Hangi Yolun Yolcususun

Yazmak benim için bir rahatlama biçimiydi önceleri, kendimi en özgür hissettiğim yerdi. Sanki kağıtla kalemin hükümdarıyım da istediğimi yazar istediğimi silerim zannediyordum, öyle de yapıyordum. Sanıyorum şuursuzluğun rehavetiydi o yaşadığım. Fakat son zamanlarda yazmak benim için o kadar müşkül hale geldi ki bırakın rahatlamayı yazdığım her harften korkar oldum. Bu korku içimde engelleyemedeğim bir rahatlık doğurdu ama aynı rahatlık aynı korkuyu kamçılamaktan alıkoymuyor kendini. Kelimeler birbiri içinde kayboldu farkındayım hemen toparlayayım.

Biraz Sitem

Birine bir denemenizi gösterdiğinizde yahut bir şiirinizi, ekseriyetle şu cevabı alırsınız ‘yani güzel olmuş da ben de yazarım bunu.’ Yazamazsın efendim. Eline neşter alan ameliyata koyulmuyorsa eline kalem alan da bir şeyler yazmaya koyulamaz. Bugün öyle büyük bir kirliliğin içindeyiz ki vallahi okumaktan da yazmaktan da korkar oldum. İnsanlara kendilerini ifade etmeleri için birçok platform sunuluyor, hatta şu anda da o platformların birinde okuyorsunuz yazımı. Bu kesinlikle çok güzel bir fırsat zira böyle platformlar ve dergiler yazarlık okuludur, bizi yetiştirir. Ama göz ardı ettiğimiz çok fazla mesele olduğunu düşünüyorum.

Nicelik olarak artan her şey nitelik olarak azalmaya mahkumdur. Bu kadar çok platform bu kadar çok yayınevi olması ne kadar iyidir düşünmek lazım. Bunu da öyle eline kalem alıp kendini yazar ilan etmiş biri olarak söylemiyorum, o unvanın altında ezilirim, lüzum yoktur ona sahip olmama; bunu size kitap neşretmek nasip olmuş biri olarak söylüyorum. Yayınevleri bugün (bir kısmını tenzih ederim) hiçbir edebi niteliği gözetmeksizin, yalnızca maddi gelir kaygısı ve gayesiyle tabiri caizse fütursuzca kitap basıyorlar.

Yine söylüyorum bu güzel bir şey gibi görünebilir, güzel bir fırsat gibi bakılabilir ama unutmamak lazım ki okunan her kelime insanların ruhuna tesir ediyor. Üstelik muhtevaya bakmadan kapak tasarımına bakılarak kitap alımının bu kadar yüksek olduğu bir ülkede 12-13 yaşındaki güzel kardeşlerim ne yazık ki bu bataklıkta kayboluyorlar. Bu duruma üzülmekten başka bir şey gelmiyor elimden, önüne nasıl geçilebilir bilmiyorum. En azından ve çok şükür ki bundan sonraki yazılarımda hep bu şuuru gözetecek olmam bir nebze içimi rahatlatıyor.

Biraz Şuur

Geçenlerde kitap okurken dikkatim dağılmış; uzun veya kısa ne kadar sürdüğünü ayırt edemediğim bir dalgınlıktan sonra dikkatimi topladığımda zihnimde bu fikirler kıpranmaya başladı. Evet kelimelerle aramız iyi birbirimizin halinden anlıyoruz. Bunda benim bir gram payım yoktur, olduğunu düşünmek nefsimin kibrini, ucbunu okşamaktan ötesine götürmez beni. Madem bu bana bahşedilmiş bir istidat bunun hesabı da sorulacaktır illa ki diye düşündüm bir an. Öyle ki dillerin bağlandığı ellerin ayakların şahitlik yapacağı o günde sorulmayacak mıdır bu ellerle ne yazdın, insanlara neyi anlattın diye; dedim.

Farz edelim ki uçurumun kenarında biri atlamak için son bir şey bekliyor, ufacık bir sebep. Senin bir şiirini duydu ve bıraktı kendini aşağıya, e hani ‘vesile olan yapan gibidir’ demişti Efendimiz, Allah rahmet eylesin… Ya da bilakis kafası karışık doğru olana yönelmek için tek bir kelime arayan bir insan senin bir şiirini okudu da doğru olana yöneldi. İşte bu iki örnek beni tekrar tekrar düşünmeye, yazdıklarımı ve yazacaklarımı gözden geçirmeye sevk etti. Üstat Necip Fazıl’ın şu sözleri geçti aklımdan:

Hakikati aramayan şiir, kelimelerin çelik çomağı.
Hakikate dokunmayan fikir, kuru laf kalabalığı.
Hakikatle zonklamayan kafa, çöplük..

Hangi davanın insanı, hangi yolun yolcususun?

Cahit Zarifoğlu da demişti ya, ‘Bir duruşu olmalı insanın, bir bakışı, bir anlayışı, bir aşkı, bir davası olmalı.’ diye. Bunu kendimize defalarca sormamız gerekir. Biz hangi davanın insanlarıyız. Yoksa kalemi eline almış etrafa rastgele kelimeler savuran, faydasız bir yaşamın yolcuları mıyız. Neyi anlatıyoruz, niye anlatıyoruz. Şu kısacık ömürde gaye gerçekten arkada eser bırakmak mıdır. Fütursuzca ve şuursuzca yazılmış satırlar acaba ardımızda bıraktığımız eserler midir yoksa bıraktığımız yüzlerce esir midir. Ben kendime hakkı anlatmayı, hakikati anlatmayı şiar bilirim. Yazdıklarım 100 kişiyi memnun etmese fakat 1 kişinin kafasını kurcalasa kâfidir. Bugün bu yazıyı da zihninizi biraz karıştırmak, yüreğinizi harekete geçirebilmek maksadıyla kaleme almaya çalıştım.

Evet yazmalıyız, yazmalıyım her daim fakat cümleler devrik değil yazdıktan sonra insanların iç dünyaları ve kafaları karışık ve devrik olmalı.
Öyle bir devriklik ki düzeltene kadar huzur vermeyen fakat düzelttikten sonra eski halini de özleten bir rahatsızlık içermeli.
Bu dünyaya yiyip içip ibadet edip sonra da ölmek üzere gelmedik. Öyle olsaydı sahabelerin mezarları Mekke’den Çin’e kadar uzanmazdı.
Anlayacağız sonra da anlatacağız.
Yönetmen filmini çekecek, ressam resmini çizecek, hakim hakkı savunarak hâl ile öğretecek, öğretmen öğrencisine yolunu gösterecek, bizler de yazacağız.
Yalnızca hakkı yalnızca Hakk için.

'Yazmak ibadetimdir, ibadetimdir şiir Kalemimdir askeri cihat meydanlarının" 19 yaşında, kendine Hakk'kı ve hakkı anlatmayı şiar edinmiş, aciz bir kul.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir