Sartre Penceresinden Varoluşçuluk Nedir?


Varoluşçuluk tek bir tanım cümlesi ile açıklanamayan girift ve komplike bir kavramdır. Hemen hemen tüm varoluşçu düşünürler bu kavramın tanımından kaçınmış, bazı felsefe yazarları ise başı sonu belli bir tanım cümlesi yazmak yerine farklı felsefe terimlerine başvurarak bu kavramı tanımlamaya çalışmışlardır. Örneğin: R. Verneaux varoluşçuluğu; ussal felsefenin soyut düşüncesine karşıt olarak insan üzerine yoğunlaşmış somut ve tanıtlamalı düşünce çabası olarak tanımlar. Bu tanımda Verneaux varoluşçuluğun insan merkezli yönünü esas alan bir tanım yapmıştır fakat insan merkezli olması varoluşçuluğun yalnızca bir yönüne tekabül eder. Bununla birlikte varoluşçuluk felsefeciler tarafından sık sık tek bir kelime ile somutlaştırılmıştır. Söz gelişi Weil’e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier’ye göre umutsuzluk, Hamelin’e göre bunaltı, Banfi’ye kötümserlik, Wahl’a göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealizm (düşüncülük), Benda’ya göre usdışılık (irrationalisme), Foulquié’ye göre saçmalık felsefesidir. Tüm bu ifadeler varoluşçuluğun tanımı olmaktan çok birer yargı ifadesi olarak da adlandırılabilir.


Varoluşçu felsefenin tanımlanamaz oluşunun en büyük nedenlerinden biri varoluşçu olarak anılan birçok düşünürün ortak bir felsefe biçimi ve içeriği oluşturmamasından kaynaklanmaktadır. Şu anda varoluşçu olduğuna kanaat getirilen filozoflar sadece belli başlı temalar etrafında birleşirler. Gerçekten ne kadar varoluşçu düşünür varsa o kadar varoluşçuluk vardır. Bununla birlikte diğer felsefe ekollerine benzer bir felsefi birliktelik bizzat varoluşçuluğun muhtevasına ters düşer. Çünkü varoluşçuluk tek tek ele alındığında birer felsefe dizgesi olabilecek birçok temayı çevreleyen bir örüntü felsefedir. Hemen hemen tüm felsefe ekollerinde öncül düşünürler o felsefenin genel hatlarını ortaya koyar, ardından gelen düşünürler de bu öncüllerde gördükleri eksik veya yanlışlıkların modifikasyonu çerçevesinde felsefeyi sistemleştirirler. Fakat varoluşçu felsefenin metotları ve gelişim çizgisi farklıdır. Varoluşçuluk, sistem kurucu bir felsefe değil, sistem yıkıcı bir felsefedir. Özcü felsefe dalları gibi kendi içerisinde dikey alt birimlere doğru gelişmez, daima yatay bir seyir izler. Varoluşçu felsefenin yegâne ulamı teist ve ateist varoluşçuluktan ibarettir. Varoluşçu felsefe sabit, genelgeçer olanla ilgilenmez. Her zaman her durumda geçerli olmayan sürekli değişim içerisindeki olgular yaratır. Çünkü varoluşçuluk, karşılaştığı durum gereği davranış geliştiren yaptığı eylemlerin doğruluğu ancak yapılan eylemin zamanına ve şartlarına göre belirlenebilen bir varlığa, insana yönelen bir felsefedir. Tüm varoluşçular philosophia perennise, tüm zamanların üstündeki ölümsüz felsefeye karşı çıkmış, aklın egemenliğine kesin bir tavır almışlardır. Aklın egemenliği, doğa bilimleri gibi kesin veriler ortaya koyabilecek yöntemli araştırma süreçleri için söz konusu olabilir. Varoluşçu felsefenin dizgelerini doğa bilimlerinde veya Aristoteles felsefesinde olduğu gibi ortaya koymak imkânsızdır. Varoluş, hakkında konuşulamayandır. Zira o, özün değişmez yapısı karşısında değişeni, süreksiz olanı temsil eder. Bu konuşulamayan durum; varolan, somut, reel olanla ilgilenen varoluş felsefesinin soyutlayamama sorunudur. Varlık, bir noktada soyutlanamayacak hızda değişir. Varoluş bir durum değil, bir edimdir; olabilirden gerçeğe geçiş etkenliğidir. Sözcüğün kendi yapısının da gösterdiği gibi, varolmak ‘exister’ bir andaki durumumuzun dışında (ex), daha önce sadece olabilir olanın bulunduğu alana geçip yerleşmek (sistere) demektir. Varoluş felsefesi de varlık hakkında değişmeyen, her koşulda ve durumda geçerli olan bilgiyi aramak gibi beyhude bir çabaya girmez, bunun yerine bizzat değişimin kendisini tefsir eder. Varoluşçuluk bir eylem felsefesidir, soyut kavramlarla ilgilenmez, dünyada var olan varoluşlarla ilgilenir. İnsan için tek dayanağın kendisi olduğunu ileri sürer ve her şey için insanı sorumlu tutar. Bizim ortadan çekilmemiz, biz olmadan bizim için var olamayan bu evreni gerçeğin dışına çıkarır. İnsanın ana aktör olduğu felsefe iyi bir amaca dönüktür. İnsan ve onu var eden eylemleri felsefe konusu edilmelidir. Bu nedenle varoluşçuluk insanı eyleme çağırır. Bu, varoluşçuluğu özcü felsefelerden ayıran en temel özelliktir ve Sartre varoluşçuluğunu eleştiren hemen hemen tüm felsefecilerin dikkatinden kaçar. Varoluşçuluğu “anlatma” iddiasında olan ender varoluşçulardan biri Sartre’dır. Fakat o da bu kavramın ne olduğunu aktarmaktan ziyade ne olmadığı üzerinden bir açıklama getirmiş ve onu en belirgin birkaç tematik başlık etrafında nesneleştirmiştir. 1946 yılında gerçekleştirdiği “Varoluşçuluk Bir Hümanizmadır” adlı konuşmasında “Varoluşçuluk nedir?” (Sartre, 2013: 36) diye sorar ve ardından “Varoluşçuluk, varoluşun özden önce gelmesidir.” anlamına gelebilecek açıklamasına başlar. Peki varoluş özden önce gelir, ne demek? Bu argüman varoluşçu felsefeyi Antik Yunan filozoflarından itibaren tüm felsefe tarihi boyunca farklı bağlamlar ve kavramlar aracılığı ile aynı noktaya varılan “özcü felsefenin” karşısında konumlandırır. Platon’un duyular dünyası (varoluş) ve fikirler dünyası (öz) ayrımının ardından gerçek dünyanın üzerinde yaşadığımız duyular dünyası değil, ideler dünyası olduğu fikri tüm bu adı geçen felsefe tarihinin başlangıç noktasıdır ve yüzyıllar sonra Kant ve Hegel’e kadar farkı biçimlerde gerçekleşmiştir. Descartes, “düşünüyorum” üzerinde durmuş fakat “varım”ı unutmuştur. İnsan, maddi ve manevi varlığını bedeninde bütünler. Öz ile varoluş arasında fiziksel bir ayrımdan söz edilemez. Varoluşçuluk, mağaranın ötesindeki ideler dünyasını keşfetmek yerine insan ve onun varlığı üzerine çalışır. Varlığın dışında, zamandan ve uzamdan bağımsız bir öz arayışı beyhude bir çabadır. Klasik Batı felsefesi insanın varoluşunu açıklamak için insanın dünya üzerinde varolmasından önce onu belirleyen bir insan doğasının varlığını ileri sürer. Bu iddia Platon’dan Hristiyan ve Yahudi öğretisine, oradan Hobbes’e kadar uzanır. İnsan, doğası gereği sonsuz iştahı nedeniyle sadece menfaati için hareket eden ve bundan dolayı zararlı olabilecek bir varlık olarak doğar. Bunun önüne geçmek için sıkı bir dini eğitime, otoriter bir devlete ve toplumsal baskıya ihtiyaç vardır. Bu yolla tümden değişmesi imkânsız olan insan doğası kontrol altına alınmış olur. Aynı mantık üzerinden yola çıkan, fakat yukarıda aktarılanın tersi bir sonuca varan Taocular, Budistler, hümanistler veya Jung, Fromm ve Maslow gibi modern psikanalistler ise insan doğasının saf iyiye ve gelişime yatkın olduğunu, uygun koşullar içinde insanlığın daima gelişim göstereceğini düşünürler. Sosyoloji, psikanaliz, komünizm veya kapitalizm bu eğilimin farklı nedenleri üzerine durup farklı çözümler aramaktan başka radikal bir konsept geliştirmezler. Varoluşçu felsefe ise insanları daha onlar var olmadan önce belirleyen hiçbir şeyi kabul etmez. Doğası gereği olmamak, insanları diğer varlıklardan ayıran temel niteliktir. Özü önceleyen klasik felsefelerin aksine varoluşu önceleyen varoluşçu felsefe aslında felsefe tarihi boyunca ilk defa bir felsefenin insanı öncelemesidir çünkü bir eşyanın veya bir hayvanın özü dünyadaki maddesel varoluşundan önce gelirken yalnızca insan için varoluş özden önce gelir. Yapılmış bir nesneyi, söz gelişi bir kitabı ya da bir kâğıt keseceğini ele alalım. Bu nesneyi bir kavramdan esinlenen (ilham alan) bir zanaatçı yapmıştır. Zanaatçı onu yaparken bir yandan kâğıt keseceği kavramına, öbür yandan da bu kavramla birleşen bir üretim tekniğine, bir yapış reçetesine başvurur. Böylece kâğıt keseceği hem belli bir biçimde yapılmış bir nesne hem de belli bir işe yarayan bir eşya olur. Neye yarayacağını bilmeden kâğıt keseceği yapmaya kalkan bir kimse tasarlanamaz. Bu demektir ki kâğıt keseceğinin özü (yani onu yapmayı ve tanımlamayı sağlayan reçetelerin, tekniklerin, niteliklerin hepsi) onun varlaşmasından önce gelir.

Varoluşçuluk, insanı kâğıt keseceğinden ayıran her şeydir. Sartre’a göre kâğıt keseceği gibi insan olmayan tüm varlıklar kendinde varlıktır. Ne ise odurlar. Özlerinin belirlediği çerçeve içinde varlık gösterirler. İnsan varlıkları ise bu biçime sahip değildir; onlar henüz gerçekleştirilmemiş bir geleceğe doğru açık bir form taşırlar. Sadece insanlar kendisi için varlık olma imkânına sahiptirler. Bu, insanların da kendinde varlık olabilecekleri anlamına gelir. Cevabı bulunamayan veya cevabı olmayan sorular sormaktan kaçınan insan, kendisini gerçekleştirmek yerine dini ve toplumsal buyruklar etrafında kendisine ait bir öz yaratmış ve yüzyıllarca o öze uygun olarak varlık göstermiştir. Antik dünyanın insanı kendini evrenin bir üyesi, bir parçası olarak duyuyordu. Orta Çağ’ın insanı kendini Tanrı’ya bağlamıştı. Yeni Çağ insanı aklın gücüne, insanlık idesinin gücüne inanarak, tarihin anlamlı düzenine inanarak, bir ilerleme iyimserliği içindeydi. Günümüzde ise insan, bütün bu dayanaklarını yitirmiştir, bu dayanaklar kırılmıştır artık. Evrenin büyüsü çözülmüş, Tanrı’nın yitirilmesiyle insan, evrenin ekseni olmuştur ve bunun sonucu da insan kendi kendisi için sorunsal olmuştur. Sartre’ın tanrıtanımazlığı, felsefesine temel dayanak olan “varoluşun özden önceliği”nin temel dayanağıdır. Çünkü eğer tanrı olsaydı, insan varoluşunun bir nedeni olur ve insan seçim yapmak zorunda kalmadan olması gereken şey olurdu ya da seçim yapmak zorunda olduğunda bile hangi seçeneği tercih ederse etsin öyle olması gerektiği için onu tercih etmiş olacaktı. Fakat gerçekte insan varlığı ve yaşamı bu şekilde açıklanabilir mi? Sartre, insansal eylemin bilinçsiz bir belirlemeye bırakılmasını reddeder. Çünkü insan nedensiz yere dünyaya gelmiştir. Dünyaya gelmeyi seçmeyen insan, yaşamı boyunca korku ve şaşkınlık içinde yaşar. Varoluşçu için usavurum mutsuzluk doğurur. Çünkü insanın yaşama ve dünyaya ilişkin sorduğu sayısız soru yanıtsız kalır, insan sorularıyla baş başa huzursuz yaşar. Yalnızca yaşama karşı umutsuz olmak gerçekçidir; onun ötesine duyulan umut aslında bitimsiz bir umutsuzluğa işarettir. İnsanı bitkilerden veya eşyalardan ayıran temel nokta kendisini gerçekleştirme yetisidir. Bir eşya hangi amaç için imal edildiğinin bilincinde değildir, bunun kararını da kendisi veremez. Fakat insan daima dünyada ne işe yaradığının sorusunu sormaya ve cevabı olmayan bu soru karşısında mutsuz olmaya mahkûmdur. Dini ve toplumsal bağlar insanı varoluşunun farkına varmadan yaşamasına neden olur. Yaşamak daha çok yaşamsal etkinliklerini gerçekleştirmek hatta biyolojik işlevlerini sürdürmek olarak anlaşılabilirken varolmak kendini bilinçle kendi olarak koymak anlamına gelir. Bu yüzden Gabriel Marcel şöyle der: “Yaşamak diye bir şey var, bir de varolmak diye bir şey var: Ben varolmayı seçtim.” Kendisini sorunsallaştırmaya başlamasından itibaren artık insan ne değilse o olan ve ne ise o olmayan bir varlık olarak dünyaya atılmışlığının ve oradaki yalnızlığının ayırdına varır. Yaptığı her eylemin tek dayanağı kendisidir ve bu yüzden kendi yarattığı sonuçlar onu ne değilse o olan “biricik” varlığa dönüştürür. İnsan eylemlerini düzenleyen ve önceleyen etkenler insanı aslında olmadığı kalıplara sokar, kendisini ve eylemlerini değersizleştirir. Kant ahlâk adına Tanrı’yı gerekli kılıyordu. Ona göre ancak bir Tanrı varsa, en yüksek iyi gerçekleşebilirdi, ahlâklı olmak da ödevimizdi. Hartmann (Nicolai) ise aynı ahlâk adına, bir Tanrı’nın var olmamasının gerekli olduğunu söyler. Bir sorumluluğun, bir özgürlüğün olabilmesi için, Tanrı var olmamalıdır. Tanrı’nın varlığı ahlâksal eylemin değerini düşürür, insanı aşağı, oluşmamış bir varlık haline sokar ve özgürlüğünü yok eder. Tanrı’nın bir plana göre yarattığı bir dünya içinde insan ahlâksal bir varlık olarak ortadan kaldırılmıştır ona göre. Kendisi için varlık olmak varoluşsal bir sorumluluk gerektirir. İnsan yaptığı ve yapmadığı tüm eylemlerinden sorumludur çünkü eylemlerinin dayanağı kendisidir. Ne var ki biz; insan sorumludur derken yalnızca kendinden sorumludur demek istemiyoruz, bütün insanlardan sorumludur demek istiyoruz. Çünkü bir insan yapacağı eylemin olumlu ve olumsuz yansımasını öngörmek zorunda olduğu gibi diğer insanların eylemlerinin sorumluluğunu da üstlenir. Sartre varoluşçuluğuna sosyalistler tarafından yöneltilen öznelci olma eleştirilerini haksız çıkaran husus tam da bu evrensel sorumluluk anlayışında ortaya çıkar. İnsan, evrensel sorumluluk anlayışıyla kendi dünyasını yaratır fakat bu yaratım süreci öncelikle insanın mental ve fiziksel olarak eksik bir varlık olduğunun keşfedilmesiyle başlar. İnsan kendi için varlık olarak bir eksiklikler varlığıdır. İnsanın bunu görmesi yani eksikliklerinin farkına varması, onun kendi dünyasını kurarak var edecek olan değerlerinin oluşumu bakımından bir hareket noktasını oluşturur. Kendinde varlık, varlığının gereğini yapmak için her hangi bir varoluşsal eksiklik yaşamaz. Yaşayacağı tek eksiklik olması gerektiği şey olamadığı için olabilir, bir makasın körelmesi gibi. Fakat kendi için varlık, yaşamı boyunca eksikliklerinin ayırdına varacak ve bu hiç bitmeyeceğini bildiği ihtiyacını gidermek için çabalayacaktır.

Varoluşsal sorumluluk ve kendi için varlığın kendini gerçekleştirmesi hakkında düşünmek, kendi için varlığın içine doğduğu koşulları göz önünde bulundurmayı gerektirir. İnsan, yaşamının başlangıcından sonuna kadar kendi inisiyatifinde olmayan durumlar karşısında kalır. Yaptığı tercihler bu içinde bulunduğu durumlar çerçevesinde anlam kazanır. Bize göre insan her şeyden önce durumu ile belirlenen bir varlıktır; biyolojik, ekonomik, politik, kültürel vb. durumlarıyla bireşimsel bir bütün oluşturur. İnsan üstüne yargı verirken durumunu göz önünde bulundurmak şarttır çünkü olanaklarını belirleyen, onu biçimleyen bu durumdur. Bu nedenle bir insanın ekonomik veya kültürel koşulu onun özgür seçimlerini önceler fakat seçimlerinin özgürlüğüne halel getirmez. Sartre, insana ait tüm olgulara koşulları çerçevesinde yaklaşır. Tarih ona göre, varlığın değil verili koşullar içindeki insan eylemlerinin tarihidir.

Gamze Yüksel
Yazmaya on beş yaşımda şiirle başladım. Bu şiirler, ilk gençliğimin romantik tepkileriydi. Daha sonraları yalnızca kalemin ve dilin değil, bir alan olarak kâğıdın da imkânlarını sonuna kadar kullanmaya gayret ettim. İnsanın sözcükle her şeye ulaşabileceğini düşünen bir insanım. Çünkü söz yoksa insanı bir araya getiren bir şey de yok. Bir yerimiz varsa bu dünyada, o da birbirimizin sesini duymamız gerektiği inancındayım. O yüzden hayatımızdan sanat ve edebiyat eksik olmasın.