21.8 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Sabah Kahvesi İçin 10 Pozitif Şarkı

27 Mart 2021

Mart ayının son günlerinde bahar mevsimini pek de anımsatmayan karlı ve soğuk bir Ankara sabahında sade türk kahvemi yudumluyorum.

Pencereyi açtım, ve temiz havayı ciğerlerime doldurdum.
Ve tüm iyi niyetlerimi bıraktım evrendeki tüm canlılar için.

Bugün mutlu ol ve gülümse.
Çünkü bunu hak ediyorsun.
İşte senin için enerjisine inandığım 10 şarkı önerisi.

  1. Pretty Lonely, Half Wolf
  2. Wasteland, Elder Island
  3. Stones, Ok Moon
  4. Wolwes, Azure Ryder
  5. Cup Of Tea, Kacey Musgraves
  6. Real Love Baby, Father John Misty
  7. Scorpionfish, Beatenberg
  8. Calico Skies, Paul McCartney
  9. And the Birds Sing, Tyrone Wells
  10. Good To You, Jonny P

Psi-monolog

Yazmak bir eylem midir yoksa bir iç döküş mü?
Mesleği yazmak olan herkes kalemi eline aldığında gerçekten hissettiği şeyleri mi dile getirir?
Yoksa hepimiz artık iş olsun diye yazmayı öğrendik mi ?
Yani bir aşk şiiri yazmak için illa aşık mı olmalıyız?
Ya da ince bir tel vurmak için hasretten, ayrılmak mı gerekir serden?

Ya bir yâre gebe değilse söylediğimiz hiçbir türkü,
Hiçbir söz kandırmıyorsa artık bizi,
Yani sevmekten uzak, sevilmekten uzak
Uzak bir yerindeysek tüm sevişmelerin,
Sadece sevişmek içinse tüm bedensel aktivitelerimiz
Ki inandıysak bir kere sevişmenin sevmekten geldiğine
Bir o kadar sevmeden sevişiyorsak buna rağmen
Kim suçlu, kim haklı sevgili okuyucu?

Zaten merak ederim hep mutlaka bir suçlu olmak zorunda mı bir aşkta?
Mutlaka bir kazananı olmalı mı oynadığımız oyunların?
Bazen sadece piyon olmak istersin içindeki şaha rağmen.
Bazen sıcak yaz rüzgarlarını özlersin, buz tutmuş yanlarına rağmen.
Bazense başka hiçbir şey istemezsin.
Sahip oldukların yeterlidir.
Hepinize fazlasına ihtiyaç duymadığınız anlar diliyorum sevgili okuyucu.
Aklınızda olanın yanınızda olması dileğimle…


***

Ben bu satırlara başlayamaya niyetlendiğimde
‘ Su bile yalnız yolunu buluyor ‘ diyordu radyodaki ses.
Yolu bulmak değil ki asıl mesele.
Yol zaten bulunurdu.
Bir yol kaça ayrılır hiç düşündün mü?
Virajlıdır, seni zorlar ama dikkatliysen hedefe ulaşırsın.
Düzdür, seni zorlamaz hedefe kolay ulaşırsın.
Kasislidir, yavaşlarsın ama ulaşırsın hedefe.
En kötü ihtimalle çıkmazdır girdiğin yol, başa dönersin nihayetinde.
Dönmek, başlamamaktan yeğdir sevgili okuyucu.
Başlamak ise bitirmenin yarısıdır.
Korkma,
Sonu ne olursa olsun o ilk adımı at.
Mutlaka buna değecektir.

Sevgiyle…

Yüce Ben

İnanmıyorum yaşadığınız dünyaya

Yaşayacaksanız; buyrun benim dünyama

Kör-âma ne derseniz deyin ama;

Görmüyorum sizin gördüklerinizi

Görecekseniz; buyrun benim gözlerime.

Duymuyorum, dinlemiyorum sizin sözlerinizi

Dinleyecek ve dinlenecekseniz; buyrun benim sözlerime…

Duygunuzu tatmak mı? Hissetmek mi sizin gibi?

Gerek yok, uzak dursun duygularınız benden

Hissedecekseniz Yüce Ben‘i; buyrun benim duygularıma

Saygı da duymuyorum sizin umutlarınıza,

Umutsuzluk diyarına giden umutlarıma eşlik edecekseniz; buyrun.

Karar verin artık ya Ben ya da Ben ve Ötesi.

Zarafet ve Hüzün

Bir kadın tanıdım

Gülüşünde saklıydı acıları

Rakı dolu bardağı incitmemek adına

İki parmakla narince tutardı. 

Bir kadın tanıdım

Gözlerinde biriken yaşlar 

Gökte birikmiş yağmur oluyordu

Güzellik olarak yağıyordu insanlığa.

Bir kadın tanıdım

Geçmişten geliyordu

Ama geçememişti geçmişi

Geleceğe odaklanırken 

Geçmişe takılı kalıyordu. 

Bir kadın tanıdım

Hayat nerden vurursa vursun 

Dimdik sapasağlam kalkıyordu ayağa

Yıkılmayan duvardı emsali

Ayakta duruşundan ödün vermiyordu 

Bir kadın tanıdım 

Tanıdığım kadınlar arasında

Önemli yer edinmişti

Yerini korumayı hiçbir şey yapmadan başarıyordu. 

Bir kadın tanıyorum

Evet bu kadın o kadın

Hâla güçlü

Hâla güzel gülüyor

Hâla çok güzel…

Maddeleşmiş Güvensizlik

Her şey ama

Hemen hemen her şey

-Hatta sevgi bile-

Dönüşebiliyorken bir silaha,

Belki de ısrar edilmesi gereken şey

Belli bir sağlamlıktı,

Mükemmellikten ziyade.

Köpüre köpüre akan zamana inat,

Apaçık gözükmeyen kimi şeylerin nedeni

Yalnızca kendileriyken,

Daha önce hiçbir şeyin bulunmadığı

Hıncahınç bir kalabalıkta,

İyi bir yanıt bekleyebilir bizi,

İnsana kendi yaşamı bile büyük geliyorken.

Ayrı ayrı yıkılıp,

Ayrı ayrı yeniden oluşturulan

Anlam kargaşası içerisinde,

Bütün bekleyişler bir yanılsamayken,

Kim bilir kaç yıldan bu yana

Serin rüzgarlar esiyordu?

-İnsanlar-

Maddeleşmiş güvensizlik içinde,

Yavaşça, alışılmış bir ölümle ölüyordu.

Belki de bu nedenle diğer insanların

-Ötekilerin-

Duygu ve davranışlarına bürünerek,

Kendisini durmadan tekrar eden

Bir benzerlikler denizinde,

Yok olup gidiyorlardı.

Bekleyenler Durağı

Adında sancılı bir acının adresi gizlidir, onun adı beklemektir. Acısı yüreğe oturur kalkmak bilmez, sessizliği duyulsun da istemez. Sessizce hayatın içinden bir şeyler bekleriz ve böylece başrolde canlanır tüm durağan hayallerimiz. Tarifi her dilde farklıdır, farklı anlamlar katar ama ortak bir sonuç doğurur beklemeler. Ya ayrılık ya kavuşmak, ya son ya başlangıç…

sessizlik

Zamansız geldi sanılır ayrılıklar, oysa en çok hatıra gelendir, beklenendir usul usul. Sevdiğim, güzel bir insandan öğrendiğim gibi “beklemek, yaşamın en korkunç halidir” diyebilir miyiz? Sahi bu kadar korkutan nedir? Yaşarken ölüm, severken nefret, bir iken ayrılık hep yan yana var olmamış mı? Evet var olan hakikatin içindedir korku, boşa beklemiş olmak… O boşluk içimizde büyümüştür çoktan ve artık merhem olmaz sızlayan bekleyiş yaralarına. Kabuk bağlamış taze acılara iyi gelir belki diye geçip gideriz tüm boşa koyup dolusunu alamadığımız bekleyişlerden… Yahut gidemeyiz, şarkı da dediği gibi ” bekle, dönüşü vardır zor sürgünlerin de…” elbet dönüşü vardır tüm kayıp beklemelerin diyebiliriz sadece.

Peki, sonu umuda, sevgiye ve kavuşmalara çıkan yolda beklemek güzel değil mi? Beklemek en asil eylemdir ve bence yüreğin ne kadar büyükse bekleyişin de o kadar anlamlı ve güçlü olur. Sessiz ve derinden bir o kadar gururlu bakarsın beklenen sonun gözlerine. İşte başardım, seni ben var ettim, umuduma katık ettim, sabrın suyunu zamanın özüne kattım, evet zaman acılaştı zor yuttum ama sözümü tuttum ve bekledim.

sevgi

Şu hayatta yapılacak en basit şey olarak ne öğrendim desem, vazgeçmek derim. Hani hep derler ya, yanlış yoldaydık belki ama o kadar da yürüdük, geri dönmek olur mu? Olur, hem de o kadar rahat olur ki, geri dönmek kabullenişin bir sonucu değil meyvesidir ve bazen kabul etmek gerekir… Vazgeçmek dedim ya işte o kolay, unutmak zor zira, isteyince vazgeçersin ama istesen de unutamazsın. Çünkü insan unutmaz beklemeyi, sadece beklemiyormuş gibi yapar ve buna kendini inandırır. Ne de olsa inanmak kalple yapılır, bu yüzden kolaydır. Bilirsiniz kalptir kanar, hem de bin yerinden bin kere bile isteye kanar…

Hayat bir yolculuk ve biz yolcular bekleyenler durağında yaşam denen boşlukları doldurmayı bekleriz. Yaşadığımız bu sevimsiz çağda bilirim çok zor ama ne olur her yaşam boşluğunu sevgiyle doldurmayı unutmayın çünkü sevginin yenemeyeceği hiç bir karanlık yok…

 ◇Sev-de ‘den sevgi ile umut dolu, aydınlık yarınları bekleyenlere ithafen.

Yeşermek İçin

Çok uzaklardan geldin, yorgunsundur
Otur karşıma anlat derdini, kırılmışsındır
Düşüncelerin düşüncelerime yetemeyişi
Söylemeye güç yetiremeyişimizdendir
Baharı beklersen yel vurabilir
Yağmuru beklersen sel basabilir
Sıcaklığı hissedersen teninde
Güzel bir mevsim senin olabilir

Bir fon eşliğinde, bir yürek eşiğinde
Kurulmuş köşeye titremekli lamba eşliğinde
Dökülemeyen ne varsa diline gelen
Bir serzeniştir kalemim kendi sessizliğinde
Bir kalbe diğer bir yenisini eklemek
Gizli yeminleri, gizli hayallere bulaştırmak
İçimize kondurulanı, dilimize konduramamak
Yerine getirilmemek üzere tonlarca sözler vermek

Ağacı ne kadar kesersen kes, onun canı topraktadır.
Onu yeşertecek olan küçücük de olsa bir bağdır
Etrafına saç hırsını istediğin kadar bağır, çağır
Ama şunu unutma;
Kalplerden kopardığımız fidanlar
Yeşeremeyişimizin bir parçasıdır

Çınar

Bazen sadece olmuyor dedi koca çınar.
Gölgesine siğnenmiş duran bana.
Bazen sadece olmuyor değil mi evlat?
İstiyorsun, bekliyorsun ama olmuyor.
Olmayışlar belini bükmüş belli
Acılar hep bonkör davranmış sana
Gözündeki hüznü iyi tanıyorum dedi.
Esen rüzgar okşadı o sırada saçımı.
Bir kaç yaprağını döktü sanki bana yarenlik etsinler diye.
Yasladım sırtımı heybetli gövdesine.
Bildin dedim. Evet uzun zamandır sadece olmuyor.
Neden vurmuştu ki bunları yüzüme?
Gözümü ovuşturdum. Bunca zaman direnmiştim şimdi ağlayacak değildim ya!
“Nereden çıktı bu toz?” diye söylendim kendi kendime.
Yapma dedi koca çınar.
Bırak kendini, bu gökyüzü bu deniz senin bırak.
Onu da anlamıştı.
Yüz yıllık çınarım, ilk gelen sen değilsin gölgeme dedi, sonda olmayacaksın.
Yüreğin büklüm büklüm biliyorum,
acıyı damarlarının her zerresinde hissediyorsun biliyorum
Boğazın yutkunmaktan yırtılıyor biliyorum,
Gözüne kaçan da toz değil biliyorum.
Bir gün olacak evlat dedi.
Senin için en güzeli olacak.
Okyanuslar dolacak kalbine.
En güzel rüzgarlar sana esecek.
Yurt bildiğin kara bulut güneşe bırakacak yerini. Güneşi de çok seveceksin.
Baharları ezberleyeceksin sadece.
Bir gün evlat o mukaddes elin senin elinden tuttuğunu hissedeceksin dedi.
Sonra yaprakları eşlik etti çınara.
Hepsi hak veriyor gibiydi.
Hadi şimdi git denize dediler.
Umut sıkıştırdılar ceplerime.
Bir gün gülmeyi bileceğim sadece.
İnandım çınara.

Günden Kalan

Ab günü:

Elim hep mevsimlere kayar benim şimdiyi yazarım. Yazı, çiçekleri, gündüzün kavurucu sıcağını, gecenin ılık yaz havasını… Bir kış gelsin; etrafım kardan adamlarla örülür her cümlede üşürüm, kestane yerim belki de.

Yazmak benim büyük destekçim. Bunca zamandır sevdiğim her şeyi biriktirme eğilimi içindeydim; şarkıları, şiirleri, sözleri, sevgimi… En önemlisi de düşüncelerimi, zamanla solacak düşüncelerimi, yazmaya çalışıyorum. Gün geçtikle çoğalıyorlar.

Şimdi önümde bir dağ, tüm biriktirdiklerim.

Geçtiğim yolları gösteremem size ama gördüklerimi anlatabilirdim. Bu dağ arasından nasıl kurtulduğumu da.

Tabii ki gerçekten kurtulabilirsem. 

Bc günü:

Noktalama işaretlerine saygım sonsuzdur. Her zaman ait oldukları yere koyamasam da… 

İşte böyle devamını getirmek istemediklerime hemen üç nokta koyuyorum. Beklersem bir şeyler yazabilirim bu daha çok noktalama işareti demek. Ama diğer taraftan uzun cümlelersiz bir sayfa yazı yazamam, hatta söylemek istediğim bir cümleyi bile söyleyemem, bu yüzden virgülün yeri benim için hep ayrıdır. Ve bağlaçların yeri de benim için ayrıdır.

Aklımda ‘bu gidişlerine virgül yakışırdı’ cümlesi belirdi, bir yerde mi duydum yoksa uydurdum mu bilmiyorum. Burada dursun. Çoğunlukla daha önceden duyduğum şeyleri birbirine karıştırıyorum sonra nereye ait bulamıyorum. Hazır konu gidişlere gelmişken (2 cümle öncesinde)  toplu taşıma kadar insanı yoran bir şey yok. 10 dakikalık yol yarım saati aşıyor ve çoğunlukla ayaktasın. Kendi kendime konuşuyorum yol boyunca.

Keşke zihnimdekileri yazıya geçiren bir şey olsa tabii ki benim istediklerimi. Diğer türlü çok sağlıklı olmaz. Yanından geçtiğim duvar hakkında bile bir şey düşünüyorum. Eskiden düşüncelerimi kağıt parçalarına yazardım. Sonra onları düzenleyip yazacağım defterin arasına koyardım. Zamanla ya düşerler ya da daha acil bir iş için kağıdın arka tarafını kullanırdım ve yine kaybolmuş olurlardı.

Şimdi telefonuma yazıyorum. Notlarım kısmı bir hayli kalabalık. Çok daha pratik ve daha önemli veya önemsiz diye tercihlere girmiyorum. Sağ alt köşeye basınca yeni bir sayfa. Tercihler ve tercihlerim… başarılı olmadığım bir konu sanki ben neyi seçersem seçmediğim daha iyi bir yol izliyor. Bu yüzden ben neyi seçiyorsam siz diğerini seçin. 

Cç günü:

Günleri iki harfle adlandırıyorum çünkü tek harf çok anlamsız geldi biraz da yalnız.

Hem her gün bir önceki günden bir harf ile başlıyor. Yani bunun da bir anlamı olmalı. 

Her ne kadar kısa zamanda etkisi çok gözükmese de dün ne ekersem bugün onu yerim düşüncesine sahibim. Gayet tartışmaya açık bir konu. Tartışabiliriz hatta ilerleyen günlerde belki de Mn gününde bunun çok saçma bir fikir olduğunu söyleyebilirim. 

Belki de bu düşünceyi kenara bırakıp içimde birbirinden farklı ama birbirine yakın iki kişi olduğunu düşünebiliriz. Hangisi daha kolay geliyorsa.

Çd günü: 

Başlıkları yamuk yazma huyum var defteri, kalemi hangi açıyla tutarsam tutayım bu değişmiyor. Ama sonrasında cümlelerim ip gibi dizili neden böyle oluyor anlam veremiyorum. Bunu da hem farkındalıklarım hem de merak ettiklerime eklesem iyi olacak başka zaman üzerine düşünürüm.

Aklıma ne geldi bak. Bizim her yaptığımız attığımız adım kişiliğimize ya da yaşadıklarımıza ve bunun gibi şeylere işte ışık oluyormuş ya. 

Şimdi ben her seferinde ne kadar dikkat etsem de başlıkları yamuk yazıyorsam bu attığım ilk adımların hep yanlış olduğunu ve sonradan işleri yoluna koyabildiğimi gösterir. Yani bence göstermeli.

İlk adımlarımı ve sonuçlarını düşünüyorum.

Ve daha çok düşünüyorum.

”Biz Babasız Büyüdük” Hikâye İncelemesi

Tüylerin ürpermesi diye bir terim vardır. İşte bu terimi açıklayacak bir hikâye, Kırgız yazar Aşım Cakıpbekov’un ‘’Biz Babasız Büyüdük’’  adlı eseri. Bir babanın değerini, baba simasını öğrenmemişlerden, öğrenmemizi öğreten bir hikâye, Biz Babasız Büyüdük. Baba özlemi ve merakı içerisinde büyümüş bir çocuk ve er sevdasından genç yaşlarda mahrum kalmış bir gelin anlatılır ve Kırgız yazarlarının her ne konuda yazar ise yazsın, içeriğindeki savaşı görmemize tanıklık eden bir hikâyedir aynı zamanda.

     Kırgız yazarlarının, anlatımlarında çocuklar, erinden ayrı kadınlar ve yaşlılar başrolde oynamıştır. Bu geçmişten gelen Kırgızlara yapılan zulümler, Sovyet rejiminin ilk yıllarından kareler ile ortaya çıkmıştır. Bu örneklendirmeleri Cengiz Aytmatov’un kitaplarında da üzeri kapalı halde sık sık görebilirsiniz. İnsanlar neden barış içinde yaşamayı tercih etmiyor ve neden zulümler baskılar ile boyun eğdirilmeye çalışılıyor. Yaradan oyunu eşit başlatmıştı, o oyunun kötülükle bozulmasını sağlayanların neslimi şu sıraların kötülükleri. Neden görülmüyor al yanaklı küçücük çocukların neler çektiği, neden görülmüyor yaşlıca analarımızın ayaklarının altındaki onlarca yarıklar, neden savaş var. Savaşın olduğu yerlerde babasız büyümemeye imkân mı var:

    Hikâyenin son demleri insan hayatında rast gelinebilecek bir duruma tanıklık eder, belki de daha önceden yaşanmıştır böyle bir durum. Ne denmeli savaşın karanlık yüzünü gösterip, aydınlıktan uzak olduğunun belirlendiği ve sonunda ölüm ile bitişe varıldığı bir hikâyedir Biz Babasız Büyüdük. Küçük masum çocuklar, yaşlı analar babalar, erinden ayrı kalan gelinler kısacası tüm Kırgızları içerisine kaplayan kara bir savaş ve ardından kalanların yaşanmışlıkları anlatılmıştır.

    Not: Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana kitabı gibi erkekleri askere alınan bir köyde, geride kalan ahalinin sıkıntılarından bahsedilmiştir.        

Sonradan Önce

”Önceliklerini bil.”

Hayatın her yerine asılması gereken bir yazısı gibi belki de.

Önce nedir? Sonradan mı gelir insana? Bu bekletme niye?

Öncesiz her sonra kayboluyor. Ne varsa önceyi bulmakta var.

Önce kendini bul. Tanı onu ve onda kaybol. Önceliklerini gör.

Sonrayı orada bulacaksın.

Sevgi Tek Bir Güne Mahsus Değil!

  • Bize sevgiden bahset…’ dedi.
  • Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı.
  • Sessizce çekilmek öğle vakti,
  • Sevginin vecdini duymak,
  • Sevgi bir güne mahsus bir anlam kazanmaz
  • Bugün
  • Kış ,avucumuzun tam içinde
  • Ayazı uyuşturuyor parmak uçlarımız
  • Belki biri var.
  • Söylüyorum size
  • Sevgi bir tek güne sığmaz ki,
  • Sevmekten korkar mı insan?
  • Sahi korkmaz ya korkmamalı
  • İnsan dediğin derya misali..
  • Sevgi bir bakış,
  • Bir gülüş müydü bazen,
  • Bir akış bir koşuş muydu?
  • Sevgi gönül kumaşında bir nakış mıydı?
  • Yoksa Ebru sanatı mıydı?
  • Bazen zemheri bir kış sabahında,
  • Bazen çiçek açmış bir kiraz ağacında,
  • Sarıdan kahverengiye dönen yaprakların hazanında…
  • Bazen dört yanınızı saran, içinden çıkmaya çalıştığınız.
  • Hüzün birikintisinde…
  • Söylüyorum size,
  • Sevgi bir tek güne sığmaz ki.!

Sükûtun Sesi

Yağmur, gece, sükût…

Birbirine yakışan, birbirini kusursuz tamamlayan üç güzellik.

Herkesin kabuğuna çekildiği vakitte, bu manzarayı temâşâ etmek var niyetimde. Durmak, düşünmek, izlemek ve dinlemek.

Pencereye usulca vuran damlaların sesine eşlik ediyor şimdi yüreğimin fısıltısı. Titrek titrek yanan mumun ışığı yansıyor o pencereye. Ve dağılıveriyor gecenin koyu karanlığı bir anda, parlıyor yağmur taneleri.

Sonra sükût..

Koşturmacadan, telaşeden, hengameden uzak, bir başınalık. Düşünüyorum da, ne çok ses var etrafta. Ve insan, onca gürültü içinde en çok kendi sesine hasret. Kendiyle konuşmaya, kendini dinlemeye, içine dönmeye, tefekküre muhtaç insan.

Önce kendimizle dost olmaya, bu maratona bir ara vermeye, bir soluklanmaya ihtiyacımız var bizim.

Ben kendimi bilmedikten, tanımadıktan, dinlemedikten sonra, başka bir insan bunu nasıl yapabilir ki?

Her şeyi bırakıp bir kenara, kendime adım atmalı, kendime geç kalmamalıyım, yoksa dünyanın bir ucuna da gitsem hep geride kalacağım. Ne kadar arasam da eksik parçayı bulamayacağım.

Ruhumu, hislerimi, gönlümden geçirdiklerimi, kısacası beni ben yapan, varlığımı anlamlandıran her şeyi gözden geçirmeliyim, mütemadiyen. Çünkü insanın amacı, başı boş kalmak, manasız ve değersiz, sadece madde ve çıkar üzerine kurulmuş bir hayat sürmek değil. Yaşamı nitelikli kılan, bu dünyada bir nida, bir yankı bırakabilmek. Karşılıksız iyilik, koşulsuz sevgi, tevazu, merhamet gibi unutulmaya yüz tutmuş hisleri harekete geçirebilmek.

Ben bir robot değilim, benim ruhum, aklım, kalbim ve de bir gayem var.

Gaye deyince, Ayşe Şasa’nın şu cümlesi gelir aklıma hep, “Kıyamet günü yaratıcıya anlamlı ve onurlu bir hikaye anlatabilmeliyim.”

Bunun için önce kendimi anlamlandırmalıyım.

Nasıl peki, diye düşünüyorum.

Arayarak bir yağmur damlasında, gecenin karanlığında, sükûtun sesinde kendini. Bir çiçeğin kokusunda, içtiğin çayın tadında, bir şiirin mısralarında, bir çocuğun tebessümünde belki.

Kainattaki hiçbir şeyin öylesine, tesadüfen olmadığını bilerek. Her nefes alıp verişi, hikayeni anlamlandıran bir hediye, bir nimet görerek. Yeri geldiğinde durarak, dinlenerek, idrak ederek.

Ânı yaşayarak, ânda kalarak, tabiri caizse, ânın evladı olarak.

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın da dediği gibi, “Aşk ile ânı seyrederek.”

“Dünyaya geldim gitmeye, ilim ile hilme yetmeye
Aşk ile ân seyretmeye, ben în-ü ânı neylerem.”

Erzurumlu İbrahim Hakkı

Kayıp Rıhtım

Geceyi aydınlatacak bir meşalem yok.
Isınmak içinse sıcak bir ortam aramıyorum.
Üşümek beynimi uyuşturuyor,
Zihnimin duvarlarından ayrılıyorum.
Kabuslarım artık rüyalarımda değil.
Kabusları yaşarken tadıyorum.
Her gün vazgeçerken hayattan.
Bugün de insanlardan ayrılıyorum.
Zaman acımasız ya da insanlar vefasız.
Sorgulamak zihnimin halatlarını kopartıyor.
Bilinmeyen bir kıyı şeridinde yaşarken.
Çoktan bırakıyorum yaşanılan ortamı.
Bilinmeyen bir şehirdeyken
Unutuyor ve unutuluyorum.
Gelen yok, caddeler harabe burada.
Bilmezler, kayıp bir rıhtım burası.

Vefatım

Ah ay tenli bulut beyazı bereketim
Mercan gözlü uçurum bakışlı hayalim
Orman içinde gökyüzü altındaki ceylanım
Mağaramın içindeki ışık, kalbimin içindeki vefatım

Senelerin gözlerin ayların dudakların geçti hayat baharımdan
Yudum yudum içtim hayat iklimi suyundan
Cefakâr hayatım beş harfle yıktı beni ismini söylediğim zaman
İsmini yazmayacağım kalbimdesin her an

İki gamzene çok mısralar yazdım evvel zamanda
Hepsini bir çırpıda yaktım viran bağında
Hülyalarıma girdin her gözümde  yaş aktığında
Ben senin sevdalı bakışını kaldıramadım buda bana dert oldu hayatımda.