23 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Duygu Pusulası

Ya huzuru metres bildik ya da yorgunluğumuzu şeytan seçtik. Tavında dövemedik bir türlü isteklerimizi. Kahire’si başkent olan Mısır’a göç ettik. Aklımız gladyatörler şehri olan Roma’da kaldı. Seyrine düşkün bir tepeye çıktık. Gözlerimiz bisikletli bir çocuğa takıldı. Ne tarafa dönersek dönelim, aksi istikamette hep aklımız kaldı. Zamanı, zıvanası bozuk çeşme misali boşa akıtırken; anlık keşiflere de rüşvetler biçtik. Tatmin olmayan duyguların pusulalarında hapsolduk. Özgürlüğü sarhoş naralarında besteledik ama ayık kafanın repertuvarında utancımızdan yer veremedik. Şahsiyetlerimizi dar sokakların pencerelerinde gölgeledik. Korkuluklarımıza çocuklar tırmandı; biz hırsız zannettik, yerlerde sürükledik. Daha konuşamadık kendimizle, daha da dinleyemedik kendimizi de. Ne tarafı dünya, ne tarafı hülya bilemedik. Hep geldik, hiç misafir edilemedik. Geçiyordu tren de biz içinde değildik.


Beklediğimiz Süre Zarfında

Güneş tam tepede, hava serin, narin ve hoştu. Durakta bekliyorken, yerde kare kare dizilmiş taşların hizasında nizami bir şekilde bir sağa bir sola adımlıyordu. Bakışlarında küçük bir çoçuğun göğe doğru bakarken gözlerinin kısılmasının masumluğu vardı. Bir sağa sola gidip geliyordu ve gelecek olan otobüsün ne kadar sürede burada olacağını hesaplıyor, içinde bir geç kalmışlığın kaygısını hissediyordu. Bir an otobüs gelir gibi oldu, beklediği otobüs bu değildi. Otobüsü beklerken ve ayrıca diğer beklemekte olduğu şeyler gibi hayatta sürekli bir beklenti içinde olduğunun düşünceleriyle başka boyutlara sürüklendi . Beklemenin ruhunu yaraladığını düşünüyordu. Beklemek durmak, karşımıza çıkanlara razı olmaktı. Beklemek yerine harekete geçmekle hayatının daha farklı şekilleneceğine inanıyordu. İnsan beklerken geç kalır, geç kaldığı için bekler, beklediği zamanda yenik düşer ve bakış açısı daralırdı. Beklentiler kendi yolunu çizmemizi engeller, bir yola sokar, bize ait olmayan yoldan çıkarmamak içinde hep bi bahane sunardı. Otobüs gelene kadar zihninde bu düşüncelerle bir yere varmaya çalıştı. Kötü hissetti ve gerçeklerin kötü hissetirmesini hülyalarla yaşamasını sorumlu tuttu. Sorumluluklar, insanların bize yönelttiği , bizim kendimizi dikte tutmak için veyahut sistemin yarattığı kurallardı. Aralarında en iyi ve en huzurlusu, bizleri bir adım daha öteye götüren edindiğimiz sorumluluklardır. Bir beklenti durumunda olmadığımız, bir şeyler ürettiğimiz ve kendi yolumuzu çizmemiz için alışkanlıklarımızı değiştirdiğimiz normlardı. Bu düşüncelerden uyandı, sağına soluna baktı ve birinin koşturduğuna şahit oldu. Birileri yine otobüsü kaçırıyor, otobüs kaçarken diğer otobüsün gelmesi için bir süre daha zaman harcıyor ve bu durumlarla gününü gün ediyordu. Zamanı iyi kullanmamız gerektiği herkes bilir fakat bir şeylere geç kalındığında zamanın değerli olduğunu idrak ederdi. Ve otobüs gelmişti, otobüse attığı ilk adımda artık gideceği yere her ne kadar geç kalınsa da varacağı ümidiyle kaybedilen zamanı ruhunda sindiriyordu . Zaman bir kez daha uçup gitmişti, ne de olsa tutulamayan, bitiveren bir kavramdı. Tükeniyordu, bazen yavaş bazen hızlı bazen belirsiz. Giderken, gelirken, başlarken, sonlanırken de ve tüm bunların gerçekleştiği zaman süre zarfında beklerken de… Zaman geçiveriyordu.

Ömür Dediğin

https://youtu.be/tS0O0a_7yoI

Doğduğun gün mü ölürsün
Öldüğün gün mü doğarsın?..
Yeşil bir yaprak misali, sen de biraz baharsın
Bir ağlar bir güler hep yürek dağlarsın
Söyle; yangınları hep bağrında mı barındırırsın?..

Ömür dediğin nedir ki
Doğmak, yaşamak ve ölmekten ibaret midir ki?..
Belki doğmadan ölmek, yaşamadan gömülmek
Belki eksilmek zamandan, belki eksiltmek zamanı
Ama hep arzulamak kavuşmayı, hep hasret kalmak…

Sinemdeki mahbûb-ı aşka
Alev almış kalbin rengidir başka başka…
Sesini duyursan mı levhi mahfuzdan, arşa
Gökyüzü bir derya, denizi toplamış bağrına
Doğduğun gün eksilirsin dünya telaşına

Bugünümün anısına; sevgilerimle…
Sevdiklerimiz ve sevildiklerimizle güzel bir ömür diliyorum Yaradan’dan…

Sevmek

Tanımıyorum daha büyük bir kavga,

Sevmekten öte.

Evsah içinde ârîlik için vuruşmak;

Hüzne, tebessümle direnmek,

Bir dîl vermek ehl-i kine,

Nefse inat büyük bir cihad.

Sevmek

Tanımıyorum daha büyük bir kavga,

Sevmekten öte.

Kan dökmek;

Yeis bataklığını gülistan eylemek için,

En büyük işkencelere göğüs germek;

İnanç için.

Beden gölgesinde üşürcesine,

Güneşe hasret yaşamaktır, sevmek.

İnsiyak hapsinde ruhun özgür olma arzusu sevmek.

Hep bir kaçış hep bir kavgadır sevmek.

Yeşilin maviyle savaşı,

Âlem-i Turab’ın, Semâvat ile mücadelesidir sevmek.

Ve büyük bir devrim;

Gönlün, bütün cismaniyete başkaldırışıdır sevmek.

Tanımıyorum daha büyük bir kavga,

Sevmekten öte.

Karanlık Dünyam


Her an her şeye veda eder gibi yaşıyoruz.
Neyi, ne için yaşadığımız bile belirsiz.
Sahi, biz ne için yaşıyoruz?
Yaşamak şakaya gelmez…

Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.
Yaşamın ne kadar güzel olduğunu göreceğiz,
Mavi gibi görüp her şeyi, gökyüzüne uçsuz bucaksız diktiğin gözlerle
Hayatı göreceksin…

Rengarenk bir gökkuşağına takılıp hayatı toz pembe göreceksin…

Ciddiye alacaksın yaşamı yahu! Ölü bir bulut gibi pamuk ve beyaz kefenle ölümlü bir dünyada ölümü unutacaksın…

Kimisi güzel günleri düşünerek yaşıyor,
Kimisi bir “umut” diye tutunuyor
Kimisi ağaçlara, çiçeklere, doğaya, kelebeklere, aşka, sevgiye…

Bazılarımız ise hala eskilere tutunarak, düşleyerek yaşıyor.
Herkesin apayrı bir düş ülkesi, herkesin ayrı, kendine özgü dünyası.
Var mı ötesi? Bu dünyada ebedi kalan yok herkes gidici…

Yaşamak… Şiir gibi olmalı, Şiir de sevmek gibi

Ona İhtiyacımız Var ~ Fe Eyne Tezhebûn

İnsan bazen bildiğini bir başkası tarafından duyduğunda idrak eder. Ya da nasıl diyelim, amiyane tabirle başkası söyleyince dank eder ancak. İşte bu yüzden bugün kendime bir seslenişi sizler huzurunda yapmak istedim. Sizler huzurunda yapmak istedim çünkü belki birini rahatsız ederim dedim, belki birinin uykusu kaçar, belki biri koşmayı bırakır da bir durur soluklanır, belki yaralı bir kalp şifa bulur niyetine..

Kendime zaman zaman sorduğum bir sualdir bu: Fe eyne tezhebûn…
Bu gidiş nereye?” yahut “Öyleyse Kur’an’ı bırakıp nereye gidiyorsunuz?”

Zamanında kalbi mühürlenmiş müşrikler Efendimiz’e her türlü işkenceyi ettiler malumunuz. Nübuvvete erdikten sonra (haşa) ne büyücü olmadığı kaldı, ne şair, ne mecnun…
Cebrail, melek suretinde vahiy getirdiğinde anlatmıştı o suretsiz ve sîretsiz hadsizlere. Melek değil cin olduğunu söylemişler, hayal gördüğünü anlatıp yaftalamışlardı yine Onu. O bildiği ne varsa dosdoğru anlattı felah arayan kalplere. O, Ona vahyolunan ne varsa bir umutla apaçık anlattı kaskatı, bir organdan ibaret olan müşrik kalplere. Fakat bıkmadılar, onlara uzanan ebedi saadet kilidini ellerinin tersiyle ittiler, azap denizine attılar kendilerini göz göre göre… Tekvir suresi 22-26. ayetleriyle o küstahlara net, sarsıcı bir yanıt geldi..

~Bu kadar beraber yaşadığınız kişi kesinlikle mecnun değildir.
~Andolsun ki onu (vahiy meleğini) apaçık ufukta görmüştür.
~O, gayba ait bilgileri sizden esirgemez.
~O, lânetlenmiş şeytanın sözü değildir.
~Öyleyse nereye gidiyorsunuz?

Bu soruyu gerçekten soruyor muyuz kendimize? Hakikaten soruyor muyuz? Bir yakınımızı kaybettiğimizde sesimiz titreyerek sahiden mi diye sorduğumuz gibi soruyor muyuz? Çarşıdan, işten, okuldan döndüğümüzde açlıktan ölürken yemek var mı der gibi soruyor muyuz? Ağustos sıcağında tarladaki işçinin saatler sonra bir yudum su var mı diye sorduğu gibi soruyoruz muyuz? Kritik bir hastalık esnasında kaç ay ömrüm kaldı diye sorar gibi soruyoruz muyuz? Çok ehemmiyetli bir toplantıya yetişmemiz lazımken taksi şoförüne saat kaç diye sorduğumuz gibi soruyoruz muyuz? İçinde sevdiğimiz bir kişinin bulunduğu bir otobüs kaza yaptığında ona bir şey olmuş mu der gibi soruyoruz muyuz?..

Bakmayın 1400 sene evvel gönderilmiş bir ikaz olduğuna, 14 asır öncedir diye bizi ilgilendirmez mi sanırız? Öyleyse nedendir bir moda gibi çoğalan ateizm, deizm. Öyleyse nedendir bir çığ gibi büyüyen İslamofobi. Öyleyse nedendir bunca delile rağmen hala bağıra bağıra inkar eden nasipsiz güruh…

Değişmedi, o çağ bu çağdır.. Ebu Cehil isim değiştirdi, Küffar ordusu biçim değiştirdi, münafıklar tavır değiştirdi, riya başka boyutlara büründü, müşrik yine İslam’a saldırmak için pusuya yattı. İşte bu yüzden bizim ‘Ona İhtiyacımız Var’. Üstüne basa basa söylüyorum, nefesim yetene kadar söyleyeceğim. Onun bize ihtiyacı yok, Allah Teala, onu ve mukaddes İslam’ı kıyamete kadar koruyacaktır. Fakat bizim ona; suya, yemeğe, giyinmeye, barınmaya ne kadar ihtiyacımız varsa işte hepsinden en az yüz kat daha fazla ihtiyacımız var.

Geçenlerde şöyle bir olay yaşadım. İnançsız olduğunu belirten biriyle İslam konusunda münakaşa içindeyken durumun benim kurtarabileceğimin çok çok üstünde olduğunu fark ettim ve ‘Leküm dinikum ve liye din‘ yazdım. ‘Benim dinim bana senin dinin sana‘dır mealen. Hiddetli bir karşılık aldım benim dinim de yok dine ihtiyacım da yok diye. Sonrasında gerçekten çok üzüldüm. Olaydaki şahısla alakalı değil üzüntüm. Bir ateiste bir ayet yazıyorum, meali idrak edip tak diye cevap veriyor. Bugün bir ateist gelse ve bana bir ayet söylese, şansım yaver gitmezse kalakalacağım o hale baktım ve ona üzüldüm. Bugün bir ateist bizim ayetlerimizi cımbızlayıp taklidi imandaki bizleri tutup kendi bataklığına sürüklerken bir Müslüman olarak ayetlerin hepsini dimağına kazımış, ne sorsa anında tokat gibi cevap verecek bir vaziyette olmadığıma üzüldüm. Bugün bir ateist Allah’ın ayetleriyle onun yokluğunu ispat etmeye çalışırken(ahmakça diyip geçmeyin bu hepimizin yangını) 6666 ayetle ona O’nun varlığını ispat edemiyor oluşumuza üzüldüm. Hoş O’nun varlığı ispata muhtaç değildir. O bizler ispat etmesek de var ve olacak. Fakat ben kendi varlığımın ispatı için vallahi O’nu ispata muhtacım. Yarın mizan kurulup her şey apaçık ortaya serildiğinde ‘Ey fani dünyanın ve baki alemin sahibi Allah’ım, durmadım, anlattım, kaskatı kesilmiş kalplere seni anlattım, ispat istediler delil istediler yüzlercesini sundum. Vallahi senin için değil, bugünün geleceğini bildiğim, bu defterin açılacağına aldığım nefes kadar emin olduğum, kendi elimle ne yazdıysam karşılığını göreceğime inandığım için. Vallahi fani alemde bir çöp gibi yaşayıp ölmediğime ispat olsun diye’ diyebilmek için. İhtiyacım var…

Bu yüzden soruyorum kendime ve sizlere. Bu gidiş nereye?

‘Ona İhtiyacımız Var’ başlıklı ilk yazımda şöyle demiştim son paragrafta. “Dolayısıyla bizler Kur’an’ın rikkatini, şefkatini, himayesini, emir ve yasaklarını yaşamlarımıza öyle kodlamalıyız ki; İslam’a davet için lisân-ı kâl’e gerek olmasın, cehl bizi kendimizle vurmasın.” Bunun üzerine önceleri okuduğum bir mesele hatrıma geldi. Adaletin eşsiz timsali, devlet mumu yanıyorken işini bitirip kendi mumunu yakana kadar Hz. Osman’ın(r.a.) selamını almayan, saraylarda en güzel kıyafetler içinde değil yırtık bir elbiseyle taşların, kumların üzerinde dinlenen, reisler reisi, Mü’minler Emîri, Efendimiz’in “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı o olurdu” dediği kutlu sahabe Hz. Ömer(r.a)..

Azgın müşrikler ve onların başı Ebu Cehil hakikat karşısında duramayacaklarını anladıklarında Kainatın nuru Peygamber Efendimiz’i öldürme kararı almış, planlar yapmaya koyulmuşlardı.. Onu öldürerek İslam’ın nurunu söndürebileceklerini mi sanmışlardı? Onu ortadan kaldırabileceklerini, kaldırdıklarındaysa hakikatin büsbütün karşılarında durmayacağını mı sanmışlardı? Cahildiler evet ama bu kadar mı hiddetliydi cehaletleri. Kalpleri kararmıştı fakat büsbütün mu sirayet etmişti vücutlarına, beyinlerine de böyle basit ve hain planlar düzüyorlardı. Bu işi yapsa yapsa Hattaboğlu Ömer yapardı, öyle de demişti. “Onu ben öldüreceğim. Bu işi Hattaboğlundan başka kimse yapamaz..” Bir hiddetle yola koyuldu Kureyş’in en büyük kılıç şövalyelerinden Hattaboğlu.. yolda Nâim bin Abdullah ile karşılaşınca nereye böyle öfkeli öfkeli sualini aldı. “Kureyşi alçaltan Muhammed’i” öldürmeye gidiyorum demişti. Nâim bin Abdullah en doğru hamleyi yapıp şöyle söyledi ona, “Sen Muhammed’den evvel kız kardeşin Fâtıma ile kocası Sâid’in hakkından gelmeye bak. Onlar çoktan Müslüman.” Hattaboğlu şaşkınlık ve öfke içinde yoğrulurken yönünü dosdoğru kardeşinin evine çevirdi. İçeride İrs oğlu Habbâb, Fâtıma ve Sâid bin Zeyd.. Ve içeriden yükselen kutlu, yanık bir ses. Bir kelam ki Ömer şaşırıp kaldı. Habbâb saklandı, Fatıma kapıyı açtı, tehditler savururken Hattaboğlu, Fâtıma İslam’ın yıkılmaz duruşunu sergiliyordu:
Ne yaparsan yap, yâ Ömer! Ben ve kocam Müslümanız!
Allah ve Resûlüne imân ettik! Var mı bir diyeceğin!”
İşte imanın sarsılmaz duruşu, işte Müslüman tavrı…Ömer yine kaskatı kesildi. Sonrasında okudukları şeyi merak etti, temizlendi, Taha süresini okumaya koyuldu. Beni Allah’ın Resûlüne götürün diyordu, neredeyse Ona götürün, Ona teslim olayım. Kahrolan kafirler Ömer İslam’a kaymış dediklerinde “Yalan söylüyor, ben Muhammed(s.a.v.)’in dinine kaymıyorum, büsbütün girdim Ömer Müslümandır, öğrenin!” diye haykırıyordu…

İşte Sezai Karakoç’un ‘İslamiyeti öyle diri yaşa ki seni öldürmeye gelen sende hayat bulsun.’ dediği nokta. İşte dini uğruna Onu öldürmeye giden Hattaboğlu ve aynı din uğruna cihattan cihada ölümüne koşan Hz. Ömer. İşte bu aciz kardeşinizin ‘İslam’ı öyle bir yaşamalıyız ki’ derken kelimelere dökemediği nokta..

Bizler neyi kaybettik, neleri kaybettik de. Hz. Ömer’ler bu denli azaldı. Bizler neleri kaybettik de bizi öldürmeye gelen Hattaboğulları hedeflerine ulaşır oldu. Biz sıkı sıkı sarılmamız gerekirken her gün biraz daha uzaklaştığımız Kur’an-ı Azimüşşan’la aramızı açtık da Yüceler Yücesi bizi bizimle mi cezalandırıyor. Soralım, her gün defalarca soralım; Bu gidiş nereye. Hakikati biliriz de neden Kuran’dan uzaklaşırız. Kalbimizin temizliğine, Rabbimizin merhametine sığınırız da bilmez miyiz ki azabı ve gazabı da affı ve merhameti gibi sonsuzdur. Cennetle müjdelenen sahabelerin hatimle namaz bitirdiği, ağlamaktan gözlerinde katre kalmadığı, ben münafıklardan mıyım diye defalarca sorduğu halde bu ne cüret, bu ne imanına güven, bu ne kendini bilmezlik…

Biz önce kendimiz dirilmeliyiz ki bizi öldürmeye gelen bizde can bulsun. Aksi takdirde ve şu an içinde bulunduğumuz ahvalde bizi öldürmeye gelen yalnız beni neden ölü bir kimseyi öldürmeye gönderirsiniz. Vaktimi çalmaya utanmıyor musunuz diyecektir. Kimse için değil kendin için, kendim için, bir kere uykularımızı kaçıracak kadar sorgulayalım. Nereye gidiyoruz. Sonumuz nedir. Neden ona döneceğimizi bile bile ondan kaçıyoruz. Neden ve nasıl son nefeste tövbe edip kurtulacağımıza bu kadar eminiz. O kadar kolay mıdır? Tüm kemiklerinin kırılma acıları birleşse 40 kat daha yüksek bir acıdan bahsediliyor. O acıyla tövbe etmeyi neden bu kadar kolay sanırız?..

Utanıyorum üniversite sınavında derece yapmak için uykusuz kaldığım gecelerden, döktüğüm yaşlardan, geçirdiğim rahatsızlıklardan, bozduğum gözümden.. Sıkı çalışan birini görünce amiyane tabirle ben bu insanlarla yarışamam denir hazırlık döneminde. Ey ahmak.. düşünmez misin ki tefekkürle, ibadetle, duayla geçen ömürler vardır; onlarla nasıl yarışacaksın… Onların olduğu listede ilk bine nasıl gireceksin düşünmez misin hiç. İkazımı yapayım, oranın mezuna kalma senesi olmaz!..

Söz sözü açtı, yavaştan sonlandıralım.
Bıkmayın tekrar tekrar söylediğim için.
Fakat vallahi Ona İhtiyacımız Var!.
Âtiden meslek, rızık kaygısıyla korkuyoruz fakat vallahi ne zaman geleceği belli olmayan bir ölüm var.
Öyleyse ey güzel kardeşim.
Fe eyne tezhebun?..

Çocuğuma Neden Davranış Kazandıramıyorum?

İnsanın ortaya koyduğu tüm davranışların temelinde ‘zemin-anlam ilişkisi’ yer almaktadır.

Peki, nedir bu zemin anlam ilişkisi?

Birey bir davranışı kazanırken o davranışın temelinde yatan anlamın zihin tarafından sağlamlaştırılması gerekir. Çünkü davranışların temelinde yatan anlam birey tarafından ne kadar içselleştirilirse o davranışın kalıcılığı paralel ölçüde sağlanmış olur.

Davranışlar nasıl anlam kazanır?

Davranışın bireye kazandırılabilmesi için anlam, anlam kazandırabilmek için ise birey ile sağlıklı iletişim kurmak gerekir. Ancak bu noktada unutulmaması gereken ilk husus ‘iletişimin çift yönlülüğüdür’. Yalnızca ebeveynin anlattığı, konuştuğu ortamda sağlıklı bir iletişimden söz etmek oldukça güçtür. İletişimin sağlıklı olabilmesi için iki bireyinde algı düzeyine uygun bir zihinsel çerçevede karşılıklı konuşma gerekir.

Kazandırılmak istenen davranış konusunda ebeveyn ile çocuk arasında sağlam bir iletişim süreci başlatılmalıdır. Bu süreç içinde öncelikle davranışın detaylı bir tanımı yapılmalı ve bu sayede çocuğun davranışı algılama düzeyine uygun bir zihinsel çerçeve belirlenmelidir. Kazandırılmak istenen davranışın ne olduğu, bu davranışın neden kazanılması gerektiği ve kazanım sonrasında bireyin elde edeceği faydalar karşılıklı bir şekilde konuşulmalıdır. Bu konuşma sayesinde davranışın zemini, zihinde sağlam bir anlam kazanır ve çocuğun mantığına hitap edebilecek düzeye ulaşır

Çocuklara davranış kazandırılma aşamasında sıklıkla başvurulan iki yöntem vardır. Bunlar: Otorite-İtaat İlişkisi ve Zihin-Anlam İlişkisi

1- Otorite-İtaat İlişkisi

Otorite-İtaat ilişkisinde ebeveynler sıklıkla direktif verme veya ceza yöntemine yönelirler. Örneğin oda toplama davranışının çocuğa kazandırılma aşamasında tercih edilen dil çoğunlukla :

‘’ Ya odanı toplarsın ya da seni babana söylerim.’’

‘’ Odanı toplamadığın sürece baban ve ben seninle konuşmayacağız.’’

‘’ Odanı toplamak zorundasın 5 dakikan var!’’

‘’ Ben senin annenim, bu oda toplanacak dediysem toplanmak zorunda.’’

Ancak bu dili kullanmak çocuğun zihninde davranışa ait anlam/algı zemininin oluşmasını engeller. Bu iletişim yöntemiyle davranışın kazandırılması amaçlanmamış olup yalnızca ceza yoluyla davranışın anlık olarak yapılması sağlanabilir. Çünkü davranışın kontrol mekanizması çocuğun iç denetimi değil, dışarıdan ebeveynlerinin dış denetimidir. Ve bu denetim mercisi ortadan kalktığında (örneğin; anne / baba iş seyahatine gitmiş olabilir, çocuk bir başka evde misafir konumunda olabilir) oda toplama davranışı çocuk tarafından terkedilecektir. Ne de olsa davranışın otoritesi ortadan kalmıştır ve yapılmasına gerek yoktur.

Peki hangi yöntem çocuğun davranışı içselleştirilmesini sağlar?

2- Zihin/Anlam İlişkisi

Bu yöntemde kazandırılmak istenen davranış ebeveyn tarafından detaylandırılarak anlatılır. Ardından çocuğun davranışı içselleştirmesi adına neden-sonuç ilişkileri ortaya konur. Bu sayede o davranışın yapılış amacı, faydası ve nedenleri çocuğun zihinsel çerçevesinde anlamlı bir bütün oluşturur. Davranışın sergilenmesi durumundaki pozitif sonuçlar ve sergilenmemesi durumunda ortaya çıkacak negatif davranışlar ortaya konur. Bu süreçte gerçekleşecek iletişimler çok yönlü olur ebeveyn ve çocuk daima dialog içindedir. Çocuğun aklına yatmayan noktalar soruya dönüştürülür ve detaylıca cevaplanır.

Davranış kazandırılma sürecinde çocukta ebeveynler gibi esneklik veya değişiklik yapma hakkına sahip olur bu sayede zihin stres altına girmekten kurtulur.

Örneğin oda toplama davranışını yeniden ele alalım :

‘’ Sence bir odanın toplu olmasının ne gibi faydaları vardır?’’

‘’ Oda toplanmadığı zaman sence ne gibi olumsuzluklar yaşayabiliriz?’’

Bu sorulara ait cevaplar davranışın mantıksal bir şemasını belirler.

‘’Peki odalarımızı daha toplu hal getirmek için sence ne yapabiliriz?’’

Bu tip sorular ebeveynin uzlaşmacı olduğunu ortaya koyar ve çocuğuda bir birey olarak kabul eden bir ev ortamının kapılarını aralar.

‘’O halde bizde kendi odalarımızın toplu olması için seninle bir plan hazırlayalım. Hadi uyulması gereken ilk adımı sen söyle.’’

Bu aşama çocuğun karar mekanizmasını harekete geçireceği gibi kuralları uygulama aşamasında gönüllülük paydasını arttıracaktır.

Hatırlamak gerekir ki; annelik/babalık doğal ve yüce bir dürtüdür. Bu dürtüleri doğru iletişim yollarıyla harmanlamak huzurlu bir eve sahip olabilmek adına atılacak en önemli adımdır. Hayatımızın ağzımızdan çıkanlara göre şekillendiği bu evrende kullandığımızın dilin gücü çok büyük bir öneme sahiptir. Bu nedenle kullandığımız dilin yeri geldiğinde sihire, yeri geldiğinde ise zehire dönüştüğünü unutmamak gerekir.

                                                                                                                            

Çukur

Her ayrılık tabanı çamurlanmış ayakkabı gibidir. Nereye gidersen git, ne tarafa dönersen dön, hep arkanda bir iz bırakır. Hep ayağında bir ağırlık hissedersin. Ve hep gözün ayağında kalır. Yorgunluğu gölge eder yanına. Hangi mutluluğu giyersen giy üstüne, o çamurlu ayakkabılar hep sırıtacak altında. Mevsimin yaz olması, havanın bahar kokması hiç ama hiç önemli değil. Zamanın hatıralara esir olduğu, hayallerinin penceresinde cereyana tutulduğun o soğuk hava dalgası gibidir. Öyle yeni sayfalara atacağın başlık, hevesten öteye gitmez. Hayatın bir mezarlık alanına döner. Bir çukur da kendin için kazırsın. Topraktan medet umarsın ama ne fayda! Bozkırın kuraklığı kursağında bir lokma olmaktan öteye gitmez.

Ruhun Gecesi…

  • Sessiz ve sakin olur gece ;
  • Sokaklar bir o kadar tenha
  • Bu ne kadar bazen hoş gelse de insana,
  • Yalnızlığın kol gezdiği,
  • Bu gecede,
  • Sokakların sessizliğine izin vermezdi kaldırımlar.
  • Yılgındı zaten sokaklar,
  • Sessizliğine çare olsaydı insanlar, Ağlamazlardı kaldırımlara ,
  • Hayret ederek izliyorum şu insanları kendi penceremden.
  • Umutlar bitti bitiyor dediğim andı,
  • Ve bittilerde…

Hayatın Şiirliktir

Bir tarafın siliktir
Şehrin de bir tarafı çürüktür
Gözünün kenarı yaşlı
Gönlünün yarası büyüktür.

Bir yanın eksiktir
Göğün bir yanı gridendir
Yağmurun tadı acı
Toprağın kokusu cennetliktir.

Bir gözün bulanıktır
Çölün bir kısmı da seraplıdır
Kum tanecikleri kavurucu
Güneşin ışınları yakıcıdır

Bir günün trajikomiktir
Yılın yarısı da dramatiktir
Mimiklerin tonları karamsar
Jestlerin de sergilenişi yetersizdir.

Yıpratıcı Gerçekler

yıpratıcı gerçekler

Mutluluk mu? Bu ülkede mi? İmkansız bir şey. Stres deseydiniz size hak verirdim çünkü bu ülkenin insanları birbirlerini gördüğünde suratlarını ekşitir, birbirlerine 3 saniyeden fazla bir şekilde bakarlarsa da kavgaya tutuşurlar. Birbirlerinin kıyafetlerini ayıplarlar, sanki kendileri giyiyormuşçasına yaparlar bunu. El âlemin ne dediğini önemsedikleri için hep eksik yaşarlar, filizlenip dursalar da açmaya asla cesaret edememiş çiçeklerden hallice bir yaşam sürerler. Kendi çocuklarına yormadıkları ağızlarını balkonlara akın ederek millet için açarlar. Bugün beraber eğlendikleri sokaklardan bir diğer gün nefret edermişçesine yürürler. Bazıları ise o kadar yükseklerdedir ki ne yediğimizi, ne yiyemediğimizi göremezler. Ağzı kapalı, gözü kısık halkımızın üstüne basa basa bulutların da tepesine çıkmışlardır. Oradan aşağıya baktıklarında ne stresimizi hissederler, ne de birbirimizi yiyip bitirdiğimizi. Orada ferah bir yaşam sürerler, cefasını ise ellerimiz birbirimizin yakasındayken biz çekeriz. 

Kendini İhlal Etmek

Hiç hayatınıza seyirci kaldığınızı düşündünüz mü?
Size biçilen rolü oynadığınızı, hayatınızı başka şeylerin yönlendirdiğini hiç düşündünüz mü?
Kendiniz olma hakkınız var mı?

Bu fotoğraf, çok yerinde bir imge. Adeta kendi hayatımızda kenarda kalmayı anlatıyor. Korkan, kendi gibi olamayan biri o çöp adam.

Oysa en doğal hakkınız değil midir kendiniz olmak?
“Hak, bireyin, diğer insanların kendi hayatlarını yaşama şekline müdahale etmeden, kendi yaşamına yön verme özgürlüğüdür.” şeklinde bir tanım yapılmış. Tanımın neresinden tutsak elimizde kalıyor.
“Kendi yaşamına yön vermek.” Ne kadar havalı ve şahane bir cümle! Peki ne kadar geçerli?
Hayatımızın yönetmeni olmak şöyle dursun, çoğu zaman sete çay getiren biri kadar bile içinde olamıyoruz konunun.

İnsanlar “Hakkına sahip çıkmalısın!” der…

Ama zaten hakkınız, size ait değil mi? Ölü biri yaşama hakkım var diyebilir mi? Diyemez, çünkü zaten o hal yok onda. O zaman bu ‘sahip çık’ mevzusu, ‘kimsenin o hakkı senin elinden almasına izin verme’ demek.
Biri sizin hakkınız olanı neden alır, çalar demek daha yerinde belki?

Belki de abartıyorum, bilmiyorum ama insanların haddini aşması, hakkımı yemesi beni epey rahatsız ediyor. Sanki bana ait olan özel bir alana gelmiş de yerleşmişler gibi öfke hissediyorum. Sonra sınırlarımı ihlal etmelerine izin verdiğim için (isteyerek ya da istemeyerek) kendime sinirleniyorum ve üzülüyorum.

Yaşadığımız sürece nasıl bedenimizin hakkını vermek zorundaysak, kendimiz olmanın hakkını da vermemiz gerekir. Ama bu kadar da kolay değil, epey zor. İnsanlara laf anlatmak zor.
Sana ne benden, benim hayatımdan, demek zor.
Herkesi bir kenara bırakalım, biz kendi içimizde “benim hayatım, benim karar verme hakkım, benim seçim hakkım, benim hata yapma hakkım” diyemiyoruz çoğu zaman, zor geliyor.

Neden biliyor musunuz?
Bilmiyoruz ki haklarımızı, sınırlarımızı veya biliyoruz ama sahip çıkıp benimsemiyoruz.
Bilsek de ifade etmek, insanların tepkilerini düşünmek bize korkutucu geliyor.

Acaba şu yaptığım doğru mu’lar,
suçluluk duygusu,
aşırı yorgunluk,
genel bi can sıkıntısı,
fedakarlık,
herkese evet deyip uyumlanmak,
insanların sizi kullanması,
içte bir çelişki… oluyorsa hakkınız yeniyordur.

Hata yapma hakkınız, hayır deme hakkınız, dinlenme hakkınız, tercih yapma hakkınız ve daha nicesi.


Düşünün ki…

Düşünün, birileri sizin eve, bahçenize girmişler, sizin gel keyfim gel! Arabasını park etmiş, mangalını yakmış, köpeğini kedisini toplamış getirmiş.
Bu, hak yemek değil midir?
Sizin olanı ihlal etmek değil midir?
Sizin hakkınız olanı sizden esirgemek değil midir?
Böyle haddini bilmeyenleri bir süpürge ile kovalayıp, sınırlarınızı güçlendirmeniz lazım. Tabii sizin hakkınızı bol bol yiyenler gıcıklık yapacak o ayrı.
Ama şunu düşünün sahipsiz evler harabedir, yıkıktır, serserilere mekan olur. İzbe, terk edilmiş. Çünkü sahibi yok, o bile sahip çıkmamış gitmiş de başkası mı sahip çıkacak?
Hadi diyelim sahibi var evin, ama yaşlı ya da felçli yani gücü yetmiyor, onun meyvelerini de başkası toplar, afiyetle yer. Bahçesine çöp atarlar, halı silkelerler, bir şey yapamaz.
Ev, bahçe sizin olan hakkınız,
Hakkın, mülkün sahibi ise sizsiniz.
Belki de metrekarelerce araziniz, eviniz, odanız, havuzunuz var ama anahtarları, kontrolü başkalarında. Olamaz mı?

Kısaca, biz kendi hakkımıza sahip çıkmazsak kimse çıkmayacak.
Kimse bize haklarımızı altın tepside sunmayacak.

Unutmayın, tek bir ömrümüz var, kendimiz olabileceğimiz tek kısa ömür…

Kasvet

Olmayacak olana ısrarımız,
Hayatın oldurmamasına ısrarı ile yarışıyor.
Bizler zamanla yarışıyoruz.
Ruhlar dumanla,
Beyinler samanla tanışıyor.
Bir kasvet ki bedenimiz hızla alışıyor…
Kimimizin yaşı 20’leri aşkın,
Ruhlarımız 40’la bakışıyor.
Kiminin yaşı 40’ları bulmuş.
Zamanı nefesle çakışıyor.
Bu bitmek bilmeyen meşgalelerle,
Kimler neden uğraşıyor…
Bugün geçtiğimiz geceye,
Varamamanın imkansızlığı ile tanıştım!
Soğuk, kararlı, kasvetli ve tek renkli.
Dünyayı salmak lazımmış demek ki.
Bize kalmaz derdi, demek gerekli.
Dünyasını döndürdüğümüz yıldızlar bizimle mi yarışıyor?
Kim bilir bugün kimler,
Alemde son demini yaşıyor!

An, Hayat ve Muhasebe Üzerine Notlar

Bugün 30 mart, günlerden salı. Saat 22.24 tam olarak. Birazdan yirmi beş olacak sonra otuz, sonra altmış ve saat on bir olacak. Sonra yarın, sonra bir hafta, bir ay ve bir yıl geçecek şu dakikanın geçtiği gibi. Bak şimdi yirmi altı oldu. Yirmi beş çoktan geçmiş bile. Gelecekte dönüp baktığımda anlayacağım sanırım geçen vakti, geçerken değil. Her zamanki gibi yani. O anda kıymetini bilmeyip gidince anlayacağım arkada kalanların kıymetini. Peki neden? Bu soruyu arada soruyorum kendime. Cevabım yok şu an. Belki yeterince vakit kaybedersem verebilirim (ya da bulurum) sorunun cevabını. Ve çeviririm başımı artık öne. Birde bakmışım ki yol bitmiş. Cevabı buldum ama ne anlamı kaldıdevam etmeyeceğim yolda haritaya? Ne hacet var rehbere, kaybola kaybola gelmişken son durağa, değil mi? Ne hacet!

Bakıyorum şimdi ardıma, çok değil 7300 gün geçmiş. Kaçını hatırlıyorum? Bilmem. Kaçını doyasıya (ya da gereğince) yaşadım? Sanırım bunu tahmin edebilirim; çok az.

Sonra tekrar soruyorum kendime, peki nasıl çoğaltırım bu günleri? Yaşadığım gibi yaşayarak mı? Yoksa geçmişle yaşayarak mı? Yoksa gelecek (mi bilinmez) hayallerle yaşayarak mı? Yoksa geçmişin tercümanlığında, geleceği hesaba katarak anı yaşayarak mı? Sanırım cevap sonuncusu. Hatırlıyorum da bunu birkaç kere denemiştim. Sahi bir yerde okuyup etkilenmişim. Rivayetle şöyle diyordu yazar, “ Yarın ölecekmiş gibi hayat sonrası için, hiç ölmeyecekmiş gibi bu hayat için çalışın.” Yani yarın ne olacağı meçhul, sen sen ol anı yaşa! Şu anda yap yapacağını. Erteleme! Yarına kim sağ kim selamet.

Nefesin varken, aklın işliyorken, fikirlerin akıyorken, imkanın, kanın canın hala varken, yok olmadan değerlendir hayatı. Eldekiler elden ne zaman gider bilmiyoruz. Bir tek şey biliyoruz aslında; şu an varız. Var edenin varlığıyla yaşa şu anı, yok etmeden yok olmayan. Sonra deme, ben yarın için hazırlanıyordum. Yarın yok, geçmiş yok oldu. Şu an var ve sende varsın.

O halde severek yaşa. Çünkü hayat sevince güzel. Hayatı, onu vereni, diğer hayatları, dün ve yarını değil şu anı sev. Edersin muhalefetini sâir düşüncelere. Ama varlığı sev. Onu sevmeyen kahrolsun zaten. Yaratılanı yaratandan ötürü sev işte. Arama başka sebep. Vaktin varken sev, kendini de. Ve seviyorsan eğer kendini, yaşa şu hayatı ânınca. Gerektiği ve gerektirdiğince. Yapmazsan eğer lazım olanı, “Tüh!” dersin dünde kalana ve yok olana. Yani bir hiçe. Yarın yapayım da deme, çünkü yok o, meçhullük ipiyle düğümlü. Belki açamaya vaktin olmaz onu.

Böyle söylüyorum işte kendime. Yani tüm hitabım nefsime, sonra insanlara. Söylemesi kolay tabii. Başarabilene helal olsun!

Şimdi önümde bir toz yığını var. Üflüyorum onları ve uçup gittiler. Çok garip değil mi? Onlara benzettim hayatı ve insanları… Bir gün varlar, diğer bir gün bakmışsın uçup gitmişler toz misali. Ee, bize düşen ibret almak tabii. İbret alabilene helal olsun!

Evimdeyim, artık ne kadar benimse… Koltuğa oturmuş, çekmişim masayı önüme. Küçük bir ışık eşliğinde dönüyor kalemim satırlar arasında, düşüncelerim hasebince. Bitince bitecek ve yok olacak. Düşünce ve hayaller, gelecek ve var olacak mı belli değil. Bense oturmuşum karanlık bir akşamın ufkunda, dalıyorum derin düşüncelere ve işte yaşıyorum hâlâ…

İyi geceler dileklerim ne düne ne bugüne. Çünkü o da bitti. Zaten baki kalabilene helal olsun!  

Nisan’ın Açık Kalbi

Desem ki…

“Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır”

Bütün insanlar kalpten ibaret. Kimileri kalbiyle düşünür, hisseder, güler; onların kalbi sahiden çarpar, âşık olur, ağlar, diler, sever, acır, sızlar. Annem “Kimilerinki kurumuş yaprak gibidir, dokununca dağılır, ellenmez, yaklaşamazsın. Kimilerinki taş gibidir, ağır, sert, kapalı. Öyle ki kendi bile taşıyamaz.” derdi.

Birini anlatırken, “Hani uzun boylu diyoruz, hani renkli gözlü, hani kıvırcık saçları var, hani şurada çalışıyor, yahu falancanın eşi, şurda oturuyorlar, hani şurdan mezun, şunlardan, bunlardan…” Öyle tanıyoruz insanları, onlar da bizi öyle tanıyor. Sonra beklemediğimiz bir şey oluyor, bir kırılma anı, bir şaşkınlık… Ve diyoruz ki “Onu hiç tanıyamamışım…”
Tanışalım dediğimiz anda daha önce hiç bakmayı akıl edemediğimiz yere bakmamız lazım: Kalbine… Düşünsene, senden bahsediyorlar ve diyorlar ki: “Hani çok güzel bir kalbi var, hatırladın mı?” Böyle bahsedilen birini kim unutabilir ki?

Onu size anlatmaya başlasam ağzımdan ilk çıkan özelliği “açık kalpli”liği. Kasım Abi ve Bir Aralık’tan sonra biraz içime döneyim derken bambaşka bir insana dönüştüm ben’de. Onu görür görmez şaşırdım kaldım işte. Uzun bir (g)öz teması, güneşli günlerin kahkahası, umutlu sıcak masallar gibi bir selamla girişi vardı:

“Çiçekli günlere hakkını veren herkese merhaba!”

Bulunduğum yerdeki insanlarla aynı anda ruhumuzdaki çiçeklenişleri hissetmişizdir.

“Ben, ben…” dilim tutulmuştu sanki. Tıkanmıştım heyecandan.

“Sen… Kalbin leylak saati.” demez mi bana göz kırparken.

Gülmeye başladım, tutamadım kendimi. Ve benimle aynı tepkiyi vermiş olması derin bir nefes aldırdı.

“Nisan”

Gözlerimi kapayıp bu ismi bir kez daha içimden geçirdim ve tanımaya çalıştım. Evet bugün o gelecekti, hoş gelecekti, ağaçların çiçek açıp kuşların ötüşüyle müjdelediği, o içimize bahar getirişinden anlamalıydım. Eşyaların üzerinde gezen parmak uçlarıyla dokunuşları, kalbini gözlerinde taşıyan birisine denk gelmek ümidiyle insanlarla yüz yüze gelişi… Hepsine aşinayım. Kasım Abim demişti: “Bana Nisan’ı hatırlatıyorsun, ona çok benziyorsun bu yüzden ağır abla olamazsın.” Bu bahar mevsimi mi yoksa ayna mevsimi mi sorum havada asılı kaldı. Odada Nisan’ın sesi içime yansıma yaptı.

“Yağmur yağsa, bardaktan boşanırcasına, bizi sırılsıklam edecek bir yağmur yağsa…”

“Çıksak şu kapıdan ama biz olarak değil.” dedim.

Pencerenin önünden kalkıp hemen masaya yanıma geldi. Bu kıpır kıpır kıpırtıyı biliyorum. “Pantolonunun altına pijama, ayağına iki kat çorap giyip kendini garantiye almış, lastik çizmeli, gocuklu, gözleri ışıl ışıl çocuklar gibi çıksak…” dedi.

Ben de “Bir sokak ötede buluşsak…” dedim gülerek.

“Evet aynı mahallenin çocukları olsak mesela.” dedi ve sözünü kestirmeden devam etti: “Yaaamur suyu saçı uzatıyormuş deyip saçlarımızı ıslatmaya çalışsak. Tek katlı evlerin saçak altlarına, yan yana, ip gibi dizilip beklesek yağmurun dinmesini. (Düşünüyorum da, saçak altı bile yok artık, modern dünya bize yağmurdan sığınacak yer bile bırakmamış.) İçimizden biri ‘Yağmur yağınca melekler iniyormuş gökten’ dese. O her şeye inanan kalplerimizle inanıp korksak, sağa sola bakınıp melekleri arasak. Ağzımızı havaya açıp yağmur yakalamaya çalışsak… Kuru yerlere basmak yerine, inadına yağmur birikintilerine bassak. Kedi yavrusu gibi dönsek eve… Olmaz mı?”

Olmaz mı! Nasıl mutlu ediyor beni. O zaman diriltiyorsun çocukluğu, seninle yaşıyor, cebinde bir küçük kız taşıyorsun sanki. İşte o zaman olaylar karşısında çocuklar gibi düşünebiliyorsun, sudan sebeplerle çocuklar gibi mutlu olabiliyorsun.

Demek ki “Nisan Yağmuru”nu yaşamak böyle bir şey dedim; merak, bilinmeyen ve hassasiyet.

“Kalbine gerekli hassasiyeti gösterebilmiş olanlar, kalplerini geniş tutar Çocuk Hanım. Bu dünyayı böyle de sevebilir. Bu dünya üzerinde kalbinde iyilik, gözünde ışık ve yüreğinde merhameti olan her insan için kalbinde yer açabilir. Hiç tanımadığı insanlar için üzülebilir, hiç tanımadığı insanlar için sevinebilir. Hiç görmediği insanların acısını taa içinde hissedebilir.” diyerek ellerini göğsünde birleştirmişti.

Bana ‘Çocuk Hanım’ demişti. Bunu derken ne hissetmişti? Hayır ben şu anda ne hissediyorum?
“…Bırak ben söyleyeyim güzelliğini
Rüzgârla, nehirlerle, kuşlarla beraber…”
diyordu Nisan.

Penceremin önüne bir sandalye çekip oturuyorum. O an kaç kişinin daha sırf bu ‘tarifsizlik’ için pencere önünde durduğunu düşünüyorum. Başka bir yerde, tanımadığım birinin benimle aynı anda aynı hazzı duymaktan ve onunla habersizce bir duygu birliği yaşıyor olmaktan keyif alıyorum bu şiirde.

“Açık olmaya ihtiyaç hissediyor insan.” diyerek toprak kokan avuçlarında çiçekler köklenmişti. “Adım adım açıldıkça öğreniyoruz tohumdan yeşermeyi, adım adım açıldıkça öğreniyoruz köklenmeyi. Adım adım açıldıkça öğreniyoruz kabullenişlerin benimseyişindeki hislenişleri…”

Şu an karşımda gerçekten avuçlarıyla kalbimi tutan birisi vardı. Ve bunlar oldukça “Nisan’ın açık kalbi” sayesinde arkadaki anlamı, manayı biliyorum artık. Fark ediyorum ki ne kadar çok güvenirsek, ne kadar çok kabul verirsek, ne kadar çok açık olursak o kadar mutlu oluyoruz yazın sıcaklığını da katıp.

“Nisan olmak ister misin?”
“Bir Nisan mı?”
“Hep Nisan ve tek lisan olmaktan bahsediyorum.” dedi. “Ve neden sonra…”

‘Bu kadar çok sevme, üzülürsün. Sevdiğini belli etme, kullanılırsın. Çok sevmek zayıflıktır, sen güçlü ol.’ diyecekler. Bu güçlü ama yalnız olanların, sevgisini kendine saklamış ve ‘tek başına’ kalmışların doğrusu.

“İnanma. Genişlet kalbini. Herkese yer aç. Sev ve sevdiğini söyle. Birine seni seviyorum dediğinde, karşındakinin “Ben de seni seviyorum.” deme ihtimali çok yüksektir. Eğer sevdiğini söylemezsen, sevildiğini duyma ihtimalin de aynı oranda düşer. Ne ki, zayıf diyeceklermiş… Varsın öyle olsun, sen kalbinin hakkını ver.” sözleriyle hem Nisanlığını hem insanlığını gösterdi apaçık.

Saçlarına papatyalardan taçlar takılası bir Nisan tanıyorum. Çiçeklere seni seviyorum diyen, umutları filizlendiren sıcaklığıyla, denizleri, dağları, bahar havasını ciğerlerimize çektiğimiz o tertemiz ve açık kalbini tanıyorum. Nisan’ı benimsiyorum ve seviyorum.

Kalbinin hakkını vererek, çiçekli günlere hakkını veren herkese merhaba! dedim bile.