21.8 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Kelimeleri Anlamak

Ah kelimeler… İncecik bir satır üzerine oturmuş
Üstü başı toz toprak olmuş kelimeler
Yara almış, o şiirden o şiire konu olmuş heceler
Gönlün sızısına yoldaş, dilin meramına tercüman
Ruhi ve fiziki kurallarına uymadan
Bazen geceleri uyumadan
Gözlerden süzülen yaşlara, hâl takat konduramadan
Sarılıp, öpen, okşayan, tesellisi daima
üzerimizde var olan kelimeler…

Şükür

Ay süzülürken gökte, dallar eğilirken rüzgarlara
Sinemden sinene koşacak olan canhıraş kuşlar
Elektrikler kesintiye uğradığında her hücremde
Küçücük bir mumun alevi velveleye veriyor içimi
Seher türküsü mırıldanıyor gökyüzü
Avucunda turunculuklar; güneşe bütün hazırlıklar

Gün doğumuna yakın cıvıldaşıyor kuşlar, tıkırtıları duyuluyor çatının üzerinde. Onlar da neşeli, bu girizgâh ortama ayak uydurmak için. Balkonun demirlerine geliyorlar bakınaraktan. Başlarını sallıyorlar sağa sola, sonra gizlice kanat çırpıyorlar penceremin önüne. İçeriden yavaşça izliyorum onları, hiç kıpırdamadan usulca… Yemlerini yemenin heyecanıyla hareket ediyorlar… Günümün güzellemesi için illa lüks ortamlara gerek kalmıyor. Günün doğumu, kuşların cıvıltısı, bana bir gün daha bahşedilmiş olmasının sıcaklığı kaplıyor bedenimi… Bir kez daha şükrediyorum yaşamın bu esrarengiz mucizesine. Bir kez daha acziyetimi kucaklıyorum sımsıkı…

Sabır, şükür ve dua ile kalalım vesselâm…

Dizi Önerisi: Babylon Berlin

Popüler kültüre meze olmamış nadide bir eser

Babylon Berlin, I. Dünya Savaşında asker olarak görev yapmış ve hala savaşın verdiği psikolojik sarsıntıyı üstünden atamamış dedektif Gereon Rath’ın hikayesini anlatan Alman yapımı polisiye bir dizi. 

Yönetmenliğini Tom Tykwer, Achim von Borries ve Henk Handloegten’in  üstlendiği ve başrollerini Volker Bruch ve Liv Lisa Fries’in paylaştığı Babylon Berlin’in ilk iki sezonun senaryosu Volker Kutscher’in 2008’de yazdığı Islak Balık: Gereon Rath’ın İlk Vakası adlı polisiye romanından uyarlandı. ( Vikipedi) 

Babylon Berlin polisiye bir dizi olmasının ötesinde I.Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın kültürel, toplumsal ve siyasal atmosferi hakkında izleyiciye oldukça geniş bir alan sunar. Dizide dönemin Almanya’sında Komünist Parti üyelerinin ve Troçki yanlısı grupların örgütlenme biçimine dikkat çeker ve II.Dünya Savaşının zeminini oluşturan toplumsal, siyasal olaylar da ustalıkla izleyiciye sunulur. Ayrıca dönemin kültür- sanat faaliyetleri de dizinin üstünde durduğu konulardan biridir. 

2017 yapımı olan ve üç sezon süren dizi, popüler kültüre meze olmamış nadir eserlerden biri. Babylon Berlin; tarih severler, özellikle Almanya tarihine ilgi duyan izleyiciler için başyapıt niteliğinde bir dizi.

Buldum Seni


En güzel mısraların en derin manasında buldum seni.
Sokaklarda loş lambaların cümbüşü içinde buldum.
Esen rüzgarda kibritle yakmak kadar zordu.
Düşlerim miydi yoksa,
Soğuk rüzgarlarla meçhule savrulan?

Anlamanın ne olduğunu anladım.
Meğer gönül yolunu kaybetmiş,
Hasreti ile yandığım her şiirde
Ey bizi bekleyip bekleyip hüzünlenen çağ…

Gitme

Gitme
Ah! Güvenilmez ilkbahar güneşi gibisin
Bir varsın bir yoksun
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Kimi sevsem sonbahar oluyor
Hicrana aldanmış kalbimde gezin
Mutluluk beklerken bir kara sevdanın esiri oldum
Canım sana mühürlenmiş
Çıkamam senin menzilinden
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Senin gittiğin yollar bana dolanan yollar
Hicrana aldanmış kalbimde gezin
Yazık oldu ömrüme
Kar gibi üstüme yağdın
Kardan hafif yüreğim yalnız senin için çarptı
Aşk sırrına erdi ömrüm
Gönlümde aşkının telaşı var
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Bir ipekli fular gibi boynuma dolan
Senin sevgin yüzyıllarca içimi ısıtsın
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç

Havva

Göğe ne kadar yakın olduysan, ayakların da hep o kadar sağlam bastı yere.

Anlatılmayanı duyduğunda gökten, kelimeler fısıldandığında yüreğine; o zaman buldun kimliğini Âdem’de, ruhunun derinlerinde.

Karnında insanlığı taşıyan ey Havva! Bakir dünyanın nimetleriyle büyüttün kırk yavrunu,

canın yanmadı mı orta yerinden?

Rabbinden merhamet diledin ay ışığında; etraf ıssız, gece sessiz, sen kimsesiz, Âdem’ini aradın yeryüzünde yüzyıllar boyu.

Yalnızlık, tenhada bir sırtlan gibi peşinde, bir koca kurt olmuş hasret ağaçlarının ıslak dalları. Hangi yıldız gösterir yönünü, Çoban mı, Kervan mı; yoksa yüce Rabbinin merhameti aydınlatmış mıdır yolunu?

Bir ahû bakışın kâfi Âdem’e, sonrası meçhul bir hikâye…

O ne feci düşüştür gökten, ey Havva! Kanatların nerede?

Güneşli Günler…

Tüm gün duvarların arasından çıkabilmek için bir yol aramıştı. Kalbinde kayalarla geziyor gibi hissediyordu. Bunca vefasızlığın, ihanetin, nankörlüğün şelale gibi gürül gürül aktığı bir çağda dünyayı, sevmenin kurtaracağına inanıyordu. İnsanlara sevgiyle gittiği sürece aynı şekilde karşılık alacağından emin gibiydi. Yapması gereken işler taş misali zihnini ezerken, o insanlığı kurtarmanın çıkış yollarını düşünüyordu. Düşüncelerine öyle sadıktı ki gece 3’te de sabah güneş doğarken de aklındaki düşünce tekti. “Ne yapabilirim? Ağlayan bir çocuk kalmaması için, her çocuğun istediği düdüğü para vermeden çalabilmesi için, hiçbir annenin çocuğuna son bakışı olduğunu bakmaması ve o bakışla evladına sarılmaması için, bir babanın evlatlarına alamadığı ufacık bir eşya için kendinden nefret etmemesi için ne yapabilirim?”

Sorular her bakışta binlerce alt başlığa bölünürken, cevaplar da aynı oranda azalıyor gibiydi sanki. Öyle derin konulardı ki insan bazen kendini kaptırıp başka birisinin acısını sahiplenmek, onu bu acının bulunduğu yerlerden çekip kopartmak istiyordu. Fakat bunun bir çözüm yolundan ziyade daha büyük acılara yol açacağı en başından belli oluyordu. Bu acıları dindirecek güce sahip olanların olduğundandı bu acıların sonsuzluğu. Ne geçmişte bitmişti ne de gelecekte bitecekti. Sadece derdi insanlık ve iyilik yapmak olan kişilerin 18-20’li yaşlardaki hayallerini süslüyordu. Ama insan yine de bazı şeyleri kolayca kadere bırakamıyordu. Canı yanan kişiyi kendi canlarınla aynı kefeye koyduğun an hayat çabayı zorunlu hale getiriyordu sanki.

Yastığa kafasını koyduğu an sokakta üşüyen çocukları anımsıyordu, basit şeylere bile mırın kırın ettiğinde hayallerinde bile kendi konumuna erişemeyecek milyonlarca kişinin olduğunu hatırlamak ise kalbinde yumrular oluşturup kendine öfkelenmesine sebep oluyordu. Bazen hayata onu öğretmenlik gibi mükemmel bir mesleğe ittiği için şükrediyordu. Hayallerinde küçük bir dağ köyünde maddi yetersizliklere sahip olan öğrencilere ufak bir pencere açıp aslında dünyanın ne kadar büyük ve ne kadar fazla imkanlara sahip bir yer olduğunu göstermek istiyordu. İyilik ve kötülük asla tek başlarına değişime yol açmazdı. O da bunu bildiğinden iyiliklerin sayısını artırmaya çalışıyordu. Evet, belki kendisi bu süregelen düzeni tek başına değiştiremeyecekti ama o gözünden bile sakındığı pırıl pırıl öğrencileri…

Nesiller boyu sürmesini istediği iyilik tohumlarını serpmek için hayat altın tepside bir fırsat sunmuştu. Öğrencilerinin umut dolu tek bir sözü hatta fikirlerini anlattığında gözlerinde ve yüreğinde iyilik parıltısı canlanan her bir öğrenci onun gözünde “birey” haline dönüşmüştü. Çabalarının dünyayı ne kadar değiştireceğini görmek basit matematik işlemleri yapmak kadar kısa sürede sonuç vermeyecekti. Ama özel hayatında da yaptığı iyiliklerin karşılığını istemeyi sevmediğinden uzun süreli iyilik tohumlarının “iyilik nesillerine” dönüşmesini beklemek onu hiç de zorlamazdı. Belki bir kişinin denizi temizlemesi imkansızdı ama ya tüm insanlık birlik olursa?

Attığımız adımda bile kolaylıkla kötülükle karşılaşabileceğimiz bu devirde çarkı iyilerin tarafına çevirebilmek için en azından çaba göstermemiz gerekli. Çocuklarımızın, torunlarımızın sokaklarda güvenle oynayabildikleri, hak ettikleri şeylere kolayca ulaşabildikleri, hayata ve insanlığa dair hiçbir umutlarının tükenmediği güneşli günlere göz açmak niyetiyle…

Hangi Yolun Yolcususun

Yazmak benim için bir rahatlama biçimiydi önceleri, kendimi en özgür hissettiğim yerdi. Sanki kağıtla kalemin hükümdarıyım da istediğimi yazar istediğimi silerim zannediyordum, öyle de yapıyordum. Sanıyorum şuursuzluğun rehavetiydi o yaşadığım. Fakat son zamanlarda yazmak benim için o kadar müşkül hale geldi ki bırakın rahatlamayı yazdığım her harften korkar oldum. Bu korku içimde engelleyemedeğim bir rahatlık doğurdu ama aynı rahatlık aynı korkuyu kamçılamaktan alıkoymuyor kendini. Kelimeler birbiri içinde kayboldu farkındayım hemen toparlayayım.

Biraz Sitem

Birine bir denemenizi gösterdiğinizde yahut bir şiirinizi, ekseriyetle şu cevabı alırsınız ‘yani güzel olmuş da ben de yazarım bunu.’ Yazamazsın efendim. Eline neşter alan ameliyata koyulmuyorsa eline kalem alan da bir şeyler yazmaya koyulamaz. Bugün öyle büyük bir kirliliğin içindeyiz ki vallahi okumaktan da yazmaktan da korkar oldum. İnsanlara kendilerini ifade etmeleri için birçok platform sunuluyor, hatta şu anda da o platformların birinde okuyorsunuz yazımı. Bu kesinlikle çok güzel bir fırsat zira böyle platformlar ve dergiler yazarlık okuludur, bizi yetiştirir. Ama göz ardı ettiğimiz çok fazla mesele olduğunu düşünüyorum.

Nicelik olarak artan her şey nitelik olarak azalmaya mahkumdur. Bu kadar çok platform bu kadar çok yayınevi olması ne kadar iyidir düşünmek lazım. Bunu da öyle eline kalem alıp kendini yazar ilan etmiş biri olarak söylemiyorum, o unvanın altında ezilirim, lüzum yoktur ona sahip olmama; bunu size kitap neşretmek nasip olmuş biri olarak söylüyorum. Yayınevleri bugün (bir kısmını tenzih ederim) hiçbir edebi niteliği gözetmeksizin, yalnızca maddi gelir kaygısı ve gayesiyle tabiri caizse fütursuzca kitap basıyorlar.

Yine söylüyorum bu güzel bir şey gibi görünebilir, güzel bir fırsat gibi bakılabilir ama unutmamak lazım ki okunan her kelime insanların ruhuna tesir ediyor. Üstelik muhtevaya bakmadan kapak tasarımına bakılarak kitap alımının bu kadar yüksek olduğu bir ülkede 12-13 yaşındaki güzel kardeşlerim ne yazık ki bu bataklıkta kayboluyorlar. Bu duruma üzülmekten başka bir şey gelmiyor elimden, önüne nasıl geçilebilir bilmiyorum. En azından ve çok şükür ki bundan sonraki yazılarımda hep bu şuuru gözetecek olmam bir nebze içimi rahatlatıyor.

Biraz Şuur

Geçenlerde kitap okurken dikkatim dağılmış; uzun veya kısa ne kadar sürdüğünü ayırt edemediğim bir dalgınlıktan sonra dikkatimi topladığımda zihnimde bu fikirler kıpranmaya başladı. Evet kelimelerle aramız iyi birbirimizin halinden anlıyoruz. Bunda benim bir gram payım yoktur, olduğunu düşünmek nefsimin kibrini, ucbunu okşamaktan ötesine götürmez beni. Madem bu bana bahşedilmiş bir istidat bunun hesabı da sorulacaktır illa ki diye düşündüm bir an. Öyle ki dillerin bağlandığı ellerin ayakların şahitlik yapacağı o günde sorulmayacak mıdır bu ellerle ne yazdın, insanlara neyi anlattın diye; dedim.

Farz edelim ki uçurumun kenarında biri atlamak için son bir şey bekliyor, ufacık bir sebep. Senin bir şiirini duydu ve bıraktı kendini aşağıya, e hani ‘vesile olan yapan gibidir’ demişti Efendimiz, Allah rahmet eylesin… Ya da bilakis kafası karışık doğru olana yönelmek için tek bir kelime arayan bir insan senin bir şiirini okudu da doğru olana yöneldi. İşte bu iki örnek beni tekrar tekrar düşünmeye, yazdıklarımı ve yazacaklarımı gözden geçirmeye sevk etti. Üstat Necip Fazıl’ın şu sözleri geçti aklımdan:

Hakikati aramayan şiir, kelimelerin çelik çomağı.
Hakikate dokunmayan fikir, kuru laf kalabalığı.
Hakikatle zonklamayan kafa, çöplük..

Hangi davanın insanı, hangi yolun yolcususun?

Cahit Zarifoğlu da demişti ya, ‘Bir duruşu olmalı insanın, bir bakışı, bir anlayışı, bir aşkı, bir davası olmalı.’ diye. Bunu kendimize defalarca sormamız gerekir. Biz hangi davanın insanlarıyız. Yoksa kalemi eline almış etrafa rastgele kelimeler savuran, faydasız bir yaşamın yolcuları mıyız. Neyi anlatıyoruz, niye anlatıyoruz. Şu kısacık ömürde gaye gerçekten arkada eser bırakmak mıdır. Fütursuzca ve şuursuzca yazılmış satırlar acaba ardımızda bıraktığımız eserler midir yoksa bıraktığımız yüzlerce esir midir. Ben kendime hakkı anlatmayı, hakikati anlatmayı şiar bilirim. Yazdıklarım 100 kişiyi memnun etmese fakat 1 kişinin kafasını kurcalasa kâfidir. Bugün bu yazıyı da zihninizi biraz karıştırmak, yüreğinizi harekete geçirebilmek maksadıyla kaleme almaya çalıştım.

Evet yazmalıyız, yazmalıyım her daim fakat cümleler devrik değil yazdıktan sonra insanların iç dünyaları ve kafaları karışık ve devrik olmalı.
Öyle bir devriklik ki düzeltene kadar huzur vermeyen fakat düzelttikten sonra eski halini de özleten bir rahatsızlık içermeli.
Bu dünyaya yiyip içip ibadet edip sonra da ölmek üzere gelmedik. Öyle olsaydı sahabelerin mezarları Mekke’den Çin’e kadar uzanmazdı.
Anlayacağız sonra da anlatacağız.
Yönetmen filmini çekecek, ressam resmini çizecek, hakim hakkı savunarak hâl ile öğretecek, öğretmen öğrencisine yolunu gösterecek, bizler de yazacağız.
Yalnızca hakkı yalnızca Hakk için.

Var Dendi

Hayatın daha güzel, daha iyi ve insanların kötü olmadığı… Sen nasıl iyi düşünüyorsan insanların da senin hakkında iyi düşündükleri anlatılırdı. Belki hatırlarsınız ilkokuldayken, öğretmenlerimiz gözümüzde birer melekti. O kadar iyilerdi ki sanki yeryüzünde kanatsız melek olduklarına dahi  inanırdık. Biz insanlara iyi olmamızı ve hayatın her zaman bize karşı iyi olacağı anlatırlardı. Ayağımızın hiçbir zaman taşa değmeden yürüyeceğimizi hayatın daha güzel daha iyi şartlar vereceğini ve insanların kötü olmadığını, sen nasıl iyi düşünüyorsan onların da senin hakkında öyle iyi düşündükleri anlatırlardı. 

Anlattıkları zaman hayatta karşınızda negatif olayların çıkmayacağının garantisi verilirdi. Şu an büyüdük, geçmişimize dönüp baktığımız zaman bize anlatılanların acaba hangi birini yaşayabiliyoruz. İnsanların çok iyi olduğu, adaletin tam olduğu bir dünyada mıyız acaba! Ama bize dünyanın adaletli ve insanların iyi olduğu ‘VAR DENDİ.’ Fakat bunu da öğrenmeliyiz ki dünyanın yaşanılabilir ve bütün insanların iyi olduğunu söyleyen kişiler de iyi insanlar değillerdir. Herkesin yaptığı hataları onlarında yapabildiği, bize hayatı anlattıkları gibi olmadığı, hayatın belli bir süre sonra bizim için yaşanılmaz bir hale geldiğini görüyoruz. Çünkü toz pembe anlattıkları dünyayı göremiyoruz ve yaşayamıyoruz anlattıkları eşitlik yok. Kızların büyüyünce hayatta istedikleri kıyafetleri giyeceğini ve sevdiği meslekleri yapacağı anlatılırdı. Fakat zaman geçtikçe görüyoruz ki  kadınların eşit haklara sahip olmadığı istedikleri meslekleri yapamadıklarını, sevdiği ve beğendiği kıyafetleri giymediklerini görüyoruz. Fakat bize kadınların eşit haklara ve özgür oldukları VAR DENDİ. 

Küçük kalplerimize tertemiz bir dünya sığdırıyoruz ve büyüyene kadar o temiz duygularla biriktirdiğimiz dünyamızda, dünyanın gerçek yüzünü gördükçe o hayalini kurduğumuz dünyaya birer birer siyah nokta damlatıyoruz. Çünkü bizlere hep dünyanın iyi olduğu söylendi. 

Aslında bu yazının en başından beri dünyanın iyi olmadığını ve büyüdükçe kötü olduğunu şikâyet edip duruyoruz. Acaba gerçekten kötü olan dünya mı? Yoksa kötü olan insanlar mı?  

Bu iki soru karşısında kaldığımız zaman aklımıza gelen ilk şey insan karakterleri oluyor. 

Dünya’da biz yokken de gece gündüz vardı. Demek ki kötü olan biz insanlarız, dünya değil. Dünyaya kötülük salan bizleriz başkalarının görüşlerine ve düşüncelerine saygı duymayı bilmiyoruz, bir görüş bizim görüşlerimize uyum sağlıyor ise hemen o tarafı seçiyoruz. Çünkü başkalarının görüşlerini pek önemsemiyoruz. Hangi taraf bize uygunsa o tarafı savunuyoruz. Siyah ve beyaz olan dünyamıza başka renklere yer vermiyoruz, onları dışlıyoruz. 

Şimdi ben bu yazıda sizin savunduğunuz bir ekolu savunmazsam ve kendi ekolumu savunursam hemen eleştiri yağmuruna tutulurum. Çünkü sizin benimsediğiniz ekole bağlı değilim. İşte bakın dünya bize kötü davranmıyor, bizler birbirimize kötü davranıyoruz.  

Çünkü içimizde hep bir beğenilmek duygusu var o duygu var olduğu sürece asla kendimize ve karşımızdakilere iyi davranmayız. Hayatın, bize anlattıkları gibi karşımıza çıkmıyor ise biz kendimiz hayatı güzel yapalım. Gelecek nesillere hayatın iyi olduğunu anlattığımız zaman onlar da hayatın gerçeklerini gördüklerinde ve kötü düşüncelerin var olduğu, eşitliğin olmadığını, insanların haklarını eşit verilmediğini görmemeleri için hayatı güzel yaşayalım ve yaşatalım. Yoksa onlar da bizim gibi, hayatın güzel olduğuna dair bize ‘VAR DENDİ’ derler. 

smart

Bir Şairin Hezeyanı!

  • Ah! Biçare, hırpalanmış, ezilmiş hayat
  • İnsanların arasından bir çırpıda geçiyor hezeyanım
  • Biz bağışladıkça hatırladık
  • Hatırladıkça yandık
  • Yandıkça insandık…
  • Tasviri bozuk insanlar,
  • Hani sabah nerde?
  • Çocuk sesi kuş sesi
  • Yürekler sus pus.
  • Silip atıyorum sanıyordum meğerse biriktiriyormuşum.
  • Yanlışlar doğruyu götürür biliyorsun…
  • Bugün de vedasını etti ömrüme,
  • Tıpkı dün gibi, dünler gibi, tıpkı senin gibi,
  • Derken, yeniden başlar hezeyan.
  • Sendeleyip düşüyorum boşluğuna
  • Sonrası hezeyan!
  • Yazık ne yazık,
  • Bilmenin hezeyanını,
  • Yaşar insanlar.
  • Umutla titreyenler var.
  • Israrla ısrarla ağlayanlar,
  • Herkes unutmuş sanki
  • Velhasıl anlatamadığım korkularım, duygularım.
  • Bu bir şairin hezeyanıdır.
  • Hoyratlar koparsam da sesimi işitmez kimseler.
  • Beni ancak benim gibi olanlar anlarlar.

Başka Türlüsünün Olabileceği

Sen şimdi bir şey olsa da duygum değişsin diye bekliyorsun ya…
Dışsal bir güçle iyi olayım diyorsun ya…
Başka biri gelsin beni kaldırsın diye duruyorsun ya…
YAPMA! Başkası senden güçlü değil. Sende olmayan onda var değil.

Sen bir şey yap. Kendi gücün ol. Kendini kaldır. Çünkü yapabilirsin. Ben defalarca izledim bu senaryoyu. Kahraman her zaman kişinin kendisi olduğunda huzur buluyor.

?Seni her zaman en çok ben seveceğim.
?Sana her zaman destek olacağım.
?Senden şefkati hiç esirgemeyeceğim.
?Zorda kalsan ben senin için orada olacağım.
?İyi hissetmen için ne gerekiyorsa onu yapacağım.

NOT: Kendime.

Evet sevgili okurum bu not biricik kendine. Ben sadece hatırlatmak istedim. Kendime de tabii ki. Hayatımızda hoşnut olmadığımız bir şeyi değiştirmek için; tam olarak ne olacağını ya da nasıl olacağını bilmemiz gerekmez.

“Başka türlüsünün olabileceğini” bilmemiz yeter!

Peki yeter mi sence..?

Manolya

Ellerimi açıp geceyi arzuya
dönüştürdüğümde,
sen ve ben yeryüzünde ağıt yakarız.
Başlarımızda kan rengi tülbentlerle,
kılıçlar hep bel altından çekilir,
bir koku yayılır ki algılar incelir.

Bir çiçek yaprak döker nefesimle,
o manolyadır ki yaprakları çehresinde.
Barut ateşe yaklaşmak ister,
yakmak ve yanılmak ister,
o manolyadır ki kana kana su döker üzerime.
Bir dal kırılır toynaklar altında çiğnenir,
o manolyadır ki büyüsüyle birleştirir bizi.
Mahcubum günahkar kişiliğimi umursamam,
çaresizim ki arzum bir yanardağ olur
içimde fokurdayan,
o manolyadır ki nehir olur bana
akar bütün çıkıntılarımdan.

Ellerimi açıp güneşi aya çevirdiğimde,
bir tebessüm belirir çiçeğimde.
Sen ve ben gökyüzüne ninni söyleriz.
Sazını ağaca yaslamış ozanlar oluruz,
sözümüz gerçeğin aynasıdır o vakit.

Kemiklerim sırtıma batar olur
bıçaklarım hep aynı yerden,
o manolyadır ki okşar benliğimi.
Ben kaybolurum, yok olurum da,
iner sallanırım küsmüş ağaçlarda
o monolyadır ki uzatır yapraklarını.
Pislik kokarım ben,
gözlerim pis bakar sana
Vücudum kirden bir kaleye dönüşür.
O manolyadır ki güzel kokularla temizler beni.

Ellerimi açıp seni bana benzettiğimde,
bir tufan kopar on yaş çocuklarından
özüre başvurur her ağız.
Sen ve ben ağlarız saat on ikiye vurduğunda,
peri kızları olur masallarda koşarız
saçlarımız her gece birbirine dokunur
gözler kapanınca bir rüya belirir
beynimden kalbime akan küçük manolya tanesidir.

Yaşam Kodu Nümerolojisi Testi

Nümeroloji evrenin ve evrendeki her şeyin sayısal bir kurgu içinde meydana geldiğini, hiçbir şeyin tesadüfe bağlı olmadığını savunan ve sayılarla evrendeki tüm gizemleri çözmeyi amaçlayan okült bir daldır. Antik Mısır‘da nümerolojide ‘’şanslı sayı’’ olarak adlandırdığımız 22 sayısının kutsal sayıldığı ve dini vecibelerde çok sık kullanıldığı bilinmektedir. Antik Yunan’da da temellerine rastladığımız bu dalın Batı diyarındaki gelişimi ise sayıların babası olarak bilinen Pisagor ile birlikte başlamıştır. Sayılar ve harfler arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışan Pisagor, harflere nümerik değerler vererek Kalde Alfabesini oluşturmuştur. Bu durum Türk-İslam kültüründeki ebced hesabı ile benzerlik göstermektedir. Günümüze ilk günkü doğruluğuyla ulaşamayan bu alfabe nedeniyle İsim Nümerolojisi doğru bir şekilde çıkarılamamakta. Ancak doğum tarihi sayesinde Yaşam Kodu Nümerolojisi’ni bulmak mümkün. 

Doğum tarihimizdeki rakamları toplayarak elde ettiğimiz sayıyı rakam olana dek tekrar toplamaya devam ediyoruz. 11 ile 22 sayıları özel ve şanslı kabul edilir. Bu nedenle bu iki sayıdan birine ulaştığımızda tekrar toplama işlemi yapmıyoruz direkt olarak o sayının anlamına bakıyoruz

Örneğin,

28.03.1991 doğum tarihi için öncelikle gün, ay ve yıl olarak her sayıyı kendi içinde topluyoruz. Ardından üç sonucu topluyoruz ve çıkan toplamı da rakam olana dek topluyoruz.

2+8=10

0+3=3

1+9+9+1=20

10+3+20=33

3+3=6

Bu örnekteki yaşam kodu nümerolojisi 6’dır.

Sen de kendi doğum tarihini hesapla ve aşağıdan sayını seçmeyi unutma!

[zombify_post]

Set Arkası: V For Vendetta

Barut Komplosu, bir grup yönetim karşıtı Katolik (devrimci) tarafından, İngiltere Kralı I. James ve diğer bazı yöneticileri öldürmek için 5 Kasım 1605’te yapılan Parlamento Binasına saldırı girişimidir. Robert Catesby ve Guy Fawkes öncülüğünde planlanmıştır.

Eylem, 1605 yılında, her sene ekim ya da kasım ayında olan yöneticilerin toplantısına denk getirilmiştir. 5 Kasım 1605 tarihli bu girişim yalnızca Kral  I. James’e karşı düzenlenen bir suikast değil, tüm Kraliyet ailesini, Protestan devlet adamlarının büyük bölümünü etkisiz hale getirmeyi ve halkı ayaklandırmayı hedef alan bir eylemdir.

Guy Fawkes Barut Komğlosu İçin Hazırlık Aşamasında

Eylemin henüz harekete geçmeden kraliyete sızması sonucunda, Guy Fawkes eyleme giderken yakalanmış ve ağır işkencelerle alınan itiraf sonucunda diğer eylemciler de hiçbir şey yapamadan ele geçirilmiştir. Sonuçta eylem başarısızlıkla sonuçlanmış, Fawkes ve diğer eylemciler idam edilmiştir.

Evet, bunu anlattık çünkü 2005 yapımı İntikam İçin V filminin anlaşılması için şarttı. Takribi anlamını vermiş olduğum filmin özgün adı V For Vendetta. Muhtemelen bir çoğunuzun izlediği bu güzel film bizlere çok şey anlatıyor. Dikkatli izlenmediği taktirde kaçırılacak ve anlaşılmayacak ayrıntılar. Aklıma gelen noktalara kısaca değineyim.

Film, Guy Fawkes (Gay Faks)’in Parlamento Binasını patlatmaya gitmesi ile başlıyor. Yani önce geçmişten, ta  XVII. yüzyıldan bir kesit izliyoruz. Tabi Fawkes amacına ulaşamadan yakalanıyor. Bir yandan da mevzuyu baş kahramanımız olup birazdan sahnede kendisini göreceğimiz Evey (ivi) anlatıyor. Ardından günümüz İngiltere’sine dönüyoruz. Sokağa çıkma yasağı vardır ve Evey bunu çiğneyip televizyoncu Gordon (gordın)’a gitmek üzere ara sokaklardan geçerim ayağına yola çıkmıştır. Ne yazık ki gideceği yere varamadan polisler tarafından yakalanıp neredeyse çok kötü şeyler olacakken o esnada V çıkagelir. Adamları Ortaçağ tekniğiyle bir güzel pataklayan V, Evey’yi kurtarır ve onu o akşamki opera gösterisine davet eder.

V gösterisi için seçmiş olduğu bir çatıya Evey ile beraber çıkar. Evey ortada enstrüman falan göremeyince şaşırır tabi. Ama büyük resmi kaçırıyordur. Ve gösteri başlar. V’nin adalet sarayına (yüksek ceza mahkemesine) yerleştirmiş olduğu bombalar patlar 5 kasım gününü yad etmek için.

Filmimiz, Bay V’nin 5 Kasım Komplosu günü gerçekleştirilememiş olan ve yine böyle bir faaliyetin elzem olduğunu düşünmesi üzerine, hükümete bir uyarı mahiyetindeki, bir nevi özgürlük ve adalet adına yapacağı yeni bir Barut komplosu gerçekleştirmeye kendini adamasını anlatır. Bay V bir komplo düzenlemek ister, evet, çünkü  mevcut hükümetin nasıl iktidar olduğunu bilmektedir, hatta baş tanıklarındandır. Başkan, başkan olmadan (ki adı Adam James Susan) önce, sözde insanlık adına bir deney için kolları sıvar. Deney, asi, sisteme karşı gelen, devle düşmanı, sorun teşkil edebilecek herkese –tabi ki zorla- uygulanır. Binlerce insan ölür. Sonunda aradıkları denek beşinci hücrede tutulan adam olur. İşte Bay V’nin ismi de buradan geliyor (beşin roma rakamıyla yazılışı). Deney sonucunda istedikleri virüsü bulurlar ve bunu üç yolla; şehrin ana kanalı, yetimhane ve yer altı metrosuyla şehre salarlar. Çok iyi yapılmış bir plandır bu. Çünkü onlar medyaya da sahiptirler. Gazete ve televizyonlar durumu abartarak sansasyonel bir şekilde haber yaparlar. Halk gittikçe endişelenmektedir. Devlette bir çözüm üretemez. Ama durun, o da ne! Bir ilaç şirketi, virüsün etkisi zirve yaptığı sıralarda bir ilaç üretmiştir. Sahipleri; bir daha ki başkan adayı, yapılan deneylerde görevlendirilen en yetkili asker (ki o anda en büyük televizyoncu Lewis Prothero), baş piskopos (bu kişi de deney merkezinin –psikolojik destek için- rahibi Anthony James Lilliman). Tabi ilaç çok satılır ve hisse sahiple milyoner olur. Bir daha ki seçimleri kazanırlar ve nihayet iktidar ellerindedir.

Filmi izlerken, ülke atmosferinin Büyük Birader’in 1984 iktidarı havasında olduğunu sezimleyeceksiniz. Toplumun yönlendirildiği şekilde yaşaması, o şekilde düşünmesi istenir. Televizyon ve gazetelerde onların istediği şekilde haber yapılır. Yani düşünce, hareket ve toplum içi konularda halk -cumhuriyet hürriyet başlığı altına- özgürmüş gibi olmasına rağmen hiçte öyle değil. Aksini yapan, düşünen ve bunu dillendirenler bir anda ortadan kaybolurlar. Anlayacağınız asıl komplo bu, topluma karşı yapılmış bir komplo;, güç, para ve otorite için.

Büyük Birader Seni İzliyor

Bay V filmde bazı görüşlerini dile getirir. Böylece tam olarak ne yapmak istediğini ve neyi hedeflediğini anlıyoruz. Mesela en sevdiğim sahnelerden biri olan, Evey’yi mekanına getirip sabah ona kahvaltı hazırlaması esnasında (kahvaltı olarak tereyağında yumurtalı ekmek yapmaktadır Bay V. Ve o kadar güzel yapıyor ki filmi ilk izlememin sebebi (akabinde bende denemiş ve tam olarak yapamamış olabilirim) söyledikleri. Halk devletten korkmamalı, Hayır! Bilakis devlet halkından korkmalı. Çok iddialı ve anti-kapital bir söylev. Ve yine en iyi sahnelerden olan Credyy (kridi)’nin kendisine bir şarjör mermi boşalttıktan ve, “Niye ölmüyorsun?” dedikten sonra, “Bu maskenin altında bir etten çok daha fazlası var Bay Credyy. Bu maskenin ardında bir fikir var ve fikirlere asla kurşun işlemez!”

Evet, kişiler, kurumlar, devletler ölür ama fikirler ölmez. O halde mühim olan kim olduğumuz, nerede olduğumuz, kimlerden olduğumuz değil, mühim olan ne düşündüğümüz ve ne yaptığımızdır, diyor film bizlere.

 O zaman, izleyenlere küçük ayrıntılı bilgilerle muhtasar bir özet, izlemeyip izleyecek olanlara şimdiden iyi seyirler olsun.

Bir Psikolojik Hastalıklar Dizisi: Masumlar Apartmanı

Masumlar Apartmanı: Bir Psikolojik Derinlik Yolculuğu

2020 Eylül ayında seyirciyle buluşan Masumlar Apartmanı, kısa süre içinde büyük bir beğeni toplayarak izleyicisini derinden etkileyen bir dizi haline geldi. Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan ve Gülseren Budayıcıoğlu’nun Madalyonun İçi adlı romanındaki “Çöp Apartman” bölümünden ilham alınarak ekrana taşınan bu yapım, dram, psikoloji ve aşk türlerini bir araya getiriyor. İzleyicisini psikolojik derinliklere sürüklerken, her bir karakterin içsel dünyasıyla izleyici arasında güçlü bir bağ kuruyor.

Psikolojik Derinlik ve Aile Dinamikleri

Masumlar Apartmanı, Derenoğlu ailesinin hayatını anlatırken, her bireyin yaşadığı travmaların ve psikolojik rahatsızlıkların onları nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. Aile içindeki travmalar, karakterlerin hayatlarını derinden etkiliyor ve onların psikolojik sağlıklarını belirliyor. Safiye, Gülben, Han ve Neriman adlı dört kardeşin yaşadığı zorluklar, aile içindeki sevgisizlik, baskılar ve travmalarla birleşince, her birinin yaşamına yansıyan psikolojik sorunları gün yüzüne çıkarıyor.

Bir psikolojik danışman olarak, diziyi incelediğimde özellikle psikolojik rahatsızlıkların, bireylerin yaşamlarına nasıl yön verdiğini ve aile içindeki ilişkilerin ne denli önemli olduğunu gözlemlemek oldukça anlamlı oldu.

Safiye Derenoğlu: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)

“Heveslendiğim her şeyin kursağımda kalmasıyla lanetlendim.”

Safiye, ailenin en büyük kızı olarak annesinin sevgisizliği ve baskıları altında büyüyor. Onun yaşadığı duygusal boşluk, zamanla obsesif kompulsif bozukluğa (OKB) yol açıyor. Safiye’nin, evdeki her şeyi defalarca temizleme takıntısı ve mikroplardan duyduğu yoğun endişe, OKB’nin klasik belirtileridir. Bu rahatsızlık, kişinin obsesyonları (takıntılı düşünceler) ve kompulsiyonları (zorlayıcı davranışlar) arasında sıkışıp kalmasına neden olur. Safiye’nin katı tavırları, çevresiyle yaşadığı zorluklar ve tedaviye olan inançsızlığı, OKB’nin işlevselliği üzerine önemli bir bakış açısı kazandırıyor.

Gülben Derenoğlu: Enürezis Nokturna

“Seni dünyaya getirenler sevmediyse eğer, tüm dünya seni sevse de sevgisiz hissedersin.”

Gülben, evdeki en neşeli, fedakar karakter olarak dikkat çekiyor, ancak altında taşıdığı derin travmalar onun da ruh sağlığını etkiliyor. Gülben’in yaşadığı enürezis nokturna, yetişkinlikte görülen yatak ıslatma hastalığı, genellikle psikolojik bir kökene dayanır. Annesinin sevgisizliği ve ailesinin içindeki duygusal boşluk, Gülben’in bu durumu sürekli olarak yaşamasına neden olur. Psikolojik danışmanlık pratiğinde, yetişkinlerde görülen yatak ıslatma, genellikle geçmişteki stresli yaşantıların bir yansımasıdır ve Gülben’in yaşadığı sıkıntılar, bu hastalığın temelini oluşturur.

Han Derenoğlu: Kompulsif Biriktirme Hastalığı

“Hiç bir çocuk bu kadar yalnız bırakılmamalı.”

Han, çocukluk yıllarında sevgi ve ilgi eksikliği ile büyümüş bir karakter. Onun psikolojik sağlığı ise kompulsif biriktirme hastalığına dönüşmüş. Han, gereksiz eşyaları biriktirerek, geçmişte yaşadığı kaygı ve belirsizlikleri bastırmaya çalışıyor. Kompulsif biriktirme hastalığı, genellikle güven duygusunun eksikliği ve kayıp korkusuyla ilişkilidir. Han’ın çöp biriktirme takıntısı, çocukluk yıllarındaki yalnızlık ve sevgi eksikliğinin bir sonucudur. Bu durum, bireylerin psikolojik boşluklarını doldurmak adına geliştirdikleri bir savunma mekanizmasıdır.

Neriman Derenoğlu: Mazoşizm

“Eğlenmek istedim. Arkadaşlarım gibi olmak istedim. Bir kere…”

Neriman, annesini hiç tanımamış ve belki de bu nedenle diğer kardeşlerine göre daha şanslı bir karakter gibi görünüyor. Ancak, o da evdeki baskı ve katı tutumlarla baş etmek için kendine zarar vermek gibi zararlı bir davranış biçimi geliştiriyor. Mazoşizm, bireylerin acı çekmeyi ve kendilerine zarar vermeyi bir tür rahatlama yöntemi olarak kullanmasıdır. Neriman’ın acılarını, bedenine zarar vererek atması, onun duygusal anlamda ne kadar yalnız ve kırılgan olduğunu gösteriyor.

Aile Dinamikleri ve Psikolojik İzler

Dizide dikkat çeken en önemli noktalardan biri de aile içindeki travmaların bireyler üzerindeki etkisidir. Her bir karakterin yaşadığı psikolojik rahatsızlık, geçmişteki acıların ve duygusal ihmalin birer yansımasıdır. Aile içindeki sevgi eksikliği, baskılar ve şiddet, her bir karakterin kişilik gelişimini olumsuz yönde etkilemiş ve onları psikolojik olarak yıpratmıştır.

Bir psikolojik danışman olarak, Masumlar Apartmanı’nın, izleyiciye travmaların ve psikolojik rahatsızlıkların kişilik gelişimi üzerindeki etkilerini göstermede son derece başarılı olduğunu düşünüyorum. Bu dizi, izleyicisine psikolojik sağlık konusunda farkındalık kazandırmakla birlikte, duygusal zorluklarla başa çıkma yollarını da sorgulatıyor.

Sonuç: Bir Dizi, Bir Psikolojik Keşif

Masumlar Apartmanı, yalnızca bir drama değil, aynı zamanda bir psikolojik keşif yolculuğu. Her bir karakterin yaşadığı psikolojik sorunlar, izleyiciye derin bir içsel bakış sunuyor. Eğer siz de psikolojiye ilgi duyuyorsanız ve karakterlerin içsel dünyasında kaybolmaya hazırsanız, bu dizi tam size göre. Unutmayın, her bir karakterin yaşadığı acılar, aslında hepimizin bir şekilde deneyimlediği, içsel çatışmaların dışa vurumudur.

Her hafta salı günü 20.00’da TRT1’de yayınlanan bu diziyi izlerken, kendinizi de bir psikolojik keşif yolculuğuna çıkarken bulacaksınız. Keyifli seyirler!

 

 

Ona İhtiyacımız Var

Herkese merhaba… Bugün sizlere Yevgeni Zamyatin’in Biz isimli distopyasının önerisiyle gelecektim, fakat hem kandil gecesi olması münasebetiyle hem de uzun zamandır içimde biriken yazmak hasretiyle bir değişikliğe gitmek istedim. Kitapların kitabını, ilmin, ahlakın, belagatın en yükseğine sahip olan mukaddes Kur’an-ı Kerim’i sizlere bir öneri mahiyeti altında, fakat biraz sitemli biraz da ümitvari bir tavırla kaleme almak istedim.

Bizde gerek manevi gerek ananevi birçok mesele el üstünde tutulur. Kimsenin dil uzatmasına izin vermeyiz, kendilerinden bahsederken en kıymetli sözcükler seçeriz, ancak ne yazık ki yaşı kurunun yanına katarak bazı genellemelerde bulunacak olursak trajikomik birçok çelişkiyle nasıl hemhal olduğumuzu görebiliriz. Bugün yere bir dilim ekmek düşürsek en fevri hareketimizle onu alır öpüp başımızın üstüne koyarız, fakat yine bugün sofralarımızı yiyemeyeceğimiz kadar bol ve çeşitli yemeklerle donatır bir kısmını tabağımızda bırakır, henüz hiç dokunulmamış yemekleri çöpe boşaltır, şükrünü etmek şurada dursun burun kıvırarak masadan kalkarız.

Bugün istisnasız her evde bulunan Kur’an-ı Kerim’lerimizi evlerimizin en yüksek, en güvenli raflarına koyar; günün birinde başka bir eve taşınıncaya kadar oraya elimizi uzatıp sayfalarını okşamayız. Evet elbette en yüksek yerlerde en güzel şekillerde koruyacağız mukaddes kitabımızı, fakat mutfağın en yüksek rafında öylece duran bir yemek nasıl karnımızı doyurmazsa evlerimizin üst raflarında tozlanmaya bırakılmış kutsal kitabımız da aynen bu şekilde bize fayda sağlamayacaktır. Üstelik nasıl ki üst rafa bıraktığımız yemek zamanla bozulup etrafa kötü bir koku yayacak, ilmini almadığımız, ruhumuzu ayetlerinden mahrum bıraktığımız, sayfalarını bir kez dahi çevirmediğimiz takdirde biz de bozulmuş bir yemek gibi etrafa kötü koku, kötü haslet, kötü davranışlar saçacağız hiç şüphesiz…

Sözlerim farklı inançları olan kimseleri kırabilir, fakat bu noktaya bir açıklık getirerek yanlış anlaşılma ihtimalimi ortadan kaldırmak istiyorum. Az önceki paragrafın sonundan Kur’an’sız hayat insanı kötü haslet ve davranışlara sürükler diye bir mana çıkabilir, doğrudur. Ancak unutmamak lazım ki bizim biricik rehberimiz, ahlak timsali peygamberler peygamberi Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v.) efendimiz nübüvvete ermeden evvel Muhammedü’l-Emîn yani güvenilir Muhammed lakabına sahip olmuştur.

Evet güzel ahlak için belki Kur’an-ı Azimüşşan’a ihtiyacımız yoktur, fakat şuurlu bir Müslüman ve insan her zaman düşman hattını da gözetlemek mecburiyetindedir. Bugün sınırlarımızda kahramanca çatışan erlerimiz nasıl ki biz bu topraklara yüce sancağımızı diktik artık deyip rehavet içinde uyumuyor, gece gündüz nöbet tutuyorsa bizler de her zaman uyanık halde olmalıyız. Ki düşman içimizde iken, ki nefsimiz her an teyakkuzda iken biz nasıl olur da huzur içerisinde yaşantımıza devam edebiliriz? Bu sebepledir ki nefsin saldıracağı yumuşak karınlarımızı, hassas noktalarımıza giden damar yollarını Kur’an’ın mukaddes ayetleriyle doldurmalı, her an düşmana karşı daha emin daha hazırlıklı bulunmalıyız. Evet bu yüzden tekrar söylüyorum ki Kur’an’sız hayat bizi kötü hasletlere, kötü yollara, büyük pişmanlıklara ve korkarım ki sonsuz bir azaba sürükleyecektir.

Bir Gün..

Tabii ki mesele okumak boyutuyla da bitmiyor. Bir gün halktan bir güruh zahidlerin büyüklerinden İbrahim b. Edhem’e
-Ey İbrahim! Bunca zamandır dua ederiz, Allah Tealâ duamızı kabul etmez. Halbuki Kur’an-ı Kerim’inde : ‘Bana dua edin, duanıza karşılık vereyim(Mümin*60.Ayet)’ buyuruluyor sebebi nedir? Diye sorarlar. Bunun üzerine Edhem şöyle cevap verir:
Sizin kalbiniz şu on şeyle ölmüştür. Onun için duanız kabul olmaz:
1|Allah Tealâ’yı biliriz dersiniz fakat emirlerini tutmazsınız.
2|Kur’an-ı Kerim’i okursunuz fakat onunla amel etmezsiniz.
3|Rasulullah s.a.v.’i sevdiğinizi iddia edersiniz fakat sünnetlerini terk edersiniz
4|Şeytanın düşmanınız olduğunu iddia edersiniz fakat ona uyarsınız.

5|Cenneti isteriz dersiniz fakat cenneti kazanmak için amel etmezsiniz.
6|Cehennemden korkarız dersiniz fakat ondan kaçınmazsınız.
7|Allah’ın verdiği çeşitli nimetlerden faydalanır fakat şükretmezsiniz.
8|Ölüm haktır dersiniz fakat ölüm için hazırlık yapmazsınız.
9|Kardeşlerinizin ayıplarıyla meşgul olursunuz fakat kendi ayıplarınızı unutursunuz.
10|Ölülerinizi defnedersiniz fakat onlardan ibret almazsınız.

Evet İbrahim b. Edhem’in de dediği gibi Kur’an’ı okumak, fakat emir ve yasaklarına kulak vermemek bize ne bu cihanda ne de aslolan diyarda bir arpa boyu yol aldırmayacaktır. Büyüklerimiz ‘lisân-ı hal lisân-ı kâlden entaktır’ demişler. Yani davranış sözden daha belirleyici daha mühimdir. Bugün dilimizle kovuşturduğumuz bir yasağa ayaklarımızla gidiyorsak hiçbir faydası yoktur. Bugün dilimizle tasdik ettiğimiz bir hayrı ellerimizle vermiyorsak hiçbir faydası yoktur. Allah bizleri faydasız ve amelsiz ilimden sakınsın.

Hiçbir zaman elimizden, dilimizden, dimağımızdan eksik olmaması gereken bir kitaptır Kur’an-ı Azimüşşan. Hiçbir zaman raflarda unutulmaması gereken, her harfinin ezberlenmesi gereken bir öğüt kitabıdır.[Bu Kur’an insanlara bir açıklama, takvâ sahipleri için de bir hidayet ve öğüttür (Âl-i İmrân*138.Ayet)] Günümüzdeki ahval ile asr-ı saadetteki ahval bir an mukayese edilecek olursa ona ne kadar ihtiyacımız olduğu gün gibi ortaya çıkacaktır. Bugün şeriat her ne kadar içler ürperten bir mefhum haline getirilmişse de 14 asır öncesine kafamızı çevirdiğimizde hala onun nurunun aydınlığını görürüz. Bugün cehlin; müride bakarak mürşidi yargıladığı, dindara bakarak dini yargıladığı ortadadır. Dolayısıyla bizler Kur’an’ın rikkatini, şefkatini, himayesini, emir ve yasaklarını yaşamlarımıza öyle kodlamalıyız ki; İslam’a davet için lisân-ı kâl’e gerek olmasın, cehl bizi kendimizle vurmasın.

Bugün bizler açılmış batıl izlerden yürüyen koyunlar değil, hak yolunu açan kurtlardan olmalıyız.
Bu da ancak ve ancak İslam ve Kur’an ile olacaktır.
Berat Kandiliniz Mübarek Olsun… Dualarınıza bizi de eklemeyi unutmayın.

Bir İnşirah bırakayım efendim yüreklerinize…