Serimizin ikinci haftasına gelmiş bulunmaktayız. Zaman ne de çabuk geçti değil mi? Umarım geçen hafta sizler için hazırlamış olduğumuz önerileri beğenmişsinizdir. Bu hafta da yine bomba gibi önerilerle sizinleyiz.
The Legend of the Blue Sea, Güney Kore yapımı bir dizidir. Kore dizilerine karşı benim de bir ön yargım vardı, fakat bu dizi sayesinde bütün ön yargılarımı kırdım. İlk izlediğim Kore dizisi bu olmasa belki yine tüm ön yargılarım devam edecekti. Konusuna değinecek olursak şunları söyleyebiliriz: Klasik bir Joseon efsanesinden esinlenerek yapılmıştır. Başrollerde bir deniz kızı ve dolandırıcı bir çocuğu görüyoruz. Bu ikisi arasındaki aşkı anlatıyor. Ama bu aşk o bildiğimiz klasik aşkın ötesinde. Özellikle dizinin genelinde yeniden doğuş konusunu görmemiz bu diziyi sıradanlıktan kurtarıyor diyebilirim. Ben çok severek izledim. Umarım sizler de beğenirsiniz.
Haftanın Filmi
Edebiyat ve Patates Turtası Derneği
Edebiyat ve Patates Turtası Derneği, Mike Newell tarafından yönetilen, Don Roos ve Tom Bezucha tarafından yazılan bir romantik drama filmidir. Senaryosu, Mary Ann Shaffer ve Annie Barrows tarafından yazılan aynı isimli bir romandan uyarlanmıştır. Olay 1946 yılında geçmektedir. 2. Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altında olan Guernsey adasında yaşayan bir kişiyle mektuplaşan Londra’lı bir yazarı anlatıyor. Bu filmde insanın kitap okuma iştiyakını artıran bir tablo çıkıyor karşımıza. O zor zamanlarda kitapların, insanların neredeyse tükenmekte olan ümitlerini tekrar nasıl yeşerttiğini gözler önüne serip bize de büyük bir mesaj veriyor. Şimdiden iyi seyirler.
(Bu güzel film yorumu için yazarımız Emir Çakır’a çok teşekkür ediyoruz.)
Haftanın Kitabı
Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna
Öncelikle şunu demeliyim ki bütün duyguları yansıtması ve yaşatması bakımından bana çok şey kattığı aşikâr. İlk okuduğum zaman Raif neden böyle davranıyor, neden bu kadar soğuk kanlı diye beni düşündürdü. Sonra ortalara yaklaşınca hikâyesi beni benden aldı. Kürk Mantolu Madonna ile tanıştığı an beni hem bir merak hem de bir heyecan bastı. Gerçek mi, yoksa bir tablodan ibaret mi? Taa ki okuyup ilerleyene kadar bu soru beynimi kemirip durdu. Sadece bir tablodan ibaret olmadığını ileriki sayfalarda gördüm. Kesinlikle okunması gereken kitapların başında diyebilirim. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
(Bu güzel kitap yorumu için yazarımız Dilber Taş’a çok teşekkür ediyoruz.)
Haftanın Müziği
Leonard Cohen – Lover, Lover, Lover
Bu şarkıyı yazarımız Alican Beşerler’in önerisi ile dinleme fırsatı buldum ve böyle bir şarkıyı daha önce keşfetmediğim için çok üzüldüm. Şarkı her ne kadar hareketli görünse de sözlerini okuduğumda bana karanlık bir tarafının da olduğunu hissettirdi. Sizler dinleyince neler hissedeceksiniz acaba? Yorumlarda bizlerle mutlaka paylaşın, ben çok merak ediyorum sizlere ne düşündürttüğünü bu şarkının.
Haftanın Oyunu
Kukla
Gerek çocuklar, gerek büyükler için olsun bence kendimize minik kuklalar yapıp ailemizle harika vakitler geçirebiliriz. Bunun için bize gereken şeyler; çorap, düğme, iplik, yapıştırıcı ve biraz hayal gücü. Artık kuklanızla aklınıza gelen her türlü oyunu ailecek oynayabilirsiniz.
Haftanın Belgeseli
Cooked
İzlemesi oldukça zevkli olan bu belgesel Michael Pollen’in kitabından esinlenilmiş ve aynı zamanda da kendisinin sunduğu 4 bölümlük seridir. Genel olarak doğada bulunan dört elementin yemekle birleşerek kültüre dahil olmasını anlatıyor. Bu belgeselle insan evriminde yemeğin önemini daha iyi anlayabiliyoruz. Özellikle yemek severlere duyrulur.
(Bu belgesel yorumu için yazarımız Aysu Aliyeva’ya çok teşekkür ediyoruz.)
Eğitim, anne karnında başlayıp ölene kadar devam eden insan hayatını kolaylaştırmakla beraber öğrenme hazzını tattıran bir disiplin sürecidir. İnsan, öğrenmeye aç bir varlık olarak bu sürece dahil olur ve hayatını bu öğrenme süreçleriyle şekillendirir. Eğitim, insanın toplum içindeki yerini bulabilmesi ve kişisel gelişimini tamamlayabilmesi adına kritik bir rol oynar.
Öğretmenin Rolü: Rehberlik ve İlham Verme
Öğretmen, eğitilmeye aç bireylere yol göstererek eğitim almalarına katkıda bulunan kişidir. Zorla hiçbir şey öğretilemeyeceği için öğrenciyi eğitime teşvik eden bir rol model hükmündedir. Öğretmenin temel görevi sadece bilgi aktarmak değil, aynı zamanda öğrencilerin öğrenme sürecinde onları doğru yönlendirmek ve içsel motivasyonlarını keşfetmelerine yardımcı olmaktır. Öğrencinin öğrenmeye olan ilgisi öğretmenin kişisel tutumu ve yaklaşımına doğrudan bağlıdır. Bu yüzden öğretmen, dersi sevdiren, herkesin etkin katılımına olanak sağlayan, başarısızlıkları sorgulayan ve çözüm üreten bir model olmalıdır.
Etkili Öğretmenlik: Hitabet ve Teknolojinin Rolü
Etkili bir öğretmen, hitabeti ve diksiyonu ile öğrenciyi büyüleyerek bilgi dünyasına girmesini sağlayan ve kullandığı teknolojiyle bunu en verimli hale getiren kişidir. Bir öğretmenin öğrencilerin ilgisini çekebilmesi ve onlara öğrenmeyi sevdirebilmesi için diksiyon, hitabet yeteneği ve teknoloji kullanımını etkin bir şekilde kullanması gerekir. Öğretim sürecine katkı sağlayacak her türlü teknoloji sınıf ortamlarına dahil edilmelidir. Bu, öğrencilerin öğrenme sürecini kolaylaştırır, onların derse olan ilgisini artırır ve öğrenmeyi daha verimli hale getirir.
Öğrencinin Bireysel Farklılıkları ve Eğitimde Adalet
Fakat şunu iyi bilmeli ki hiçbir öğrenci her şeyi bilmek zorunda değildir. Herkesin ilgi ve becerisi farklıdır ve bu olağan bir durumdur. Eğitimde başarıyı sadece bir alanla sınırlamak, öğrencinin doğal yeteneklerine aykırıdır. Her birey, farklı bir alanda başarı gösterebilir ve bu farklılıkların kabul edilmesi gerekir. Öğrenciye ilgi alanı ve becerilerine göre bir eğitim ortamı sunulmalıdır. Siz boyalarla kendi iç alemine seslenen resim âşığı bir öğrenciye fizik formüllerini ezberlemeye zorlarsanız, o öğrenci hem becerisi olduğu resimden hem de zorlandığı fizikten nefret edecektir.
Eğitimde Doğal Yeteneklerin ve İlgi Alanlarının Önemi
Doğuştan gelen yeteneklere göre eğitim verilerek her alanda uzman kişiler yetiştirilebilir. Eğitimin amacı, bireylerin potansiyellerini en yüksek seviyede ortaya çıkarmalarına yardımcı olmaktır. Bu nedenle öğretmen, öğrencinin doğuştan gelen yeteneklerini gözlemlemeli ve bu yetenekler doğrultusunda eğitim sürecini şekillendirmelidir. Aynı zamanda öğretmen, öğrencinin kişisel ilgilerini ve eğilimlerini göz önünde bulundurmalı, ona uygun öğrenme yolları sunmalıdır. Her birey farklıdır ve bu farkları dikkate almak, öğrencinin eğitim sürecine daha etkin katılımını sağlar.
Öğrenciyi Tanımak ve Gözlem Yapmanın Gücü
Bir öğretmenin öğrencilere karşı sorumluluğu, onları gözlemleyerek kabiliyetleri doğrultusunda yönlendirmektir. Her öğrenci, farklı bir dünyaya sahiptir ve öğretmen bu dünyaya uygun yaklaşımlar geliştirmelidir. Öğrenci, elinden geçtiği öğretmenle doktor, ressam, şair vb. olabilmektedir. Bu durumda öğretmenin herkese eşit davranarak gözlem yapması büyük bir sorumluluktur. Öğrenciyi tanımak ve ona uygun bir eğitim ortamı yaratmak, öğretmenin en önemli görevlerinden biridir. Öğretmen, öğrencinin güçlü yanlarını fark etmeli ve onları bu alanlarda daha da geliştirmelidir.
Öğretmenin Sorumluluğu: Her Öğrenciye Eşit Fırsatlar Sunmak
Her öğretmen işini severek ve hakkıyla yaparsa, öğrenciler de onların yetiştirdiği taze ağaçlar olarak bu millete meyvesini verecektir. Bir öğretmenin en önemli sorumluluğu, her öğrenciye eşit fırsatlar sunarak onların potansiyellerini en üst seviyeye çıkarabilmektir. Öğrencilerin başarılı olabilmesi için gerekli olan tüm imkanlar sağlanmalı ve her öğrenciye bireysel olarak yaklaşılmalıdır. Bu yaklaşım, öğrencilerin özgüvenlerini geliştirir ve onları daha başarılı kılar. Öğrencinin başarıları, öğretmenin ona ne kadar güven verdiği ve eğitimde sunduğu fırsatlar doğrultusunda şekillenir.
Sonuç: Eğitimde Başarı ve Gelecek Nesiller
Eğitim, sadece bir bilgi aktarımı değil, aynı zamanda bir kişisel gelişim yolculuğudur. Her öğretmen, bu yolculuğa rehberlik eden bir ışık olmalıdır. Öğrencilerin hayatlarında iz bırakacak, onlara sadece akademik bilgiler vermekle kalmayıp aynı zamanda hayatı daha iyi anlamalarını sağlayacak bir öğretmenlik yaklaşımı benimsenmelidir. Eğitim, insanın kendini keşfetmesi, gelişmesi ve topluma katkı sağlayacak bireyler haline gelmesi için bir araçtır. Öğretmenler, bu sürecin en önemli yapı taşlarıdır ve doğru bir eğitim yaklaşımıyla öğrencilerin geleceğini şekillendirirler.
Aşk; genellikle bir kişiye yöneltilen, duygusal, cinsel, bilişsel ve davranışsal bileşenlerden oluşan kompleks bir duygudur. Türk Dil Kurumu, aşkı “aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, sevda, amor’’ biçiminde tanımlamaktadır. Zaman içerisinde meydana gelen kültürel ve toplumsal dönüşümler doğrultusunda aşk tanımları ve deneyimleri de farklılaşabilmektedir. Aşkın bir başkasına duyulan şiddetli, tutkulu bir sevgiyi içerdiği kanısı yaygındır. Aşk; biyolojik, psikolojik ve çevresel birçok ögenin etkileşimiyle ortaya çıkar. Aşkın ne olduğunun ve nasıl ortaya çıktığının anlaşılmasında nörobiyoloji ve psikoloji perspektiflerinin katkıları büyüktür. Biz insanlar, varlığımızı sürdürmek için bir diğerine ihtiyaç duyarız. Ötekiyle kurduğumuz ilişkilerde doğar, büyür ve gelişiriz. Birbirimizle kurduğumuz temasın önemli bir boyutunu da romantik ilişkiler ve bu bağlamda ortaya çıkması muhtemel aşk duygusu oluşturur. İnsanların çoğunun üzerinde kafa yorduğu ve görüş sahibi olduğu bir duygu olarak sık sık karşımıza çıkan aşk; hayatlarımızın bir döneminde karşılaştığımız, kıyısından yürüdüğümüz ya da derinliklerine daldığımız bir nehirdir. Binlerce yıldır konuşulagelmiş, bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalara konu olmuştur. Psikoloji, felsefe, edebiyat, biyoloji gibi çeşitli disiplinler tarafından ele alınarak açıklanmaya çalışılan aşkın günümüze kadar birçok tanımı yapılmış; farklı bakış açılarıyla yorumlanmış ve keskin bir tanım yapılamasa da bu duyguyu tanıma ve anlama konusunda önemli yol alınmıştır. Şimdiye kadar yapılan genelgeçer tanımlara rağmen aşk, yaşayana özgüdür. Aşk, kimileri tarafından göklere çıkarılan yüce bir duygu olarak yorumlanırken kimileri tarafından zayıflık ve tutsaklık biçiminde yorumlanan bir duygu olarak karşımıza çıkmaktadır. Aşk dediğimiz şey tam da bizi harekete geçiren şeydir, arzulamamızı sağlayan, bulacağım ötekinin gözünde olacağım demektir. Bilimi, kültürü, sanatı her şeyi bu duyguyu üretiyor. Aslında aşk, ben kimim sorusunu arama girişimidir. Daha doğrusu “Ben kimim?” sorusunu ötekinde arama girişimidir. Aşk, sahibine izini kaybettirmiş duygudur. Marcel Proust bunu şöyle açıklar: Aşk dediğimiz şey, benden çıkan ötekine giden ve ötekinden bana geri yansıyacak bir yüzey bulduğunda yansıyan ve bana geri geldiğinde ayaklarım yerden kesilmişcesine aşık olmamın nedeni onun benden çıktığı düşüncesini unutmuş olmamdır. Aslında bizim kültürümüzden bir sözle örneklemek gerekirse: “Gönül ota da…” Dikkat ederseniz nesne buna vesile oluyor. Aşk, sende olmayan bir şeyi onu talep etmeyen birine vermektir” demişti, 8. Seminer’de Jacques Lacan. Lacan şöyle diyordu: “Aşık olmak sizde bulunmayanı vermektir.” Bu şu anlama gelir: Aşık olmak eksikliğinizi fark edip onu ötekine vermektir, onu ötekine yerleştirmektir. Aslında aşk, ben’in kim olduğunu söyleyecek şey, aşk bize ait olmayan bizim sahip olmadığımız bizde olmayan şeyi ötekine vermektir. Bu da şu demek: Ben eksikliğimi ötekinde arıyorum, ötekine yerleştirdiğim şey, sende bu eksiklik var demek. Ondan diyoruz ya, bana hiçbir zaman benim seni gördüğüm yerden bakmıyorsun. Bakamaz çünkü onda da yok. Varoluşumuzu teyit etmenin yollarından bir tanesidir aşk. Bir varoluş kaygısının tezahürüdür aşk. Aşktaki nesne seçimi, (sahibine izini kaybettirdiği için seçilen şey) keyfidir. Seçilen şeyden alınan zevk, keyfidir ama rastlantısal değildir. Bir psikodinamik genetiği vardır. Bunu daha da açmak gerekirse Lacan tarafından yorumlanan klasik örneğe atıf yapılabilir: Goethe’nin romanında yer almaktadır, Charlotte’u etrafındaki çocukları beslerken ilk kez gördüğü anda, Genç Werther’in içinde ona karşı birdenbire yeşeren tutkudan söz ediyoruz. Burada aşka yol açan şey bir kadının annelik vasfıdır. Benim kendi deneyimimden verebileceğim bir başka örnek şöyledir: ellili yaşlarını sürmekte olan bir patron sekreterlik pozisyonu için başvuran kişilerle görüşüyordu, yirmili yaşlarda bir kadın içeri girdi ve adam kadına duraklamaksızın ilanıaşk etti. Adam onu ele geçiren şeyin ne olduğunu merak ederek psikanaliz sürecine başvurdu. Bu süreçte davranışını tetikleyen şeyin üzerindeki örtüyü kaldırdı: onda yirmi yaşındayken gittiği ilk iş görüşmesindeki kendi hallerini hatırlatan izlere rastlamıştı. Bir bakıma kendi kendine aşık olmuştu. Bu iki örnekte aşkın Freud tarafından ayırt edilen iki yönünü görüyoruz: ya anne örneğinde olduğu gibi sizi koruyan kişiye aşık olursunuz ya da kendi narsistik imgenize… Aşık olmak sahip olduklarınızı vermek değildir, eşyalar ve hediyeler vermek değildir, aşık olmak sahip olmadığınız başka bir şeyi, sizi aşan bir şeyi vermek demektir. Bunun adı fallustur. Fallus varlıktaki eksikliktir. Fallus olmayan bir şey, biz eksiğiz, ölümlüyüz, sınırlıyız bir kere. İşte burada devreye erkeksi ve kadınsı(feminen) pozisyon devreye girer. Buradaki erkeksi pozisyon, onu varmış gibi yapma, imite etme, taklit etmedir. Tabi burada erkeksi ve feminen pozisyonlara bir cinsiyet olayı gibi de bakmamak lazım çünkü bir kadın da erkeksi pozisyonda olabilir. Kadınsı olan eksikliği kabul etmek gibi gerçeğe yakın bir pozisyondur. Tabii ki o da iğdiş yaşıyor, onu aşmaya çalışıyor. Bunu yapabilmek için eksik olduğunuzu, ya da Freud’un bir zamanlar söylemiş olduğu gibi ‘iğdiş’ olduğunuzu varsaymanız gerekmektedir. Ve bu tavır özü itibarı ile feminendir. Kişi yalnızca feminen bir duruşla gerçekten aşık olabilir. Aşk feminenleştirir. Aşkın bir erkekte daima biraz komik durmasının nedeni de budur. Bende de olmayan bu şey ilk karşılaşmada vurur bizi. Hiç hesapta yokken bir şey karışımıza çıkmıştır ve bizi kendisine çekmiştir. Bir bakış, bir söz, bir mimik, bir hareket… Genel olarak ifade edersek bende de olmayan bir eksik… Renata Salecl, Seçme İkilemi kitabının “Aşk Seçimleri” başlıklı kısmında şöyle diyor:“Başka bir insanın en büyük cazibe nesnesi haline gelmesi için önkoşul olan arzu, dürtü ve fantezilerle ilgilidir. Çoğu zaman içimizde farkında olmadığımız bir şeye hitap eden davranışlara, görünüşlere ve acayipliklere aşık oluruz. Aşk, rasyonel niyetlerimizi altüst edebilen bilinç dışı seçimlerimize fazlasıyla bağlıdır.” “İçimizde farkında olmadığımız bir şeye hitap etmek…” ve “Rasyonel niyetlerimizi altüst eden bilinç dışı seçime bağlı olan aşk…” Bu sözlerle bir eksikliğe vurgu yapıyor Salecl. Psikanalist Juan David Nasio, aşkın, sevilenin bilinç dışımızdaki düşlemsel varlığı olduğunu belirtir. Ne demektir bu? Sevilenin bilinç dışımdaki varlığı bana kendimi yansıtan içsel bir aynadır. Badiou, Lacan’a atıfta bulunarak gerçek içinde aşkın bir özseverlik olduğunu, iki kişi arasındaki bu görünür bağın ise simgesele vurgu yaparak düşsel olduğunu ifade eder. Yazıyı Şems-i Tebrizi’nin bir sözüyle bitirmek istiyorum: “Ey aşk! Seni senelerce yaban ellerde, hoyrat dillerde aradım. Oysa bendeymişsin bilememişim. Oyalanmışım. Kalakalmışım”
Varoluşçuluk tek bir tanım cümlesi ile açıklanamayan girift ve komplike bir kavramdır. Hemen hemen tüm varoluşçu düşünürler bu kavramın tanımından kaçınmış, bazı felsefe yazarları ise başı sonu belli bir tanım cümlesi yazmak yerine farklı felsefe terimlerine başvurarak bu kavramı tanımlamaya çalışmışlardır. Örneğin: R. Verneaux varoluşçuluğu; ussal felsefenin soyut düşüncesine karşıt olarak insan üzerine yoğunlaşmış somut ve tanıtlamalı düşünce çabası olarak tanımlar. Bu tanımda Verneaux varoluşçuluğun insan merkezli yönünü esas alan bir tanım yapmıştır fakat insan merkezli olması varoluşçuluğun yalnızca bir yönüne tekabül eder. Bununla birlikte varoluşçuluk felsefeciler tarafından sık sık tek bir kelime ile somutlaştırılmıştır. Söz gelişi Weil’e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier’ye göre umutsuzluk, Hamelin’e göre bunaltı, Banfi’ye kötümserlik, Wahl’a göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealizm (düşüncülük), Benda’ya göre usdışılık (irrationalisme), Foulquié’ye göre saçmalık felsefesidir. Tüm bu ifadeler varoluşçuluğun tanımı olmaktan çok birer yargı ifadesi olarak da adlandırılabilir.
Varoluşçu felsefenin tanımlanamaz oluşunun en büyük nedenlerinden biri varoluşçu olarak anılan birçok düşünürün ortak bir felsefe biçimi ve içeriği oluşturmamasından kaynaklanmaktadır. Şu anda varoluşçu olduğuna kanaat getirilen filozoflar sadece belli başlı temalar etrafında birleşirler. Gerçekten ne kadar varoluşçu düşünür varsa o kadar varoluşçuluk vardır. Bununla birlikte diğer felsefe ekollerine benzer bir felsefi birliktelik bizzat varoluşçuluğun muhtevasına ters düşer. Çünkü varoluşçuluk tek tek ele alındığında birer felsefe dizgesi olabilecek birçok temayı çevreleyen bir örüntü felsefedir. Hemen hemen tüm felsefe ekollerinde öncül düşünürler o felsefenin genel hatlarını ortaya koyar, ardından gelen düşünürler de bu öncüllerde gördükleri eksik veya yanlışlıkların modifikasyonu çerçevesinde felsefeyi sistemleştirirler. Fakat varoluşçu felsefenin metotları ve gelişim çizgisi farklıdır. Varoluşçuluk, sistem kurucu bir felsefe değil, sistem yıkıcı bir felsefedir. Özcü felsefe dalları gibi kendi içerisinde dikey alt birimlere doğru gelişmez, daima yatay bir seyir izler. Varoluşçu felsefenin yegâne ulamı teist ve ateist varoluşçuluktan ibarettir. Varoluşçu felsefe sabit, genelgeçer olanla ilgilenmez. Her zaman her durumda geçerli olmayan sürekli değişim içerisindeki olgular yaratır. Çünkü varoluşçuluk, karşılaştığı durum gereği davranış geliştiren yaptığı eylemlerin doğruluğu ancak yapılan eylemin zamanına ve şartlarına göre belirlenebilen bir varlığa, insana yönelen bir felsefedir. Tüm varoluşçular philosophia perennise, tüm zamanların üstündeki ölümsüz felsefeye karşı çıkmış, aklın egemenliğine kesin bir tavır almışlardır. Aklın egemenliği, doğa bilimleri gibi kesin veriler ortaya koyabilecek yöntemli araştırma süreçleri için söz konusu olabilir. Varoluşçu felsefenin dizgelerini doğa bilimlerinde veya Aristoteles felsefesinde olduğu gibi ortaya koymak imkânsızdır. Varoluş, hakkında konuşulamayandır. Zira o, özün değişmez yapısı karşısında değişeni, süreksiz olanı temsil eder. Bu konuşulamayan durum; varolan, somut, reel olanla ilgilenen varoluş felsefesinin soyutlayamama sorunudur. Varlık, bir noktada soyutlanamayacak hızda değişir. Varoluş bir durum değil, bir edimdir; olabilirden gerçeğe geçiş etkenliğidir. Sözcüğün kendi yapısının da gösterdiği gibi, varolmak ‘exister’ bir andaki durumumuzun dışında (ex), daha önce sadece olabilir olanın bulunduğu alana geçip yerleşmek (sistere) demektir. Varoluş felsefesi de varlık hakkında değişmeyen, her koşulda ve durumda geçerli olan bilgiyi aramak gibi beyhude bir çabaya girmez, bunun yerine bizzat değişimin kendisini tefsir eder. Varoluşçuluk bir eylem felsefesidir, soyut kavramlarla ilgilenmez, dünyada var olan varoluşlarla ilgilenir. İnsan için tek dayanağın kendisi olduğunu ileri sürer ve her şey için insanı sorumlu tutar. Bizim ortadan çekilmemiz, biz olmadan bizim için var olamayan bu evreni gerçeğin dışına çıkarır. İnsanın ana aktör olduğu felsefe iyi bir amaca dönüktür. İnsan ve onu var eden eylemleri felsefe konusu edilmelidir. Bu nedenle varoluşçuluk insanı eyleme çağırır. Bu, varoluşçuluğu özcü felsefelerden ayıran en temel özelliktir ve Sartre varoluşçuluğunu eleştiren hemen hemen tüm felsefecilerin dikkatinden kaçar. Varoluşçuluğu “anlatma” iddiasında olan ender varoluşçulardan biri Sartre’dır. Fakat o da bu kavramın ne olduğunu aktarmaktan ziyade ne olmadığı üzerinden bir açıklama getirmiş ve onu en belirgin birkaç tematik başlık etrafında nesneleştirmiştir. 1946 yılında gerçekleştirdiği “Varoluşçuluk Bir Hümanizmadır” adlı konuşmasında “Varoluşçuluk nedir?” (Sartre, 2013: 36) diye sorar ve ardından “Varoluşçuluk, varoluşun özden önce gelmesidir.” anlamına gelebilecek açıklamasına başlar. Peki varoluş özden önce gelir, ne demek? Bu argüman varoluşçu felsefeyi Antik Yunan filozoflarından itibaren tüm felsefe tarihi boyunca farklı bağlamlar ve kavramlar aracılığı ile aynı noktaya varılan “özcü felsefenin” karşısında konumlandırır. Platon’un duyular dünyası (varoluş) ve fikirler dünyası (öz) ayrımının ardından gerçek dünyanın üzerinde yaşadığımız duyular dünyası değil, ideler dünyası olduğu fikri tüm bu adı geçen felsefe tarihinin başlangıç noktasıdır ve yüzyıllar sonra Kant ve Hegel’e kadar farkı biçimlerde gerçekleşmiştir. Descartes, “düşünüyorum” üzerinde durmuş fakat “varım”ı unutmuştur. İnsan, maddi ve manevi varlığını bedeninde bütünler. Öz ile varoluş arasında fiziksel bir ayrımdan söz edilemez. Varoluşçuluk, mağaranın ötesindeki ideler dünyasını keşfetmek yerine insan ve onun varlığı üzerine çalışır. Varlığın dışında, zamandan ve uzamdan bağımsız bir öz arayışı beyhude bir çabadır. Klasik Batı felsefesi insanın varoluşunu açıklamak için insanın dünya üzerinde varolmasından önce onu belirleyen bir insan doğasının varlığını ileri sürer. Bu iddia Platon’dan Hristiyan ve Yahudi öğretisine, oradan Hobbes’e kadar uzanır. İnsan, doğası gereği sonsuz iştahı nedeniyle sadece menfaati için hareket eden ve bundan dolayı zararlı olabilecek bir varlık olarak doğar. Bunun önüne geçmek için sıkı bir dini eğitime, otoriter bir devlete ve toplumsal baskıya ihtiyaç vardır. Bu yolla tümden değişmesi imkânsız olan insan doğası kontrol altına alınmış olur. Aynı mantık üzerinden yola çıkan, fakat yukarıda aktarılanın tersi bir sonuca varan Taocular, Budistler, hümanistler veya Jung, Fromm ve Maslow gibi modern psikanalistler ise insan doğasının saf iyiye ve gelişime yatkın olduğunu, uygun koşullar içinde insanlığın daima gelişim göstereceğini düşünürler. Sosyoloji, psikanaliz, komünizm veya kapitalizm bu eğilimin farklı nedenleri üzerine durup farklı çözümler aramaktan başka radikal bir konsept geliştirmezler. Varoluşçu felsefe ise insanları daha onlar var olmadan önce belirleyen hiçbir şeyi kabul etmez. Doğası gereği olmamak, insanları diğer varlıklardan ayıran temel niteliktir. Özü önceleyen klasik felsefelerin aksine varoluşu önceleyen varoluşçu felsefe aslında felsefe tarihi boyunca ilk defa bir felsefenin insanı öncelemesidir çünkü bir eşyanın veya bir hayvanın özü dünyadaki maddesel varoluşundan önce gelirken yalnızca insan için varoluş özden önce gelir. Yapılmış bir nesneyi, söz gelişi bir kitabı ya da bir kâğıt keseceğini ele alalım. Bu nesneyi bir kavramdan esinlenen (ilham alan) bir zanaatçı yapmıştır. Zanaatçı onu yaparken bir yandan kâğıt keseceği kavramına, öbür yandan da bu kavramla birleşen bir üretim tekniğine, bir yapış reçetesine başvurur. Böylece kâğıt keseceği hem belli bir biçimde yapılmış bir nesne hem de belli bir işe yarayan bir eşya olur. Neye yarayacağını bilmeden kâğıt keseceği yapmaya kalkan bir kimse tasarlanamaz. Bu demektir ki kâğıt keseceğinin özü (yani onu yapmayı ve tanımlamayı sağlayan reçetelerin, tekniklerin, niteliklerin hepsi) onun varlaşmasından önce gelir.
Varoluşçuluk, insanı kâğıt keseceğinden ayıran her şeydir. Sartre’a göre kâğıt keseceği gibi insan olmayan tüm varlıklar kendinde varlıktır. Ne ise odurlar. Özlerinin belirlediği çerçeve içinde varlık gösterirler. İnsan varlıkları ise bu biçime sahip değildir; onlar henüz gerçekleştirilmemiş bir geleceğe doğru açık bir form taşırlar. Sadece insanlar kendisi için varlık olma imkânına sahiptirler. Bu, insanların da kendinde varlık olabilecekleri anlamına gelir. Cevabı bulunamayan veya cevabı olmayan sorular sormaktan kaçınan insan, kendisini gerçekleştirmek yerine dini ve toplumsal buyruklar etrafında kendisine ait bir öz yaratmış ve yüzyıllarca o öze uygun olarak varlık göstermiştir. Antik dünyanın insanı kendini evrenin bir üyesi, bir parçası olarak duyuyordu. Orta Çağ’ın insanı kendini Tanrı’ya bağlamıştı. Yeni Çağ insanı aklın gücüne, insanlık idesinin gücüne inanarak, tarihin anlamlı düzenine inanarak, bir ilerleme iyimserliği içindeydi. Günümüzde ise insan, bütün bu dayanaklarını yitirmiştir, bu dayanaklar kırılmıştır artık. Evrenin büyüsü çözülmüş, Tanrı’nın yitirilmesiyle insan, evrenin ekseni olmuştur ve bunun sonucu da insan kendi kendisi için sorunsal olmuştur. Sartre’ın tanrıtanımazlığı, felsefesine temel dayanak olan “varoluşun özden önceliği”nin temel dayanağıdır. Çünkü eğer tanrı olsaydı, insan varoluşunun bir nedeni olur ve insan seçim yapmak zorunda kalmadan olması gereken şey olurdu ya da seçim yapmak zorunda olduğunda bile hangi seçeneği tercih ederse etsin öyle olması gerektiği için onu tercih etmiş olacaktı. Fakat gerçekte insan varlığı ve yaşamı bu şekilde açıklanabilir mi? Sartre, insansal eylemin bilinçsiz bir belirlemeye bırakılmasını reddeder. Çünkü insan nedensiz yere dünyaya gelmiştir. Dünyaya gelmeyi seçmeyen insan, yaşamı boyunca korku ve şaşkınlık içinde yaşar. Varoluşçu için usavurum mutsuzluk doğurur. Çünkü insanın yaşama ve dünyaya ilişkin sorduğu sayısız soru yanıtsız kalır, insan sorularıyla baş başa huzursuz yaşar. Yalnızca yaşama karşı umutsuz olmak gerçekçidir; onun ötesine duyulan umut aslında bitimsiz bir umutsuzluğa işarettir. İnsanı bitkilerden veya eşyalardan ayıran temel nokta kendisini gerçekleştirme yetisidir. Bir eşya hangi amaç için imal edildiğinin bilincinde değildir, bunun kararını da kendisi veremez. Fakat insan daima dünyada ne işe yaradığının sorusunu sormaya ve cevabı olmayan bu soru karşısında mutsuz olmaya mahkûmdur. Dini ve toplumsal bağlar insanı varoluşunun farkına varmadan yaşamasına neden olur. Yaşamak daha çok yaşamsal etkinliklerini gerçekleştirmek hatta biyolojik işlevlerini sürdürmek olarak anlaşılabilirken varolmak kendini bilinçle kendi olarak koymak anlamına gelir. Bu yüzden Gabriel Marcel şöyle der: “Yaşamak diye bir şey var, bir de varolmak diye bir şey var: Ben varolmayı seçtim.” Kendisini sorunsallaştırmaya başlamasından itibaren artık insan ne değilse o olan ve ne ise o olmayan bir varlık olarak dünyaya atılmışlığının ve oradaki yalnızlığının ayırdına varır. Yaptığı her eylemin tek dayanağı kendisidir ve bu yüzden kendi yarattığı sonuçlar onu ne değilse o olan “biricik” varlığa dönüştürür. İnsan eylemlerini düzenleyen ve önceleyen etkenler insanı aslında olmadığı kalıplara sokar, kendisini ve eylemlerini değersizleştirir. Kant ahlâk adına Tanrı’yı gerekli kılıyordu. Ona göre ancak bir Tanrı varsa, en yüksek iyi gerçekleşebilirdi, ahlâklı olmak da ödevimizdi. Hartmann (Nicolai) ise aynı ahlâk adına, bir Tanrı’nın var olmamasının gerekli olduğunu söyler. Bir sorumluluğun, bir özgürlüğün olabilmesi için, Tanrı var olmamalıdır. Tanrı’nın varlığı ahlâksal eylemin değerini düşürür, insanı aşağı, oluşmamış bir varlık haline sokar ve özgürlüğünü yok eder. Tanrı’nın bir plana göre yarattığı bir dünya içinde insan ahlâksal bir varlık olarak ortadan kaldırılmıştır ona göre. Kendisi için varlık olmak varoluşsal bir sorumluluk gerektirir. İnsan yaptığı ve yapmadığı tüm eylemlerinden sorumludur çünkü eylemlerinin dayanağı kendisidir. Ne var ki biz; insan sorumludur derken yalnızca kendinden sorumludur demek istemiyoruz, bütün insanlardan sorumludur demek istiyoruz. Çünkü bir insan yapacağı eylemin olumlu ve olumsuz yansımasını öngörmek zorunda olduğu gibi diğer insanların eylemlerinin sorumluluğunu da üstlenir. Sartre varoluşçuluğuna sosyalistler tarafından yöneltilen öznelci olma eleştirilerini haksız çıkaran husus tam da bu evrensel sorumluluk anlayışında ortaya çıkar. İnsan, evrensel sorumluluk anlayışıyla kendi dünyasını yaratır fakat bu yaratım süreci öncelikle insanın mental ve fiziksel olarak eksik bir varlık olduğunun keşfedilmesiyle başlar. İnsan kendi için varlık olarak bir eksiklikler varlığıdır. İnsanın bunu görmesi yani eksikliklerinin farkına varması, onun kendi dünyasını kurarak var edecek olan değerlerinin oluşumu bakımından bir hareket noktasını oluşturur. Kendinde varlık, varlığının gereğini yapmak için her hangi bir varoluşsal eksiklik yaşamaz. Yaşayacağı tek eksiklik olması gerektiği şey olamadığı için olabilir, bir makasın körelmesi gibi. Fakat kendi için varlık, yaşamı boyunca eksikliklerinin ayırdına varacak ve bu hiç bitmeyeceğini bildiği ihtiyacını gidermek için çabalayacaktır.
Varoluşsal sorumluluk ve kendi için varlığın kendini gerçekleştirmesi hakkında düşünmek, kendi için varlığın içine doğduğu koşulları göz önünde bulundurmayı gerektirir. İnsan, yaşamının başlangıcından sonuna kadar kendi inisiyatifinde olmayan durumlar karşısında kalır. Yaptığı tercihler bu içinde bulunduğu durumlar çerçevesinde anlam kazanır. Bize göre insan her şeyden önce durumu ile belirlenen bir varlıktır; biyolojik, ekonomik, politik, kültürel vb. durumlarıyla bireşimsel bir bütün oluşturur. İnsan üstüne yargı verirken durumunu göz önünde bulundurmak şarttır çünkü olanaklarını belirleyen, onu biçimleyen bu durumdur. Bu nedenle bir insanın ekonomik veya kültürel koşulu onun özgür seçimlerini önceler fakat seçimlerinin özgürlüğüne halel getirmez. Sartre, insana ait tüm olgulara koşulları çerçevesinde yaklaşır. Tarih ona göre, varlığın değil verili koşullar içindeki insan eylemlerinin tarihidir.
Freud sonrası psikanalizin önemli isimlerinden Melanie Klein, “Haset ve Şükran” adlı eserinde hasedin nasıl bir libidinal arzu içerisinden geçtiğini gösterir. Hasedin yıkıcı itkilerin oral-sadist ve anal-sadist bir ifadesi olduğunu ve yaşamın başından beri etkili olan bu tavrın aynı zamanda bünyesel bir temele dayandığını ortaya koyar. Haset ve kıskançlık genelde birbiriyle karıştırılmaktadır. Şahsi fikrim günlük hayatta kıskançlık denilen birçok durumun aslında haset olduğu yönünde. Haset iki kişi arasındadır ve kişinin arzu duyduğu nesne onda değil, başka birindedir. Temel düşünce, neden onda ve neden onda olan o şey ona haz vermektedir. Başkasında olan bu arzu duyulan nesnenin ona verdiği hazzın sonucunda kişi kızgınlık duyar. Bu kızgınlık masumane değil yıkıcı, bozucu, kirletici itkiler taşır. Dolayısıyla hasette özne bir kişiyle ilgilidir. Kıskançlıkta da durum iki kişiyle değil, üç kişiyle sınırlıdır. Özne, nesne (başka bir kişi ve ona karşı duyulan sevgi) ve bir kişi daha vardır. Sevgi duyulan kişi dışındaki kişi yani rakibi, öznenin sahip olduğu nesneyi ya ondan alıp koparmıştır ya da ondan almaya yönelik bir düşüncesi veya eylemi olduğu düşüncesine sahiptir. Dolayısıyla tehlikenin olması bile başlı başına kıskançlık için yeterlidir. Çocuk analizinin ve aynı zamanda İngiliz Nesne İlişkileri Okulunun kurucusu olan Melanie Klein insan doğasının saldırgan yönüne özel bir önem atfeder.
Ona göre, nesnenin hasetle bozulması demek olan paranoid-şizoid konumun sözel dünyasını bilince açmak ancak bilinç dışının dilini bilince tercüme etmek sayesinde gerçekleşebilir. Fakat bunun içinde kendi bilinçli dünyamızın sözcüklerini kullanmamız gerekir. Dolayısıyla Klein açısından yıkıcı itkileri, hasedi ve açgözlülüğü hafifleten etken: haz ve bunun yol açtığı şükrandır. Zira Kleincı psikanalizde nesne ilişkilerinin gelişimsel sürecinin ortaya çıkardığı içgüdüsel davranış kalıpları, kendilerine vücut veren fantazmatik içsel nesnelerin doğal sonucudur. İçsel nesneler içselleştirilmiş nesnelerdir. İçsel nesneleri biz Freud’un çalışmalarında görsek de onu bugünkü anlamıyla kavramsallaştıran ve kuramsallaştıran Klein’dir. Nesne her şeyden önce özne için bireysel duygusal anlamı olan şeydir, duygusal deneyimin tümüdür. Bronstein bu anlamda içsel nesneleri anlamak için bu kavramın geçtiği ilk yere, Freud’un metinlerine dönmeyi teklif etmektedir. Nesne dürtü konseptinde ilk karşımıza çıkar, içgüdünün hedefi olarak nesneden bahsediyoruz. Nesne dürtünün tatmin nesnesidir. Burada önemli nokta dürtü ve nesne arasında asli bir bağ yok. Bu şu demektir, dürtünün cinsel yönelimi nesneden bağımsız olarak ona yönelmiştir. Zaten nesne Freud’un perspektifinde nesne dürtünün ekonomisi, yönü, şiddeti gibi bileşenlerindendir. Freud 1914’te “Narsizm Üzerine- Giriş” metninde egonun libidinal arzuların nesnesine dönüştüğünü söylemektedir. Burada Freud bireylerin nasıl sevgi nesnelerini kendi modelleri üzerine kurduklarını anlatmaktadır. Burada ego hem bir aygıt hem bir nesne olarak tanımlanmaktadır. Ama “Yas ve Melankoli” isimli çalışmasında alışagelinen dürtü üzerine fokuslanan bakışı bu sefer daha çok nesneye dönmüş bulunmaktadır. Bu tez tam da Klein’i etkileyen noktadır. Freud, “Yas ve Melankoli”de vurguladığı diğer nokta yas hallerinde özdeşleşme-identifikasyondan bahseder. Ego yastan eziyet çeker çünkü dünya fakirleşmiş ve boşalmıştır. Burada sevilen nesne kaybedilmiştir. Melankolide görülen kendi suçlama aslında içselleştirilmiş sevilen nesneye yönelik suçlamadır. Freud bu özdeşleşmeyi fiziki içe alma-sindirme anı oral dönemin mental bir süreci olarak introjeksiyon olarak ele alır. Aynı zamanda regresyonun hangi evrede fiksasyon olduğuna işaret eden de bir nokta: oral dönem. Bu özdeşleşme aynı zamanda bağlanmanın da ilk formudur. İşte buradaki kavramsallaştırma Klein’in düşüncesindeki ana çizgilere de işaret eder. Bahsi geçen nesneden anlaşılması gereken sadece gerçek dış nesne veya algılanan nesne değil, aynı zamanda egonun özdeşmesi olarak nesnedir. Bu sebeple denebilir ki içselleştirme zihni organize etmede yapısal rolü vardır. Bu sebeple melankolide suçlanan nesne içselleştirildiği için kendini suçlamaya dönüşmüştür.Kleinci nesnenin ego yapısı üzerindeki temel etkisi Freudyen teoriden alınmıştır ama “nesne” nosyonu ve üzerine inşa edilen kuram daha da ileri götürülmüştür. Buradaki önemli noktalar arkaik dönem düşünsel faaliyetler ve egonun kaygıyla baş etme kapasitesi, ölüm ve yaşam dürtüleri (tabii ki burada içgüdü kapsamında düşünülmelidir. Yani Freudyen bakıştaki gibi bileşenlere ayrılanlar olarak değil, bir bütün yapı olarak var olandan bahsediyoruz), egonun geliştirdiği savunma mekanizmaları, doğum öncesi fanteziler (bunlar sonradan bilinç dışının da parçası olarak kalacak) ve paranoid-şizoid ve depresif konumları içerir.Klein’nin kuramında da bebek kendisinden kaynaklanan libido ve agresyonu nesneye yükler. Bu nesneye ilk yatırım da sayılır. Sonra yansıtmayla yatırım yapılmış nesne içselleştirilir-introjection. Bebek ilk haz evresi oral dönemde ağızdan alındığı gibi ağzı üzerinden dünyayı da fantezi dünyasında içselleştirilir. Normallikte bebeği doyuran ilk kısmi nesne olan meme ilk içselleştirilmiş nesnedir.Klein teorisine göre temel olan dış dünyadaki nesneyle olan ilk ilişkimizdir. Bu nesnenin tümü değil kısmidir, memedir. Bebek memenin verdiği sütü ve memenin kendisini içine alır. Bu dil öncesi evredir. Memeyle kurulan ilişkilerde dil öncesi baskın süreçler ve fantazmların olduğu dönemdir. Bu içselleştirilmiş memenin ve bu memeyle kurulan ilişkinin niteliği, bu memenin iyilik durumu iyi, seven annenin öncül temsil ve niteliklerini taşır. Bu temel ilişki de öznenin umut, güven ve iyiliğe inanç güvenin temeli ve hatta yaratıcılığın öncüldür. Bu içsel nesnenin prototipi aynı zamanda doğumundan itibaren sahnede olan ölüm içgüdüsüne karşı egonu destekleyecek yaşam içgüdüsü güdümünde introjekte edilecek. Bu içselleştirme denilen süreç aslında yeniden içselleştirme sürecidir. Çünkü bebek kendi olanı nesneye yansıtır ondan sonra içselleştirir. Böylelikle içselleştirilen sadece iyi nesne değil, bebeğin kendisiyle getirdiği agresyon ve açığa çıkmış agresyon potansiyeli nesneye yansıtılarak içselleştirilme sürecidir. Böylelikle egonun yapısında temel işlevi olacak ilk kısmı nesnenin kötü yanları da içselleştirilmiş olacak. Not etmek lazım ki bu kısmi nesneler bebeğin yaşamının ilk, kaotik ve dezorganize olduğu dönemde yani kabaca ilk 6 aydır. Bu da Kleinyen kuramda paranoid-şizoid konumdur. Bu evrede meme ilk kısmı nesne yarılmıştır: Tümden iyi ve tümden kötü olarak. Bu tümden kötü meme çocuğu aç bırakan, istediğinde orada olmayan memedir ama aynı zamanda kendi agresyonunu yansıtıp içselleştirdiği nesnedir. Yani egonun diğer bileşeni de kötü memeyle kurulan ilişki ve içselleştirilen kötü memedir de. Klein birçok metninde bazen self, bazen birey olarak kullansa da ego bizim metinde Klein’in de genelde topolojideki yapısal olan egodur. Yukarıda yazıldığı üzere egonun parçası olacak ilk kısmi nesnenin iyi yanının yanı sıra kötü kısmı da egonun üzerindeki etki açıdan tamı değildir. Zira agresyon dürtü bağlamının yanı sıra hostalite ve frustrisyon insan doğasının parçası olarak ölüm içgüdüsü de temel işlev görmektedir. Ama eğer işleyen süreç patolojik olmazsa bebek ilk 6 aydan sonra kötü ve iyi memenin aslında tek bir meme olduğunu farkına varacaktır. Bu yarma işlemi de splitting olarak ilkel savunma mekanizması olarak bilinmektedir. Bebek memenin tek olduğunu gerçekliğini fark edince depresif konuma geçmektedir. Bu hem de annenin bir bütün olarak algılanması olacaktır. Bu sebeple aslında içselleştirilmiş nesnelerin çocukluğun iki temel figürü: baba ve anne temelde ilk kısmi nesnenin izlerini taşımaktadırlar. Zira annesel ilişkinin niteliği babasal ilişkinin niteliğini belirlediği üzere temelde memeyle kurulan ilişki tüm nesne ilişkilerin prototipini oluşturmaktadır Kleinyen kuramda.Klein, nesne ilişkileri kuramının öncü ve kurucularından sayılmaktadır. Bu bağlamda Freud zamanında ama Freud’ün metapsikolojisindeki dürtü odaklanmasından neredeyse paradigmatik kayma yaşayarak ödip dönemden preödip döneme odaklanmış ve dürtünün kendisinden onun hedefi olan nesnesine, bilinçdışı nesnesine yönelmiştir(Burada Lacan’ın post-freudyenlere eleştirisinin anlamını da görebiliriz). Klein insan “kaderini” ödip sürecinde çıkışla oluşan ruhsal aygıtın yapılanmasına bağlayan Freüd’un kuramını bir önceye, daha ilkel ve birincil(primer) süreçlerin eşiğinde işleyen döneme inerek ödip’in kaderini preödipteki nesne ilişkileri üzerinden okumuştur. Klein’i kuramı kabaca ilk bir seneye ve bunu da kaba taslak olarak ilk ve sonraki olacak şekilde iki 6 aya bölmüştür. Bu iki süre “konum” olarak tanımlanmış ve Freud’ün tanımladığı tüm psikeseksüel gelişim aşaması bu iki konumda teleskopaj denen yapıda iç-içe geçmiş şekilde bulunmaktadır. İlk konum (kabaca 6 ay) paranoid-şizoid konumdur. Buradan daha önceki genel psikolojiden bilgisinden gelen çağrışımlar, paranoiya ve şizofrenide tipik seyri olan hostilite kuramsal zeminin bulacaktır. Nitekim Klein bu konumun tipik savunma mekanizmaları yarılma ve yansıtmalı özdeşimi(Otto Kernberg yansıtmalı özdeşimi her zaman psikotik spekturumdaki patolojilerin savunma mekanizması olduğu düşüncesine itiraz eder) bu konumun yapısal özelliklerinden olan ilk nesnenin öncülü olan meme, kismi nesneyle olan ilişkideki paranoid-şizoid süreçlerdeki mekanizmalar olarak tanımlamaktadır. Bu konumda eğer çocuk kendi kalıtsal özellikleri dolayısıyla ya da annesel primer bakım dolayısıyla bir yoksunluk (ama çocuğun kalıtsal kapasitesi kimi patolojik yoksunlukları telafi etmede de işe yarayabilir) yaşarsa ilk kısmi nesne zulmedici nesneye dönüşerek içselleştirilir(ilk kısmi nesne iyi veya kötü olsun her zaman ödip sürecinin varisi olarak süper egonun bileşeni olarak içselleştirilir) (introvert). Eğer bebek ilk nesneyle güvenli ilişki kuramazsa geliştirdiği aşırı haset duygusu erken suçluluk duygusunu geliştirir ve bu ilk konumda bununla baş edemez. Yani bu suçluk duygusu da zulmedilme olarak görülür. Bu sebeple yansıtmalı özdeşim mekanizmasını kullanır. Bu süreçteki aşırı haset oral doyumu engeller ve bu da erken genital eğilimlerin devreye girmesiyle sonuçlanır. Bu demektir ki oral evre genitalleşir, evreler birbirine karışarak her evreye has fantezileri bulanıklaştırır. Yani genital evre oral kaygı sıkıntıların izlerin taşır kendi evresinde. Bu orallikten kaçış olarak genitallik güvensizlik ve dengesizliği tetiklediği gibi saplantılı mastürbasyonu ve aşırı seks düşkünlüğüne yol açabilir. Bu anlamda genitalliğin vaktinden önce ortaya çıkması suçluluğun erken başlamasına işaret edebilir ve bu da kendi sırasında paranoid ve şizoid vakalarda görülen bir durumdur.
Normalde bu suçluluk duygusu depresif konumun sonunda bebeğe saldırganlığın dışarıdan değil kendisinden kaynaklandığını fark etmesiyle baş edilebilir suçluluk duygusuyla depresif konuma geçer. Ama suçluluk duygusu aşırı olursa baş edilemez durum içsel nesnenin zulmedici niteliğini belirleyicisi olur. Bu ilk kısmi nesneyle kurulan ilişki sonradan içselleştirilecek ve süper egonun öncülü olarak işlev görecektir. Bu ilk kısmi nesneyle kurulan ilişki yaşamın tümüne yayılacak güven duygusu meselesiyle yakında ve direk ilişkili olarak kendini gösterecektir. Bu süreçten preödip sürecin ödipal dönemde nasıl fundamental bir rolü olduğunu görebilmekteyiz. Yani anneyle ve öncesinde anne memesiyle olan ilişki ondan sonraki tüm nesnelerle olan ilişkilerin kaderini belirleyecektir, aynı ödip döneminde babayla olan ilişkinin belirleyiciliği gibi. Diğer değimle güvenli olmayan içselleştirilmiş nesne annenin içindeki penis fantezisi, annesel özdeşimde o penis zulmedici nitelikleri taşıyacaktır, aynı ilk kısmi nesnede olduğu gibi. Bu sebeple Freud’un kadınların penis hasedinin etiyolojisinde işaret etmediği yeni bir bileşen, yapısal mesele bulunmaktadır. Penis hasedinin öncülü memeye duyulan primer hasettir. Yani memeye duyulan haset penise aktarılabildiği gibi ayni paralellikte anneye duyulan haset, babaya ve babayla olan ilişkide de kendini gösterecektir. Bu babayla olan ilişkinin bir senaryosunda annenin içindeki penis, (annenin sahip olduğu erkek ) kadının gelecek ilişkilerinde her kazanılmış erkeğin anneyle olan çatışmanın rövanşı olarak görülecektir. Ama buradaki tipik olan kazanılmış, ulaşılmış her erkeğin hemen akabinde değerini kaybetmiş olacağıdır.
Eli mızraplı gecenin karşısında çırılçıplak süzülen benliğim. Kırk beş senelik bir ağırlık omuzlarımda. Bilinmezlerle oyaladığım bir de küçüğüm. Odamın tavanında, her biri bir renk olan bin bir el uzatılmış. Şairin beynindeki cinlerin düğünü, şimdi odamın tenhalarında. Tadı biraz acı gecelerin. Aslını kaybediyor uyku, dikenimsi hâl alıyor pencerem. Kilometrelerce öteye gidiyor karşı apartman. Sakinler bir adım ötede. Memleketin oluyor karşı komşun.
Toprağın kadar özümsüyorsun birbirini. Mesafenin varlığı inkar edilemez ancak kapının altından aydınlatıyor hüzmeleri eşin, dostun. Sancılı imtihanların devası pek bir kıymetli. Şakaklarımı mesken edinmiş baş parmağımın izi. Bulduğun ilk aynada başlayan derin yüz analizleri bir yana vakitten vakte hasretsin vechine. Yeni bir semptomun dürtmesiyle irkiliyorsun, inliyorsun. Vücudunda gezmesine izin veriyorsun bir yabancının. Ecnebi topraklarının huyunu almış, dil bilmezsin iz bilmezsin.
Bilinmezliğin çukurunda kendi yalnız akvaryumunda çırpına dur. Göğsüne oturan yumru tahtı ele geçirmiş, naralar atıyor. Şaha kalkmanın deryasındayken, sen biriylesin. Semayı sadrına sığdıramayan biri. Şafi olandan gelecek şifa tek kanat kelebek avuçlarında. Bir açıp bir kapatma oyunu oynarken şahitlik ediyorsun ona. Serçeye çalan kalbimin ritmi telefonun ardındaki yabancıya dargın. Ân olmaya dahi sabredemeden geçip giden tüm ânlara dargın. Hastalığa sağlığa imza atan iki bedenden birinin soluk sayışına şahitlik ediyorum. Ağlıyorum, içimdeki bu yumruya teşekkür ediyorum. Baki olana bir düğüm daha yakın, fani olan bu aleme bir adım uzağız..
Bir ölü ayaklanıyor, Günaha bulaşmış sokaklarda Bir ölü, yürüyor yalınayak Bir çocuğun gülümsemesinde idam ediliyor umutlar Yeminler boşa Tanrılar acılarımızdan ibaret. İyi niyetlerim firarda. Tanrım sana gelen yollar labirent Bekareti bozulmamış gecelerin doğurduğu çocuk ve ben; Ahmağıyız bu yolların. Tanrım yürüdükçe uzaklaşıyorum senden Acılarım azaldıkça küçülüyorsun Çünkü sen ihtiyaçsın ve ben muhtaçlıktan hür bir köle.. Yavruağzı isyanlarım ve maviye boyalı ziyanlarım var Aklım karışıyor Tanrım, ama biliyorum ki; Benim sana olduğum kadar sen de bana muhtaçsın. Neden Tanrım? Şiirime tecavüz ederken aşktan nasiplenmemiş gözler Müsveddesi oldun yarattığın bu karanlığın. Harf harf inlerken imgelerim Sen kör bir güneşin sağır sıcaklığında seyrettin beni En mahrem duygularım erirken gözlerinin Gölgesine Sen kirpik kirpik soydun ruhumu ve serdin gözler önüne Üstelik seni ben yaratmışken.. İyi dinle beni Tanrım Bu gece dökeceğim içimi çünkü bu sana dair son gece Bir şiirle yarattığım seni bir şiirle yok ediyorum Benden bu kadar Tanrım ben ALLAH’a gidiyorum..
Bir anlam beliriyor aniden Savruluyor düşünceler inceden Usulca koparıyor anılar kendini derinlerden En çaresiz, en dipsiz kuyulardan Yorgun, bulanık, belirsiz… Kopmuş dalından, savrulmuş fütursuzca Bütün bu hengamenin ortasında Yapayalnız kalıveriyor Ah cânım, şeker pembem, yavru ağzım İyiliğin hası, yüreğimin güzelliği Sana ne oldu da, düşürdüler gönlünü?
Sen, sen değilsin bu sessizlikle Sen, sen değildin bu sensizlikte…
Sana kim değdi, kim yüklendi bağrına? Seni kim serdi, kim sürdü diyarlarından? Oysaki sen en incesiydin sevgilerin En içteni, en ahseni… Yuvan oldu gördüklerin, Düşün oldu düşündüklerin Kabûlün oldu duydukların En sonunda yine veremin oldu saydıkların
Sen, sen değilsin bu sessizlikle Sen, sen değildin bu sensizlikte…
Korkuyorum, senin varlığından da yokluğundan da. Yollarımı her zaman karıştırıyorum, gece geç vakitlere kadar ağlıyorum, neden bir kez bile doğruyu seçemiyorum? Peki neden en güçsüz taraftayım? Bilemiyorum.
Bu sefer düştüğümde beni kaldırmayacak mısın? Koşuyorum, ayaklarım kanıyor yaralarıma ortak olamayacak mısın? Işığın olmadan yolumu bulamıyorum, beni karanlıkta mı bırakacaksın?
Seni ne kadar üzdüm, kırdım bilmiyorum ama beni affetmeyecek misin? Her zaman tek başıma olduğumu biliyorsun, beni sen de mi yalnız bırakıp gideceksin?
Ruhum sevgine açken, senden hep umut beklerken, tam da sana enlazımken bana arkanı mı döneceksin?
Elim gün geçtikçe boş kalıyor. Yaşamaya olan sevgim yok oluyor. Kalbimi avuçlarının içine alıp onarmayacak mısın?
Bitiyorum. Tüm bunların sonuna geliyorum. Yanında bana bir yer ayırmayacak mısın? Ve ışığı en yakından görüyorum. Benimle ölümde buluşmayacak mısın?
(…) ahlat ahların ağacıydı, yaşlanmaya başlayanların, itiraf edilememiş aşkların, evde kalmış kızların. ahlat ahların ağacıydı, cezayir nasıl cezaların ülkesiyse, öyleydi işte. (Madak, 2012: 20)
Ahlat Ağacı, yönetmenliğini Nuri Bilge Ceylan’ın gerçekleştirdiği dram türündeki 2018 çıkışlı sinema filmidir. Bu çalışma baba ve oğul ilişkisini psikodinamik açıdan ele almaktadır. Film, Sinan’ın üniversitede sınıf öğretmenliği bölümünü bitirerek eve, Çanakkale’nin Çan ilçesine dönüşüyle başlıyor. Başlangıçta Sinan ile babası İdris’in ortak yönü sınıf öğretmeni olması gibi gözükür. İdris doğaya tutkun, paragöz olmayan, duyarlı, romantik, kasabadakilerden daha fazla kitap okuyan, geleceğe dönük umutları ve hayalleri olan tarım ve hayvancılıkla ilgili fikirleri olan biridir. Bu fikirlere Rus edebiyatında rastlarız. Özellikle Dostoyevski ve Tolstoy romanlarına baktığımızda sayfalarca yazarların tarımla ve hayvancılıkla ilgili fikirlerini görürüz. İdris, eşi Asuman’ı da bu fikirleriyle tavlamıştır. Asuman onun kasabadaki diğer erkekler gibi olmamasından dolayı İdris’e aşık olur. Ama eş terapisinden bilinir ki bir insanın bir insana aşık olmasına sebep olan özellikler o ilişkinin sonunda ayrılmasına sebep olan özellikler olur çoğunlukla.
Filmde bu özelliklerin İdris’i bir şekilde toplum dışına itmesi, toplum dışına iterken de hayallerinden boşalan yerin at yarışı yani kumarla doldurduğunu görürüz. Evini, arabasını her şeyini maaşına haciz gelecek kadar kumara yatırdığını görürüz. Uçan kuşa da borçlu olan İdris, bir çeyrek köfte yiyebilmek için oğlundan para isteyecek duruma gelir. İdris kendini o kadar kaybetmiştir ki İdris’i İdris yapan özelliklerden o kadar sıyrılmıştır ki değer erozyonuna uğramıştır ve kumar gibi küçük işlerle uğraşması da bundandır. Çok sevdiği öğretmenliğini bile çok berbat şekilde yapar. İdris bir nevi depresyondadır çünkü insanlar depresyon süreçlerinde yaptıkları işi değersizleştirirler, keyif aldıkları şeyleri bırakırlar, giderek bir çıkmazın içerisinde hallerinin ne olacaklarını düşünüp bu düşüncenin içerisine gömülürler. İdris kumarla özdeşleşmiş bir karakter, ne yapsa kumar oynuyor sanırız. Film boyunca bize çeşitli sahneler verilir ama bir kere bile kumar oynadığına tanık olmayız. Yönetmen âdeta bir şey yapıyor(kumar oynuyor) izlenimi verir ama yapmaz. İdris belki de sadece o hazzı hayal eder. Öte yandan bağımlılıkta genetik bir yatkınlık vardır. Yani bağımlı olan kişilerde bu bağımlılığın temeli 15 yaşına dayanır. 15 yaşından itibaren yer değiştirse bile devamlı olarak hayatın bir parçası olarak vardır. Kısacası bağımlılığın genetik kompetenti vardır. İdris’te ise kumar bağımlılığı bir hayal kırıklığıyla başlar. Hayal kırıklıkları ile geçen zaman dilimini, kumar coşkusunun, tutkusunun getirdiği heyecanla doldurmaya çalışıp bunu beceremeyip aslında artık hiçbir tutkusunun kalmadığı hayal kırıklarının tam anlamıyla ortadan kalktığı tek tutkusunun hiç kimsenin inanmadığı, babasının dahi kendisine inanmayıp hakaretler ettiği suyun çıkma olasılığının olmadığı yerden su çıkartmaya çalışan, kuyu kazan bir insana dönüşmesinde yani tutkusunu ve coşkusunu yine toprağa, doğaya yönelttiği biri olarak görürüz. Orada yaşam coşkusunu, yaşam enerjisini yani libidoyu bulur. İdris’i tekrar kendini iyi hissettiren, güzel şeyler yapabildiğini gördüğü yer doğadır. Çünkü doğayla tekrar bir şeyler yapabildiğini bunu gerçekleştirebildiği anlamda mutlu olduğunu ve iyi hissettiğini görürüz. Çünkü var olan andaki sorunlara takılıp kurban pozisyonuna girdiği zaman insanların ilerlemeleri pek mümkün değildir. İdris hayattaki duruşunu, kendisi için önemli değerlerini hatırlayınca bunları hayata geçirebilme gücü bulduktan sonra kendini iyi hisseder ve kuyudan su çıkmasa bile yine onlar(köylüler-İdris’in babası) haklı çıkmış olsa bile yine hayatı severek ve kendisiyle ilgili iç huzura sahip olarak geçirir. Sinan ise kasaba dünyası sevmeyen, büyük kente gitmek isteyen, büyük yazar olmak isteyen yani yazar olarak var olup kasaba kültüründen kurtulmak isteyen bir insandır. Kitabını hiçbir şekilde bastıramaz çünkü yeterli altyapı ve çevresi yoktur. Babasının çok sevdiği köpeği ve aile büyüğünün eski kitaplarını çalıp satar ve kitabı bastırır. O sırada askere gider, döndüğünde kitabı Ahlat Ağacı’nı tek okuyan kişinin nefret ve sevgi ilişkisi geliştirdiği babası olduğunu görür. Babası bu arada emekli olup köyde kuyunun yanındaki barakada yaşamaktadır. Kuyudan umudu kesmiştir çünkü su çıkmamaktadır. Hayattan umudunu kesmiş, onu tek hayatta tutan şeyin oğlu Sinan’ın yazmış olduğu Ahlat Ağacı adlı kitabı her gece tekrar tekrar okuyup altını çizmektir. İdris’in yeni yaşam sevinci budur. Tek okurunun babası olması aracılığıyla Sinan tekrar babasıyla manevi barış yapıp özdeşleşmeye girip ödipal dönemi sağlıklı bir şekilde atlatıp babasının hayalinin peşinden gitmeye karar verdiği bu da aynı zamanda kendisinin de tekrar sağlıklı hayaller kuracağı aşamaya geldiğini gösteren kuyu kazma eylemiyle verilir.
Freudyen psikanaliz, baba-oğul ilişkisini Sofokles’in yazdığı bir öyküden yola çıkarak tanımlamaktadır. Bu öyküye göre, bir kâhin Thebai şehrinin kralı Laios ile eşi Iokaste’nin doğacak olan çocuklarının Laios’u öldüreceğini söyler. Bunun üzerine çocuk doğar doğmaz dağa bırakılır. Korint Kralı Polybos tarafından büyütülen Oedipus isimli bu erkek çocuk, büyüdüğünde annesinin ve babasının gerçek annesi ve babası olmadığına dair söylentiler duyar. Gerçeği öğrenebilmek için Delphoi tapınağına doğru yola çıkar. Buradaki kâhinden, babasını öldürüp annesi ile evleneceğini öğrenen Oedipus, Korint’ten ayrılır. Yolda bir adamla tartışır ve onu öldürür. Oedipus, Thebai’ye ulaştığında Sphinks adlı canavarın sorduğu sorulara doğru yanıt veremeyenleri yediğini görür. Canavarın bilmecesine doğru yanıt veren ve onun yok olmasını sağlayan Oedipus’u halk krallıkla ödüllendirir. Bu şekilde Thebai Kralı olan ve bilmeden annesi Iokaste ile evlenen Oedipus, yıllar sonra şehri saran veba salgınının nedenini bir kâhine sorar. Babasını bilmeden öldürdüğünü ve annesiyle evli olduğunu bu kâhinden öğrenen Oedipus, iğneyle gözlerini kör eder. Iokaste ise kendini öldürür. Erkek çocuğun babasıyla ve annesiyle ilişkisinin irdelenmesinde Freud’un bu öyküden yola çıkarak geliştirdiği Oedipus karmaşası kuramı, erkek çocuğun annesine duyduğu sevgi nedeniyle babasını kıskanmasını ve bu doğrultuda babasıyla ilişkisindeki çelişkili duygularını nitelemek için kullanılmaktadır. Kuram, erkek çocukların babaya dair otoriteyle karşılaşmalarını; babalarını kendilerine rakip olarak görmelerini ve annelerinin ilgisini kazanmaya çalışmalarını konu edinmektedir. Freud’a göre, erkek çocukların dünyasında babaları büyük bir güç sahibidir, ancak anneye hissettikleri duygusal yakınlık, babalarını öldürme isteği duymalarına neden olmaktadır. Anne, erkek çocuğun düşünsel anlamda ilk sevgi nesnesi olduğu için çocuk, içinde anneye yönelik duygularını bastırmaya çalışmaktadır. Annesine sadece kendisinin sahip olmasını isteyen, babasını bu isteğinin önünde bir engel olarak gören erkek çocuk, baba, anneden uzaklaştığında rahatlamaktadır. Bu aşamada, babayı isteklerinin önünde bir engel ve rakip olarak görmesine rağmen erkek çocuk babaya da sevgi göstermektedir. Bu çift değerli duygular, erkek çocuğun bilinçdışında sürekli olarak bir arada yaşamaktadır. Freud’a göre, babanın rolü altı yaş öncesi olan Pre-Ödipal dönemde sevecen bir özdeşleşme figürü biçiminde ortaya çıkar. Ödipal dönemde çocuk kültürün düzenine girmeye başlar ve bu dönemle birlikte bilinçdışı da gelişir. Bilinçdışında çifte değerli duygularıyla yaşayan erkek çocuk, bir yandan babasını ortadan kaldırmayı amaçlarken diğer yandan ona karşı ruhunda bir sevgi barındırır. Annesine duyduğu düşünsel sevgi nedeniyle kendisine bir engel ve rakip olarak gördüğü babası tarafından cezalandırılacağı düşüncesini taşır. Ancak bu istek bilinç dışında varlığını sürdürdüğü için suçluluk duyar. Freudyen psikanalize göre erkek çocuk bir yandan babasını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir kin ve nefret besler, diğer yandan babasına ilişkin bir sevgiyi ruhunda barındırır. Babası tarafından cezalandırılacağı korkusunu taşıdığı için annesi ile ilgili isteklerinden geri çekilir. Ancak bu istekler bilinç dışında varlığını sürdürdüğü için suçluluk duygusunun temeli de atılır. Freud’un Oedipus karmaşası olarak adlandırdığı bu dönemde, anne baba ve çocuk ilişkilerindeki aksaklıkların nedenleri yer alır ve bunların çözüme kavuşamaması ileriki yaşamın nevrotik belirtilerine neden olur. Bu karmaşanın üstesinden gelinebilmesiyle cinsel ve duygusal olarak yetişkin bir yapılanmaya ulaşılabilir. Freud’un kuramında bu dönemin amacı erkek çocuğun kendi cinsiyle, yani babasıyla özdeşleşmesini sağlamaktır. Bunun en iyi yolu da oğlun, rakip olarak gördüğü babasının yerine geçmeyi arzulamasıdır. Freud’a göre, kastrasyon endişesi yüzünden babasıyla ilişkisinde çatışma halinde kalmış bir erkek, özellikle ergenlik döneminde onunla barışmalıdır. Sinan’ın babadan kalan borçlarla uğraşması, metaforik olarak psikanalizde erkek çocuğun babasıyla ilişkisinden edindiği yüklerine gönderme yapar. Erkek çocuk için babanın kimlik kuruluş sürecindeki rolü, psikanalitik teoriye odaklanılarak ortaya konmakta, baba-oğul ilişkisi, Sigmund Freud’un Oedipus karmaşası kuramı çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu kurama göre, oğullar babalarına hem hayranlık duyarlar hem de onlardan nefret ederler. Dolayısıyla baba figürünün sahip olduğu güce rağmen çocukların ona duydukları güvensizlik de söz konusu olmaktadır. Bu bağlamda, Freud’un kuramında erkek çocuklar, babalarını başlarına gelen şanssızlıkların nedeni olarak görürler. Ahlat Ağacı, başına gelen şanssızlıkların nedeni olarak gördüğü babasından ve onda cisimleşen taşradan uzaklaşmaya çalışan Sinan’ın çabasını ve bu doğrultuda tutunduğu edebiyat merakını anlatır; erkek çocuk için babadan kalan miraslardan kurtulmanın çıkışsız olduğunu; bu yolun ancak çorak toprakta bile olsa onun açtığı kuyuda su bulmaya çabalamakla aşılabileceğini gösterir. Freud, uygarlığın insan ve ilişkileri üzerindeki etkisini incelediği Uygarlığın Huzursuzluğu (1999) adlı çalışmasında, çocukluk döneminde biçimlenen ve yaşamın sonraki dönemlerinde de devam eden otorite imgelerini irdeler. Freud’a göre, çocukluk döneminde bireyin annesinin ve babasının gücüne ilişkin yaşadığı ve yarattığı arkaik imge, daha sonraki yaşantısında gücün ve otoritenin ne olduğu hakkındaki yargılarını biçimlendirir. Yetişkin olarak nitelendirilecek bir bireyin kendisi üzerinde bu denli etkili olan ebeveynlerinin güçlerinin farkında olacağı ancak bu güçten kendisini özerkleştirebileceği umulabilir. Ancak güç olgusunu bu nitelikte kavrayabilecek bireylerin sayısı pek de fazla değildir. Freud’a göre kitleler, otoriter kişilerle ilişkilerinde ilk çocukluk döneminin bu duygu karmaşasına geri dönüş yaşarlar. Sinan bir yandan babayı yok saymaya çalışırken tüm entelektüel birikimin temelini babasından alır. Tüm entelektüel meraklarını oluşturan tüm motivasyonunu sağlayan adam babasıdır. Tek okuru da üstelik babasıdır. Babasının bu samimiyetini gördüğü için onun bıraktığı kuyuyu devam ettirir.
İdris’in Sinan’a nasihat niteliğindeki son konuşmaları ise: “Var mı öyle pat diye hayale ulaşmak? Neler yaşadım, ne insanlar tanıdım. Çoğunu unutmuş olsam da unutuşun bile bir cazibesi var bence. İnsan biraz da zamanın içinde süzülmeli. İyi ve kötü anıları birbirine karışıp belirsizleşmeli ve silinip gitmeli. Silinmeyecek olanlar da var tabi. Zamana bir çentik atmak… Sen mesela kitabında değinmişsin bu zaman meselesine. Bu arada benden bahsettiğin bölümleri de okudum. Pek de iyi bahsetmemişsin. Eee öyle olacak tabi ya gençler önceki kuşakları eleştirecek. Öyle olacak ilerleme. Öyle değil mi?” Kısaca insanın kendi değerlerine sahip olması gerektiği ve bu değerlerin peşinden gitmesi, kendine uygun işleve, hedefe sahip olmasının erdemlilik olduğunu yönündedir. Yazımı Aristoteles’in Politikası’ndan alıntı yaparak sonlandırmak istiyorum: “Erdem söz konusu olduğu zaman, onu bilmek yeterli değildir. Ona sahip olmak ve yaşamak da gerekir.” Erdem bir etkinliktir, bir eylemdir. Ben dürüstüm, ben ahlaklıyım demekle ahlaklı ve dürüst olunmaz, bunu eyleme dökmek gerekir aksi takdirde hiçbir şey ifade etmez. Sinan da bunu, büyük bir coşkuyla babasıyla barışıp ortak bir eyleme döker. Belki hayal olabilecek bir eyleme, kuyuyu kazmaya…
Gün sonlanıyordu. Artık gecenin karanlığı çatmıştı gün yüzüne. Eve gitme vakti gelmişti. “Beş dakika daha anne yaa…” diyemeyeceğim bir yaşı çoktan geçmiştim.
Taze esen rüzgârın ferahlığı çocukluğuma götürmüştü beni… Gökyüzünde bir uçurtma gibi şatafatlı duran yıldıza, selam vererek hayal dünyasına kapılmıştım.
Kızların pembe, erkeklerin ise mavi ile temsil edildiği yaşlardaydım. Bir elimde elma, diğer elimde ekmeğin olduğu kral sofrasında, anın tadını çıkarıyordum. Mutluluğu iki elime sığdırmıştım…
Yer sofrasının, çatal kaşığa davul olduğu; müzik ritmimi de tutturduğum bir resitalin içindeydim. Araya giren “Yapma oğlum!”, “Oğlum kime diyorum?” vokallerine hiç aldırmadan, tek kişilik dev kadromu kurmuştum.
Sabahına çapaklı gözlerle uyandığım, Parliament Sinema Kulübü kuşağının; yeni kahramanı da bendim. Batman yada Rambo yanımda halt etmiş. Döşeğin üzerinde takla bile atabiliyordum.
Kiraz ağaçlarına ben dalardım, mahallenin çırağı da bendim. Para üstleri sağ cebime, misketleri sol cebime pay ederdim. Siyahın yanına beyaz koyar, “Şampiyon Beşiktaş!” diye bağırırdım.
Ben 90’lardım… Hevesi kursağında kalmayan bir çocuktum.
Tomris Uyar 15 Mart 1941’de hukukçu bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Çocukluğu kitaplar içinde geçerek büyüyen ve içindeki edebiyat cevherini keşfeden yazar Robert Koleji’nin ardından İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Çevirmen ve öykü yazarı olarak başladığı edebiyat hayatına Papirüs Dergisi’nin kurucularından biri olarak devam etti. Ardından Varlık, Yeni Dergi, Yeni Edebiyat, Soyut, Dost, dergilerinde de deneme ve eleştiri yazdı. Özgünlüğüyle öne çıkan bir yazar olmayı başaran Tomris Uyar, hem eserleri hem de aşklarıyla kendinden çokça bahsettirdi.
2 Nisan 2018’de kaybettiğimiz şair, çevirmen, gazeteci ve aynı zamanda Papirüs Dergisi kurucularından olan Ülkü Tamer ile yirmi iki yaşında enstitüden mezun olduktan sonra evlenen Tomris Uyar’ın, Ekin adlı bir bebekleri oldu. Ancak çiftin kızı küçük yaşta sütten boğularak ölünce evlilikleri sarsılmış ve üzücü bir şekilde ayrılmışlardı.
İkinci Aşkı Papirüs Dergisi Yazarı: Cemal Süreya!
Şüphesiz Türk edebiyatının en ses getiren aşklarından birini yaşadılar. Bu aşk için eşinden boşandığı dedikoduları yayılan Cemal Süreya “Daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin!” diyerek aşkını dile getirdi. Tomris Uyar’ın ise Şahsiyet Rötarı adını verdiği bir anısı vardı: Her akşam işten çıkar çıkmaz evine giden Süreya’ya Tomris Uyar biraz gezip dolaşmasını, arkadaşlarıyla buluşmasını ve eve geç gelmesini söyler. Ertesi gün Süreya on dakika geç gelir, sonraki gün on beş, bir sonraki gün yarım saat… Bir gün temizlik yapan Tomris Uyar, balkona çıktığında Cemal Süreya’yı evin önünde oturmuş beklerken görür. Aslında her akşam Cemal Süreya yine aynı saatte eve geliyor ama bilerek “gecikiyordu”.
Yaşadıkları bu tutku dolu aşk üç yılın ardından sona erdiğinde Tomris Uyar şöyle anlattı: “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. “Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikayen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim, benim ağzımdan kimse duymayacak” dedi ve doğrusu hiç yazmadı.“
Geriye ise Süreya’nın Sayım adını verdiği aşk dizeleri kaldı.
Ay ışığında oturduk Bileğinden öptüm senin
Sonra ayakta öptüm Dudağından öptüm seni
Kapı aralığında öptüm Soluğundan öptüm seni
Bahçede çocuklar vardı Çocuğundan öptüm seni
Evime götürdüm yatağımda Kasığından öptüm seni
Başka evlerde karşılaştık İliğinden öptüm seni
En sonunda caddelere çıkardım Kaynağından öptüm seni
Üçüncü Aşkı Uzun Soluklu Evlilik: Turgut Uyar!
Cemal Süreya ile ayrılmak üzereyken tanıştığı, öncesinde ise şiir düşünceleri hakkında Turgut Uyar ile mektuplaşan Tomris Uyar ikinci kez evlendi. Turgut Uyar’ın mutsuz evliliği, onu yedi yıl şiire ara vermeye itmişti ancak Tomris Uyar onu tekrar şiir yazmaya teşvik etti. Turgut adında çocukları olan bu evlilik on altı yıl sürdü ve 22 Ağustos 1985’te Turgut Uyar’ın ölümüyle sonlandı. Tomris Uyar aşkları hakkında, “Turgut, her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım.” derken Turgut Uyar ise ardında bir şiir bıraktı.
Herkes seni sen zanneder. Senin sen olmadığını bile bilmeden, Sen bile… Seni ben geçerken, Derim ki, Saati sorduklarında; Onu ”O” geçiyordur. Kimse anlam veremez. Tamir ettirmedin gitti derler şu saati. Ettirmek istiyor musun demezler. Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.
Zamanı durdururum yüreğimde, Sensiz geçtiği için, Akrep yelkovana küskündür. Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür. Bil ki akrep yelkovanı geçerse, Atan bu yüreğim durur. Bırak bozuk kalsın, hiç değilse; Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.
Platonik Aşık: Edip Cansever!
Tomris Uyar’ın doğum günü olan her 15 Mart’ta yeni bir şiir yazan ama karşılıksız bir aşka sahip olan Edip Cansever, Turgut Uyar’ın yakın arkadaşlarından biriydi. “Tomris rakıyı severdi ben de onu.” demişti ancak Tomris Uyar ile birliktelik yaşayamadı. Hakkında ise şöyle dedi Tomris Uyar: “Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana.”
Edip Cansever’in de Tomris Uyar’a bir şiiri vardı.
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle Ve yarışırsa ancak Monet’nin Kadınlarına yaraşan giysilerinle Gördüm de Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında Öyle kısaydı ki adımların Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle Ölçülür ve denk düşerdi ancak Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Yok bir yanıtın ”nereye” diyenlere Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki Hani Etiler’den Hisar’a insek bile Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın Çok yaşında her zamanki çocuksun gene Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç. Mart ayında patlıcan, ağustosta karnabahar Mutfağın mutfak olalı böyle Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma Oysa güneş pek batmadı senin evinde Söyle Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.
Özgür ruhuyla ve ele avuca sığmaz halleriyle İkinci Yeni’nin dört şairinin aşık olduğu ve hiç şiir yazmamasına rağmen şiirlere konu olan Tomris Uyar 4 Temmuz 2003’te aramızdan ayrıldı.
Süreya’nın şiirini ise bestesini yapabilmek için yirmi beş yıl düşünen Sezen Aksu harika sesiyle sundu bizlere.
Dünyaya baktığımız yer ekseriyetle aynı İşte! Aynalar da dönmüş yüzünü Karanlık ve fırtınalı bir denizin Hırçınlığıyla başlıyoruz geceye Sokaklar dar, kapılar kilitli, susmuş taş plak Geçen kış saz çalan teyze yerinde yok Sağır duyuları haykırıyor beyaz evler Ve bellere dolanan eller… Söz etmeyin bana masumiyetten Biliriz ki elbette harcanmışlık kaldı geriye Ruhum Karaköy’de dolanmakta
Gelseydim eğer, sözlerine mi yoksa Gözlerine mi rast gelirdim Ya da bir kahve içmeye mesela, gelir miydim Sahi piyanonun sesi neye benzerdi Kadıköy vapuru kaçta kalkardı Lütfi abi dükkanı kaçta kapatırdı Enn çok bisiklet sürmek istediğin ülke hangisiydi Dudakların en çok hangi masalı okumayı severdi Sesinden duyamadığım yalnız ismim kaldı
Saat yine ilk turunda yola çıkmış Akrepler, yelkovanlar, uygunlar, uygun olmayanlar Bir mart devinimiyle yokuş aşağı koşmayı O sert rüzgarın da yüzüme çarpmış olmasını dilerdim Olanca soğuğa rağmen evime gidip ısınmayı… Evime dediysem sana, sıcak parmak uçlarına Kedilere, kanepelere, kupalara Henüz anlatmadığın hikayelere Cılız ruhlarımızın dinlendiği minderlere Sana dönmeyi dilerdim Dünyaya dönmeyi…
Bir Fransız atasözü vardır, “Hakimin kadife cübbesinin altında celladın tırnakları hissedilir”. Peki bu atasözü bize ne anlatır? Bu sözü anlamak için 18. ve 19. yüzyıl Fransız siyasi ve sosyal tarihini bilmek gerekir. O halde konuyla alakalı biraz malumat verelim.
18. yüzyıl deyince Fransa’da ilk akla gelen şey Fransız İhtilali’dir. Her ne kadar bir ihtilal olduğu söylense de, bu konuyu biraz araştıran kimse ihtilalden çok bir katliam olduğunu görecektir (zaten tarihte kan akıtılmadan gerçekleşen bir devrim yoktur!). Öyle ki ihtilali simgeleyen şeylerin başında giyotin sehpası gelmektedir. Konuyu daha iyi anlayabilmek adına Fransız ihtilaline kısaca bir göz atalım.
Fransız ihtilali 5 mayıs 1786 yılında halk ayaklanması ile başlar. O dönemde insanlar üç sınıftı; yöneticiler (ya da burjuva sınıfı), killise görevlileri ve çalışan halk. Çalışan halka hem devlet tarafından hem kilise tarafından ağır vergiler yüklenerek sömürülürdü. Halk zaten fakir kesimken bu vergilerle daha da eziliyorlar, hayat şartları daha da ağırlaşıyordu. İşte uzun yıllar bu sömürüyü yaşıyan fakir Fransız halkı ve bu durumu anlayışla karşılayan bazı kişiler bu sisteme baş kaldırdı ve 5 mayıs günü ayaklandılar. Başta ayaklanmalar pek ciddiye alınmadı. Ama bir süre sonra devletin stratejik yerlerine baskın yapıp oralar ele geçirilmeye (örneğin Bastille Hapisane baskını ve ele geçirilmesi, kadınların saraya yürümesi vs.) başlanınca durumun ciddiyeti kavrandı ve uzun yıllar sonra monarşi tahtının sallandığı hissedildi. Durumun vahametini anlayan kral 16. Luis kaçmak ister ancak bunu başaramaz. Halk, kralı resmen feshedince bir halk meclis ve birde ihtiyarlar meclisi kuruldu. Gereken yasa ve bildiriler yayımlandı ve ihtilalin karanlık günleri başladı (başladı derken bu döneme gelene kadar ayaklanmalarda bir çok kişi ölmüş ve öldürülmüştür). Özellikle kral ve kraliçenin idam edilmesiyle – kendini iyiden iyiye kaptırmış olacak ki- celladın elinden yaklaşık yüz bin kelle geçmiştir ve bu sadece 1799 yılına kadar olan idam ve karışıklık sonucu gerçekleşen ölümlerdir (bu geçtiğimiz dönemlere meşrutiyet devri, cumhuriyet devri, direktuvar hükümeti devri denmiştir). Sıkı durun çünkü bu dönemden sonra tarih sahnesine Fransa ‘nın gururu, efsane general Napolyon Bonapart çıkmıştır. İlk başta kendisinin Fransa’ya çağırılma sebebi (ki kendisi İtalya ordusunun generali olarak Fransa ‘da değildi) meclisi muhtemel ayaklanmalara karşı korumaktır. O dönemlerde 25-26 yaşlarında olan Napolyon ‘un Fransa ‘ya gelişi tam bir bayramdı, herkez kendisini bir kahraman olarak görüyor ve güveniyordu. Zira onun gelişiyle ihtilal kemale ermiştir (bu halk ve meclisin o anki düşüncesidir. Napolyon’un güvencesiyle işlerin kolayca hallolacağını ve cumhuriyetin meşrutiyetinin tam anlamıyla yürürlüğe gireceğini düşünmüşler zavallıcaklar!). Napolyon meclis muhafızı ilan edilince ordusuyla beraber o dönem hararetle çalışan meclis etrafında konuşlanmış, bu sebeple meclisle içli dışlı olma şansı yakalamıştır. Meclisin dizaynını yavaş yavaş çözer ve bir gün çıkıp “Arkadaş durun bakalım. Siz bu yönetimi tam anlamıyla yapamıyorsunuz, gelin size yardımcı olayım (ya da siz bana yardımcı olun)” dercesine yönetime dahil olur. Yönetim üç konsüle verilir; ihtiyarlar, halk meclisi ve Napolyon ‘un temsil ettiği bir konsül. Napolyon ‘un zamanla kendisine tanıdığı imtiyazlar diğer konsüllerin tüm haklarını ve kendilerini feshetmeye kadar gider. Bir gün Napolyon çıkıp “Bu kadar ileri gittik bari imparator da olalım,” der ve olur da. Meclisi korusun ve cumhuriyeti ayakta tutsun diye getirilen Napolyon, cumhuriyeti yıkıp kendini imparator ilan eder! He bu arada cellat giyotinin başında tam mesai çalışmaktadır. Öyle ki ‘halk giyotin günü’ ilan edilmiş, halk bu idamları önden izlemek için ailecek yer ayırtmak suretiyle bu günlere ayrı bir önem atfetmişlerdir. Napolyon çok hırslıdır. Yılda birkaç kez savaşa çıkmak için ordu toplardı (desek abartmış olmayız). İleriki dönemlerde halk savaş ilan edildiğinde Napolyon ‘un kişisel zevkini tatmin etmek için oluşturduğu bu orduya katılmamak için dağa kaçarlardı. Zaman geçti Napolyon ‘a olan muhalefet arttı ve bunlar bir gün toplanıp Napolyon ‘u indirelim dediler. Öyle de oldu Napolyon tahttan indirilip bir adaya sürüldü. Tahtan indirilirken oğlunun imparator olmasını istediyse de kabul edilmedi ancak gideceği adayı kendine tahsis edilmesinde ısrarcı olunca bunu kabul ettiler. Bunun bir hata olduğunu anlamaları uzun sürmedi. Napolyon ‘un üzerine bir ordu gönderildi. Ne oldu dersiniz, Napolyon orduya bir nutuk çekti ki kimsenin ağızını bıçak açmadı, elleri tetiğe gitmedi. “Ordu silahınız, üniformanız hatta bedeninize kadar benimsiniz, bu andan sonra -Napolyon üniformasını yırtarak göğsünü açar- Ya burayı kurşunla deşersiniz yada emrime itaat edersiniz” dedi ve orduyu emrine alıp Fransa’ya yürüdü ve halkın alkış ve tezahüratı ile tahtına tekrar oturdu. Neyse bir süre tahta oturan Napolyon ‘u tekrar kaldırdılar ve geri dönüşü olmayan sürgüne gönderirler ve altı yıl sonra orada öldü.
Medeniyetin beşiği, aşıklar şehri Fransa ‘da yöneticiler değişmekte bir cumhuriyet bir imparatorluk ilan edilmekte iken değişmeyen tek şey giyotin masasındaki kellelerdi. Hiç eksik olmayan, küçük bir isyan patlak vermesinde, ufak tefek suçlarda her ne olursa olsun mahkemede kadife cübbesiyle makamında oturan Hakimin önüne getirirken kişi soluğu celladın yanında giyotin masasında alıyordu ve bu bitmiyordu. Meclisteki bazı aydınlar tarafından idamın kaldırılması hususunda çok çabalanıyor, tasarı tam meclis onayından geçecekken bir hezeyan oluyordu. Sonuç yine hüsran, yine hüsran.
Victor Hugo 1850’li yılların parlamenteri, meşhur yazar “Bir İdam Mahkumunun Son Günü” adlı eserinde anlatıyor bize. Tasarı bir dahaki gün meclisten onay alacağı kesin gözüyle bakılıyor. Herkes heyecanlı, bir yandan da bir olayın patlak vermesinden korkuluyor ve korkulan başa geliyor. Bir daha ki günün sabahı devletin dört büyüğü; başbakan, içişleri bakanı, savunma bakanı ve din işleri bakanı devlet yönetimini ele geçirmeye kalkarlar ve başaramadan tutuklanırlar. Tahmin edebileceğiniz gibi tasarı rafa kaldırılır. Sonuç olaraksa 1981 yılına kadar idam cezası devam eder ve ancak o zaman kaldırılır. İşte tamamen bu döneme ışık tutan “Hakimin kadife cübbesinin altından celladın tırnakları hissedilir” sözünü anlatmaya ve tekrar anlamaya çalıştık. Ve umarım anlatabilmişimdir, Fransa tarihindeki sıkıntının menşei idam değil asıl mevzu adaletsizliktir. Adalet mülkün temelidir, onu sarsacak şeyler mülkü, dolayısıyla halkı da sarsar.