25.2 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Filistin Şiirleri |3| Bir Sabah

Bir sabah Akdeniz’den geleceğim
İşgal altındaki topraklarına
Özgürlük tohumları ekeceğim

Bir sabah Akdeniz’den geleceğim
Söz verdiğim gibi koşup Aksâ’ya
Mübarek toprağını öpeceğim

Bir sabah Akdeniz’den geleceğim
Tarlalarını geri alacak ve
Zeytin ağaçları dikeceğim

Bir sabah Akdeniz’den geleceğim
Dikilip siyonistin karşısına
O kahpe yüzüne tüküreceğim

Bir sabah Akdeniz’den geleceğim
Uykudan uyanmamışken Filistin
Gökyüzüne umutlar serpeceğim

Bir sabah Akdeniz’den geleceğim
Çiçekler getireceğim ülkemden
Verimli toprağına dikeceğim

Bir sabah Akdeniz’den geleceğim
Senin o kasvetli şehirlerine
Ilıman iklimler getireceğim

Bir sabah Akdeniz’den geleceğim
Esir Hayfa’nın Karmel Dağları’ndan
Seni uzun uzun seyredeceğim

Bir sabah Akdeniz’den geleceğim
Bayrağımın hilalini söküp göklerden
Bayrağına ellerimle dikecegim

Bir sabah Akdeniz’den geleceğim
Kurursa deniz, koşarak gelirim
Sözüm sözdür ölsem de geleceğim

Geleceğim, kutlu zaferler ile
Geleceğim, uzak seferler ile
İnanmış erler, Eyyübi’ler ile
Bir sabah Akdeniz’den geleceğim!

Geleceğim, üflenmeden sûra
Geleceğim, karar veriyor şûra
Geleceğim, dayan Batı Şeria
Bir sabah Akdeniz’den geleceğim!

Geleceğim, Ahal Teke üstünde
Geleceğim, bütün gözler üstünde
Geleceğim, yükün ağır üstünde
Bir sabah Akdeniz’den geleceğim

Geleceğim sana Kenan Diyarı!
Geleceğim, Miraç’ın yadigârı!
Geleceğim alıp yanıma baharı
Bir sabah Akdeniz’den geleceğim

Fotoğraf: Gazze, Akdeniz

Tahterevalli Bilmeyen Çocuklar Vakti

Annemle otururken salonda, en son ne zaman düşünmedim yarını

en son ne zaman bir şarkıdan bana pay çıkaramayacak kadar neşeliydim

en son ne zaman neşeliydim

hangi zamanın insanıyım sordum kendime

yüzlerce binlerce kez aynalarda savaştım bedenimle

nasıl verilirse zarar öyle verip 

nasıl çıkılmazsa çıkmaz sokaktan aynı yöne yürüyünce

öyle yürüdüm saatlerce 

Lambaların yedi yirmi dört yandığı

evlerin hiç aydınlanmadığı 

çayın hep demlendiği

hiç tavşan kanı olmadığı

hep bir yere gidildiği 

hiç bir yere varılmadığı zamanlardan geldim

Zamanlardan zaman seçtim de geldim 

Neticede insan kapadı mı gözünü

pınarlarda dipte kalan yaşlar karşı koyamadı mı yerin çekimine

pünün sonunda uyumadan kurdu mu düşlerini

zamanlardan zaman da seçebilir 

Dedim kendime ne işim var burada

köpeklerin betonlarda uyuduğu ve çocukların hiç salıncak görmediği

insanın göz göze geldi mi insanla ürküp geri çekildiği

yağmur yağınca ıslak kedilerden kaçan insanlarca korkak bir çağda 

ne işin var dedim ve bulamadım bir iş

yürümekler bitti,

koşturmaklar bitti,

yazıp çizdim ve sildim tekrar

yordum kendimi türlü sebeplerle

bitti işin bu çağda dedim kendime 

Geldim buraya

Baktım etrafta çocuklar hala bilmiyorlar tahterevallide nasıl düşülmez

ya da düşülünce, kapılınca yüzükoyun yere

nasıl belli edilmez

baktım hala köpekler betonların üzerinde

insanlar hala su birikintisinden hızlıca geçip arabalarıyla

ıslatıyorlar kendini taşımayan kızları 

Hala kimse dinlemiyor ve anlatmıyor 

hala hanımlar ve beyleriz,

hala kanunlardan ve suçlardan müteşekkiliz

Günün sonunda çocuklara kavuşunca 

onlarla koşunca ve yolun sonunda elektrikli teller olmayınca

ortancaları yolarken teyzeye yakalanınca ve erikleri ağaçtan toplayınca

tuz bulamayıp küsünce hayata

lambalar sönünce ve güneş gelince,

annemle oturunca karşılıklı

hiç konuşmadan oturunca bakışarak 

Zaman değişirdi

İnanırdım, zaman değişti.

Yangın

Bu bir yangın,

Elimde bir bardak su

Koskoca orman yanıyor.

Elimde bir bardak su

Bir o yana bir bu yana koşuyorum.

Hz. Hacer ve İsmail’i anlıyorum.

Hacer de benim İsmail de

Ağlıyorum, koşuyorum.

Ayaklarım toprağı dövüyor.

Aradığım zemzem başucumda bitmiyor.

Bu bir yangın

İsmail ve Hacer

Gözyaşım zemzem

Beni kurtar.

Koştum kurtulamadım.

Aradım bulamadım.

Safa Merve şahit.

Beni kurtar.

Bu bir yangın.

V (5) For Vendetta – 5 Kasım’da Unutulmamaya Değer Ne Oldu?

İyi akşamlar Londra… Önce yayını kestiğim için özür dilemek isterim. Pek çoğunuz gibi ben de evimin güvenli ortamında günlük sıkıntılardan uzak televizyon başında keyif almaktan hoşlanan biriyim. Ben de her insan gibi severim ama onun anısına hürmeten şimdi buradayım. Geçmişte yaşanan o çok önemli olayda mücadele ederken hayatlarını kaybeden o insanların anısına böyle bir kutlama yapmak istedim… Ve böylece beş kasım gününün artık hiç hatırlanmadığını anladım… Bu yüzden oturup sohbet etmemiz iyi olacak diye düşündüm. Elbette konuşmamı istemeyen kişiler de vardır. Eminin şu anda telefonlarda emirler yağdırılıyor ve silahlı adamlar yola çıkmaya hazırlanıyor. Neden? Çünkü konuşulmaya çalışılan yerde çoklar söz alıncaya kadar sözler her zaman gücünü korumaya devam eder. Gerçeklerin ortaya konulduğu sözleri dinleyen herkes için büyük anlam taşıyan sözler… Ve gerçek şu ki; bu ülkede yolunda gitmeyen bir şeyler var! Zulüm ve adaletsizlik, hoşgörüsüzlük ve baskılar!! Özgürlüğünüz kısıtlanıyorsa, düşünme ve konuşma hakkınız yoksa, sensörler ve chipler her hareketinizi her konuşmanızı izliyorsa orada işlerin yolunda gittiği söylenemez. Peki bu nasıl oldu? Kimi suçlayalım? Evet, elbette diğerlerinden daha fazla sorumlu olan birileri mutlaka var ama yine de aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız gerçeği öğrenmiş olursunuz. Neden yaptığınızı biliyorum, neden korktuğunuzu da…Kim korkmaz ki!!! Savaş, terör, hastalıklar sağduyunuzu ve cesaretinizi kaybetmenize neden olacak çok değişik nedenler ortaya çıkmıştı. Korku içinizi sardı ve o panik haliyle Adam Sathler adındaki o başkana sarıldınız!!! Size düzen ve barış vaat etti. Karşılığında sessizlik ve emirlere itaat etmenizi istedi… Dün gece o sessizliğe bir son verdim. Dün gece bu ülkeye unuttuğu bir şeyi hatırlatmak için adliye sarayını uçurdum! 400 yıl önce bu millet beş kasımı sonsuza dek unutmamak üzere hafızalarına kazımıştı… Dünyaya adaletin, korkusuzluğun ve özgürlüğün sadece söz olmadığını anlatacaktı, bakış açısı buydu. Eğer bir şey görmüyorsanız bu devletin suçları sizin için bir bilinmezse ve karşı çıkmıyorsanız demek ki beş kasımın unutulmasına siz izin verdiniz. Eğer siz de benim gördüğümü görüyorsanız, benim gibi hissediyorsanız siz de benim gibi arıyorsanız o zaman yanımda olmanızı istiyorum. Bir yıl sonra bu gece parlamentonun girişinde bulunun. Birlikte olup onlara beş kasımın asla unutulmadığını, unutulmayacağını gösterelim.”

Remember, remember the fifth of November.

Alan Moore’un yazıp David Lloyd’un çizdiği, DC Comics’in yayınladığı aynı isimli çizgi romandan beyazperdeye uyarlanan filmin başrollerinde Hugo Weaving (V) ve Natalie Portman (Evey Hammond) paylaştı. Yönetmen koltuğunda ise Prometheus Özel Ödülü’ne sahip James MCTeigue yer aldı. Ayrıca MCTeigue’ın yardımcı yönetmenlikten sıyrılarak, yönetmen koltuğunda ki ilk proje de V For Vandetta.

31 Mart 2006’da beyazperdede yer almaya başlayan bu film bize ne anlatıyor. Akıllarda yer edinen o replik ne? 5 Kasım’ı neden hatırlamalıyız?

5 Kasım’da hatırlamaya değer ne oldu?

Filmde geçen bu tarih, bizi günümüzden 400 yıl kadar öncesine götürüyor.

Katolik bir İngiliz asker olan Guy Fawkes veya Guido Fawkes devrimci ruhunun hapis düştüğü bir topluma doğmuştu. Doğduğu çağa büyük gelen zekasıyla Fawkes, toplumda yanlış giden bir şeylerin, düzeninin olduğunun farkındaydı. Bunun üzerine yeni inkılaplar ve Katolik monarşisiz bir hayat uğruna on iki aydın ruhla bir yer de toplanmışlardı.

O yıl ekim kasım gibi düzenlenecek olan Westimer Saray’ındaki İngiliz Parlamento Binasın’da düzenlenecek olan, Aristokrasi zirvesini -kütüğüm sağlam yerde partisini- havaya uçurmaya karar vermişlerdi.

Bina nasıl bir sembolse, onu yıkma eylemi de bir semboldür.

Sembollere anlam kazandıran insanlardır.

Tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar insanla bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.

Yeteri kadar adam toplama çalışan ekip lideri Robert Tresham, yanlarına bir adam daha almıştı: Francis Tresham.

İyi yürekli mi saf mı olduğunu karar vermediğimiz Francis Tresham, akrabalarından Katolik Lord Monteagle’yi 5 Kasım’da parlamentoya gitmemesi için uyarınca komplo ortaya çıktı. Bunun üzerine 5 Kasım’ın gece yarısında parlamento binasının altında barut dolu fıçılarla bulunan Fawkes’ın yakalanmaması işten bile değildi. Çeşitli işkencelere sonunda dayanamayan Fawkes, ekip arkadaşlarının ismini vermek zorunda kaldı.

Vatan haini olarak yaftalanan Fawkes, idam yolunda bile fikrini savunmaktan asla vazgeçmedi ve asla unutmamamız için bize canı gönülden bir uyarı yaptı: Remember, remember the fifth of November!

Hatırla, hatırla, 5 Kasım gününü hatırla, patlamayı, ihaneti ve komployu… Bu ihaneti unutmak için hiçbir neden bulamıyorum.

“Peki ya o adam? Adının Guy Fawkes olduğunu ve 1605 yılında Parlamento Binası’nı havaya uçurmaya çalıştığını biliyorum ama aslında kimdi o? Nasıl biriydi? Bize adamın kendisini değil, savunduğu fikri unutmamamız söylendi çünkü bir insan başarısız olabilir. Yakalanabilir, öldürülebilir ve unutulabilir ama bir fikir 400 yıl sonra bile, dünyayı değiştirebilir. Fikirlerin gücüne doğrudan şahit oldum. İnsanların bir fikir uğruna birbirlerini öldürdüklerini hayatlarını feda ettiklerini gördüm ama bir fikri öpemezsiniz. Ona dokunup sarılamazsınız. Fikirler kanamaz. Onlar acıyı hissedemez ve onlar sevemez. Özlediğim bir fikir değil, bir adam.”

Kim olduğun, ne yaptığının yanında önemsizdir.

Çünkü; insanın aksine fikirler kanamaz, kurşun geçirmez.

400 yıl önce neler olduğunu öğrendik. Peki ya, Fawkes’ın günümüz ile bağlantısı ne?

Sadece yaralı bir adamın 5 Kasım’ı hatırlaması. Hem kendinin hem geçmiştekilerin intikamını alırken, toplum için de yenilik istiyor. Ve güzel bir müzik eşliğinde İngiltere’yi yerinden oynatıyor ya da patlatıyor her ne dersek.

Dans edilemeden yapılan devrim yapılmaya değer değildir.

Peki ya o ki mi? O “V” veya “5” ya da

  Edmond Dantes’ti. Babamdı ve annemdi. Erkek kardeşimdi. Arkadaşımdı. O sizdi, bendi. O hepimizdi. O geceyi ve onun bu ülke için anlamını kimse unutmayacak. Bense o adamı ve onun benim için anlamını hiç unutmayacağım.

Kısaca bütün aydınlık ruhlardı.

Türkiye’de Sınav Öğrencisi Olmak

Her şeyden önce, sen ne vasıfla bu yazıyı yazıyorsun diye düşünenler için; bu sene ben üniversite sınavına hazırlanırken kardeşim lise sınavına hazırlanıyordu. Yani sistemde var olan sınavlar hakkında ister istemez bolca bilgi sahibiydim.

Pandemi döneminde okula gidememek ya da bir hafta gidip bir hafta yasak haberi ile planların suya düşmesi gibi sebeplerden ötürü nasıl geçtiğini anlamadığımız bir yıl oldu ne yazık ki… Çünkü plansız yaşamak başa büyük dertler açıyor.  Bugün etüt merkezine gidiyorsun, derslerine giriyorsun fakat yarın gidebilecek misin? İşte burası büyük bir muamma…

Her neyse bu dönemde fiziksel olarak çok yıpranmadım, okula giderken yaptığım yirmi dakikalık yürüyüş bile iptal edilmişti. Ama ruhsal olarak öyle çok etkilendim ki, az önce bahsettiğim şu belirsizlik dahi insanı düşüncede boğmaya yetecekken, üstüne üstlük sınav anı, sınav sonrası, üniversitelerin açılıp açılmayacağı, üniversite sonrası iş bulma gibi pek çok soru ve sorun omuzlarımızdaydı.

Bir yıl boyunca çalıştık. Çalışmadığımız her saniye ise bir vicdan azabıdır, peşimizdeydi. Ailem elinden geleni yapıyor, hocalarım elinden geleni yapıyor; peki ben elimden geleni yapıyor muyum? İşte, bu yetersizlik hissi insanın göğsüne bir film izlerken, ilginizi çeken herhangi bir şey yaparken koca bir taş gibi oturuyor. Ne o izlediğiniz filmden zevk alabiliyorsunuz ne de gönül rahatlığıyla herhangi bir ders dışı etkinliğe katılabiliyorsunuz. Arkadaşlarınızla oturup bir iki saatlik kahve molasında bile yapamadığınız sorular, dersler ve konular hakkında konuşuyorsunuz. Bazen biri isyan ediyor, yeter artık kapatın şu ders mevzuunu diye. Sonra uzun bir sessizlik oluyor. ‘Sınav harici hayatımız kalmamış ki’ farkındalığı geliyor insana. Durumun vahametini son bir örnekle şöyle izah edebilirim: dinlediğiniz müzikleri dahi zevkinize göre değil; Türkçe olmasın da kafamı karıştırmasın, sınavda aklıma gelip dikkatimi dağıtmasın şeklindeki kriterlere göre seçmeye başlıyorsunuz.

Şimdi; çok abartmışsınız, bu kadar kasmaya gerek yoktu, her şey olacağına varır şeklinde düşünce ve söylemleri olanlar için kendimi bir nebze açıklayayım. Böyle bir dönemde ailem maddi manevi her istediğimi yaparken, öğretmenlerim molalarını bizler için feda ederken, ben nasıl olur da bunun endişesini duymam? Nasıl bu soruların zihnimde uçuşmasına engel olabilirdim?.. Olamadım da zaten.

Ayrıca motivasyonun insanın yalnızca kendi içinden gelebildiğini, dışarıdan hiçbir etkinin insanı motive edemeyeceğini öğrendim bu dönemde. İnsan her sabah kendisini yataktan kaldıran sebebi, sınav senesinden önce bulmalı ve ona göre çalışıp geliştirmeli kendini.

Bir şekilde geçti günler ve aylar… Önce kardeşim LGS’ye girdi. Beklediğinden çok zor bir sınav ve sonrasında da düşük netlerle karşılaştı. Bunu da bir şekilde geçiştirdik. Bizim sınavımızla bunun alakası yok, bir kere bizimkini ÖSYM hazırlıyor, okula bile gidemedik bu kadar zorlamazlar herhalde, diye teselli ettik kendimizi.

Sınav günü gelip çattı. İlk gün ne olursa olsun moraller bozulmamalıydı, çünkü ertesi gün bir sınavımız daha var. sınavdan çıktım; ağlayanlar, konuşamayanlar, boş bakışlar… Benimki kötü değildi sanki ama herkes öylesine üzgündü ki kendimden şüphe etmeye başladım. Henüz de o şüphelerimi giderebilmiş değilim.

Ertesi gün alan sınavımız vardı, Matematik o kadar kötü geçmişti ki; fen kısmına geldiğimde mezuna kalacağım, olan oldu, yapamadım gibi pek çok olumsuz düşünce ile savaşmak zorunda kaldım. Son zamanlarda denemelerde işaretlediğim soru sayısının neredeyse yarısını yapabilmiştim, matematik hem sınavımı hem moralimi berbat etmişti. Emeklerimizin karşılığı bu değildi. Bu karamsar ruh hali birkaç saat sürdü. Ardından sene boyunca takip ettiğim youtube kanalları, rehber öğretmenlerim, herkesin çok kötü geçtiğini söyledi. Sınava girenlerin %90’ı Matematiğin ‘çok zor’ olduğu fikrindeydi. Birkaç gün sonra ise sorulardan üç tanesinin Matematik olimpiyatlarından alındığını öğrendim. Sonuç olarak ortada büyük bir haksızlık vardı ve bu sebeple de herkesin netleri düşük gelecekti. Bu bir nebze rahatlattı beni. Çünkü bir sıralama sınavıydı. Net değildi önemli olan.

Sınav sonrası içime çok büyük bir rahatlama gelecek, istediğim her şeyi bir bir yapacağım, sabahlara kadar film izleyeceğim, sürekli kitap okuyacağım, diye hayal kuran ben; sınavdan sonra eve gelip duvar izleme seanslarıma devam ettim. Ne oldu şimdi? Üzerimden bir tır mı geçti benim? Bir yıldır uğruna hayatımdan fedakarlık ettiğim sınav bu mu olacaktı? Şeklinde sorular deryasına kapıldım. Sınav üzerinden şimdi neredeyse iki hafta geçti, yavaş yavaş nelerden hoşlandığımı, neler yaparken kendimi mutlu hissettiğimi hatırlamaya başladım. Pek yakında da inşallah sınav senesinden önceki Bürde’yi tam anlamıyla hatırlayacağım…

Bir ülke çökecekse de yücelecekse de; bu gençler sayesindedir, okuma aşkıyla yanıp tutuşan gençler sayesinde… Fakat ‘yetkililer’ bizlere hiç destek olmazken, üstüne üstlük sanki çözülemesin diye hazırlanmış soruları karşımıza çıkararak köstek oluyor gibi gözükürken, bu gençler yeteneklerini sergileyemez. Ya da sergiler ama burada değil. Aziz Sancar gibi veya gündemimize bomba gibi düşen aşı meselesinde karşılaştığımız Özlem Türeci ve Uğur Şahin gibi sergiler…

Pandemide okulun, kütüphanelerin, ruhsal sağlığın yokluğunda ve her gün aynı masada, evin gürültüsünde, kardeşin ağlamasında ders çalışan bu unutulmaz nesle selam ve sevgi ile…  

Kaderin Yazıldığı Gün: Sirius Yıldızı Kavuşumu

5-6-7 Temmuz tarihlerinde Güneş ve sabit yıldız olan Sirius kavuşuyor! Kur’an-ı Kerim’de Necm Suresi’nde Şira olarak bahsedilen Sirius Yıldızı‘nın kavuşucağı günlerde kaderin yazılacağı söylenir. Peki Sirius Yıldızı‘nın öyküsü nedir? Gelin, bakalım.

Sirius Yıldızı, Kuzey Yarım Küre’nin en parlak yıldızıdır. Gökyüzündeki şekli köpeğe benzetilir. Bu nedenle “Köpek Yıldızı” da denmektedir. Türkçe’de “Akyıldız” olarak söylenirken demire benzetildiği için “Demir Kazık” da denir. 14 derece Yengeç burcunda yer alır. Bu derecede Güneş her yıl yer alır ve en sıcak günler (soltis) başlar.

Eski Uygarlıklarda Bereket Getiriyordu!

Birçok uygarlık gökyüzünü ve yıldızları incelemiş, hareketlerine göre yaşamlarını şekillendirmiştir. Sirius Yıldızı Mısırlılardan Roma İmparatorluğu’na kadar birçok eski uygarlıkların çeşitli sistemlerini, takvimlerini oluşturmalarında, mevsim geçişlerinde ve gemici pusulalarında kullanılan çok önemli bir yıldızdır. Hatta Mısırlılar, piramitlerini tepelerinde Sirius Yıldızı‘nı gözlemleyebilecek şekilde inşa etmişlerdir. Piramit ve tapınaklarının içinde yıldızı simgelemeye özen göstermişlerdir. Sirius Yıldızı, Güneş doğmadan görüldüğünde Nil Nehri taşmaya başlıyordu. Bu durum tarım yapmak için topraklarını besliyor ve bereket getiriyordu. Bu nedenle sel ve su taşkınlarıyla da ilgili hale gelmiştir. Sirius Yıldızı’nın puslu olduğu günlerde de çeşitli salgın hastalıkların ortaya çıktığını görmüşlerdir.

Romalıların ise bu dönemde ekinlerinin bereketi artsın diye köpek kurban etme gelenekleri vardı.

Birçok Mitolojik Hikâyeye Konu Oldu!

Hint mitolojisine göre ise güzel bir hikâyesi vardır. Cennetin kapısına ulaşmak için yola çıkan dört kardeş vardır. İlki savaşçı ve komutan, ikincisi oldukça iyi bir şair, üçüncüsü ünlü bir aşık, dördüncü yani en küçük kardeş ise fazlasıyla gurur duyduğu bir köpeğe sahiptir. En küçük kardeş, uzun ve yorucu olaylar sonucu ilk kardeşini savaşta, ikinci kardeşini düğünde üçüncü kardeşini ise bir prensesin yanında bırakarak cennetin kapısına ulaşır. Ama köpeği cennete giremez. Bu nedenle cennete girmekten vazgeçer. Onun bu yolculuğunu cennetten izleyenler kardeşlerini terk ettiği hâlde neden köpeği terk etmediğini sorarlar. Küçük kardeş ise abilerinin kaderlerini izlediğini ama köpeğinin tüm kalbiyle kendisine bağlı olduğunu söyler. Bunun üzerine köpeği bir takım yıldız haline getirirler. Bu takım yıldızının en parlak yıldızı olan Sirius ise köpeğin kalbidir.

Günümüze kadar gelen bu mitolojik hikayeler sonrasında modern edebiyatta ise ünlü fantastik roman serisi Harry Potter’da köpeğe dönüşen bir animagus karakter olarak da Sirius Black‘i görmekteyiz.

Sirius Yıldızı astrolojide ise ün, şöhret, servet, aile, okült dallara ilgi duyma, sıcaklık, sel, su taşkınlığı, salgın hastalık, kuduz vb. gibi konuları simgeler.

Kaderin yazıldığı söylenen bugünlerde güzellikler sizinle olsun!

Bu Gece Kar Yağdığında

Bu gece kar yağdığında,
Yeşermeyi beklerken umutlarım,
Kaldırımları süsler misin ruhunla?
Belki yolun düşer,
Bir sokak ötesine,
Gülmek istersin geceme.

Bu gece kar yağdığında,
Gözlerini kapatıp,
Yıldızını diler misin?
Belki ellerime düşer parlaklığı,
Belki gülüşünü süsler aydınlığı,
Pencere kenarında çiçeğimi okşarken,
Ellerime gelir misin?

Bu gece kar yağdığında,
Sokağın küçük lambası yüreğimi sıcaklatırken,
Gelir misin?
Belki düşmek istersin kırık bir kalbin yoluna,
Belki hissetmek istersin,
Ölümü avucuna alan bir şairin,
Kırık parçasını.

Bu gece kar yağdığında,
Tutar mısın yıldızımı ümitlerimin koptuğu yerden?
Pencere kenarında yeşermeyi beklerken,
Solmuş bir yaprağın yeniden doğma arzusu gibi,
Gelir misin?

Bu gece kar yağdığında,
Gözyaşlarım bir okyanusa düşerken,
Dalgaların her bir sesi bana seni getirirken,
Bir ormandan kaçıp bahara rastlamış gibi,
Gelir misin?

Bu gece kar yağdığında,
Siyah mürekkebim seni yazarken,
Kalemim sadece sana gelirken,
Bir şairin dillere düşürdüğü Mecnun gibi,
Gelir misin?

Bu gece kar yağdığında,
Ağaçlar altında dans ederken,
Ayaklarım beyaza uyum sağlarken,
Gölgeler ardından doğan bir güneş gibi,
Yıldızını sımsıkı tutarak,
Gelir misin?

Bu gece kar yağdığında,
Kuşlar bir şaire uyarken,
Yıldızlar ona doğru bakarken,
Bileklerinde umut adlı balonu taşır gibi,
Gelir misin?
Bana umudu verir misin?

Bu gece kar yağdığında,
Gözlerim baygın bakarken hayata,
Tüm duvarlarımı yıkacak sırtınla,
Bu şaire doğru
Gelir misin?

Bu gece kar yağdığında,
Sadece göğe baktığım bir durak gibi,
Umudu, maviyi ve seni.
Görmek istiyorum.
Bu gece kar yağdığında,
Gelir misin?
Öylece sımsıkı tuttuğum masum bir kelebek gibi
Saklamak istiyorum.
Avuçlarımda taşırken seni,
Kanatların incinmesin diye.
Koşmak istiyorum.
Bu gece kar yağdığında,
Sana yazmak,
Seni bilmek istiyorum.
Gülüşünün ardında neyi tuttuğunu,
Bir yeri izlerken yıldızına neyi sorduğunu,
Zaman kendini hızlıca bırakırken,
Seni korkutanın ne olduğunu,
Bilmek istiyorum.

Bu gece kar yağdığında,

Seni görmek istiyorum, yıldızım.

Yeşil’in Turuncu Kızı

Ah Çocukluk Sen Ne Güzelsin

Bizim ilk ve orta okul öğrenciliğimiz rengarenkti. Öyle hastalıktır, pandemidir değil de gerçekten kar tatilimiz olurdu. O zamanlar iklim bu kadar ılıman değildi ve Anadolu’da hala karasal iklim hakimdi; yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve kar yağışlı…

Boyumuz kadar kar yağardı. Pencerelerimizin camları buzdan sanat harikalarına dönüşürdü. Çok zaman akşamları elektrikler kesilirdi. Çıtır çıtır yanan sobanın etrafına konuşlandırılmış yataklarımızda, sobadan tavana yansıyan ışık hareketleriyle hikayeler uydururduk. “Sessiz oluuunn!” uyarılarına kısık ve içten gülerek sohbetlerimize devam ederdik.

Elektrik olduğu zamanlarda ise mutlaka okuduğumuz kitapların kahramanlarıyla yeni hikayeler anlatırdık.

Kar tatili okulumuzdan kopmamıza sebep olmazdı. Okula döndüğümüzde yaşayacaklarımızı anlatır heyecanlanırdık.

Yani ki bol bol hayal kurabilen çocuk gibi çocuklardık. Böyle anlattığıma bakıp yaşlı ve geçmiş güzellemesi yaptığımı düşünmeyiniz lütfen; çok uzak değil, doksanlardan bahsediyorum aslında.

Şimdi kendi çocuklarımıza masal gibi gelse de bunlar bizim bizzat yaşadığımız gerçek hayat hikayeleridir yani.

Zamanın Çocuklarına Öneri

Bir pandemi döneminde çocukluk yaşamak zorunda kalan çocuklarımıza çok üzülüyorum. Online derslere katılımlarındaki verimsizlik, okulda on dakikalık teneffüslere olan hasretlikleri, nasılsa evdeyim deyip günleri düzenli dolduramama ve neticede pek çok heyecandan uzak hantal bir çocukluk yılı yaşadılar yavrucaklar.

Ağlayıp sızlanmak çözüm değil elbette. Elde olmayan sebeplerle iki yıldır doğadan kopuk suni bir hayat yaşayan yavrulara güzel bir önerim var aslında.

Nasılsa okul artık tatil. Karnelerini aldılar. Evden çıkmaya başladıkları uzun yaz günlerinde hayalsiz geçen iki yıllarını telafi edebileceğine inandığım bir eserden bahsetmek isterim. Her yaştan okurun gönlünü ferahlatacak tasvirler, olaylar, hikayelerle dopdolu bir eser; Yeşil’in Kızı AnnE.

Büyüdüğü çevredeki bütün olumsuzluklara karşı kendisini mutlu etmek için geliştirdiği hayal gücü sayesinde direnebilen bir kızcağızın hikayesi.

“Bir şeyi hayal etmenin en kötü yanı hayal etmeyi bırakmak zorunda kalmaktır ve bu insanın canını çok yakar.” ifadesiyle bu başarısını mutlulukla çevresine de kabul ettirmeyi başaran bir kız hem de.

Mutlu Çocuk

Anne babası vefat ettikten sonra farklı ailelerin yanında yaşamak zorunda kalmış, çok zaman o ailelerin çocuklarına bakıcılık yapıp ev işleriyle baş edebilmeye çalışmış bir kız çocuğudur Anne. Yaşadığı hayatı hatalarıyla kabul etmeyi başarabilmiş, her yaptığı hatadan ders çıkarabilme ve o hatayı tekrar etmeme kabiliyeti ile donanmıştır.  Çevresindeki canlı cansız her obje ile duygusal bağ kurarken onların hayatındaki katkılarını iliklerine kadar hissetmenin lezzetini idrak etmiş bir çocuk olarak kendi hayatına kendini hazırlamış, büyümüş de küçülmüş kabilinden bir kız çocuk aynı zamanda. Küçük bir yanlışlıkla Green Gabels’a gelerek maceradan maceraya koşarken becerileri, aklı, mizahı ve bitmek tükenmek bilmeyen heyecanıyla karşılaştığı herkesi şaşırtan, eğlendiren ve etkileyen bir çocuk hem de.

On iki yaşında hangi çocuk “Büyük fikirleriniz varsa onları ifade etmek için büyük kelimeler kullanmanız gerekir öyle değil mi?” sorgusu ile hayatını örtüştürebilir? Elbette ki hayal gücü kuvvetli ve hayal kurmaya cesaret edebilen çocuklar…

Anne, kitabın bir bölümünde “İnsanın konuşmak isterken konuşabilmesi ve çocukların dikkate alınmaması gerektiğinin söylenmiyor olması büyük bir rahatlık” derken de sahip olduğu hayal gücünün nerede ve nasıl kullanabileceğini bildiğini ifade ediyor. Çocukların susturulmaması gerektiğinin altını çizerek “çocuklarınıza şans vermezseniz nerden bileceksiniz” uyarısı yapıyor. Dizi filme uyarlanmış olması ayrı bir güzellik olsa da, kitap olarak okumak ve her kelimenin hayalini kurmak daha özel geliyor bana.

Çizili Satırlar

*” Dünyadaki her şeyin bir riski var. İnsanların kendi çocuklarının olması da bir risk, bütün çocuklar hep iyi insanlar olmuyorlar.”

* “Bir adın telaffuzunu duyduğunuzda, zihninizde sanki kağıda yazılıyormuş gibi hayal etmez misiniz?”

* “Bütün büyük olayların küçük ve basit olaylarla ilgisi vardır.”

*” Bir şeyleri düşünmek için en iyi vakit yatma vaktidir.”

Diyeceğim O ki

Ben hiçbir kitabı kendim okumadan çocuklarıma okutmadım, okutmam da. Her kitabın her okuyana faydalı olduğunu düşünmüyorum şahsen. Fakat Yeşilin Kızının maceraları benim hayal dünyamı bile bu kadar coşturmuşken çocuklara katkılarını saymakla bitiremem doğrusu.

L.M Montgomery’ nin kaleminden süzülmüş bu harika eseri Çiğdem Köfüncü’nün çevirisinden okudum. Bu denli düzgün, akıcı, her iki dilin doğru kullanımının belirgin olduğu başarılı bir çeviriyi okumanın zevki de bambaşka elbette.  Farklı çevirmenlerin kalemlerinden de okumak istenecek bir kitap olarak her evde bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.

Kitabı mutlaka edinin ve okuyun. On iki yaşındaki bir kız çocuğunun sınırları olmayan hayal dünyasında kendinize bir yer bulacağınıza eminim.

İyi okumalar, mutlu hayaller.

Deniz Salyası (Musilaj)

musilaj

Hemen hemen 1 aydır gündemimizde olan ve güzelim denizlerimizde meydana gelen Musilaj, bir diğer adıyla deniz salyası maviliklerimizi kendi rengine boyadı. Çoğunlukla Marmara Denizi’nde ve diğer denizlerimizde de görülen bu doğa olayından başta turizm sektörü olmak üzere diğer sektörleride etkiledi. Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunu sıradan bir deniz kirlenmesi değil. Denizi, deniz canlılarını ve ekosistemi tehdit eden biyolojik bir değişim. Uzmanlarımız en büyük sebepleri arasında sanayi ve evsel atıkların denizlere atılmasından kaynaklandığını söylüyor.

MAVİ TONDA BİR DENİZ ÜZERİNE ÇALIŞILMIŞ, VAN GOGH TARZI NADİDE BİR ESER GİBİ..
MUNCH’UN ÇIĞLIK TABLOSUNA BENZETENLERİMİZ OLACAKTIR. PEKİ BU ÇIĞLIĞI DUYAN VAR MI?

Marmara Denizi’ni kaplayan deniz salyasını temizlemek için hummalı bir çalışma devam ediyor. Atık kabul gemileri, deniz süpürgeleri, vidanjörlerle temizlik çalışmalarını gerçekleştiriyor. Ekipler, akıntı ve rüzgar nedeniyle müsilajların yeniden kıyıda çoğalabileceğini, bu nedenle çalışmaların aralıksız sürdürüldüğünü söylüyor. Haziran başlarında meydana gelen musilaj denizin üst tabakasında sahil sahil ,bölge bölge azalsa da hala diplerde, derinliklerde varlığını devam ettiriyor. Bunun için geliştirilen teknolojik cihazlar örneğin insansız su altı araçlarıyla görüntü alınıp deniz salyasının alt tabakada oluşumu inceleniyor.

Tek temennimiz tekrardan denizlerimizin, deniz canlılarının oksijensiz kalmaması, üreme ve çoğalmalarının artması, beslenebilmeleri ayrıca denizin ferahlatan görüntüsüne kavuşabilmemizdir. Bu konuda herkes ders almalı, bilinçlenmelidir. Şu anda ve gelecekte de denizlere, göllere ve ekosisteme sahip çıkmalıdır.

Tramvay Durağı 7.bölüm

Erken gelmişsen gelecek olana, geç gelmişsen gitmiş olana, gelememişsen ya da gitmişsen oracıkta kalana mı duyulur özlem? Ya bölüneni bölenin elinden kalan birkaç devirli bir rakamsan kime?..

Ya bölünen ömrün, bölen seni sen yapan içindeki senler, oracıkta kalanınsa zihnin boş odalarında saklambaç oynarken ağlayan bir çocuğun sesiyse…? Devri mi? Boş odada ses duvarlara çarpar ya, ağıt sesi mütemadiyen dalga dalga dağılır ruhuna…

Matematiğim zayıftır benim. Bu işlemin sonunda “ölüm” hayatın neresine denk geliyor? Yaşadıklarımız içimizdeki benleri kaç kalanlı bölüyor? Sonuçta biz kim oluyoruz? Kalıyor muyuz? Nerede…?

Tramvay Durağı bugünlerde kalabalık. Ortamdaki atmosfer; sanki ne idüğü belirsiz, bir anda ortaya çıkan öldürücü bir canavar, sokaklarda hırlaya hırlaya dolaşmayı bırakmış ve geldiği yere geri dönmüş gibi. Yolcular; bir kâbustan kan ter içinde uyanıp güçlükle kaldırabildiği eliyle, alnını ve boğazını silmiş, nefes alışverişini ve yarım yamalak hatırladıklarını düzene bindirmiş, sakinleşip kendine gelmiş birer maaşlı çalışan gibiler. Kaygıları “hayatta kalmak” mıdır “güzel ölmek” midir “kalanlar” mıdır… Bilmiyorum.

Ben; “Kaybetmiş” gibiyim. Öyle hissediyorum. Bildiğim yollarda göz göre göre kaybolmaktayım. Kulaklarımın duydukları bilinçaltımın hangi derininde saklanıyor acaba? Hep söylenir ya; faz aşamalarını tamamlamış, raporlarını almış, alanında uzman hekimlerin her detayı göz önünde bulundurup araştıra deneye beyin fırtınası yaparak yıllarca üzerinde çalıştığı, yan etkileri neredeyse sıfıra indirilmiş bir “ilaç reçetesi” varmış da elimde, ben, o reçeteyi özenle çerçeveleyip göz kapağımın arkasına asmış gibiyim. Kapanmak istemiyor gibi gözlerim. Gözlerim açık gideceğim sanıyorum.

Durak, insan dolu.

Yaşamayı istiyorum yağmurların acısını çıkarırcasına bir taraftan, diğer taraftan; ölmüşüm gibi kaygısız, beklentisiz, hep bir hüzünlü, suskun ve durgun deniz hâllerimi özlüyorum. Geride kalanlarım bunlar mıydı? Ne saf bir his yolu!

Bekleyenlerim, dünyanın bütün çocuklarıydı doğru ya. Hayal miydi bu? Hayır, o kadar da uzak değil aksine çok yakınım gerçekleşmesine özlediğim benin istediğim benle kavuşmasına. Beni korkutan da bu ya işte… Şimdi hangi benim, yaklaşmakta olan vuslat vuku bulduğunda hangi ben olacağım…? O zamana varmadan ansızın kovulursam kendimden, çekip giden ben, nasıl olacağım? İyi olur muyum? İyi olmasam da sorun olmaz sanıyorum. Çünkü o zaman sadece kendi yaralarımı umursamayı, bırakmış olurum muhtemelen. Sadece başkalarının yaralarını sarıp kendi yaralarımı kanatıp durmayı bıraktığım zamanlarda nasıl idiysem, o ben olduğumda da öyle olurum herhalde? Ya da bir tık daha huzurlu… Bir dengesi var mı bunun?

Gelişim, değişim, dönüşüm, buluş, oluş… Hep böyle belirsizlikler finalinde sürekliliğine hâlâ devam eden bir bekleyiş sancısı mı çektirir insana bunlar? Günün doğuşunun bir zamanı var mıdır? Mağaradan çıkış ne vakittir? Gözlerimdeki bu yanış diner mi? Bu alevi uyandırırcasına yağışı sorgularımın zihnime, söner mi?

Floresan lambaların aydınlığında siner mi içime şu yazdıklarım okuyunca, bilmiyorum. Sizler dinledikten sonra söndürün tüm ışıtan şeyleri. Bekleyin. İçinizde. Yanacak elbet gün ışığı. Yanacak kirpiklerinizin altındaki akı kızartarak…

Tramvay Durağında ne sosyal ne psikolojik ne felsefik hiçbir mesafe yok bugün. Herkes kendi kıymet verdiklerinin “yanında olmak” derdinde (Ya da hemhal olmak…). Herkes, şu meçhul tramvayı öyle özlemle bekliyor ki, demir rayları eritecek gibi bakışları…

Kafama bir soru takılıyor…

Bu insanlar, şu tramvayı, daha önce hiç gördü mü?

Vâveylâ’nın Mektubu II

Budur belki de bizi biz yapan gerçek

Yüzümü döndüğüm o şömine

Yatağımdaki o oyunbaz hayal

O erişilemeyen hükümler

Hem söylesene gerçekten

Gerçekten var mıydı? O yıldızların

Kuyruklarına takılı kalan gözlerimiz

Yüz yüze bakışan atlılar gibi

Köhne sabahların ışıltılarına karşı

Haklılığımı ne savunabilirdi

Duvarında yalanların büyüdüğü

Hükümlerin kesildiği o odalarda

Topallayarak yürüdüğüm kırların

Aynalı gerçekliğini gördüm

Yılların benden aldığı özgürlükçü

O içten içe olan yozlaşmamı

Söküp aldı benden, ve

Gitti ya bir bağrına yandığımın yerine

Artık görünemez dediklerimin hepsi

Su yüzüne çıkmaya güç yetirir halde

Çünkü tabanım çağlayan nehirlerin

Akıntısına karşı yürümeyi maharet bildi

Yanıldı, ıslandı, sızlandı ama gördü işte

Ay’ı, yıldızı, bulutları, gökyüzünü

Toprağa çekilen bedeniyle

Göz kapaklarının altında yatan o haykırışcı

O propagandacı, o aldanıcı ruhuyla bile

Bir kez olsun isyana kalkışmadı

Bir kez olsun nedenini bilmediği kuyudan su çekmedi

Hakka riayet etti, sabrı taşıdı gönlünde

Onun kalbi bir avuç özlemle kavruldu

Yandı ve tutuştu, yandı ve kurtuldu

Gözleri köze çevrilmiş o alevli yerde aranıyordu

İşte o, o, oradaydı

Gönlüyle, kalbiyle, ruhuyla

Verilen bedeniyle, gözleri ve tüm benliğiyle

Çamura batan kalıbıyla, göklerde biri

Muhabbetinle diri, o sendin

Vâveylâ’nın aşkıysa seni böylesine kesip biçen

Kalemin ve defterin o yanıltıcı sözlerinden öteye geç

Sağ ve solumuzdaki hesabı

Gökle ve yerle bir olduğumuz o anı

Görüp yürümezsem, volkanda dağı, şehirde hapis hayatı

Bekler dururum yolumun ağzındaki atlıyı

Ha geldi ha gelecek, o dillerin eskitemediği kurtarıcı

İşte sana gerçek, işte yolumun üstünde şakkul kamer

İşte güneşin kayışı, yıldızların dökülüşü

Kulağımı sağır eden o ses, hamilelerin düşük yaptığı o çınlama

Bir yok oluşa doğru sesimin ahengi

Kulakların içine yaşanacak ne çare! Şiddetinde varıyorsa

O vakit yaşam uğruna yaşamlar doğuracak bu şarkı

Vâveylâ’nın şarkısı: ben sana değil, bana bu aşkı verene minnettarım…

Bir Saniye

Sevgili Lusin, acımasızca dökülüyor kağıda, içimde tuttuğum tüm hisler kendini bırakmak istercesine. İşte bir ayna karşısında, tüm bunlarla savaşıyor gibiydi. Ruhu neredeydi? Gözlerini kapatınca bu şehrin tüm soğukluğunu içine çekiyor gibisin. Adımların daha yavaş, gülümsemelerin çok. Kendi çukurunda dans etmek böyle bir şey mi? Ellerim çaresiz ve cevaplarını bekliyor. Beni bana anlatır mısın? Fakat bir saniye, sen üzülme.

Bir, Lusin.

Sadece bir saniye.

Belki bir saniye öncesinde gülümsüyordun. Belki de şu anda somurtuyorsun. Hayır, seni güçlü görüyorum. Mutsuzken bile gülümsemelerin seni aydınlatıyor. Işığını hiç söndürme olur mu? Çünkü ben gücümü senden alıyorum. Eğer ki bir ağaç altında dinlenmek istersen, yapraklarım seni koruyor olacak. Sadece bir saniye, tut ellerimi Lusin.

Bir saniye Lusin.

Sadece bir saniye.

Hangi yola ait olduğunu bulmuş gibisin. Korkuyorsun, çünkü bazı şeylerin değişeceğini biliyorsun. Değişmek korkutucu mudur peki? Dün olduğun ‘sen’ ile bugün olan ‘sen’ bile birleşmezken… Tut ellerimi Lusin, çünkü o kapıları birlikte açacağız.

Bir saniye, Lusin.

Korktuğun başka şeyler mi var?

Saate doğru yaklaşıyor gözlerin. Sımsıkı kapatıyorsun kendini. Öyle hızlısın ki, aklının odalarında koşturup duruyorsun hiç durmadan. Kendine gelmek mi bu sence? Ait olmadığın kapıları çalma. Zaman denilen zehire kanma. En önemlisi de, dur Lusin. Sadece bir saniye dur. Görüyorum kendine koştuğun tüm o sokakları. Ellerin mürekkep kokuyor, defterin siyah. Gülümsüyorum, Lusin. Çünkü seni bulmuş gibiyim. Ellerinin ait olduğu yeri biliyorum. Ve sen tüm o kapıları kendine doğru çevirmeyi nasıl başardın? Tüm bunlar olurken ellerin renklere karışıyor bir anda. Gökyüzündeki kuşları izliyorsun ve gülümsüyorsun. Bu sana gerçekten yetiyor mu? Bir kuş gökyüzünde kanat çırptı diye, gülümsüyor musun?

Bir saniye, Lusin.

Sadece bir saniye.

Ellerin toprağı tutuyor çaresizce. Birilerini mi kaybettin yoksa? Evet, gözyaşların çaresizce suluyor toprağı. Ve bir ümit yeşeriyor kalbinden. Yeniden doğacakmış gibi. Her şey tükendiği yerden tekrar doğuyor senin için. Ve sen büyüyorsun. Büyüyorsun, güzel Lusin. “Sonu olacak bir canlıyız biz” diyorsun. “Koşabildiğim kadar koşacağım, düşebildiğim kadar düşeceğim.” diyorsun. Belki de bu yüzden yüzün parlıyor, güzel Lusin. Yolun sonunda birbirimize bakacağız, biliyorum. Birimiz terk edecek içinde bulunduğu şu ruhu ve birkaç kelam çıkacak yaralanmış ruhumuzdan.

Sen bendin.

Ben de sen.

Belki de iki ayrı kişi.

Belki de iki aynı kişi.

Bir saniye, Lusin. Sadece nefes al.

Her şey geçiyor. Ve her şey bitiyor.

Bir saniye, Lusin.

Sadece nefes al.

Ve bu oyunu bitir.

Reign Over Me: Charlie’nin Gizemli Dünyasına Bir Yolculuk

Reign Over Me \ Hayatı Yakala, 2007 yapımı bir aile dramı filmidir. Filmin yönetmeni ve senaristi Mike Binder‘dır. Başrol oyuncuları Adam Sandler, Don Cheadle, Jada Smith ve Liv Tyler‘dır. Bu oyuncuların filmdeki karakterleri sırasıyla Charlie Fineman, Alan Johnson, Janeane Johnson ve Angela Oakhurst’tür.

Mike Binder
Adam Sandler (Charlie)
Don Cheadle (Johnson)
Jada Smith (Janeane)
Liv Tyler (Angela)

Filmde eşini ve çocuklarını bir uçak kazasında kaybeden Charlie‘nin hayat hikayesine tanıklık ediyoruz. Kazadan seneler sonra Charlie üniversiteden arkadaşı Johnson ile karşılaşıyor ve birbirlerinin hayatlarına yön vermeye başlıyorlar.

Ailemiz hepimiz için çok önemli. Onların acı çekmelerine dayanamazken onları kaybetmek gerçekten çok kötü bir durum. Hepimiz acılarımıza karşı farklı şekillerde tepki veriyoruz. Kimimiz acının altında ezilirken kimimiz acıyı yok sayıyor. Filmdeki başkarakterimiz Charlie’nin de acılarına karşı geliştirdiği farklı bir yöntemi var. Bu yöntem ona iyi mi geliyor yoksa kötü mü geliyor, filmi izlerken bu soruyu cevaplayabilirsiniz.

Filmi izlerken Cahit Zarifoğlu‘nun şu sözleri aklıma geldi:

Acını yaşa
Öfkeni de yaşa
Ve seyret
Kendini sakın bastırma
Öyle suyun üstünde akan yaprağa bakar gibi bak
Seyret , uzanıp onu almaya kalkışma
Kendini suçlama
Başkalarını da suçlama
Olacak olandan kaçınamazsın
O yüzden; hiç bastırma kendini
Baskılama
Çünkü insan bastırdığı duygunun esiri olur…

Reign Over Me, etkilendiğim bir film oldu. Bazı sahnelerde gözyaşlarıma engel olamadım. Charlie’nin yaşadıkları, Johnson ve Charlie’nin arkadaşlığı ve diğer olaylar çok samimi ve gerçekçi bir şekilde izleyiciye aktarılıyor. Filmin her sahnesinde dram yok. Bazı sahneleri mutluluk vericiydi ve bazı sahneleri de komikti. Filmin konusunun hepimizin ruhuna dokunacağına ve filmden kendimize pay çıkaracağımıza inanıyorum.

Filmden bir alıntı:

“Ondan söz etmeme gerek yok ya da fotoğrafına bakmama çünkü gerçek şu ki ben onu devamlı görüyorum, sokaklarda. Sokakta yürürken onu başka birinin yüzünde görüyorum. Sizin yanınızda taşıdığınız fotoğraflardan çok daha net.” (Charlie)

Filmi herkese tavsiye ediyorum. İyi seyirler 🙂

Hediye

-Hadi kalk temiz hava girsin ciğerlerine biraz. Şu karşı dağların ardında bir köy vardı hatırladın mı, sen çok küçükken gitmiştik bir kere. Tavuklar, horozlar vardı korkup kaçmıştın hemen arabaya; hem hani Asiye Teyze vardı pişi yapmıştı, geçenlerde Orhan Amca’na anlatmış, Ebrar yine gelse yine yaparım hem artık tavuklardan da korkmaz demiş. Gitsek ya oraya bak hava da ne güzel, güneş sanki yeryüzünün hükümdarıymış gibi saçıyor her tarafa ışıklarını. Kuşlar senelerdir tutsakmış da özgürlüğüne yeni kavuşmuş gibi nasıl uçuyorlar kıvanç dolu, umut dolu… Ebrar Hanıımm, kime sesleniyor bu adam. Şu yatak dile gelse haykırıp isyan edecek yahu, 3 haftadır bindin tepesine karabasan gibi. Teğmen Kahraman Güngören üzerini değiştirmek üzere koğuşuna gidiyor komutanım! 1 saat sonra mutfakta içtima alınacaktır!

+Babacığımm… Bizi yalnız bırakır mısın ?

-İtiraz yok efendim, Orhan Amca’nla konuştum bile. “Ebrar’ı çok özledim size almaya geliyorum 1 saate hazır olun.” dedi.

.

Ağlamaktan bitap düştüğü şu günlerde her zamanki gibi yine nemli olan yanağına bir öpücük kondurup çıktım kendini hapsettiği odasından. ‘Bizi yalnız bırakır mısın?’ Biz… O ve biricik annesi, yüreğimin sızısı Leyla’ma tuttuğu yas. Annesini kaybettiğinden beri çıkmadı odasından Ebrar, odasından çıkmadığı gibi yorganını da kaldırmıyor ki annesiyle uyuduğu son gece yatağına sinen koku buharlaşıp gitmesin. Dilinde tek kelam ‘Babacığım… Bizi yalnız bırakır mısın?’ Ebrar yemek ? Ebrar kavun? (en sevdiği) Ebrar gezelim? Ebrar okul? Ebrar oyun? Ebrar Orhan Amcana gidelim?..

Ne söylediysem nafile. Leyla’mın ateşi Ebrar’ıma baktıkça harlanıyor içimde. Ama Teğmen Kahraman Güngören, görev adamı; şimdi yaranın üstünü kapatıp Ebrar’ı iyileştirme zamanı. Leyla’mla Orhan aynı ilkokulda öğretmendi. Oradan tanışıyoruz can kardeşimle. Ben görev gereği evde duramadım senelerdir. Orhan Asiye teyzemizin oğlu, Ebrar’ın öğretmeni, Leyla’mın sırdaşı benim uzaktayken gözümü ardımda bırakmayan muhlis dostum. Has adamdır Orhan, sırtını yaslasan yere düşmezsin, emanet bıraksan canı pahasına korur bilirsin. Ebrar’la da çok iyi arkadaştır, bana anlatmadıklarını Orhan’a anlatır bizim kız. Zaten çocuğun beni gördüğü mü var bunca yıl. Bir babası var, adı gibi Kahramann bir babası var ama nerde kim bilir?

Leyla’m hem annelik hem babalık yaptı Ebrar’a. Allah var ya bir kere sitem ettiğini duymadım. Vatan sağ olsun, sen iyi ol bize yeter der dururdu. Yahu be kadın, bir telefonu da sinirli aç, bir kere çocuk hastalandığında ara Allah ne verdiyse saydır dimi, yok. Hep neşeyle açardı telefonu Leyla’m. Kahramanımız derdi, nasılsın cancağızım, sesin evimize güven kalbimize huzur kattı. Sonra Ebrar’ın sesi gelirdi kesik kesik
-‘ben de konu’ ‘baba duyuyor musun ba’ ‘anne hadii bana ver artık telefo’
+’Kızım bir dur, vericem babana’ derdi. Bir sıkıntı var mı diye önce Orhan’a sonra Leyla’ma sorardım. Leyla’ma kalsa her şey süt liman, söylemeyecek bana hiçbir şey. Orhan da söylemezdi doğruyu hissederdim ama bilirdim onları koruyup kollayacağını.

Bir kere bayram izninde kalktık, giyindik güzelce. Bayram bizde çifte yaşanırdı hep, bazen öyle seneler olurdu ki 2 bayram ancak oturabilirdik ailecek sofraya. Yine öyle bir sene Ebrar’I uyandırmaya gideceğiz sonra da bayramlaşacağız. Meğer bizimki güneş ışınları pencereleri delip geçmeden uyanmış, süslenip püslenmiş. Bir de kapıya not bırakmış eğri büğrü harfleriyle, o zamanlar 6 yaşında mı 7 yaşında mı kestiremiyorum okuma yazmayı yeni sökmüştü . “Teğmen Kahraman Güngören ve onun biricik Leyla’sı! Allah’tan geceden bir şeyler hazırlamışsınız da Bayram Amca’ya ikram edip gitmesine mani oldum. Düşünceli adammış, o gelince beraber olduğumuzu duyar duymaz yola koyulmuş. Zaten güneş uzak kutuplardaki şehirleri terk edip yanımıza gelinceye kadar o çoktan gelmişti bile. Uyanır uyanmaz mutfağa koşun uykucular, Komutan Ebrar Tomris Güngören bu yaptıklarınızı yanınıza bırakmayacaktır!”

Leyla’mla göz göze gelmemizle kahkahayı patlatmamız bir oldu. Ebrar 90 yıl yaşamış da 9 yaşına geri dönmüş gibi bir çocuk. Hem çok hisli, içine kapanıktır hem de ünlü komedyenlere taş çıkartacak kadar mizahlı, zekidir. Hele konuşmaya başladı mı 10 tane büyük insan olsa çevresinde hepsini susturur konuşur sabaha kadar. Senelerimiz işte böyle birbirimizden uzak diyarlarda, hasret yangınıyla geçip giderken bir gün telefon geldi Orhan’dan.

Sarp dağların eteklerinde dar bir vadide yürüyoruz, emrimde tam 19 asker, gece tüm kasvetini ve sükunetini üstümüze bindirmiş, telsizlerden kısık sesle konuşuyoruz saat 4 bilemediniz 5, bacağımda bir titreme. Elimi kaldırıp ivedi bir tavırla indirdim, tüm askerler oldukları yerde çömeldi. Bacağımdaki titreme öyle ısrarlı, öyle rahatsız edici ki dedim Güngören! 2001 Yüksekova. Sağ kasık 3 saçma, sağ diz 2. Aynı titreme, aynı zonklama. Bacağımdan vücuduma yayılan sıcaklık. Meğer yüreğime düşmüş ateşi de bilememişim. Gözümü açtığımda yanımda Kemal Albay vardı. Operasyonun ortasında telefonumu açmış, Orhan’dan haberi alır almaz da yığılıp kalmışım. Hemen kışlaya haber vermişler, helikopter gelip almış falan derken Kemal Albay yanımda beni teskin ediyordu kendime geldiğimde..

Hangi cümle hangi sözcükler hangi teselli Leyla’mı geri getirir geri. İlk uçakla yola koyuldum. İnsan öte köylerden biri ölünce “Allah rahmet eylesin,  çok severdim onu” diyor da yüreğinin içi yanınca kapısının önündeki ayakkabı yığınına bakamıyormuş meğer. O ana kadar inanmak istemedim Leyla’mın gidişine. Yakıştıramadım beni bu kekre dünyada yapayalnız bırakıp gitmesini o güzel yüreğine. Eve adımımı atar atmaz Orhan koştu geldi, sarıldı bana. Ebrar, dedi. Ebrar için ayakta duracağız!

O gün ben gelene kadar Orhan’ın kucağında yorulup uyuyakalmış Ebrar. Bugün tam 22 gün oldu, çıkmadı yatağından. Bir gün oturdum yanına usulca, kaşlarının üstünden doğru yüzüne dökülen saçlarını topladım kıvırarak kulağının arkasına iliştirdim. Ballı süt yapmıştım tutuşturdum eline, diğer elini de aldım iki elimin arasına. “Ebrar biliyor musun annen dün gece gelip uzun zamandır niye okula gitmediğini sordu” dedim. “Saçlarımı da okşadı mı bari?” demesin mi?  O güne kadar “Babacığım. Bizi yalnız bırakır mısın”dan başka söz etmeyen 9 yaşındakı kız; 35 yaşındaki teğmeni susturdu oracıkta. Ne diyeceğimi bilemedim bir süre, gülümsedim. “Ya.. Okşamaz mı hiç, seni çok özlüyormuş ama yıldızların arasındaki uzak şehirlerde okuma yazma bilmeyen çocuklar varmış, onlara okuma yazma öğretip gelecekmiş” dedim.

Birkaç yudum içtiği sütünü yanındaki şifonyerin üstüne bıraktı. İki elimin arasına sıkıştırdığım elini  çıkardı, doğruldu yatağında. “Teğmen Kahraman Güngören, yaklaş!” dedi. Şaşkın şaşkın yaklaşırken bir yandan da mutlu olmaya başladım. Ebrar, süt içiyor, konuşuyor, aramıza dönüyordu. Ben yatağının kenarında oturmuş Ebrar’a yaklaşırken, yüzümü o küçük sıcacık ellerinin arasına aldı. 3 haftadır tıraş olmadığım için uzayan sakallarımı sevdi biraz. Kaşlarını çattı, “Bu ne boş vermişlik asker, yarın bu sakallar kesilsin ellerime batıyor size sevemiyorum yahu!” dedi gülümseyerek. Ben de gülümsedim, içim daha da huzur dolmaya başladı, yıldızlararası şehirler hikayesi şimdilik işe yaradı işte dedim. Biraz daha doğruldu, üzerinde Leyla’mın aldığı ince kazağı vardı.

Gözleri ağlamaktan yuvalarına kaçmış, etrafları biraz pembeleşmiş morlaşmıştı. Kulağıma eğilirken bir buse kondurdu yanağıma. “Teğmen Kahraman Güngören, Leyla Güngören bu şehirdeki görevini mükemmel bir şekilde tamamlamış olup, dünyanın en Kahraman insanıyla evlenmiş, dünyalar tatlısı bir çocuk doğurup büyütmüş, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş olmasından ötürü buradan daha güzel ve daha huzurlu olan Cennet şehrinde öğretmen olmaya terfi edilmiştir. Orada bu şehirdeki görevlerini tamamlayıncaya kadar kızı Ebrar Tomris Güngören’i ve biricik sevgilisi Teğmen Kahraman Güngören’i bekleyecektir. Geride kalanların ona kavuşabilmesi için iyilikler yapması ve onu unutmaması son emrimdir.”

Hayretler içinde dondum kaldım. “Emredersiniz komutanım” deyip saçlarından öpüp çıktım odasından. Ben dokuz yaşımda bir günün kaç saat olduğunu bilmezdim bu nasıl çocuk. Derken Orhan geldi aklıma, ah benim uçsuz bucaksız ovalardan büyük yüreği olan kardeşim. Leyla’mı o da çok severdi. Küçücük bir köy okulunda hayalleri, gönülleri kocaman iki dost, iki sırdaş, iki kardeşti onlar. Onun da ciğeri yandı ama göstermedi bir gün bize. Her gün Ebrar’a gelir kitap okur, mutfağa girer iki kahve yapar elini omzuma atıp bana dağ olurdu. Ebrar’ın odasından çıkarken yatağının başucuna kaydı gözlerim. 2 yıl önce doğum gününde hediye almıştım yaprakları kokulu, üzerinde pembe sarı tüyler olan günlüğünü. Salona gidip uyumasını bekledim hemen. Gece şehre çöküp, ağaçlar, dağlar, yollar karanlığa hapsolurken usulca odasına girdim aldım günlüğünü.

9 Nisan, Pazartesi

“Her doğan gün beraberinde bir sürü umut getirir demişti Teğmen K. Sabırsız davranıp güneş şehre gelmeden uyandığım için mi acıyor kalbim?”(Her sayfanın başına bir söz yazmıştı, sanki büyük bir roman yazarının kitabı gibi)

Bugün çok farklı şeyler oldu arkadaşım Elko.. (Bu iki yıl evvel Orhan’la beraber günlüğüne koydukları isimdi. Ebrar, Leyla’m, Kahraman ve Orhan’ın baş harfleri) Aslında gariplikler dün gece başladı. Bir anda fırtına çıktı, elektrikler kesildi. Etraf o kadar karanlıktı, şimşekler o kadar çok çakıyordu o kadar korktum ki keşke Kahramanımız burada olsaydı dedim. Derken annem geldi elinde değişik bir şeyle odaya. Lambalı gaz mı, gazlı lamba mı ne diyorlarmış ona. Odaya ışık verdi de biraz rahatladım.

Annemle sohbet etmeye başladık sonra, sınıftaki ilkbahar tablosunda güneşler çiçekler vardı hani ne bu gökyüzü şehrinin kızgınlığı, kime öfkelenmiş diye sorunca başladı konuşmaya. Sorduğuma pişman oldum inan ama aramızda kalsın annem duyarsa belki üzülür. Yalan söyleyen insanlardan tut da ödevini yapmayan öğrenciler, kedileri sevmeyen neneler, ağaçlarla konuşmayan onların üzerini çizen çocuklar… uyuyuvermişim bir gürültü koptu uyandığımda, gökyüzü şehrinin öfkesi geçmemişti anlaşılan, esip gürlerken biraz korktum anneme seslendim.

Seslendim, seslendim, bağırdım, omzunu tutup çekiştirdim, bir türlü uyanmadı. Biraz korktum, eh be ne ağır uykun  varmış diye söylendim uyanmadı. Hemen telefonu alıp Orhan amcamı aradım Elko, o da hemen geldi. Önce anneme uzun uzun baktı, gözleri falan doldu, hayır çocuğuz diye de hiçbir şey bilmiyor değiliz ya anladım ben de annemin hastalandığını. Anladım anlamasına ama burdan sonrasına inanamayacaksın Elko. Orhan amcam annemi kucağına alıp salona geçirdi, sonra yatağıma oturup beni de yanına oturttu. Ebrar dedi şimdi sana bir şeyler anlatacağım ama hepsi aramızda kalacak anlaştık mı ? Zaten o benim biricik sırdaşımdı, anlaştık tabii ki dedim koydum başını göğsüne.

-Ebrar hani bazen grip oluruz öksürürüz ya da koşarken düşeriz de bacağımız acır ya, neren acıyor diye sorsam sana gösterirsin dimi bacağını, boğazını ?

+Evet Orhan Amca..

-Bir de güzel duygularımız vardır; sevgi, heyecan, özlem -hani Kahramanımıza duyduğumuz- gibi. Onların yerini sorsam sana gösterebilir misin?

Uzun bir süre düşündüm, Orhan amcam hep bana böyle zor sorular sorar, beni böyle köşeye sıkıştırmaktan hoşlanırdı.
+Orhan amca Allah aşkına sen gösterebilir misin sanki onların yerlerini? Dedim.

Gülümseyip saçlarıma bir öpücük kondurdu.

Sen hiç ruh diye bir şey duydun mu Ebrar?

+Orhan amca dünden beri korktuğum yetmezmiş gibi geldin yanıma zor zor sorular soruyorsun, bir de ruh falan diyorsun; senin niyetin beni korkutmak mı ?

Hayır hayır, dedi. Sağ elimi tutup usulca kalbimin üzerine götürdü. Bak dedi ruhun burada. Onun içinde kötülük olmaz. Hırsızlık olmaz, kötü söz olmaz, iftira olmaz. Yalnızca iyilikleri içine alır ruh şehri. Bedenimize bir süreliğine gelir, kalbimize yerleşir yeterince iyilikle dolup şehir kalabalıklaşınca da memleketine gider. Leyla’nın ruh şehri dolmuş baksana hiç hareket etmiyor.

+Nasıl yani, dedim. Dediklerinden hiçbir şey anladığım yoktu ama Orhan Amca’m güzel şeyler anlatıyordu besbelli.

-Ebrar düşünsene ; çiçekleri, ağaçları, gökyüzü şehrini sevmeyen bir insan hareket etse ne olur etmese ne olur? Ruh şehri o kadar güçlüdür ki beden şehrine emir verir her zaman. O izin verirse yürüyebilir, o izin verirse konuşabilir insanlar. Ve bunları yaparken onlara dikkat edersen eğer ruh şehirlerinin ne kadar büyük ya da ne kadar küçük olduğunu da görebilirsin. Sen şimdi sorarsın ee kötü insanlar da yürüyor koşuyor konuşuyor, onların ruh şehri neden izin veriyor dersin. Tüm bu şehirlerin sahibi o kadar merhametlidir ki onların pişman olup şehre doldurdukları kötülüklerle iyiliklerin yer değiştirmesi için onlara süre veriyor. Yani anlayaca..

+Annemin ruh şehrinde hiç kötülük yoktur biliyor musun Orhan amca, bir tane bile. Demek o yüzden kımıldamadan yatıyor kaç saattir. Yani ruh şehri artık beden şehrini terk etmiş. Ama o bir öğretmen ruh, ne yapacak ki şimdi gittiği yerde.

-Benim akıllı kızımm.. İşte şimdi Leyla Öğretmen güzel ruhların bir araya toplandığı memleketlerinde, cennet şehrinde öğrenci ruhlara okuma öğretecek.

+Anladım Orhan amca, anladım da annemin beden şehrini ne yapacağız şimdi?

-Onu gömeceğiz, şşş dur dur. Hatırlıyor musun seneler önce Kahramanımızın sana aldığı, büyüdüğün için de bileğine olmayan bir bilekliğin vardı?

+ Ebrar Tomris yazıyordu, benim için çok değerliydi kaybolmasın diye gömmüştük.

-Heh işte Leyla’yı da kaybolmasın, her özlediğimizde yanına gidebilelim diye gömeceğiz. Hem biliyor musun sana hediyeler de yollayacakmış ileride…

Yaa Elko, Orhan Amca’mın anlattıklarına bak! Bilgili biri olduğunu bilmesem deli deyip güleceğim ama bana hiç yalan söylemedi ki bunca zaman. Neyse bundan sonra ben de hiç hareket etmeden duracağım yatağımda, sadece ağaçları, kuşları, gökyüzü şehrini düşünüp onlara güzel sözler söyleyeceğim içimden, belki o zaman ruh şehrime yeterince iyilik birikir de giderim annemin yanına.. Babam böyle yapmama çok üzülüyor ama onun ruh şehri de çok güzel biliyorum, neden böyle yaptığımı öğrenince de kızmaz hem. Ruh şehirlerimiz memleketlerine dönmek istediğinde birbirimizden ayrılmayalım diye her şey.


He bir de çocuklar ilerdeki ceviz ağacına sapanla taş atıp, yaprakları incitip duruyor.  O kadar üzülüyorum ki babam annem için ağladığımı zannediyor. Bizi yalnız bırakır mısın diyorum –ruh şehrimle beni-, o ise biz darken annemi kast ettiğimi zannediyor. Canım Kahramanım.. anlatacağım her şeyi sana da ruh şehrim yeterince iyilikle dolduktan sonra. Kendine iyi bak Elko, seni seviyorum.. Ruh şehrini iyiliklerle doldur.

                                                                                                               -Ebrar Tomris…

Gözyaşlarım günlüğünü ıslatmış. Güzel yürekli Orhan… Nasıl da incitmeden anlatmış her şeyi, Ebrar nasıl olgun karşılamış.. Elimin ayağımın gücü gidiyor. Usulca giriyorum odasına günlüğünü yerine bırakıp, uyumaya gidiyorum…

.

-Ebrar Hanımm!! Orhan amcan gelmiş hazır mısın?

Orhanı görür görmez çıktı yatağından, kulağına bir şeyler fısıldadı gülümseyerek. Ruh şehrine biriktirdiklerinden bahsetti anladığım kadarıyla. Arabaya atladık, karşı köyün yoluna koyulduk. Ebrar pek sevmezdi bu yolu, “yılan gibi viraj üstüne viraj koymuşlar bu nasıl yol” derdi. Bugün varana kadar övdü de övdü. “Bu yolu kim yaptıysa çok güzel yapmış, şuna bakın ağaçlara rahatsızlık vermemek için yolu uzatıp viraj koymuşlar ne güzel.” Dedi. Güzel kalpli meleğim.. Ruh şehrini iyiliklerle doldur hep böyle.

Asiye Teyze sofrayı kurmuş, pişileri hazırlamış bizi kapıda bekliyor. Ebrarla bir güzel kucaklaştılar, hemen elini öptü Asiye Teyze’sinin. Güzel birkaç cümle kondurdu, öpücüklerinin ardından. Kocaman bostanı vardır Asiye Teyze’nin, karnımızı doyuyur doyurmaz attık kendimizi yeşilliklerin, nimetlerin arasına. Bostan deyip geçmeyin onun bahçesindeki nizamı, işçiliği en iyi yetişmiş mühendis yapamaz. Mısırlar bir tarafta sütun sütun, domatesler onlara dik iki sıra, sonra sarmaşıklı fidanlarıyla fasulyeler, sonra sırasıyla mevsimlik meyveler. Bahçenin bekçileri gibi etrafı da meyve ağaçlarıyla dolu, yeşil yeşil sulu sulu erikler, Ebrar’ın kulağına küpe kirazlar, hepsi birbirinden farklı şekil ve boyuttaki elmalar. Girişinde de uzun uzun gül bahçeleri vardır, mis gibi koku yayılır etrafa…

Ebrar kaşla göz arasında kayboldu. Asiye teyzesinden küçük bir tekne istemiş. Sonra da topraktan yetişen sevdiği ne varsa toplamış. Elindekinin ağırlığından, diziyle tekneyi destekleyerek yavaş yavaş geldi yanımıza. Yüzünde bir mutluluk ki gözlerinin ışıltısı güneşin ışınlarıyla birbirine karışıyor.. Orhan Amca, dedi. Baksana annem bir sürü hediye göndermiş.

Bedevî

Usuldan titrer bir yürek değdiği yerde
Parmak uçlarım hissizleşir gider yere
Kaybolan bedenim midir mecalime
Yoksa boğuklaşan sesim midir işler saatime?

Düşüncelerimi versem bir rüzgara
Savursa da oynasa takılmasa bir dala
Koyuversem dağlayanı bir koya
Sevsem, okşasam, sarmalasam doyasıya…

Buzdan bir sudur kafesim
Çıkıverse içimden taa solumdaki nefesim
Akıp gidiyor çağıl çağıl sudaki seferim
Kaldır kafanı bak aynadaki senin eserin…

Çalkalanır durur gönül bu, bedevî
Varsın gitsin, elden gelene ne demeli
Yetmedi hırpalamak artık geçti devri
Eski benden kalmadı bir tek eseri…

Gözlerin aynası, simalarda solmuş
Olmuş devirler arası ışıklık bir loş
Kalbin de kemiği yok, gelene doymuş
Çaylar ziyan, emekler acıtır olmuş