Paslı bir demirliğin arkasındaki
puslu bir camın arkasındasın,
öylesine ayrıksın benden
ve böylesine benden.
Boşluklar
Bu Şiiri Nereden Buldun Çocuk?
1995 – 2001 Yılları arasında Kasım – Nisan
Ve o; kendini ona yâr, yadigâr edip muştulan(ma)mıştı..!

Kararlı kararsız benim ruhum
Sabırsız ve bencil benim duygum
Seninle geçen en güzel anlar var ya hani
Bir zamanlar o sahildeki çiftleri
İzlerdim, ‘Nasip olur mu?’ diyerek
Tekrar tekrar yine korkuyorum
Olurum diye umudun
Seni severken bile
Fotoğraflarımıza bakarken bile
Aşık olmak bana göre değilmiş
Aşık olmak bize göreymiş
Sevmek, karşılıklı ıstırap çektirmek
Ve ben
Kursağında kalan kelimelerinim
Ve ben
Seni kabuğuna çektirecek hislerinim
☆☆☆
Bilmiyorum ki niçin böyleyim?
Tut ki hayatında gördüğün
Tüm renklerden daha güzelim
Tut ki dalıp gittiğin gözler
Değmez mi onlara verdiğin sözler?
Ben dengesizliğin ta kendisiyim
Sabırsızlığın, tuhaflığın, ulaşılmazlığın… Uğraşılmazlığın!
Sense utangaçlığın yanaklarımdaki kırmızılığı
Gözlerimdeki galaksilerin varlığı
Göz kırparkenki gülümseyişimin acımasızlığı
☆☆☆
Şiir gözlü olmak, bir suçtur bana!
Cezasını gözlerimden süzülen ıslak şiirlerle ödüyorum
Sevgimi özgürce ifade edememek, günahtır bana!
Helalinden tertemiz severken seni
Üstelik sen de böyle düşünürken, severken…
☆☆☆
Ortak ilgi alanlarımız bizi birleştiren
Ve o güzel yüreğimiz bizi sessiz-leştiren
Göğe bakalım mı yine?
Kalbindeki ritimsizliği duyayım
Soluk alışverişinle göğsünün inip çıkışına dalayım
Biraz yosun kokusu biraz da parfümün
Bugün aklıma getirdikçe bunu
Hem acı çekiyorum hem de mutlu bir pozu
Kalbine kayan yıldız hâlâ akıyor mu?
Aklına, bahtına, gönül tahtına..?
Seni benden korkutuyor muyum?
Haberdarım maalesef var böyle bir huyum
Düşünürsem eğer; neyle, kiminle mutluyum…
Dururum
Susarım
Utanırım
Aynaya bakarım
Bir de o masadaki kırmızı güle
Ey gül! Ne oldu adına, kokuna?
Bülbülü ürkütüp kaçırdın kabuğuna
Saçlarını omuzlarına sal
Dokun yanağına, burnuna, çenene, yüzüne işte…
Nereye değdiyse gözleri
Yüreğine dokunduğu gibi hisset, anla!
☆☆☆
Acemiyim ben sana can sever
Karşımdaki can çünkü her şeye değer
Kalbime, fikrime, bilgime…
Küçüğüm ben can sever
Kocaman yüreğinde küçücüğüm
Şiir coğrafyanda hangi mevsim olursam olayım
Hep aynı iklimde gülümserim sana ben
Bazen kutup bazen de akdeniz olasım tutabiliyor
Ama sahi, her can böyledirler…
Doğarlar, büyürler, severler
Severek ölürler, severken ölürler..!
☆☆☆
Sana ölüyorum derken
Utancımdan yerin dibine girdiğim için değil
Seni severken öldüğüm için
Gömüyormuşum kendimi, kendine…
SON
Annemin bazı şiirleri elime geliyor. Ne güzel yazmış, yanmış ve anmış diyorum. Sonra itiyorum şiirlerini onun itildiği uçuruma elimin tersiyle, terkiyle..!
Şiirden anlayan o kadını alelâde sevemezsiniz bayım! Beni, neyim olursanız olun o şair gibi alelâde sevemezsiniz!
“Ölüyorum kendi kendime; gömüyorum kendimi, şiirime.” Tıpkı o genç şair gibi.
“Siz bu şairin hangi satırını hatırlarsınız ki kalmayan hatrınızla, olmayan aşkınızla! Pardon bayım?”
“Bu şiiri nereden buldun çocuk? Ölümü(n)m şiire gömülü olduğu bu şiiri nereden buldun çocuk?”
…
Ve büyüdü! Huzurlarınızda o çocuk…
Araftayım
- Ağır gelir bazen her şey
- Olur olmaz yapıp yapamadıklarımla
- Ben mi çok yoruldum
- Yoksa kalbim mi?
- Bilemiyorum.
- ***
- Bu yaşadıklarımın tortusudur galiba
- Her yaprağın hışırtısı,
- Her rüzgarın durgunluğun yorgunluğu var üzerimde..
- ***
- Kalmakla gitmek arasındayım;
- Ama en çok da,
- Araftayım:
- Herşey bana yabancı,
- Herşey unutulmaya yüz tutmuş.
- Herkes gitmeye heves etmiş.
- ***
- İskelet yığını insanlar
- Yollar ve yıllar biriktiyorlar.
- ***
- Herkes gitmiş, herkes gitti,
- Çünkü herkes gider.
- Rotası meçhule vurmuş bir gemi gibiyim.
Kirli Sakal IV

Oasis Otel’in önüne yavaşça yanaşan Yegor bir yandan otelin girişine göz gezdirdi. Otel çalışanlarının hazır olduğunu görünce içindeki kara bulutlar gökkuşağına selam verdi. Son bir görevi vardı Yegor’un; Işıl’ı Lenin tipli adama teslim etmek. Bütün bunları neden yaptığını bilmiyordu. Para için mi, hırs için mi, hınç için mi? Sanırım korkuydu onu besleyen. İki taraftan da zarar gelecek korkusu ya da sadece korku. Bunun için dostlarını, ailesini, bendini satan insanlar vardı. Arkasındaki gölgeden korkan insanlar karanlıkta boğulduklarının farkında bile değildi. Karanlık dünyanın aydınlık çocukları olma yolunda ilerleyenleri bu yüzden anlamakta zorluk çekiyor olabilirler miydi? Çok soru sorabilir ama cevapları bulmakta zorlanırlar ve bu yüzden korkaklardı.
Tüm gerçeği dilinde saklayan Yegor:
+Geldik Işıl Hanım.
-Burası neresi?
+Sizi dinlenmeniz için otele getirdim. Kapıya kadar eşlik etmemi ister misiniz?
-Babama gitmeyecek miyiz?
+Babanız size gelecektir. Lütfen istirahat buyurun.
-Her şey için teşekkür ederim.
Bir eli kapının mandalında, bir eli tablonun çerçevesinde; gözleri kapıdaki pengueni andıran otel çalışanlarında, aklı her zaman olduğu gibi babasında… Ağır adımlarla resepsiyona ulaşan Işıl’ın şaşkınlığı otelin boş olmasıydı. Bunca ödül almış, yedi yıldızlı bir otelin bu denli boş olması kimi şaşkınlığa uğratmazdı ki. Hoş, o yorgunlukla bunları detaylıca düşünecek hali de yoktu. Anahtarını aldığı odasına doğru yürüyor mu, sürünüyor mu, kestirmek biraz zordu. Odasının önüne geldiğinde cebindeki anahtarı çıkarırken, içindeki sıkıntıyı üflercesine derin bir of çekti. Kapıyı açtığında içerden gelen lavanta kokusu burnunun etrafında dans etti. Güzel kokunun getirdiği ruh haliyle göz kapaklarının altındaki uykuyu yatağına bedeniyle beraber bıraktı.
Günlerdir uykunun tadını alamamıştı. Uyandığında gözlerinin altı, doymuş şişkinliğe misafirlik ediyordu. Duşunu aldıktan sonra is kokmuş kıyafetlerini tekrar geçirdi çelimsiz bedenine. Aldığı acı nefesi geri vermek için pencereyi açan Işıl gözlerine inanmak istemiyordu ancak her şeyin gerçek olduğuna anlamsızca emindi; temmuz ayında kar boranı… Bunu dedesi Yavuz Efendi’den duyduğunda yüreğine ürperti dolmuştu. Dedesinin anlattıklarını kafasında tahayyül edememişti henüz o yaşlarda ama vakit gelmişti. Yavuz Efendi’den hatırladığı cümle geldi aklına: ‘’Bu ümit ile ye’sin savaşı olacak.’’
Tanrı Sûkuttur
Tanrı sadece bir defa konuştu.
Kutsal kitabında, bütün risaleleri.
İnsan neden hep konuşur anlaşılmadığı hâlde.
Sahi Kabil Habil’i, neden öldürmüştü? Tanrının misafirhanesinde yapılır mıydı bu?
Tanrı bir kere konuştu ve sustu. Anlaşıldı da!
Adem ile Havva ceza olarak dünyaya gönderildi.
Benliğimizi konuşturup BEN olsaydım diyoruz, unuttuğumuz şeylerin arasında.
Biz tanrı değildik. Bir defada da anlaşılmayacaktık, bütün ayıplar da bize yapılmıyor zaten.
Zafer Anıtı’ndan Atam’a Bakış
Kimimiz gururu farklı şeylerde yaşarız. Kimimiz farklı şeylerden iftihar duyarız, fakat öyle biri var ki; onu gören, bilen her Türk evladının, hatta her Anadolu insanının gözlerinin dolmasına neden olan ve göğsünü kabartan bir şahsiyet. Bu kişi kim acaba diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Kim olacak? Elbette, yüce Türk milletinin kaderinin en makûs anında onu bir girdaptan aydınlığa çıkaran kişi; Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk. Şimdi size, bana bu onurlu şahsiyetin yanı sıra her an kazandığımız zaferi de hatırlatan ve haklı bir gurur yaşamama sebep olan yüce Atatürk ‘ün zafer anıtından bahsedeceğim: Ankara Zafer Anıtı, Ankara’nın Altındağ ilçesinin Ulus Meydanında, Türk Kurtuluş Savaşı kahramanlarının anısına Yenigün Gazetesi öncülüğünde Türk halkı tarafından cumhuriyetin ilk yıllarında yaptırılmış olan anıttır. Avusturyalı Heykeltıraş Heinrich Krippel (1883-1945) tarafından yapılan anıt, 24 Kasım 1927 tarihinde açılmıştır. Bu anıt bende öyle duygular uyandırır ki nitekim; her üzüldüğümde, umutsuzluğa kapıldığımda atın üzerinde Atatürk ‘ü karşımda görünce gözlerimdeki bulutlanma kaybolur benim. Hele hele atın üzerindeki Atatürk, bana en zor şeylerin bile başarıldığını, bu yüzden kolay şeylerden dolayı kendimi yıpratmamam gerektiğini hatırlatır. Neden mi? O at, o anıt en zor günlerin, kaderimizin en belirsiz günlerinin izlerini taşımış bugünümüze ve yarınımıza. Çünkü tüm milletimizin kaderini belirleneceği zor bir dönemde üstelik ülkecek çok zor koşullar altında olmamıza rağmen Atatürk, yeise kapılmadan bir an olsun cesaretinden ve inancından ödün vermeden bizleri savaşın kara sularından çıkarıp cumhuriyetin aydınlık yüzüyle tanıştırmıştır. İşte bu yüzden hayatımda umutsuzluk, üzüntü yerine hep umut ve inanç olmalı. Atam bana aksini müsaade etmiyor çünkü. Elbette kayıplar, başarısızlıklar olacak fakat zaferlerin en büyüğü olan Cumhuriyet bana daima umudun olacağını aşılayacaktır.
Haftalık Keşif Listesi – I
Hepimiz çok zor bir pandemi sürecinden geçiyoruz. Hepimiz evlerde kalma mecburiyetindeyiz. Bunun için sizlere güzel bir haftalık keşif listesi hazırlamak istedik. Bu serimizin ilk haftası. Umarım sizler için önerilerimizi beğenirsiniz.
Haftanın Dizisi
The Haunting: Bly Malikânesi

The Haunting: Bly Malikânesi isimli dizi, 1980’lerin İngiltere’sinde geçmekte olup, doğaüstü korku-dram türündedir. Normalde asla korku filmi izleyemeyen ben bile bu diziyi çok sevdim diyebilirim. Öncelikle size konusundan biraz bahsedeyim. Henry Wingrave, yeğenlerinin annesi ve babasının ölümünden sonra onlara bakmak için bir bakıcı tutmuştur. Fakat bu bakıcı trajik bir şekilde öldüğü için yeni bir bakıcı arayışındadır. Danielle Clayton, Henry Wingrave’in vermiş olduğu bu ilanı görerek iş başvurusunda bulunur ve kabul edilir. Gitmiş olduğu bu malikâne sıradan bir yer değildir. Bölümler ilerledikçe sadece malikânenin sırlarını değil, o malikânedeki herkesin sırlarını yavaş yavaş öğreniyorsunuz. İzlerken tüyleriniz diken diken olacak diyebilirim.
Haftanın Filmi
Can Dostum

Can Dostum filmi, komedi-drama türü içerisinde yer almaktadır. 2011 yapımı Fransız filmidir. Başrollerini François Cluzet ve Omar Sy paylaşmaktadır. Konusuna değinecek olursak şunları söyleyebiliriz: Yamaç paraşütü kazası sonrası boynundan aşağısı felç olan bir adamın ve kendisine yardımcı olması için işe aldığı yardımcısının hikâyesini anlatmaktadır. O kadar samimi ve güzel duygular bulunduran bir film ki yüzünüzde hep tebessüm olacak (Kahkaha bile attım). Bu trajikomik hikâye izleyiciyi hiç bitmesin havasına sokacaktır (Beni fazlasıyla havaya soktu). Bu hayatta belki de çok zor karşılaşacak iki farklı insanın tüm ön yargılara rağmen nasıl dost olduklarını gösteren bir yapıt. Müzikleri de en az film kadar güzel diyebilirim.
(Bu güzel film yorumu için yazarımız Bekir Yılmaz’a çok teşekkür ediyoruz.)
Haftanın Kitabı
Mitolojinin Gücü: Kutsal Kitaplardan Hollywood Filmlerine Mitoloji ve Hikâyeler

“Mitolojinin Gücü” isimli kitap Bill Moyers ve Joseph Campbell’ ın diyaloglarını içermekte ve PBS kanalı için çekilen 6 bölümlük bir televizyon programını temel almaktadır. Kitap, “Mit ve Modern Dünya”, “İçe Yapılan Yolculuk”, “İlk Hikâye Anlatıcılar”, “Kurban ve Mutluluk”, “Kahramanın Macerası”, “Tanrıçanın Armağanı”, “Aşk ve Evlilik Hikâyeleri” ve “Sonsuzluk Maskeleri” olmak üzere sekiz bölümden oluşmaktadır. Özellikle mitolojiye ilgisi olan kişilerin mutlaka okuması gereken kitaplardan birisidir bence. Ben mitolojiye aşık ve hayran biri olduğum için kitabın nasıl bittiğini bile anlamadım. Hatta ikinciye bile okuduğumu söyleyebilirim.
Haftanın Müziği
İki Keklik
“İki Keklik” türküsü benim de memleketim olan Balıkesir yöresine aittir. Hepimizin çok aşina olduğu bir türküdür. Eminim ki aramızda bilmeyen yoktur bu türküyü. Peki hikâyesini biliyor muyuz bu güzel türkünün? Gelin bakalım bu acıklı türkünün arkasında yatan o hüzünlü hikâye neymiş. “Şöhret Hanım Balıkesirli Mehmet Şevket Efendi’nin eşidir ve Balıkesir’in Edremit ilçesine bağlı Güre köyündendir. Kocasından dolayı da epey zengindir. Hatta zeytin toplamaya bile cam topuklu rugan ayakkabılar giyerek gitmektedir. Bu çiftin Zekeriya adında bir de oğulları vardır. Zekeriya, askerlik çağına geldiğinde Enver Paşa komutasında Sarıkamış’a gider. Sarıkamış’ın çetin kış şartlarını hepimiz görmesek de en azından duymuşuzdur. Zekeriya askerliği sırasında, yol almak için yollarına çıkan karları temizlemeye çalışırken bir kuyuya düşerek şehit olur. Şöhret Hanım ise hasretiyle yanıp tutuştuğu oğlunun ölüm haberini ovadayken alır ve orada öten kekliklere ‘ötme de keklik derdim bana yetiyor’ diyerek ağıt yakmaya başlar.”
Haftanın Oyunu
Origami

Origami, bilindiği üzere kâğıt katlama sanatıdır. 7’den 70’e herkesin hoş vakit geçirebileceği bir oyun diyebiliriz. Hem internette hem de origami üzerine olan kitaplarda rahatlıkla pek çok origami örneği bulabilirsiniz. Bizler de sizin için bir tanesini yukarıya bıraktık. Mutlaka deneyin derim. 🙂
#EvdeKal
Türetim Ekonomisi
Siz şimdi durmaktasınız
Yığınların arasında dimdik
Bir yanınız mermerden ağıtlar
Bir yanınızsa çiçek toplamalı yaşamak!
Dünyaya çevirdiğiniz yüzler ihanet ediyor
Betonlara sırt dönen çocukluğunuza
Fırlatılan taşlar ya camlara ya molozlara
Ya da bir tur daha çizgilere basmamak adına
Kırmızı çizgilerimiz kırmızı değildir hep
Bir güzel yeşil edasıyla selamlıyorum sizleri
Ve beyazların içinde ilaç getirdiğim de sanıldı
Asıl ilaç beyazın ta kendisiydi
Mermer beyaz, karanfil beyaz, kar beyaz
Sen, beyaz…
Başörtüleriniz oyalı
İlmek ilmek işlenen sabır dahilinde
Elleriniz hiç toprağa dokunmamış kadar kirli
Buna rağmen sımsıkı kenetli birbirine
Bir fotoğraf karesi
Yetmiyor yazgınızı dile dökmeye
Geçelim çarçabuk kadrajlardan
Eski bir sahafta buluşmak adına
Analog bir makine almıştım
Belki çekebilirim fotoğrafını
Tüm ciddiyetin ve vakur duruşunla
Okurken sen şiirini
Buruşan kağıtlar, çöpe atılamayan çarşaflar
Çıkamadığım o gerçek dünya
Beni hep ele veriyor
Onları dize getirmeye, yetmiyor
Benim de aklım zaten hep sana kayıyor
Okuduğun gözlere, gezdiğin resimlere
Kendi adına seslenişine
Dinç bir devrimden ben de iyi anlarım
Senin işin sözlerime devrim yapmak!
Serzeniş
Bir kuş kadar özgür olmaksa eğer niyetimiz
Ya da bir Nazım Hikmet şiirinde can bulmaksa derdimiz
Veya yıldızların tüm ihtişamı altında tüm hücrelerimize kadar şükretmekse arzumuz
İşte o vakit büyümüşüzdür.
Zaman ele avuca gelmez bir coşkuyla akıp giderken
Yanına çocukluğunu da emanet edersin.
Acı kıvranışlar sararken bedenini
Ruhundan eksilirken bir şeyler
İşte o zaman büyürsün.
Yaşadığın, yaşayacağın anıların hüznü sarar dört bir yanını
Galata’nın kız kulesine duyduğu özlem kadar özlersin geçmişi
Pervasızca hayatından geçip giden insanların yüzlerini anımsarsın belki.
Belki de en çok kime kızdıysan ya da kimi özlediysen.
Büyüyorsun.
Küsüyorsun.
Kaçıyorsun.
Olağan işlerin, olağan hallerin bedelini ödüyorsun.
Eğer içinden geliyorsa, iki üç satır içini döküyorsun mürekkebini özleyen kâğıda
Ve ne tam sözcükler sığıyor satırlara ne de sen olan her şeyi yazabiliyorsun.
Ama biliyorsun ki
Sabah uyandığında
Gökyüzüne baktığında
Gecenin karanlığından, masmavi bir dünyaya dönüşen hayallerini yaşayacaksın.
Kim bilir belki bir kuş konar yüreğine.
Her şeye tezat, Eylül ayazlarında hayat bulan bir kuş…
Seni Unutmayan
Bir yerlerde bizi bekleyen dostluklar vardır. Yoldaşlık yapalım gönüllere hep birlikte. Emeğimizi dökelim, kurallarımızı belirleyelim, aklımızı toparlayıp yolculuk yapalım güzel yerlere. Güzel meskenler edinelim. Bu dünya karmaşası içinde bir amaç belirleyelim kendimize. Bir umudumuz olsun, bir boyamız, bir kalemimiz ya da kullanmaya kıyamadığımız bir eşyamız olsun.. Hep beraber oyalanalım güzelliklerle. Birlikte oynayalım güzel yerlerde.
İçimizi ısıtan bir güneşimiz, sevdiklerimiz, kıymet verdiklerimiz varsa, bu bir karınca dahi olabilir öyle çok büyük kavramlar lazım değil ki bize. Biz ki, yağmurlu havada bile ıslanmaya bayılan insanlarız. Dağları, ovaları, denizleri, yolları, martıları, simitleri… Daha bir sürü güzellikleri olan insanlarız. Biz çok şanslıyız.
Kimsesiz yok, herkesin var bir kimsesi.. Her şeyden önemli, kıymetli biz kullar varız ve bizim de her şeylerden kıymetli bir yaratıcımız, Sübhân ve Rezzâk olan Allah‘ımız var. Bu neyin ümitsizliği ki?.. Herkes gittiğinde yine ‘O‘ bizim yanımızda değil miydi derttaş?.. Herkes arkadaş dediğini, sevdiğini satarken değersiz sözcüklere, bizi her daim şüphesiz gören, duyan yalnızca Rabbim’iz vardı. Yönelsek ya bütün varlığımızla O’na. Sinelerimizde biriken acıları akıtsak gözyaşları eşliğinde… Yönelsek de bulsak ya dermanımızı O’nda…
Hadi durma! O’na inan.
Yüreğim Daralıyor, Boğuluyorum…
Yüreğim daralıyor bunalıyorum…
Konduramıyorum vatanıma hüznü, yakıştırmıyorum hiçbir çocuğa akan o yaşları.
İçim daralıyor düşündükçe o feryatları, gidenleri, kalanları acıları, yaraları…
Bir hüzünle hepimizin batıyor güneşi.
Bir umutla hepimizin aydınlanıyor dünyası.
Sanki benim de bir yanım sıkışıp kalmış betonlar altında,
çığlıklarımı duymuyorlar gibi çaresizleşiyorum bende.
Utanıyorum gülmekten,
utanıyorum yemekten, içmekten…
Buralarda karanlık.
Buralarda yıkık.
Hepimizin yüreği enkaz yeri buralarda…
Kalemim Der ki
Yaz içindekilerini dök sayfa sayfa, sen koksun kalem sen yazsın içimden gelen mısralar senle anlam bulsun sen olsun bütün hecem, sen koksun bütün kağıt, kalem olurum sayfa sayfa sen yazarım bütün anlamlar senle anlam buluyor. Kalemim der: yaz yaza bildiğin kadar, o kokana kadar her satır gel diyene kadar, yazıyorum sayfa sayfa içimden gelenle, sana sevgimle, seni yaşamam’la, seni yazmamla.. Kalemim der : mayhoş cümlelerim de yar alan her kelimem her mısram sen olana kadar. Anlatabiliyor muyum benim şiirim; pürneşe bir hayat dilemek gibi seni yazmak kağıda dükülüyor usul – usul içimdekiler. Seni yazmak, seni yazabilmek marifet ister. Kalemim der : doku satır-satır, hece, hece yaz yazabildiğin kadar onu, kalem oldum sana o an sende bana kağıt. Dokunabilirim işte tam da şu an kalemin her kağıda dokunduğunda. Kalemim der : Bir ömr’i muhayyel senle.
Kirli Sakal III

‘’Defterimi açıp okudum bugün. Neler yazmışım diye bir göz gezdireyim dedim. İçi hep karalanmış sayfalarla doluydu. Sayfaları çevirdim, çevirdim, çevirdim ve durdum; gözüme bir ara aydınlık ilişti. Bir kaç sayfa geri döndüm. Yüzüme minik bir gülümseme düştü. Titremeye başladı çenem. Sayfaya bulutlar doldu aniden. Yağmurların arasında kaldı aydınlık. Hava kapandı. Yüzüme düşen gülümseme kaçıp giderken yeri hiç boş kalmadı, korku baş köşeye oturdu yine. Korkunun hemen sağ tarafında nefret hazırda bekliyordu, sol tarafında ise hüzün; boynu bükük ve yorgun. Tek bir aydınlık kaldı kurtarılmayı bekleyen, kararmış hayatların arasında bir tek aydınlık.’’
Kitaptan ayrılmak istemiyordu Işıl. Ama göz kapaklarını da dinlemeliydi. Masanın üstünden bütün kitapları kaldırıp kitaplığa yerleştirdi. Masa örtüsünü sirkeleyip serdi hızlıca. Sandalyeleri de yerine koydu. Koltuğuna oturduktan sonra derin bir nefes aldı. Yine o içindeki hırıltıyı hissetti. Nefes almakta git gide zorlanmaya başlamıştı. ‘’Kliniği arasam mı?’’ diye düşündü içinden. ‘’Arasam ne olacak ki! Yine ‘Hanımefendi, test kitimiz maalesef henüz gelmedi.’ demeyecekler mi?’’ diye sonlandırdı beyninin içinde dolanan dumanı. Bir ara gözü portmantodaki tabloya ilişti. Üzerinde Osmanlıca yazılar yazdığını biliyordu. Ancak ne anlama geldiğini bilmiyordu, babasının nerede olduğunu bilmediği gibi. Başka bildiği bir şey daha vardı Işıl’ın; çıra kokan, ten rengindeki bu tabloyu birilerinden saklamak zorundaydı.
İnce bir kapı tıklamasıyla irkildi:
-Kim o?
+Şey… Ben Yegor.
Kapı cıvatalarını yağlamamıştı babası. Kaç defa söylemişti halbuki. Kapıyı açarken çıkan kedi ciyaklamasına benzeyen sese eşlik edercesine:
-Tanımıyorum sizi.
+Durun hemen kapatmayın kapıyı. Beni Kirli Sakal adında biri gönderdi. Ama evde biri olduğunu bilmiyordum.
-Kirli Sakal mı? O da kim?
+Tanımıyorum. Yolda aniden arabamın üzerine atladı ve bana yüklü bir miktar para verdi. Hem de bu evi yakmam karşılığında.
-Ah! Hayır baba.
+Nasıl? Anlayamadım.
-Size demedim. Beni buradan götürebilir misiniz?
+Beni nasıl bir işe bulaştırıyorsunuz?
-Siz sadece aldığınız paranın karşılığını verin yeter.
Bir hışımda tabloyu eski gazeteye sarıp yavrusu gibi kucağına alan Işıl, evin yanışını izlerken Yegor’un kornaya basmasıyla uyandı.
+Gelecek misin?
Ayakkabısının altından gelen kum gıcırtılarıyla arabaya bindi. Kucağındaki tabloyu bırakmıyordu. Onunla beraber uykuya daldı. Uykusunda sayıklamaya başladı. Belli belirsiz kelimler geliyordu Yegor’un kulağına. Son duyduğu cümleyle radyonun sesini tamamen kapattı: ‘’ Tek bir aydınlık kaldı kurtarılmayı bekleyen, kararmış hayatların arasında bir tek aydınlık.’’
“Anneler Günü” Mefhumu
Dışarı çıkarken kapı eşiğinde oturup ayakkabımı giyiyordum ki Annemin uyarısıyla arkama döndüm, “Kapı eşiğinde oturma oğlum, kalk sandalyeye otur da giy ayakkabını” Ben de acelem olduğu için “Bir şey olmaz Anne, acelem var şimdi.” deyip ayakkabımı orada giyip kalktım. Bisikletimi aldım ve basketbol sahasına doğru sürmeye başladım. Aksilik o ki, hızlıca ayakkabımı giyeyim derken bir bağcığı tam bağlamamışım, bağcıkta sen gel, zincirin arasına gir! Az daha düşüyordum. Annem beni uyardığında onun sözünü dinlemezsem genellikle başıma bir şey gelirdi. Elhamdülillah bu sefer ucuz kurtuldum. Bir keresinde de bozuk paralar cebimde şıngırdamasın diye on TL kağıt para aldım. Tam çıkarken Annem: “Oğlum harcayacağın kadar al, düşürürsün onu.” demişti. Ben de “Düşürmem merak etme! “ demiştim. Tahmin edebileceğiniz gibi -cebim de fermuarlı olmadığından- oyun oynarken düşürmüşüm parayı. Ara da bul şimdi! Nerede…
Şunu fark ettim ki, Annelerin çocuklarına söyledikleri (her zaman olmasa da) çoğu zaman doğru olup onların iyilikleri içindir. Eğer söyledikleri bir şeye (başka bir maslahattan ya da bilgiden dolayı) katılmıyorsak bile onları üzmeden yapacaklarımızı yapalım. Zira Annelerin hakkı ödenemez.
Gelelim kıssadan hisseye. Burada bir annenin çocuğuna karşı şefkatinden ileri gelen ve onu düşünmesinin bir tezahürü olan “anne sözü” nün önemine vurgu yapmak istedim ( hikayedeki “anne” kelimelerinin “a” harfini büyük yazarak bunu ayrıca belirttim!). Şimdi soracaksınız bu gün Anneler günü mü? Hayır. E peki bu günün başka bir özel anlamı mı var? Ona da hayır derim. İşin aslı şu ki ben burada annelik müessesinin yalnızca bir güne sıkıştırılıp, o gün gelmeden önce malum yerlerdeki (TV, sosyal medya veya alışveriş merkezleri gibi ) reklamlarla hatırlanması, o gün geçtikten sonra (bir daha o gün gelinceye kadar) hatırlanmaması olayını eleştirmeyi amaçladım.
Biz Türklerin çok garip bir alışkanlığı var; el alemin adetlerini benimsemek. Buna çok meraklıyız. Burada söylediğim şeyden Osmanlı kültürünün çok yönlü zenginliğini anlamayın sakın (zira Osmanlı Kültür içeriğinin geneli dine dayalıdır. Yani bir anda kopyala yapıştır şeklinde alınmamış olup toplumun gelenek-göreneklerine uygun şekilde zamanla yerleşmiş olan ve toplum tarafından benimsenmiş bir yapıdır) Benim burada kastettiğim, bizimle hiçbir ilgisi olamadığı halde bir anda (bir yasayla, bir özentilikle) içimizde zuhur eden farklı milletlerin âdet ve uygulamalarıdır. Bunun en bariz örneklerinde biri (ki sizi temin ederim bir çok örneği var) “Anneler günü” dür.
Anneler günü kutlaması antik Yunan menşeli olup, Amerika’da modernleşen (!) ve hükümetin kabulü ile de yaygınlık kazanmış bir nevi anma günüdür. ABD başta olmak üzere yaklaşık yetmiş ülke bu günü mayısın ikinci haftası kutlar (biz de onların içindeyiz). Türkiye’de de ilk defa 1955’te kutlanmıştır.
Bu ve bunun gibi daha birçok örnek verilebilir. Siz hiç (bize Osmanlı kültüründen kalmış olup dini bir kutlama olan) Berat kandili ya da Regaip kandili gibi özel günlerimizi el alemin kutladığını gördünüz mü? Elbette hayır. Bu gece de sair İslam ülkelerinde bile (bu günün anlam ve önemini ifade eden) bir kutlama yapılmaz (birkaçı hariç, onlar da zamanında Osmanlı himayesinde bulunmuş ülkelerdir). Şaşırtıcı olan şu ki biz başka dinlerin bayramlarını dahi kutluyoruz.
Şunu da belirtmeliyim ki burada anlatmak istediğim Anneler günü vb. kutlamaların kutlanmasının yanlışlığı değil, bilakis aile mefhumunun çökmesi sonucu yalnızca bunu bir güne sıkıştıran Avrupa ve Amerika gibi olmayıp her gün hem annemizin hem babamızın hem de tüm insanlığın değerini bilip bunun bilincinde yaşamaktır. Dolayısıyla burada her zaman aile mefhumunu yaşatıp bu değerleri yaşayanları yapmış olduğum takbihten tenzih ederim.
Son bir hatırlatma; bir işi yaparken bilinçli yapalım ki faydasından çok zararını görmeyelim. Haydi kalın sağlıcakla.
Anlatamıyorum
Hâlâ ilk günkü gibi,
Gözlerimdeki ışık güneş gibi,
Kalbimdeki aşk ateşi cehennem için ayıp,
Anlatamıyorum,
Hâlâ ilk günkü gibi.
Sevgine layık mıyım ?
Sevgimin büyüklüğü kâfi mi ?
Çünkü,
Dağa anlattım patladı,
Yıldızlara anlattım kaydı,
Senin için kâfi mi?
Anlatamıyorum
Hâlâ ilk günkü gibi.
Sevgim, aşkım süreli değil,
Bir ömür.
Gözlerimin güneşi sönmez,
Kıyamet lazım.
Kalbimdeki aşkın ateşi bitmez,
Mahşer, sır’at lazım.
Anlatamıyorum ama,
Hâlâ ilk günkü gibi.













