3-4 gündür kesik kesik uykularla ve yarım yamalak yemeklerle ayakta kalıyordum. Önceki gece, ofiste kalmıştım. Bugün de sabaha karşı 4’te bitmişti işim ve 4 saat sonra tekrar iş başı yapmam gerekiyordu. Alarmla beraber attım kendimi dışarı. Çok yorgundum, havanın nasıl olduğuna bakmadan dışarı çıktım. Zaten dışarıdaki havayı gösterecek bir pencerem de yoktu. Pencerem olsa bile; bakacak zamanım, dikkatim ve mecalim yoktu. Fileli ayakkabılarla attım kendimi dışarı. Şaşkındım. Beyaz bürünmüştü etrafa. Kar taneleri birbirleri ile çarpışıp da büyümüş gibiydiler. Oysa 2 gün önce hırka ile çıkmıştım dışarı. Çok değil 10 adım geri gitsem, montumu da giyebilirdim, botumu da.
İlerledim. İlerledikçe terler gibi oldu saçlarım; ve ben o sırada kendimi havanın soğuk olmadığına ikna etmeye çalıştım. Hem ne var yani, 5 dakika sonra metrodaydım. Çok acelem varmış gibi yürüyordum koşar adım. Hiç acelem yoktu, koşmuyordum. Islanmıştı ayaklarım ve sırılsıklamdı saçlarım. Son metroya yetişmek için koşmak isteyen ama koşamayan yaşlı bir adam gibi yürümeseydim belki ıslanmazdı ayaklarım.

Ben o sırada, evime 5 dakika mesafede olan metro istasyonunun, metroya da 5 dakika mesafede olmasına söyleniyordum. Benden önce asansöre iki kişi bindi yetişemedim. Bense iki durak mesafesi kadar uzun olan yolu yürüyen merdivenlerden indim. Koşmadan, koşar adım. Sanki asansörden hızlı olduğumu ispatlamaya çalışıyordum kendime. Dua ediyordum insanların yürüyen merdivenlerin sol tarafında durmamış olması için. İşte o an dikkatimi çekti boştu merdivenler, bugün günlerden pazardı. Sadece yıkık bir ekonomiyi ayakta tutmak zorunda olanlar yani işçi sınıfı ve risk taşımayan turistler dışarıdaydı. Metroda hiç turiste rastlamadım, bir avuç işçi ile aynı vagondaydım. Rahatsız mavi metro koltukları ilk defa bu kadar boştu. Tüm yüzler şikayetçiydi ve tüm bedenler yorgun. Hiçbiri tebessüm etmiyordu, hiçbiri hareket etmiyordu, uyku ile uyanıklık arasındaydılar. Gözleri kapalı, bilinçleri açıktı. Sırası gelen, durumu metrodaki sessizlikte, fazla sesli gelen anons sesi ile anlıyordu. Çok hızlı gidiyormuş hissi veren ses, giderek azalıyor, bitiyor ve yerini kapının gürültülü ve ihtişamlı açılış sesine bırakıyordu. Kapı açılıyordu ama inmek istemiyordu hiçbiri. Kapının birkaç saniye daha açık kalacağını hesaplıyor ve kapanmasına en yakın zamanda iniyorlardı. Böylelikle birkaç saniye daha fazla oturmuş oluyorlardı. Hepsi mahpusta, kürek cezasına çarptırılmış ve gün daha aymadan, kürek çekmeye giden mahkumlar gibiydiler. Ağır ağır ilerliyor ama bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı.

Onların neden bu kadar yorgun, neden bu kadar şikayetçi olduklarını bilmiyordum. Ama benim şikayetçi olduğum şey belliydi. Ne çok yorgun oluşum, ne ekonomik sıkıntılarım, ne işimden ve evimden uzak oluşum ne de sevgisel faktörlerdi. Benim şikayetçi olduğum şey; iki gün önce gündem olmasına rağmen şu an unutulan evsizlerdi. Hala aynı yerde metro girişindeydiler. Üstelerinde hırkamdan da ince bir battaniye. Altlarında taştan da sert bir mermer ve mermerle aralarında, tüketmedikleri bir ürünün tek katlı kartonu. 2 yastıkları vardı biri sağ, biri sol ayaklarına giydikleri ayakkabıları. Belki ıslak belki kuru. Bu unutulmuş kimselerin yaşadığı, ağızlarından çıkan ve soğuk havaya karışan buharlardan belli oluyordu. Ama ben nefes aldıklarını bildiğim halde yaşadıklarından şüpheliydim. Bunlar benim ömrüm boyunca en çok empati yaptığım kimselerdi. Ve öyle kalacaktı sanırım.

“Kaç evsize yardımcı olduk bu zamana kadar?”

Bu benim en büyük yükümdü. Kimse görmezdi onları, kimseye dert olmazlardı. Saray ve Hünkar onlardan habersizdi. Bazı insanlar acırlardı, bazıları yok sayardı, bazıları ise korkardı onlardan. Ve herkes unuturdu onları, diğer şeyleri unuttukları gibi. Düşünüyordum, henüz 1 ay önce Kadıköy’de yani ülkenin en çok gezilen yerlerinin birinde biri soğukta donarak ölmüştü. Yine Fatih’te bir binanın girişinde paçavra bir battaniye altında ölmüştü biri donarak. Bunların hepsi devlet tekelinde gerçekleşmişti. Krallığımız yok saymıştı onları, insanlarımız da krallığımızı var edenlerden ibaretti zaten. Haber kanalları, muhabirler, radyolar, televizyonlar yazmıyordu onları. Hem reklam getirecek projeler değildiler, hem de haber edilirlerse kralı sinirlendireceklerdi.
Öylece doğdular, öylece yaşadılar, öylece öldüler. Bizden önce ve vicdanımızdan sonra.

“Ölmek zorundalar mı?”

3 Comments

  1. gelawejo Cevapla

    Kalemine sağlık kardeşim. Senin yazarkenki burukluğunu biz okurken yaşadık. Ölmek zorundalar mı? Değiller. Bu gidişatla da yarın ben, ertesi gün sen…

  2. Damla tuncer Cevapla

    Gercekten gerek dili gerek konusu gerekse anlatim şekli olarak muhtesem olmus. Kalemine saglik Cihan 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir