Aşk, Bir Varoluş Kaygısının Tezahürü mü?

Aşk; genellikle bir kişiye yöneltilen, duygusal, cinsel, bilişsel ve davranışsal bileşenlerden oluşan kompleks bir duygudur. Türk Dil Kurumu, aşkı “aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, sevda, amor’’ biçiminde tanımlamaktadır. Zaman içerisinde meydana gelen kültürel ve toplumsal dönüşümler doğrultusunda aşk tanımları ve deneyimleri de farklılaşabilmektedir. Aşkın bir başkasına duyulan şiddetli, tutkulu bir sevgiyi içerdiği kanısı yaygındır. Aşk; biyolojik, psikolojik ve çevresel birçok ögenin etkileşimiyle ortaya çıkar. Aşkın ne olduğunun ve nasıl ortaya çıktığının anlaşılmasında nörobiyoloji ve psikoloji perspektiflerinin katkıları büyüktür. Biz insanlar, varlığımızı sürdürmek için bir diğerine ihtiyaç duyarız. Ötekiyle kurduğumuz ilişkilerde doğar, büyür ve gelişiriz. Birbirimizle kurduğumuz temasın önemli bir boyutunu da romantik ilişkiler ve bu bağlamda ortaya çıkması muhtemel aşk duygusu oluşturur. İnsanların çoğunun üzerinde kafa yorduğu ve görüş sahibi olduğu bir duygu olarak sık sık karşımıza çıkan aşk; hayatlarımızın bir döneminde karşılaştığımız, kıyısından yürüdüğümüz ya da derinliklerine daldığımız bir nehirdir. Binlerce yıldır konuşulagelmiş, bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalara konu olmuştur. Psikoloji, felsefe, edebiyat, biyoloji gibi çeşitli disiplinler tarafından ele alınarak açıklanmaya çalışılan aşkın günümüze kadar birçok tanımı yapılmış; farklı bakış açılarıyla yorumlanmış ve keskin bir tanım yapılamasa da bu duyguyu tanıma ve anlama konusunda önemli yol alınmıştır. Şimdiye kadar yapılan genelgeçer tanımlara rağmen aşk, yaşayana özgüdür. Aşk, kimileri tarafından göklere çıkarılan yüce bir duygu olarak yorumlanırken kimileri tarafından zayıflık ve tutsaklık biçiminde yorumlanan bir duygu olarak karşımıza çıkmaktadır. Aşk dediğimiz şey tam da bizi harekete geçiren şeydir, arzulamamızı sağlayan, bulacağım ötekinin gözünde olacağım demektir. Bilimi, kültürü, sanatı her şeyi bu duyguyu üretiyor. Aslında aşk, ben kimim sorusunu arama girişimidir. Daha doğrusu “Ben kimim?” sorusunu ötekinde arama girişimidir. Aşk, sahibine izini kaybettirmiş duygudur. Marcel Proust bunu şöyle açıklar: Aşk dediğimiz şey, benden çıkan ötekine giden ve ötekinden bana geri yansıyacak bir yüzey bulduğunda yansıyan ve bana geri geldiğinde ayaklarım yerden kesilmişcesine aşık olmamın nedeni onun benden çıktığı düşüncesini unutmuş olmamdır. Aslında bizim kültürümüzden bir sözle örneklemek gerekirse: “Gönül ota da…” Dikkat ederseniz nesne buna vesile oluyor. Aşk, sende olmayan bir şeyi onu talep etmeyen birine vermektir” demişti, 8. Seminer’de Jacques Lacan. Lacan şöyle diyordu: “Aşık olmak sizde bulunmayanı vermektir.” Bu şu anlama gelir: Aşık olmak eksikliğinizi fark edip onu ötekine vermektir, onu ötekine yerleştirmektir. Aslında aşk, ben’in kim olduğunu söyleyecek şey, aşk bize ait olmayan bizim sahip olmadığımız bizde olmayan şeyi ötekine vermektir. Bu da şu demek: Ben eksikliğimi ötekinde arıyorum, ötekine yerleştirdiğim şey, sende bu eksiklik var demek. Ondan diyoruz ya, bana hiçbir zaman benim seni gördüğüm yerden bakmıyorsun. Bakamaz çünkü onda da yok. Varoluşumuzu teyit etmenin yollarından bir tanesidir aşk. Bir varoluş kaygısının tezahürüdür aşk. Aşktaki nesne seçimi, (sahibine izini kaybettirdiği için seçilen şey) keyfidir. Seçilen şeyden alınan zevk, keyfidir ama rastlantısal değildir. Bir psikodinamik genetiği vardır. Bunu daha da açmak gerekirse Lacan tarafından yorumlanan klasik örneğe atıf yapılabilir: Goethe’nin romanında yer almaktadır, Charlotte’u etrafındaki çocukları beslerken ilk kez gördüğü anda, Genç Werther’in içinde ona karşı birdenbire yeşeren tutkudan söz ediyoruz. Burada aşka yol açan şey bir kadının annelik vasfıdır. Benim kendi deneyimimden verebileceğim bir başka örnek şöyledir: ellili yaşlarını sürmekte olan bir patron sekreterlik pozisyonu için başvuran kişilerle görüşüyordu, yirmili yaşlarda bir kadın içeri girdi ve adam kadına duraklamaksızın ilanıaşk etti. Adam onu ele geçiren şeyin ne olduğunu merak ederek psikanaliz sürecine başvurdu. Bu süreçte davranışını tetikleyen şeyin üzerindeki örtüyü kaldırdı: onda yirmi yaşındayken gittiği ilk iş görüşmesindeki kendi hallerini hatırlatan izlere rastlamıştı. Bir bakıma kendi kendine aşık olmuştu. Bu iki örnekte aşkın Freud tarafından ayırt edilen iki yönünü görüyoruz: ya anne örneğinde olduğu gibi sizi koruyan kişiye aşık olursunuz ya da kendi narsistik imgenize… Aşık olmak sahip olduklarınızı vermek değildir, eşyalar ve hediyeler vermek değildir, aşık olmak sahip olmadığınız başka bir şeyi, sizi aşan bir şeyi vermek demektir. Bunun adı fallustur. Fallus varlıktaki eksikliktir. Fallus olmayan bir şey, biz eksiğiz, ölümlüyüz, sınırlıyız bir kere. İşte burada devreye erkeksi ve kadınsı(feminen) pozisyon devreye girer. Buradaki erkeksi pozisyon, onu varmış gibi yapma, imite etme, taklit etmedir. Tabi burada erkeksi ve feminen pozisyonlara bir cinsiyet olayı gibi de bakmamak lazım çünkü bir kadın da erkeksi pozisyonda olabilir. Kadınsı olan eksikliği kabul etmek gibi gerçeğe yakın bir pozisyondur. Tabii ki o da iğdiş yaşıyor, onu aşmaya çalışıyor. Bunu yapabilmek için eksik olduğunuzu, ya da Freud’un bir zamanlar söylemiş olduğu gibi ‘iğdiş’ olduğunuzu varsaymanız gerekmektedir. Ve bu tavır özü itibarı ile feminendir. Kişi yalnızca feminen bir duruşla gerçekten aşık olabilir. Aşk feminenleştirir. Aşkın bir erkekte daima biraz komik durmasının nedeni de budur. Bende de olmayan bu şey ilk karşılaşmada vurur bizi. Hiç hesapta yokken bir şey karışımıza çıkmıştır ve bizi kendisine çekmiştir. Bir bakış, bir söz, bir mimik, bir hareket… Genel olarak ifade edersek bende de olmayan bir eksik… Renata Salecl, Seçme İkilemi kitabının “Aşk Seçimleri” başlıklı kısmında şöyle diyor:“Başka bir insanın en büyük cazibe nesnesi haline gelmesi için önkoşul olan arzu, dürtü ve fantezilerle ilgilidir. Çoğu zaman içimizde farkında olmadığımız bir şeye hitap eden davranışlara, görünüşlere ve acayipliklere aşık oluruz. Aşk, rasyonel niyetlerimizi altüst edebilen bilinç dışı seçimlerimize fazlasıyla bağlıdır.” “İçimizde farkında olmadığımız bir şeye hitap etmek…” ve “Rasyonel niyetlerimizi altüst eden bilinç dışı seçime bağlı olan aşk…” Bu sözlerle bir eksikliğe vurgu yapıyor Salecl. Psikanalist Juan David Nasio, aşkın, sevilenin bilinç dışımızdaki düşlemsel varlığı olduğunu belirtir. Ne demektir bu? Sevilenin bilinç dışımdaki varlığı bana kendimi yansıtan içsel bir aynadır. Badiou, Lacan’a atıfta bulunarak gerçek içinde aşkın bir özseverlik olduğunu, iki kişi arasındaki bu görünür bağın ise simgesele vurgu yaparak düşsel olduğunu ifade eder. Yazıyı Şems-i Tebrizi’nin bir sözüyle bitirmek istiyorum:
“Ey aşk! Seni senelerce yaban ellerde, hoyrat dillerde aradım. Oysa bendeymişsin bilememişim. Oyalanmışım. Kalakalmışım”

Gamze Yüksel
Yazmaya on beş yaşımda şiirle başladım. Bu şiirler, ilk gençliğimin romantik tepkileriydi. Daha sonraları yalnızca kalemin ve dilin değil, bir alan olarak kâğıdın da imkânlarını sonuna kadar kullanmaya gayret ettim. İnsanın sözcükle her şeye ulaşabileceğini düşünen bir insanım. Çünkü söz yoksa insanı bir araya getiren bir şey de yok. Bir yerimiz varsa bu dünyada, o da birbirimizin sesini duymamız gerektiği inancındayım. O yüzden hayatımızdan sanat ve edebiyat eksik olmasın.