum. Sözlü olarak da Youtube’den Mahmut Karakış (https://www.youtube.com/c/MahmutHoca/playlists) hocanın kandil geceleriyle alakalı sohbetlerini tavsiye ederim.