-Hadi kalk temiz hava girsin ciğerlerine biraz. Şu karşı dağların ardında bir köy vardı hatırladın mı, sen çok küçükken gitmiştik bir kere. Tavuklar, horozlar vardı korkup kaçmıştın hemen arabaya; hem hani Asiye Teyze vardı pişi yapmıştı, geçenlerde Orhan Amca’na anlatmış, Ebrar yine gelse yine yaparım hem artık tavuklardan da korkmaz demiş. Gitsek ya oraya bak hava da ne güzel, güneş sanki yeryüzünün hükümdarıymış gibi saçıyor her tarafa ışıklarını. Kuşlar senelerdir tutsakmış da özgürlüğüne yeni kavuşmuş gibi nasıl uçuyorlar kıvanç dolu, umut dolu… Ebrar Hanıımm, kime sesleniyor bu adam. Şu yatak dile gelse haykırıp isyan edecek yahu, 3 haftadır bindin tepesine karabasan gibi. Teğmen Kahraman Güngören üzerini değiştirmek üzere koğuşuna gidiyor komutanım! 1 saat sonra mutfakta içtima alınacaktır!

+Babacığımm… Bizi yalnız bırakır mısın ?

-İtiraz yok efendim, Orhan Amca’nla konuştum bile. “Ebrar’ı çok özledim size almaya geliyorum 1 saate hazır olun.” dedi.

.

Ağlamaktan bitap düştüğü şu günlerde her zamanki gibi yine nemli olan yanağına bir öpücük kondurup çıktım kendini hapsettiği odasından. ‘Bizi yalnız bırakır mısın?’ Biz… O ve biricik annesi, yüreğimin sızısı Leyla’ma tuttuğu yas. Annesini kaybettiğinden beri çıkmadı odasından Ebrar, odasından çıkmadığı gibi yorganını da kaldırmıyor ki annesiyle uyuduğu son gece yatağına sinen koku buharlaşıp gitmesin. Dilinde tek kelam ‘Babacığım… Bizi yalnız bırakır mısın?’ Ebrar yemek ? Ebrar kavun? (en sevdiği) Ebrar gezelim? Ebrar okul? Ebrar oyun? Ebrar Orhan Amcana gidelim?..

Ne söylediysem nafile. Leyla’mın ateşi Ebrar’ıma baktıkça harlanıyor içimde. Ama Teğmen Kahraman Güngören, görev adamı; şimdi yaranın üstünü kapatıp Ebrar’ı iyileştirme zamanı. Leyla’mla Orhan aynı ilkokulda öğretmendi. Oradan tanışıyoruz can kardeşimle. Ben görev gereği evde duramadım senelerdir. Orhan Asiye teyzemizin oğlu, Ebrar’ın öğretmeni, Leyla’mın sırdaşı benim uzaktayken gözümü ardımda bırakmayan muhlis dostum. Has adamdır Orhan, sırtını yaslasan yere düşmezsin, emanet bıraksan canı pahasına korur bilirsin. Ebrar’la da çok iyi arkadaştır, bana anlatmadıklarını Orhan’a anlatır bizim kız. Zaten çocuğun beni gördüğü mü var bunca yıl. Bir babası var, adı gibi Kahramann bir babası var ama nerde kim bilir?

Leyla’m hem annelik hem babalık yaptı Ebrar’a. Allah var ya bir kere sitem ettiğini duymadım. Vatan sağ olsun, sen iyi ol bize yeter der dururdu. Yahu be kadın, bir telefonu da sinirli aç, bir kere çocuk hastalandığında ara Allah ne verdiyse saydır dimi, yok. Hep neşeyle açardı telefonu Leyla’m. Kahramanımız derdi, nasılsın cancağızım, sesin evimize güven kalbimize huzur kattı. Sonra Ebrar’ın sesi gelirdi kesik kesik
-‘ben de konu’ ‘baba duyuyor musun ba’ ‘anne hadii bana ver artık telefo’
+’Kızım bir dur, vericem babana’ derdi. Bir sıkıntı var mı diye önce Orhan’a sonra Leyla’ma sorardım. Leyla’ma kalsa her şey süt liman, söylemeyecek bana hiçbir şey. Orhan da söylemezdi doğruyu hissederdim ama bilirdim onları koruyup kollayacağını.

Bir kere bayram izninde kalktık, giyindik güzelce. Bayram bizde çifte yaşanırdı hep, bazen öyle seneler olurdu ki 2 bayram ancak oturabilirdik ailecek sofraya. Yine öyle bir sene Ebrar’I uyandırmaya gideceğiz sonra da bayramlaşacağız. Meğer bizimki güneş ışınları pencereleri delip geçmeden uyanmış, süslenip püslenmiş. Bir de kapıya not bırakmış eğri büğrü harfleriyle, o zamanlar 6 yaşında mı 7 yaşında mı kestiremiyorum okuma yazmayı yeni sökmüştü . “Teğmen Kahraman Güngören ve onun biricik Leyla’sı! Allah’tan geceden bir şeyler hazırlamışsınız da Bayram Amca’ya ikram edip gitmesine mani oldum. Düşünceli adammış, o gelince beraber olduğumuzu duyar duymaz yola koyulmuş. Zaten güneş uzak kutuplardaki şehirleri terk edip yanımıza gelinceye kadar o çoktan gelmişti bile. Uyanır uyanmaz mutfağa koşun uykucular, Komutan Ebrar Tomris Güngören bu yaptıklarınızı yanınıza bırakmayacaktır!”

Leyla’mla göz göze gelmemizle kahkahayı patlatmamız bir oldu. Ebrar 90 yıl yaşamış da 9 yaşına geri dönmüş gibi bir çocuk. Hem çok hisli, içine kapanıktır hem de ünlü komedyenlere taş çıkartacak kadar mizahlı, zekidir. Hele konuşmaya başladı mı 10 tane büyük insan olsa çevresinde hepsini susturur konuşur sabaha kadar. Senelerimiz işte böyle birbirimizden uzak diyarlarda, hasret yangınıyla geçip giderken bir gün telefon geldi Orhan’dan.

Sarp dağların eteklerinde dar bir vadide yürüyoruz, emrimde tam 19 asker, gece tüm kasvetini ve sükunetini üstümüze bindirmiş, telsizlerden kısık sesle konuşuyoruz saat 4 bilemediniz 5, bacağımda bir titreme. Elimi kaldırıp ivedi bir tavırla indirdim, tüm askerler oldukları yerde çömeldi. Bacağımdaki titreme öyle ısrarlı, öyle rahatsız edici ki dedim Güngören! 2001 Yüksekova. Sağ kasık 3 saçma, sağ diz 2. Aynı titreme, aynı zonklama. Bacağımdan vücuduma yayılan sıcaklık. Meğer yüreğime düşmüş ateşi de bilememişim. Gözümü açtığımda yanımda Kemal Albay vardı. Operasyonun ortasında telefonumu açmış, Orhan’dan haberi alır almaz da yığılıp kalmışım. Hemen kışlaya haber vermişler, helikopter gelip almış falan derken Kemal Albay yanımda beni teskin ediyordu kendime geldiğimde..

Hangi cümle hangi sözcükler hangi teselli Leyla’mı geri getirir geri. İlk uçakla yola koyuldum. İnsan öte köylerden biri ölünce “Allah rahmet eylesin,  çok severdim onu” diyor da yüreğinin içi yanınca kapısının önündeki ayakkabı yığınına bakamıyormuş meğer. O ana kadar inanmak istemedim Leyla’mın gidişine. Yakıştıramadım beni bu kekre dünyada yapayalnız bırakıp gitmesini o güzel yüreğine. Eve adımımı atar atmaz Orhan koştu geldi, sarıldı bana. Ebrar, dedi. Ebrar için ayakta duracağız!

O gün ben gelene kadar Orhan’ın kucağında yorulup uyuyakalmış Ebrar. Bugün tam 22 gün oldu, çıkmadı yatağından. Bir gün oturdum yanına usulca, kaşlarının üstünden doğru yüzüne dökülen saçlarını topladım kıvırarak kulağının arkasına iliştirdim. Ballı süt yapmıştım tutuşturdum eline, diğer elini de aldım iki elimin arasına. “Ebrar biliyor musun annen dün gece gelip uzun zamandır niye okula gitmediğini sordu” dedim. “Saçlarımı da okşadı mı bari?” demesin mi?  O güne kadar “Babacığım. Bizi yalnız bırakır mısın”dan başka söz etmeyen 9 yaşındakı kız; 35 yaşındaki teğmeni susturdu oracıkta. Ne diyeceğimi bilemedim bir süre, gülümsedim. “Ya.. Okşamaz mı hiç, seni çok özlüyormuş ama yıldızların arasındaki uzak şehirlerde okuma yazma bilmeyen çocuklar varmış, onlara okuma yazma öğretip gelecekmiş” dedim.

Birkaç yudum içtiği sütünü yanındaki şifonyerin üstüne bıraktı. İki elimin arasına sıkıştırdığım elini  çıkardı, doğruldu yatağında. “Teğmen Kahraman Güngören, yaklaş!” dedi. Şaşkın şaşkın yaklaşırken bir yandan da mutlu olmaya başladım. Ebrar, süt içiyor, konuşuyor, aramıza dönüyordu. Ben yatağının kenarında oturmuş Ebrar’a yaklaşırken, yüzümü o küçük sıcacık ellerinin arasına aldı. 3 haftadır tıraş olmadığım için uzayan sakallarımı sevdi biraz. Kaşlarını çattı, “Bu ne boş vermişlik asker, yarın bu sakallar kesilsin ellerime batıyor size sevemiyorum yahu!” dedi gülümseyerek. Ben de gülümsedim, içim daha da huzur dolmaya başladı, yıldızlararası şehirler hikayesi şimdilik işe yaradı işte dedim. Biraz daha doğruldu, üzerinde Leyla’mın aldığı ince kazağı vardı.

Gözleri ağlamaktan yuvalarına kaçmış, etrafları biraz pembeleşmiş morlaşmıştı. Kulağıma eğilirken bir buse kondurdu yanağıma. “Teğmen Kahraman Güngören, Leyla Güngören bu şehirdeki görevini mükemmel bir şekilde tamamlamış olup, dünyanın en Kahraman insanıyla evlenmiş, dünyalar tatlısı bir çocuk doğurup büyütmüş, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş olmasından ötürü buradan daha güzel ve daha huzurlu olan Cennet şehrinde öğretmen olmaya terfi edilmiştir. Orada bu şehirdeki görevlerini tamamlayıncaya kadar kızı Ebrar Tomris Güngören’i ve biricik sevgilisi Teğmen Kahraman Güngören’i bekleyecektir. Geride kalanların ona kavuşabilmesi için iyilikler yapması ve onu unutmaması son emrimdir.”

Hayretler içinde dondum kaldım. “Emredersiniz komutanım” deyip saçlarından öpüp çıktım odasından. Ben dokuz yaşımda bir günün kaç saat olduğunu bilmezdim bu nasıl çocuk. Derken Orhan geldi aklıma, ah benim uçsuz bucaksız ovalardan büyük yüreği olan kardeşim. Leyla’mı o da çok severdi. Küçücük bir köy okulunda hayalleri, gönülleri kocaman iki dost, iki sırdaş, iki kardeşti onlar. Onun da ciğeri yandı ama göstermedi bir gün bize. Her gün Ebrar’a gelir kitap okur, mutfağa girer iki kahve yapar elini omzuma atıp bana dağ olurdu. Ebrar’ın odasından çıkarken yatağının başucuna kaydı gözlerim. 2 yıl önce doğum gününde hediye almıştım yaprakları kokulu, üzerinde pembe sarı tüyler olan günlüğünü. Salona gidip uyumasını bekledim hemen. Gece şehre çöküp, ağaçlar, dağlar, yollar karanlığa hapsolurken usulca odasına girdim aldım günlüğünü.

9 Nisan, Pazartesi

“Her doğan gün beraberinde bir sürü umut getirir demişti Teğmen K. Sabırsız davranıp güneş şehre gelmeden uyandığım için mi acıyor kalbim?”(Her sayfanın başına bir söz yazmıştı, sanki büyük bir roman yazarının kitabı gibi)

Bugün çok farklı şeyler oldu arkadaşım Elko.. (Bu iki yıl evvel Orhan’la beraber günlüğüne koydukları isimdi. Ebrar, Leyla’m, Kahraman ve Orhan’ın baş harfleri) Aslında gariplikler dün gece başladı. Bir anda fırtına çıktı, elektrikler kesildi. Etraf o kadar karanlıktı, şimşekler o kadar çok çakıyordu o kadar korktum ki keşke Kahramanımız burada olsaydı dedim. Derken annem geldi elinde değişik bir şeyle odaya. Lambalı gaz mı, gazlı lamba mı ne diyorlarmış ona. Odaya ışık verdi de biraz rahatladım.

Annemle sohbet etmeye başladık sonra, sınıftaki ilkbahar tablosunda güneşler çiçekler vardı hani ne bu gökyüzü şehrinin kızgınlığı, kime öfkelenmiş diye sorunca başladı konuşmaya. Sorduğuma pişman oldum inan ama aramızda kalsın annem duyarsa belki üzülür. Yalan söyleyen insanlardan tut da ödevini yapmayan öğrenciler, kedileri sevmeyen neneler, ağaçlarla konuşmayan onların üzerini çizen çocuklar… uyuyuvermişim bir gürültü koptu uyandığımda, gökyüzü şehrinin öfkesi geçmemişti anlaşılan, esip gürlerken biraz korktum anneme seslendim.

Seslendim, seslendim, bağırdım, omzunu tutup çekiştirdim, bir türlü uyanmadı. Biraz korktum, eh be ne ağır uykun  varmış diye söylendim uyanmadı. Hemen telefonu alıp Orhan amcamı aradım Elko, o da hemen geldi. Önce anneme uzun uzun baktı, gözleri falan doldu, hayır çocuğuz diye de hiçbir şey bilmiyor değiliz ya anladım ben de annemin hastalandığını. Anladım anlamasına ama burdan sonrasına inanamayacaksın Elko. Orhan amcam annemi kucağına alıp salona geçirdi, sonra yatağıma oturup beni de yanına oturttu. Ebrar dedi şimdi sana bir şeyler anlatacağım ama hepsi aramızda kalacak anlaştık mı ? Zaten o benim biricik sırdaşımdı, anlaştık tabii ki dedim koydum başını göğsüne.

-Ebrar hani bazen grip oluruz öksürürüz ya da koşarken düşeriz de bacağımız acır ya, neren acıyor diye sorsam sana gösterirsin dimi bacağını, boğazını ?

+Evet Orhan Amca..

-Bir de güzel duygularımız vardır; sevgi, heyecan, özlem -hani Kahramanımıza duyduğumuz- gibi. Onların yerini sorsam sana gösterebilir misin?

Uzun bir süre düşündüm, Orhan amcam hep bana böyle zor sorular sorar, beni böyle köşeye sıkıştırmaktan hoşlanırdı.
+Orhan amca Allah aşkına sen gösterebilir misin sanki onların yerlerini? Dedim.

Gülümseyip saçlarıma bir öpücük kondurdu.

Sen hiç ruh diye bir şey duydun mu Ebrar?

+Orhan amca dünden beri korktuğum yetmezmiş gibi geldin yanıma zor zor sorular soruyorsun, bir de ruh falan diyorsun; senin niyetin beni korkutmak mı ?

Hayır hayır, dedi. Sağ elimi tutup usulca kalbimin üzerine götürdü. Bak dedi ruhun burada. Onun içinde kötülük olmaz. Hırsızlık olmaz, kötü söz olmaz, iftira olmaz. Yalnızca iyilikleri içine alır ruh şehri. Bedenimize bir süreliğine gelir, kalbimize yerleşir yeterince iyilikle dolup şehir kalabalıklaşınca da memleketine gider. Leyla’nın ruh şehri dolmuş baksana hiç hareket etmiyor.

+Nasıl yani, dedim. Dediklerinden hiçbir şey anladığım yoktu ama Orhan Amca’m güzel şeyler anlatıyordu besbelli.

-Ebrar düşünsene ; çiçekleri, ağaçları, gökyüzü şehrini sevmeyen bir insan hareket etse ne olur etmese ne olur? Ruh şehri o kadar güçlüdür ki beden şehrine emir verir her zaman. O izin verirse yürüyebilir, o izin verirse konuşabilir insanlar. Ve bunları yaparken onlara dikkat edersen eğer ruh şehirlerinin ne kadar büyük ya da ne kadar küçük olduğunu da görebilirsin. Sen şimdi sorarsın ee kötü insanlar da yürüyor koşuyor konuşuyor, onların ruh şehri neden izin veriyor dersin. Tüm bu şehirlerin sahibi o kadar merhametlidir ki onların pişman olup şehre doldurdukları kötülüklerle iyiliklerin yer değiştirmesi için onlara süre veriyor. Yani anlayaca..

+Annemin ruh şehrinde hiç kötülük yoktur biliyor musun Orhan amca, bir tane bile. Demek o yüzden kımıldamadan yatıyor kaç saattir. Yani ruh şehri artık beden şehrini terk etmiş. Ama o bir öğretmen ruh, ne yapacak ki şimdi gittiği yerde.

-Benim akıllı kızımm.. İşte şimdi Leyla Öğretmen güzel ruhların bir araya toplandığı memleketlerinde, cennet şehrinde öğrenci ruhlara okuma öğretecek.

+Anladım Orhan amca, anladım da annemin beden şehrini ne yapacağız şimdi?

-Onu gömeceğiz, şşş dur dur. Hatırlıyor musun seneler önce Kahramanımızın sana aldığı, büyüdüğün için de bileğine olmayan bir bilekliğin vardı?

+ Ebrar Tomris yazıyordu, benim için çok değerliydi kaybolmasın diye gömmüştük.

-Heh işte Leyla’yı da kaybolmasın, her özlediğimizde yanına gidebilelim diye gömeceğiz. Hem biliyor musun sana hediyeler de yollayacakmış ileride…

Yaa Elko, Orhan Amca’mın anlattıklarına bak! Bilgili biri olduğunu bilmesem deli deyip güleceğim ama bana hiç yalan söylemedi ki bunca zaman. Neyse bundan sonra ben de hiç hareket etmeden duracağım yatağımda, sadece ağaçları, kuşları, gökyüzü şehrini düşünüp onlara güzel sözler söyleyeceğim içimden, belki o zaman ruh şehrime yeterince iyilik birikir de giderim annemin yanına.. Babam böyle yapmama çok üzülüyor ama onun ruh şehri de çok güzel biliyorum, neden böyle yaptığımı öğrenince de kızmaz hem. Ruh şehirlerimiz memleketlerine dönmek istediğinde birbirimizden ayrılmayalım diye her şey.


He bir de çocuklar ilerdeki ceviz ağacına sapanla taş atıp, yaprakları incitip duruyor.  O kadar üzülüyorum ki babam annem için ağladığımı zannediyor. Bizi yalnız bırakır mısın diyorum –ruh şehrimle beni-, o ise biz darken annemi kast ettiğimi zannediyor. Canım Kahramanım.. anlatacağım her şeyi sana da ruh şehrim yeterince iyilikle dolduktan sonra. Kendine iyi bak Elko, seni seviyorum.. Ruh şehrini iyiliklerle doldur.

                                                                                                               -Ebrar Tomris…

Gözyaşlarım günlüğünü ıslatmış. Güzel yürekli Orhan… Nasıl da incitmeden anlatmış her şeyi, Ebrar nasıl olgun karşılamış.. Elimin ayağımın gücü gidiyor. Usulca giriyorum odasına günlüğünü yerine bırakıp, uyumaya gidiyorum…

.

-Ebrar Hanımm!! Orhan amcan gelmiş hazır mısın?

Orhanı görür görmez çıktı yatağından, kulağına bir şeyler fısıldadı gülümseyerek. Ruh şehrine biriktirdiklerinden bahsetti anladığım kadarıyla. Arabaya atladık, karşı köyün yoluna koyulduk. Ebrar pek sevmezdi bu yolu, “yılan gibi viraj üstüne viraj koymuşlar bu nasıl yol” derdi. Bugün varana kadar övdü de övdü. “Bu yolu kim yaptıysa çok güzel yapmış, şuna bakın ağaçlara rahatsızlık vermemek için yolu uzatıp viraj koymuşlar ne güzel.” Dedi. Güzel kalpli meleğim.. Ruh şehrini iyiliklerle doldur hep böyle.

Asiye Teyze sofrayı kurmuş, pişileri hazırlamış bizi kapıda bekliyor. Ebrarla bir güzel kucaklaştılar, hemen elini öptü Asiye Teyze’sinin. Güzel birkaç cümle kondurdu, öpücüklerinin ardından. Kocaman bostanı vardır Asiye Teyze’nin, karnımızı doyuyur doyurmaz attık kendimizi yeşilliklerin, nimetlerin arasına. Bostan deyip geçmeyin onun bahçesindeki nizamı, işçiliği en iyi yetişmiş mühendis yapamaz. Mısırlar bir tarafta sütun sütun, domatesler onlara dik iki sıra, sonra sarmaşıklı fidanlarıyla fasulyeler, sonra sırasıyla mevsimlik meyveler. Bahçenin bekçileri gibi etrafı da meyve ağaçlarıyla dolu, yeşil yeşil sulu sulu erikler, Ebrar’ın kulağına küpe kirazlar, hepsi birbirinden farklı şekil ve boyuttaki elmalar. Girişinde de uzun uzun gül bahçeleri vardır, mis gibi koku yayılır etrafa…

Ebrar kaşla göz arasında kayboldu. Asiye teyzesinden küçük bir tekne istemiş. Sonra da topraktan yetişen sevdiği ne varsa toplamış. Elindekinin ağırlığından, diziyle tekneyi destekleyerek yavaş yavaş geldi yanımıza. Yüzünde bir mutluluk ki gözlerinin ışıltısı güneşin ışınlarıyla birbirine karışıyor.. Orhan Amca, dedi. Baksana annem bir sürü hediye göndermiş.

'Yazmak ibadetimdir, ibadetimdir şiir Kalemimdir askeri cihat meydanlarının" 19 yaşında, kendine Hakk'kı ve hakkı anlatmayı şiar edinmiş, aciz bir kul.

2 Comments

  1. Mehmet Fatih Güneş Cevapla

    Sukunet ve gözyaşı..
    Bu harika öyküyü anlat(ama)maya yeter..
    Kaleminizin nice ruhlara değmesi dileklerimle 🙏

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir