“Ahlat Ağacı” Filmindeki Baba-Oğul İlişkisine Psikodinamik Yaklaşım

(…) ahlat ahların ağacıydı, yaşlanmaya başlayanların,
itiraf edilememiş aşkların,
evde kalmış kızların.
ahlat ahların ağacıydı,
cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
öyleydi işte.
(Madak, 2012: 20)

Ahlat Ağacı, yönetmenliğini Nuri Bilge Ceylan’ın gerçekleştirdiği dram türündeki 2018 çıkışlı sinema filmidir. Bu çalışma baba ve oğul ilişkisini psikodinamik açıdan ele almaktadır. Film, Sinan’ın üniversitede sınıf öğretmenliği bölümünü bitirerek eve, Çanakkale’nin Çan ilçesine dönüşüyle başlıyor. Başlangıçta Sinan ile babası İdris’in ortak yönü sınıf öğretmeni olması gibi gözükür. İdris doğaya tutkun, paragöz olmayan, duyarlı, romantik, kasabadakilerden daha fazla kitap okuyan, geleceğe dönük umutları ve hayalleri olan tarım ve hayvancılıkla ilgili fikirleri olan biridir. Bu fikirlere Rus edebiyatında rastlarız. Özellikle Dostoyevski ve Tolstoy romanlarına baktığımızda sayfalarca yazarların tarımla ve hayvancılıkla ilgili fikirlerini görürüz. İdris, eşi Asuman’ı da bu fikirleriyle tavlamıştır. Asuman onun kasabadaki diğer erkekler gibi olmamasından dolayı İdris’e aşık olur. Ama eş terapisinden bilinir ki bir insanın bir insana aşık olmasına sebep olan özellikler o ilişkinin sonunda ayrılmasına sebep olan özellikler olur çoğunlukla.

Filmde bu özelliklerin İdris’i bir şekilde toplum dışına itmesi, toplum dışına iterken de hayallerinden boşalan yerin at yarışı yani kumarla doldurduğunu görürüz. Evini, arabasını her şeyini maaşına haciz gelecek kadar kumara yatırdığını görürüz. Uçan kuşa da borçlu olan İdris, bir çeyrek köfte yiyebilmek için oğlundan para isteyecek duruma gelir. İdris kendini o kadar kaybetmiştir ki İdris’i İdris yapan özelliklerden o kadar sıyrılmıştır ki değer erozyonuna uğramıştır ve kumar gibi küçük işlerle uğraşması da bundandır. Çok sevdiği öğretmenliğini bile çok berbat şekilde yapar. İdris bir nevi depresyondadır çünkü insanlar depresyon süreçlerinde yaptıkları işi değersizleştirirler, keyif aldıkları şeyleri bırakırlar, giderek bir çıkmazın içerisinde hallerinin ne olacaklarını düşünüp bu düşüncenin içerisine gömülürler. İdris kumarla özdeşleşmiş bir karakter, ne yapsa kumar oynuyor sanırız. Film boyunca bize çeşitli sahneler verilir ama bir kere bile kumar oynadığına tanık olmayız. Yönetmen âdeta bir şey yapıyor(kumar oynuyor) izlenimi verir ama yapmaz. İdris belki de sadece o hazzı hayal eder. Öte yandan bağımlılıkta genetik bir yatkınlık vardır. Yani bağımlı olan kişilerde bu bağımlılığın temeli 15 yaşına dayanır. 15 yaşından itibaren yer değiştirse bile devamlı olarak hayatın bir parçası olarak vardır. Kısacası bağımlılığın genetik kompetenti vardır. İdris’te ise kumar bağımlılığı bir hayal kırıklığıyla başlar. Hayal kırıklıkları ile geçen zaman dilimini, kumar coşkusunun, tutkusunun getirdiği heyecanla doldurmaya çalışıp bunu beceremeyip aslında artık hiçbir tutkusunun kalmadığı hayal kırıklarının tam anlamıyla ortadan kalktığı tek tutkusunun hiç kimsenin inanmadığı, babasının dahi kendisine inanmayıp hakaretler ettiği suyun çıkma olasılığının olmadığı yerden su çıkartmaya çalışan, kuyu kazan bir insana dönüşmesinde yani tutkusunu ve coşkusunu yine toprağa, doğaya yönelttiği biri olarak görürüz. Orada yaşam coşkusunu, yaşam enerjisini yani libidoyu bulur. İdris’i tekrar kendini iyi hissettiren, güzel şeyler yapabildiğini gördüğü yer doğadır. Çünkü doğayla tekrar bir şeyler yapabildiğini bunu gerçekleştirebildiği anlamda mutlu olduğunu ve iyi hissettiğini görürüz. Çünkü var olan andaki sorunlara takılıp kurban pozisyonuna girdiği zaman insanların ilerlemeleri pek mümkün değildir. İdris hayattaki duruşunu, kendisi için önemli değerlerini hatırlayınca bunları hayata geçirebilme gücü bulduktan sonra kendini iyi hisseder ve kuyudan su çıkmasa bile yine onlar(köylüler-İdris’in babası) haklı çıkmış olsa bile yine hayatı severek ve kendisiyle ilgili iç huzura sahip olarak geçirir. Sinan ise kasaba dünyası sevmeyen, büyük kente gitmek isteyen, büyük yazar olmak isteyen yani yazar olarak var olup kasaba kültüründen kurtulmak isteyen bir insandır. Kitabını hiçbir şekilde bastıramaz çünkü yeterli altyapı ve çevresi yoktur. Babasının çok sevdiği köpeği ve aile büyüğünün eski kitaplarını çalıp satar ve kitabı bastırır. O sırada askere gider, döndüğünde kitabı Ahlat Ağacı’nı tek okuyan kişinin nefret ve sevgi ilişkisi geliştirdiği babası olduğunu görür. Babası bu arada emekli olup köyde kuyunun yanındaki barakada yaşamaktadır. Kuyudan umudu kesmiştir çünkü su çıkmamaktadır. Hayattan umudunu kesmiş, onu tek hayatta tutan şeyin oğlu Sinan’ın yazmış olduğu Ahlat Ağacı adlı kitabı her gece tekrar tekrar okuyup altını çizmektir. İdris’in yeni yaşam sevinci budur. Tek okurunun babası olması aracılığıyla Sinan tekrar babasıyla manevi barış yapıp özdeşleşmeye girip ödipal dönemi sağlıklı bir şekilde atlatıp babasının hayalinin peşinden gitmeye karar verdiği bu da aynı zamanda kendisinin de tekrar sağlıklı hayaller kuracağı aşamaya geldiğini gösteren kuyu kazma eylemiyle verilir.

Freudyen psikanaliz, baba-oğul ilişkisini Sofokles’in yazdığı bir öyküden yola çıkarak tanımlamaktadır. Bu öyküye göre, bir kâhin Thebai şehrinin kralı Laios ile eşi Iokaste’nin doğacak olan çocuklarının Laios’u öldüreceğini söyler. Bunun üzerine çocuk doğar doğmaz dağa bırakılır. Korint Kralı Polybos tarafından büyütülen Oedipus isimli bu erkek çocuk, büyüdüğünde annesinin ve babasının gerçek annesi ve babası olmadığına dair söylentiler duyar. Gerçeği öğrenebilmek için Delphoi tapınağına doğru yola çıkar. Buradaki kâhinden, babasını öldürüp annesi ile evleneceğini öğrenen Oedipus, Korint’ten ayrılır. Yolda bir adamla tartışır ve onu öldürür. Oedipus, Thebai’ye ulaştığında Sphinks adlı canavarın sorduğu sorulara doğru yanıt veremeyenleri yediğini görür. Canavarın bilmecesine doğru yanıt veren ve onun yok olmasını sağlayan Oedipus’u halk krallıkla ödüllendirir. Bu şekilde Thebai Kralı olan ve bilmeden annesi Iokaste ile evlenen Oedipus, yıllar sonra şehri saran veba salgınının nedenini bir kâhine sorar. Babasını bilmeden öldürdüğünü ve annesiyle evli olduğunu bu kâhinden öğrenen Oedipus, iğneyle gözlerini kör eder. Iokaste ise kendini öldürür. Erkek çocuğun babasıyla ve annesiyle ilişkisinin irdelenmesinde Freud’un bu öyküden yola çıkarak geliştirdiği Oedipus karmaşası kuramı, erkek çocuğun annesine duyduğu sevgi nedeniyle babasını kıskanmasını ve bu doğrultuda babasıyla ilişkisindeki çelişkili duygularını nitelemek için kullanılmaktadır. Kuram, erkek çocukların babaya dair otoriteyle karşılaşmalarını; babalarını kendilerine rakip olarak görmelerini ve annelerinin ilgisini kazanmaya çalışmalarını konu edinmektedir. Freud’a göre, erkek çocukların dünyasında babaları büyük bir güç sahibidir, ancak anneye hissettikleri duygusal yakınlık, babalarını öldürme isteği duymalarına neden olmaktadır. Anne, erkek çocuğun düşünsel anlamda ilk sevgi nesnesi olduğu için çocuk, içinde anneye yönelik duygularını bastırmaya çalışmaktadır. Annesine sadece kendisinin sahip olmasını isteyen, babasını bu isteğinin önünde bir engel olarak gören erkek çocuk, baba, anneden uzaklaştığında rahatlamaktadır. Bu aşamada, babayı isteklerinin önünde bir engel ve rakip olarak görmesine rağmen erkek çocuk babaya da sevgi göstermektedir. Bu çift değerli duygular, erkek çocuğun bilinçdışında sürekli olarak bir arada yaşamaktadır. Freud’a göre, babanın rolü altı yaş öncesi olan Pre-Ödipal dönemde sevecen bir özdeşleşme figürü biçiminde ortaya çıkar. Ödipal dönemde çocuk kültürün düzenine girmeye başlar ve bu dönemle birlikte bilinçdışı da gelişir. Bilinçdışında çifte değerli duygularıyla yaşayan erkek çocuk, bir yandan babasını ortadan kaldırmayı amaçlarken diğer yandan ona karşı ruhunda bir sevgi barındırır. Annesine duyduğu düşünsel sevgi nedeniyle kendisine bir engel ve rakip olarak gördüğü babası tarafından cezalandırılacağı düşüncesini taşır. Ancak bu istek bilinç dışında varlığını sürdürdüğü için suçluluk duyar. Freudyen psikanalize göre erkek çocuk bir yandan babasını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir kin ve nefret besler, diğer yandan babasına ilişkin bir sevgiyi ruhunda barındırır. Babası tarafından cezalandırılacağı korkusunu taşıdığı için annesi ile ilgili isteklerinden geri çekilir. Ancak bu istekler bilinç dışında varlığını sürdürdüğü için suçluluk duygusunun temeli de atılır. Freud’un Oedipus karmaşası olarak adlandırdığı bu dönemde, anne baba ve çocuk ilişkilerindeki aksaklıkların nedenleri yer alır ve bunların çözüme kavuşamaması ileriki yaşamın nevrotik belirtilerine neden olur. Bu karmaşanın üstesinden gelinebilmesiyle cinsel ve duygusal olarak yetişkin bir yapılanmaya ulaşılabilir. Freud’un kuramında bu dönemin amacı erkek çocuğun kendi cinsiyle, yani babasıyla özdeşleşmesini sağlamaktır. Bunun en iyi yolu da oğlun, rakip olarak gördüğü babasının yerine geçmeyi arzulamasıdır. Freud’a göre, kastrasyon endişesi yüzünden babasıyla ilişkisinde çatışma halinde kalmış bir erkek, özellikle ergenlik döneminde onunla barışmalıdır. Sinan’ın babadan kalan borçlarla uğraşması, metaforik olarak psikanalizde erkek çocuğun babasıyla ilişkisinden edindiği yüklerine gönderme yapar. Erkek çocuk için babanın kimlik kuruluş sürecindeki rolü, psikanalitik teoriye odaklanılarak ortaya konmakta, baba-oğul ilişkisi, Sigmund Freud’un Oedipus karmaşası kuramı çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu kurama göre, oğullar babalarına hem hayranlık duyarlar hem de onlardan nefret ederler. Dolayısıyla baba figürünün sahip olduğu güce rağmen çocukların ona duydukları güvensizlik de söz konusu olmaktadır. Bu bağlamda, Freud’un kuramında erkek çocuklar, babalarını başlarına gelen şanssızlıkların nedeni olarak görürler. Ahlat Ağacı, başına gelen şanssızlıkların nedeni olarak gördüğü babasından ve onda cisimleşen taşradan uzaklaşmaya çalışan Sinan’ın çabasını ve bu doğrultuda tutunduğu edebiyat merakını anlatır; erkek çocuk için babadan kalan miraslardan kurtulmanın çıkışsız olduğunu; bu yolun ancak çorak toprakta bile olsa onun açtığı kuyuda su bulmaya çabalamakla aşılabileceğini gösterir. Freud, uygarlığın insan ve ilişkileri üzerindeki etkisini incelediği Uygarlığın Huzursuzluğu (1999) adlı çalışmasında, çocukluk döneminde biçimlenen ve yaşamın sonraki dönemlerinde de devam eden otorite imgelerini irdeler. Freud’a göre, çocukluk döneminde bireyin annesinin ve babasının gücüne ilişkin yaşadığı ve yarattığı arkaik imge, daha sonraki yaşantısında gücün ve otoritenin ne olduğu hakkındaki yargılarını biçimlendirir. Yetişkin olarak nitelendirilecek bir bireyin kendisi üzerinde bu denli etkili olan ebeveynlerinin güçlerinin farkında olacağı ancak bu güçten kendisini özerkleştirebileceği umulabilir. Ancak güç olgusunu bu nitelikte kavrayabilecek bireylerin sayısı pek de fazla değildir. Freud’a göre kitleler, otoriter kişilerle ilişkilerinde ilk çocukluk döneminin bu duygu karmaşasına geri dönüş yaşarlar. Sinan bir yandan babayı yok saymaya çalışırken tüm entelektüel birikimin temelini babasından alır. Tüm entelektüel meraklarını oluşturan tüm motivasyonunu sağlayan adam babasıdır. Tek okuru da üstelik babasıdır. Babasının bu samimiyetini gördüğü için onun bıraktığı kuyuyu devam ettirir.

İdris’in Sinan’a nasihat niteliğindeki son konuşmaları ise: “Var mı öyle pat diye hayale ulaşmak? Neler yaşadım, ne insanlar tanıdım. Çoğunu unutmuş olsam da unutuşun bile bir cazibesi var bence. İnsan biraz da zamanın içinde süzülmeli. İyi ve kötü anıları birbirine karışıp belirsizleşmeli ve silinip gitmeli. Silinmeyecek olanlar da var tabi. Zamana bir çentik atmak… Sen mesela kitabında değinmişsin bu zaman meselesine. Bu arada benden bahsettiğin bölümleri de okudum. Pek de iyi bahsetmemişsin. Eee öyle olacak tabi ya gençler önceki kuşakları eleştirecek. Öyle olacak ilerleme. Öyle değil mi?” Kısaca insanın kendi değerlerine sahip olması gerektiği ve bu değerlerin peşinden gitmesi, kendine uygun işleve, hedefe sahip olmasının erdemlilik olduğunu yönündedir. Yazımı Aristoteles’in Politikası’ndan alıntı yaparak sonlandırmak istiyorum: “Erdem söz konusu olduğu zaman, onu bilmek yeterli değildir. Ona sahip olmak ve yaşamak da gerekir.” Erdem bir etkinliktir, bir eylemdir. Ben dürüstüm, ben ahlaklıyım demekle ahlaklı ve dürüst olunmaz, bunu eyleme dökmek gerekir aksi takdirde hiçbir şey ifade etmez. Sinan da bunu, büyük bir coşkuyla babasıyla barışıp ortak bir eyleme döker. Belki hayal olabilecek bir eyleme, kuyuyu kazmaya…

Gamze Yüksel
Yazmaya on beş yaşımda şiirle başladım. Bu şiirler, ilk gençliğimin romantik tepkileriydi. Daha sonraları yalnızca kalemin ve dilin değil, bir alan olarak kâğıdın da imkânlarını sonuna kadar kullanmaya gayret ettim. İnsanın sözcükle her şeye ulaşabileceğini düşünen bir insanım. Çünkü söz yoksa insanı bir araya getiren bir şey de yok. Bir yerimiz varsa bu dünyada, o da birbirimizin sesini duymamız gerektiği inancındayım. O yüzden hayatımızdan sanat ve edebiyat eksik olmasın.