Melanie Klein’ın “Haset ve Şükran” Adlı Eserine Eleştirel Bir Bakış

Freud sonrası psikanalizin önemli isimlerinden Melanie Klein, “Haset ve Şükran” adlı eserinde hasedin nasıl bir libidinal arzu içerisinden geçtiğini gösterir. Hasedin yıkıcı itkilerin oral-sadist ve anal-sadist bir ifadesi olduğunu ve yaşamın başından beri etkili olan bu tavrın aynı zamanda bünyesel bir temele dayandığını ortaya koyar. Haset ve kıskançlık genelde birbiriyle karıştırılmaktadır. Şahsi fikrim günlük hayatta kıskançlık denilen birçok durumun aslında haset olduğu yönünde. Haset iki kişi arasındadır ve kişinin arzu duyduğu nesne onda değil, başka birindedir. Temel düşünce, neden onda ve neden onda olan o şey ona haz vermektedir. Başkasında olan bu arzu duyulan nesnenin ona verdiği hazzın sonucunda kişi kızgınlık duyar. Bu kızgınlık masumane değil yıkıcı, bozucu, kirletici itkiler taşır. Dolayısıyla hasette özne bir kişiyle ilgilidir. Kıskançlıkta da durum iki kişiyle değil, üç kişiyle sınırlıdır. Özne, nesne (başka bir kişi ve ona karşı duyulan sevgi) ve bir kişi daha vardır. Sevgi duyulan kişi dışındaki kişi yani rakibi, öznenin sahip olduğu nesneyi ya ondan alıp koparmıştır ya da ondan almaya yönelik bir düşüncesi veya eylemi olduğu düşüncesine sahiptir. Dolayısıyla tehlikenin olması bile başlı başına kıskançlık için yeterlidir. Çocuk analizinin ve aynı zamanda İngiliz Nesne İlişkileri Okulunun kurucusu olan Melanie Klein insan doğasının saldırgan yönüne özel bir önem atfeder.

Ona göre, nesnenin hasetle bozulması demek olan paranoid-şizoid konumun sözel dünyasını bilince açmak ancak bilinç dışının dilini bilince tercüme etmek sayesinde gerçekleşebilir. Fakat bunun içinde kendi bilinçli dünyamızın sözcüklerini kullanmamız gerekir. Dolayısıyla Klein açısından yıkıcı itkileri, hasedi ve açgözlülüğü hafifleten etken: haz ve bunun yol açtığı şükrandır. Zira Kleincı psikanalizde nesne ilişkilerinin gelişimsel sürecinin ortaya çıkardığı içgüdüsel davranış kalıpları, kendilerine vücut veren fantazmatik içsel nesnelerin doğal sonucudur. İçsel nesneler içselleştirilmiş nesnelerdir. İçsel nesneleri biz Freud’un çalışmalarında görsek de onu bugünkü anlamıyla kavramsallaştıran ve kuramsallaştıran Klein’dir. Nesne her şeyden önce özne için bireysel duygusal anlamı olan şeydir, duygusal deneyimin tümüdür. Bronstein bu anlamda içsel nesneleri anlamak için bu kavramın geçtiği ilk yere, Freud’un metinlerine dönmeyi teklif etmektedir. Nesne dürtü konseptinde ilk karşımıza çıkar, içgüdünün hedefi olarak nesneden bahsediyoruz. Nesne dürtünün tatmin nesnesidir. Burada önemli nokta dürtü ve nesne arasında asli bir bağ yok. Bu şu demektir, dürtünün cinsel yönelimi nesneden bağımsız olarak ona yönelmiştir. Zaten nesne Freud’un perspektifinde nesne dürtünün ekonomisi, yönü, şiddeti gibi bileşenlerindendir. Freud 1914’te “Narsizm Üzerine- Giriş” metninde egonun libidinal arzuların nesnesine dönüştüğünü söylemektedir. Burada Freud bireylerin nasıl sevgi nesnelerini kendi modelleri üzerine kurduklarını anlatmaktadır. Burada ego hem bir aygıt hem bir nesne olarak tanımlanmaktadır. Ama “Yas ve Melankoli” isimli çalışmasında alışagelinen dürtü üzerine fokuslanan bakışı bu sefer daha çok nesneye dönmüş bulunmaktadır. Bu tez tam da Klein’i etkileyen noktadır. Freud, “Yas ve Melankoli”de vurguladığı diğer nokta yas hallerinde özdeşleşme-identifikasyondan bahseder. Ego yastan eziyet çeker çünkü dünya fakirleşmiş ve boşalmıştır. Burada sevilen nesne kaybedilmiştir. Melankolide görülen kendi suçlama aslında içselleştirilmiş sevilen nesneye yönelik suçlamadır. Freud bu özdeşleşmeyi fiziki içe alma-sindirme anı oral dönemin mental bir süreci olarak introjeksiyon olarak ele alır. Aynı zamanda regresyonun hangi evrede fiksasyon olduğuna işaret eden de bir nokta: oral dönem. Bu özdeşleşme aynı zamanda bağlanmanın da ilk formudur. İşte buradaki kavramsallaştırma Klein’in düşüncesindeki ana çizgilere de işaret eder. Bahsi geçen nesneden anlaşılması gereken sadece gerçek dış nesne veya algılanan nesne değil, aynı zamanda egonun özdeşmesi olarak nesnedir. Bu sebeple denebilir ki içselleştirme zihni organize etmede yapısal rolü vardır. Bu sebeple melankolide suçlanan nesne içselleştirildiği için kendini suçlamaya dönüşmüştür.Kleinci nesnenin ego yapısı üzerindeki temel etkisi Freudyen teoriden alınmıştır ama “nesne” nosyonu ve üzerine inşa edilen kuram daha da ileri götürülmüştür. Buradaki önemli noktalar arkaik dönem düşünsel faaliyetler ve egonun kaygıyla baş etme kapasitesi, ölüm ve yaşam dürtüleri (tabii ki burada içgüdü kapsamında düşünülmelidir. Yani Freudyen bakıştaki gibi bileşenlere ayrılanlar olarak değil, bir bütün yapı olarak var olandan bahsediyoruz), egonun geliştirdiği savunma mekanizmaları, doğum öncesi fanteziler (bunlar sonradan bilinç dışının da parçası olarak kalacak) ve paranoid-şizoid ve depresif konumları içerir.Klein’nin kuramında da bebek kendisinden kaynaklanan libido ve agresyonu nesneye yükler. Bu nesneye ilk yatırım da sayılır. Sonra yansıtmayla yatırım yapılmış nesne içselleştirilir-introjection. Bebek ilk haz evresi oral dönemde ağızdan alındığı gibi ağzı üzerinden dünyayı da fantezi dünyasında içselleştirilir. Normallikte bebeği doyuran ilk kısmi nesne olan meme ilk içselleştirilmiş nesnedir.Klein teorisine göre temel olan dış dünyadaki nesneyle olan ilk ilişkimizdir. Bu nesnenin tümü değil kısmidir, memedir. Bebek memenin verdiği sütü ve memenin kendisini içine alır. Bu dil öncesi evredir. Memeyle kurulan ilişkilerde dil öncesi baskın süreçler ve fantazmların olduğu dönemdir. Bu içselleştirilmiş memenin ve bu memeyle kurulan ilişkinin niteliği, bu memenin iyilik durumu iyi, seven annenin öncül temsil ve niteliklerini taşır. Bu temel ilişki de öznenin umut, güven ve iyiliğe inanç güvenin temeli ve hatta yaratıcılığın öncüldür. Bu içsel nesnenin prototipi aynı zamanda doğumundan itibaren sahnede olan ölüm içgüdüsüne karşı egonu destekleyecek yaşam içgüdüsü güdümünde introjekte edilecek. Bu içselleştirme denilen süreç aslında yeniden içselleştirme sürecidir. Çünkü bebek kendi olanı nesneye yansıtır ondan sonra içselleştirir. Böylelikle içselleştirilen sadece iyi nesne değil, bebeğin kendisiyle getirdiği agresyon ve açığa çıkmış agresyon potansiyeli nesneye yansıtılarak içselleştirilme sürecidir. Böylelikle egonun yapısında temel işlevi olacak ilk kısmı nesnenin kötü yanları da içselleştirilmiş olacak. Not etmek lazım ki bu kısmi nesneler bebeğin yaşamının ilk, kaotik ve dezorganize olduğu dönemde yani kabaca ilk 6 aydır. Bu da Kleinyen kuramda paranoid-şizoid konumdur. Bu evrede meme ilk kısmı nesne yarılmıştır: Tümden iyi ve tümden kötü olarak. Bu tümden kötü meme çocuğu aç bırakan, istediğinde orada olmayan memedir ama aynı zamanda kendi agresyonunu yansıtıp içselleştirdiği nesnedir. Yani egonun diğer bileşeni de kötü memeyle kurulan ilişki ve içselleştirilen kötü memedir de. Klein birçok metninde bazen self, bazen birey olarak kullansa da ego bizim metinde Klein’in de genelde topolojideki yapısal olan egodur. Yukarıda yazıldığı üzere egonun parçası olacak ilk kısmi nesnenin iyi yanının yanı sıra kötü kısmı da egonun üzerindeki etki açıdan tamı değildir. Zira agresyon dürtü bağlamının yanı sıra hostalite ve frustrisyon insan doğasının parçası olarak ölüm içgüdüsü de temel işlev görmektedir. Ama eğer işleyen süreç patolojik olmazsa bebek ilk 6 aydan sonra kötü ve iyi memenin aslında tek bir meme olduğunu farkına varacaktır. Bu yarma işlemi de splitting olarak ilkel savunma mekanizması olarak bilinmektedir. Bebek memenin tek olduğunu gerçekliğini fark edince depresif konuma geçmektedir. Bu hem de annenin bir bütün olarak algılanması olacaktır. Bu sebeple aslında içselleştirilmiş nesnelerin çocukluğun iki temel figürü: baba ve anne temelde ilk kısmi nesnenin izlerini taşımaktadırlar. Zira annesel ilişkinin niteliği babasal ilişkinin niteliğini belirlediği üzere temelde memeyle kurulan ilişki tüm nesne ilişkilerin prototipini oluşturmaktadır Kleinyen kuramda.Klein, nesne ilişkileri kuramının öncü ve kurucularından sayılmaktadır. Bu bağlamda Freud zamanında ama Freud’ün metapsikolojisindeki dürtü odaklanmasından neredeyse paradigmatik kayma yaşayarak ödip dönemden preödip döneme odaklanmış ve dürtünün kendisinden onun hedefi olan nesnesine, bilinçdışı nesnesine yönelmiştir(Burada Lacan’ın post-freudyenlere eleştirisinin anlamını da görebiliriz). Klein insan “kaderini” ödip sürecinde çıkışla oluşan ruhsal aygıtın yapılanmasına bağlayan Freüd’un kuramını bir önceye, daha ilkel ve birincil(primer) süreçlerin eşiğinde işleyen döneme inerek ödip’in kaderini preödipteki nesne ilişkileri üzerinden okumuştur. Klein’i kuramı kabaca ilk bir seneye ve bunu da kaba taslak olarak ilk ve sonraki olacak şekilde iki 6 aya bölmüştür. Bu iki süre “konum” olarak tanımlanmış ve Freud’ün tanımladığı tüm psikeseksüel gelişim aşaması bu iki konumda teleskopaj denen yapıda iç-içe geçmiş şekilde bulunmaktadır. İlk konum (kabaca 6 ay) paranoid-şizoid konumdur. Buradan daha önceki genel psikolojiden bilgisinden gelen çağrışımlar, paranoiya ve şizofrenide tipik seyri olan hostilite kuramsal zeminin bulacaktır. Nitekim Klein bu konumun tipik savunma mekanizmaları yarılma ve yansıtmalı özdeşimi(Otto Kernberg yansıtmalı özdeşimi her zaman psikotik spekturumdaki patolojilerin savunma mekanizması olduğu düşüncesine itiraz eder) bu konumun yapısal özelliklerinden olan ilk nesnenin öncülü olan meme, kismi nesneyle olan ilişkideki paranoid-şizoid süreçlerdeki mekanizmalar olarak tanımlamaktadır. Bu konumda eğer çocuk kendi kalıtsal özellikleri dolayısıyla ya da annesel primer bakım dolayısıyla bir yoksunluk (ama çocuğun kalıtsal kapasitesi kimi patolojik yoksunlukları telafi etmede de işe yarayabilir) yaşarsa ilk kısmi nesne zulmedici nesneye dönüşerek içselleştirilir(ilk kısmi nesne iyi veya kötü olsun her zaman ödip sürecinin varisi olarak süper egonun bileşeni olarak içselleştirilir) (introvert). Eğer bebek ilk nesneyle güvenli ilişki kuramazsa geliştirdiği aşırı haset duygusu erken suçluluk duygusunu geliştirir ve bu ilk konumda bununla baş edemez. Yani bu suçluk duygusu da zulmedilme olarak görülür. Bu sebeple yansıtmalı özdeşim mekanizmasını kullanır. Bu süreçteki aşırı haset oral doyumu engeller ve bu da erken genital eğilimlerin devreye girmesiyle sonuçlanır. Bu demektir ki oral evre genitalleşir, evreler birbirine karışarak her evreye has fantezileri bulanıklaştırır. Yani genital evre oral kaygı sıkıntıların izlerin taşır kendi evresinde. Bu orallikten kaçış olarak genitallik güvensizlik ve dengesizliği tetiklediği gibi saplantılı mastürbasyonu ve aşırı seks düşkünlüğüne yol açabilir. Bu anlamda genitalliğin vaktinden önce ortaya çıkması suçluluğun erken başlamasına işaret edebilir ve bu da kendi sırasında paranoid ve şizoid vakalarda görülen bir durumdur.

Normalde bu suçluluk duygusu depresif konumun sonunda bebeğe saldırganlığın dışarıdan değil kendisinden kaynaklandığını fark etmesiyle baş edilebilir suçluluk duygusuyla depresif konuma geçer. Ama suçluluk duygusu aşırı olursa baş edilemez durum içsel nesnenin zulmedici niteliğini belirleyicisi olur. Bu ilk kısmi nesneyle kurulan ilişki sonradan içselleştirilecek ve süper egonun öncülü olarak işlev görecektir. Bu ilk kısmi nesneyle kurulan ilişki yaşamın tümüne yayılacak güven duygusu meselesiyle yakında ve direk ilişkili olarak kendini gösterecektir. Bu süreçten preödip sürecin ödipal dönemde nasıl fundamental bir rolü olduğunu görebilmekteyiz. Yani anneyle ve öncesinde anne memesiyle olan ilişki ondan sonraki tüm nesnelerle olan ilişkilerin kaderini belirleyecektir, aynı ödip döneminde babayla olan ilişkinin belirleyiciliği gibi. Diğer değimle güvenli olmayan içselleştirilmiş nesne annenin içindeki penis fantezisi, annesel özdeşimde o penis zulmedici nitelikleri taşıyacaktır, aynı ilk kısmi nesnede olduğu gibi. Bu sebeple Freud’un kadınların penis hasedinin etiyolojisinde işaret etmediği yeni bir bileşen, yapısal mesele bulunmaktadır. Penis hasedinin öncülü memeye duyulan primer hasettir. Yani memeye duyulan haset penise aktarılabildiği gibi ayni paralellikte anneye duyulan haset, babaya ve babayla olan ilişkide de kendini gösterecektir. Bu babayla olan ilişkinin bir senaryosunda annenin içindeki penis, (annenin sahip olduğu erkek ) kadının gelecek ilişkilerinde her kazanılmış erkeğin anneyle olan çatışmanın rövanşı olarak görülecektir. Ama buradaki tipik olan kazanılmış, ulaşılmış her erkeğin hemen akabinde değerini kaybetmiş olacağıdır.

Gamze Yüksel
Yazmaya on beş yaşımda şiirle başladım. Bu şiirler, ilk gençliğimin romantik tepkileriydi. Daha sonraları yalnızca kalemin ve dilin değil, bir alan olarak kâğıdın da imkânlarını sonuna kadar kullanmaya gayret ettim. İnsanın sözcükle her şeye ulaşabileceğini düşünen bir insanım. Çünkü söz yoksa insanı bir araya getiren bir şey de yok. Bir yerimiz varsa bu dünyada, o da birbirimizin sesini duymamız gerektiği inancındayım. O yüzden hayatımızdan sanat ve edebiyat eksik olmasın.