25.2 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Efendim

Yollara düştüm derviş kim efendim
Duvarda asılı fotoğraf benim efendim
Dün bir düştüm, şimdi düştüm
Arzuhalimi sormayan yâr kim efendim

Seni bende arayan dost kim efendim
Duvara çakılı çivi benim efendim
Kap karanlık bu zindanda
Çıkmaz dedikleri yer neresi efendim

Derde düştüm dermanı kim efendim
Askıda duran ceket benim efendim
Türabınla bastığın yerde
Tomurcuk açmayan gül kim efendim

Kuşlara özgürlüğü öğreten kim efendim
Ayağında duran pranga benim efendim
Aşkı güle anlatan
Sevdayı bilmeyen bülbül kim efendim

İyilik Muştusu

Yağan yağmur, kararan gökyüzü, kaçışan insanlar
Hüzün çöktü yeryüzüne
Ortaya çıktı yitirdiklerimiz
             kaybettiklerimiz
Bir çocuk gördüm
Umuttan bir balonla yağmurdan kaçan
Hey çocuk!
Yüzündeki yıldızlar ne kadar da parlak
Ruhum aydınlandı seninle
Sen ki geleceğe koşan
Kirli dünyanın girdabından geçerek
İyi bak yüreğine iyi bak ruhuna
                 iyi bak insanlığına
Yağ yağmur yağ
Kanayan insanlığımızın üzerine yağ
Alıp götür tüm kötülüklerimizi
Getir gökten iyilik muştusunu*
İnsanlığımıza güneş gibi doğacak olan

*muştu: müjde

Esnafın Derdi

…”Kader mevzunu iki taraflı incelemek gerekir. Bir insan yönünden birde ilahi yönden. İnsan açısından bakacak olursan tam bir muamma, bilinmezlik çukurudur. Zira bir an sonra dahi ne olacağını bilemez insan. Başına kah kendi yaptığı kah başkasının yaptığı kah isa direkt çözümleyemediği (ilahi bir iradeyle) ani, beklenmedik şeyler gelir. Ve bu sadece kendi açısından değil, her bir mahlukat; insan, hayvan nebatat, uzay, zaman ne varsa hepsi için geçerlidir. Bir an sonra trilyonlarca olasılıktan oluşan zaman ve mekan olaylarından birini idrak eder. Bunun bilinebileceğini iddia edenler varsa da (vahiy ve ilham kabilinden olan) çok azı hariç tamamen tahmine dayalı varsayımlar olabilir, en iyi ihtimalle. Bir de kaderin ilahi yönü vardır ki mutlak bir düzeni, oluşum ve yapıyı ifade eder. Allah kaderi, insanların muhayyer oldukları seçimler sonucu oluşan (cüz-i irade), gerekli gördüğü noktalara kendisi de müdahale ederek (külli irade) yazmıştır. Şu da var ki, Allah insanların kaderini yazdı diye insanlar o kaderi yaşamaz. Bilakis Allah kaderi, insanların yapacaklarını ezeli ilmiyle bilmesi sonucu önceden yazmıştır. Bu tıpkı bir kimsenin güneşin doğacağını bildiği için güneşin doğmadığı, bilakis güneş doğacağı için o kişinin onu bildiği, kuramı gibidir. Yani sebep ve müsebbebi karıştırmamak gerek.

Bütün bunları anlatmamın sebebi yapacağım kıyaslamanın anlaşılmasını sağlamak. İşte tıpkı kader gibi SBK de iki taraflıdır; olağanüstü bir düzen ve mutlak bilinmezlik. Nehirkent’e yolunuz düşse ve araştırsanız, sorsanız soruştursanız, hatta asıl üyelerinden birine denk gelip tarif etseniz, böyle bir yapının olmadığına kanaat getirme yanılgısına düşersiniz. Ancak biraz oturup bu anlattıklarım  rehberliğiyle etrafı iyi gözleyecek olursanız, biraz kulak kesilip yapıyı anlamlandırmaya çalışırsanız, bir süre sonra farkına varacaksınız ki işlemekte olan harikulade bir yapı var. Sokağı bozguna uğratmakta hüner sahibi birtakım kişiler bir araya gelmiş işlerini titizlikle yapmakta. İşte benimde amacım bu komiteyi size tüm ayrıntılarıyla anlatmak. Bu sokak el kitabını oluşturmak nasıl gider ve ne kadar sürer, işte onu Allah bilir, biz onun ismi ve yardımıyla başlıyoruz”…

Diye devam ediyor Ahmet Cevdet beyin sözleri. İlginç bir çalışma olmuş. Alıp okuduktan sonra bu fikrin nereden aklına geldiğini, tam olarak ne anlatacağını sorduğumda, “Onu okudukça görürsün, bırak şimdi onu nasıl olmuş ondan bahset,” cevabını verdi. Şaşırmadım tabi, zira Ahmet Cevdet bey konuşmasında dahi böyle yapar. Bir konu konuşuyor olsak ve arada geçen bir cümle hakkında malumat istesem, “Dur şimdi konuyu dağıtma, ona da sıra gelecek. He, gelmezse de en son sorarsın, aklında tut” der. Meselenin içinde açıklarsa ne ala, yok açıklamazsa ben genelde sormayı unuturum, en kötüsü de eve dönerken aklıma gelir, “Dur, iyisi mi bir daha unutmadan arayıp sorayım,” derim kendi kendime. Ararımda. Ama sonucunu tahin edebiliyorsunuz değil mi (buraya bir gözleri yaşarmış smayl bıraktım)? “Çakır bey evladım şimdi o mesele uzun, bir de telefonda anlatmayı sevmem bilirsin. Yarın uğra öyle tartışmaya açalım bu meseleyi. Hee, sen yine araştır da gel!”

Hani bir söz vardır Esnafın Derdi diye. Genelde bununla hangi alanda esnaflık yapıyorsa esnafın o konunun derdiyle dertlendiği anlaşılır. Ahmet Cevdet bey bu mefhumu biraz daha derinleştirerek şöyle der, “Esnafın derdi vardır. Evet, çünkü esnaf dediğin kendini, komşusunu, mahallesini düşünen, bu konuda bir şeyler yapmaya çabalayan kişidir de ondan. Yoksa kendi işinin derdiyle yanmak demek değildir bu mefhumun bize anlattığı. Bu tıpkı ahilik gibi (burayı açıklamadan, biliyormuşumcasına hemencecik geçti). Bende kendime bir takım dertler edindim tabi, nasibim olsun diye şu esnaflık mefhumundan. Bak mefhum diyorum dikkat et. Kelimelerin lafızları vardır, ifade ettiği manalar ve dahi onlara yüklenenler manalar vardır birde. Bir sınıftaki öğrencinin sadece bir dersi mi vardır? Hayır, bilakis ana dersinin yanında başka derslerde alır. Sadece ana dersini verse geçer mi? Hayır, diğerlerini de isterler (burayı da açmadı Ahmet Cevdet bey. Benim anladığım esnaf kelimesinin sözlük manası olan sınıflara ve bununla bağdaştırdığı manalara değindi). O halde her esnafta yaptığı ana işin yanında bazı ara işlerde üstlenmeli mahallesine katkı sağlayacak. Bizde okuyup anlatıyoruz işte Çakır bey evladım, şimdi sizinde vasıtanızla yazmaya başladık. Görelim rabbim neyler, neylerse güzel eyler”.

Vesselam.

Zamanın Yolcusu

Bulutlara bakıp hayal kurardık.
Bedenimiz büyüdü, ruhumuz büyümedi.
Erken büyütülmüş çocuklardan,
Zamanın acımasızlığına bırakıldık.
Geride ne kaldı bilinmek istenmez.
Her mazi gülümseyerek sevilmez.
Hayalleri ölen bir çocuktan,
Büyüyüp kaybeden yetişkinlerdeniz.
Ağlayamayacak kadar ümitsiz,
Saatlerde kahkaha atacak kadar unutkandık.
Yaşamayı öğrenemedi çoğumuz.
Sevmeyi, nefretin duvarlarına sakladık.
Acılar sırtımızdan vururken,
Dostlara bahane bulamadık.
Tüm heveslerimizin seyrini,
Kursaklarda kala kala
Yaşarken ölümü tada tada
Karanlık yalanlardan öğrendik.
Her şey biterken,
Nefes alıp ölüleri sürdürürken,
Karanlık duvarlara sığındık.
Ağlarken aynalar, gülerken insanlar gördü.
Yaşam son hızıyla ilerlerken,
Biz yaralı çocukları oynuyorduk.
Biz yaşamayı bilmezken, yaralı yaşıyorduk…

Vâveylâya, Çıkageldi Mektubun III

Çıkageldi işte

Çıkageldi bu hengamenin içinden

İnce ve keskin iplerin arasından

Sonra bir bakışı vardı, mektupların anısına

Ateşten kızılca, masmavi denizden bir parça

Bilirsiniz işte, gökten bir nâra

Anlamadan çıkagelir, bakınır durur yanında

O an hava, kuş sesleri, nehrin akıntısı

Sızısını kaybetmiş, eteklerin ucu ıslanmış

Eller tane tane ter, yüzlerde utangançlık

Gençlikti, yapamadım etmedim demedim

Gönlüme çizilen çıkmazlara bir kaçamak

Adını bilmiyordum, dilimin ucuna bir anda geldi işte

Vâveylâ… ne de güzeldi adın, ne de güzeldir adın

Gözlerimde bir damla yaşın, sözlerimde ıslaklığın

Halen gitmedi penceremdeki anın

Halen kalbimde o acınası hatıran, çeşmenin yanı

Son görüşlerim, cesaretsizliğim, al yazmalım

Diyemedim işte, senden bana kırların narin sesi

Toprağın o dolgun duruluğu, elime sıkıştırılan bir mektup daha

Bu kaçıncı vâveylâ, bunun adı nedir?

Başıboş, aylak bir yıldızın kayboluşu mu

Yoksa geceme misafir olan kedinin merhameti mi

Neydi bu, böylece öksüz, yetim, gurbete getirilen mektup

İçinde sözlerin olduğu iddia ediliyor

Vuruluyorum, yıkıntılarıma doğru sel gibi gelen bu sözlerine karşı

Ayaklarım doğunun yolunu tutmuş

Gözlerim kış vaktine münhasır

Dileklerimde yine onun duası, ‘maviye çalan gök yağ ve kapa bedenimi’

Yine uslanmayan hayaller o bacanın dumanına karışacak

Ekmek tanelerine haktır karıncanın gayreti

Benim ayaklarım, bendeki bu illet yine kafamda uçuşan sözlerin

Çıkmıyorlar, yer edinmiş hakkı olana tâbî

Uyuyamıyorum vâveylâ, uzaklara bakmaktan nasır tutan hislerim

Dillerin ucundaki o hakiki söze yaklaşamıyor

Kalpleri keşif yolculuğundaki o ıstırabı anlayamıyor

Vâveylâ, acaba duyuyor musundur beni?

Acaba toprak beni tekrar fırlatıyor mudur o sakıncalı güneşin alnına

Susuzluğumu bahane edip filizlenmemi göze alamıyor mudur?

Bu çağlayan derelerin sesine vuran yalnızlık

Nemli toprağına ayak basılmamış olmasındandır

Kaç sene oldu bilinmez midir

Kaç koca sene geçti görülmez mi bu bereketi sürükleyen yer

Bu köyde kaç kişi kör, bu köyde kaç kişi topal

Kaç kişi kaçtığı şeyin aslında onu

dere tepe arkasından koşuşturduğunun farkında değil

Şapkasının altında gizlediği o sarığı 5 vakitten başka hangi davet aşikar etsin

Başka hangi aşığı yolundan etsin ki bu sebep

Başkalarına varan bu mektup hangi sevgiliyi es geçsin söyleyin

Söyleyin bülbüllerin ötüşü birini vurup öldürürken

diğeri neden canlılık bulsun!?

Tramvay Durağı 8. Bölüm

Bol yıldızlı serin bir gece yüzü gördüm biraz önce balkondayken başımı göğe doğru kaldırdığımda. Şimdi düşündüm de, ayın hâli nasıldı hiç dikkat etmeden girmişim içeri. Yarım mı, hilal mi, dolu mu, boşlukta mı, dertli mi, hasta mı…? Hiç sormamışım.

Tramvay Durağından kilometrelerce uzakta, belki duymuşsunuzdur adını, Maksutoluğu yaylasındayım. Yani biraz önce bahsettiğim manzarayı sırf betimleme olsun diye yazmadım. Kısacık tefekkürümle, yanağımda hissettiğim esintinin latif dokunuşlarıyla bu ânların bizzat şahidiyim. Yemyeşil göknarlar (mezla, pür), sedirler (kavak), ardıçlar, pıtıklar (andız), kirazlar, cevizler, elmalar, erikler… Bu ağaçların nefesini içime çekmeyi seviyorum. Her ne kadar geceleri kapkara bir surete bürünüp karbondioksit ürettikleri söylense de… Bazen nefes almaya ihtiyaç duyuyor insan. Kim ne yapsın şu tertemiz atmosferde “gündüzün merhametli oksijeni mi yoksa karanlığın karbondioksitli zehri mi bu” gibi saçma bir soruyu? Bilimsel olarak kanıtlanmıştır da şimdi bu, ilkokulda öğrenmemiz için koyu yeşil bir yazı tahtasına yazılmıştı sanırım. Öyle hatırlıyorum. Neyse ne işte, nefes almak güzel.

Şu Tramvay Durağını görebilmek için gözlerimi kapatmalı mıyım, hani hiç olmazsa hayal ederim beklenen tramvayın; o garip sesli kornası mı zili mi çanı mı düdüğü mü artık neyi ise onu öttüre öttüre gelişini, yolcuların onu nasıl bir tepkiyle karşılayışını, kimlerin tramvayın yolcu koltuklarına neden oturup kimlerin neden oturmayışını, tramvayın bu isimsiz duraktan sonra başka hangi duraklarda yolcu indirip bindirişini, son durağa kadar kimlerin gidip gitmeyişini, hatta herkes için son durağın aynı yer olup olmayışını vb. hayal eder, sorardım kendime bir bir. Fakat üşeniyorum.

Gözlerimi kapattığım anda kaygısızca uyuyabilseydim ne iyi olurdu. Dün ve bugün neler yaptığımı, aslında ne yapmam gerekiyordu da benim neden hata edip öyle yapmadığımı, yarın beni nelerin beklediğini, benim neden açgözlüymüşçesine yarını beklediğimi, bugün neden nankörcesine kendimden ve bana lutfen verilen yaşayışımdan razı olmadığımı, aslında şükretmek için nelere sahip olduğumun neden bir türlü farkına varmadığımı vb. sorma ihtiyacı hissetmeden, başımı yastığa koyar koymaz uyuyabilmek… Uyuyamayanlara hiç iyi bakmıyor bilimsel kanıtlar biliyor muydunuz? Acaba bunca sorgunun arasında yorgun düşüp uyuyakalanlar için de kanıtlanmış bir bilimsel gerçek var mıdır? Sınıflandırmayı, teşhisler koymayı çok severiz biz. Hatta ilaçlar bulmayı…

Hayır ya, istemiyorum bugün Tramvay Durağını düşünmek falan. Uyumak istiyorum bugün felekten bir gece çalıp uyumak, uyuyakalmak değil, usulca nefes alıp vererek uyumayı beklemek…

Beyaz Gelinciğim

Belli bir zamanın kıskacındayız sanki
Arkamızda bırakılan kuru vadiler
Önümüzde, ayağımıza ilişen yabani otlar
Yürüdüğümüz yol gidenden beri
Sonumuz bir sır, uzaktaki yabancı

Ah yüreğim…
Bir şiirin kıskacında takılı kaldı
Ne kıvılcım var, ne de ocak, yakacak tükendi
Kağıdı allayıp pullayıp yollamalı
Geriye sadece birkaç kelam ve bir kalem kaldı

Düşüncelerin arasında kaybolan benliğim
Soluk düşler, beyaz gelinciğim
Varış bir uğraş, dönüş başlı başına iğreti
Yolum savaş, adımlarımda bir bezmişlik
Söyle içim; ne bu kendinden vazgeçmişlik…

Sadece Bir Dakika

Umursamadan yaşayıp geçirirken her bir dakikamızı

Hayat her seferinde karşımıza çıkarır görmezden gelmek istediklerimizi

Artık çok geç midir bilinmez

Dönüp hafızamızda tekrar yer ettiğinde telafisi olur mu bilinmez

Sadece zihnimizdeki erteleyişlerimize bir kilit daha vurmuş oluruz

Bazen bir çırpıda siliverirken kendi yarınlarımızı garantilercesine

Hep zihnimize vurduğumuz yeni zincirlerin anahtarlarını kaybedercesine

Yaşar geçiştiririz sadece bir dakikalarımızı

Oysaki ne kadar da basit gelirdi kulaklarımıza zamanında

Ama yeri geldiğinde de belki bir o kadar daha yakar canımızı erteleyişlerimiz

Bugünlerimizdeki her bir dakikalarımızı

Garanti saniyelerimizde yaşasaydık affeder miydi yarınımız bugünümüzü

Hayat, değerini zamanında bilemediklerimizi yarın anlayamayacak kadar kısayken

Zincirlerimizin baskıcı tutumundan çıkamama inadını yenmek durumundayken

Belki de tüm bu zihnimizde oluşturduğumuz zincirlerin anahtarları

Noktamızı her bir cümlemizin bitişine o andaki bir dakikamızda koymakta saklıdır.

Bilmek ve Hissetmek

Evet biliyorum, Sen’i
Biliyorum gözlerindeki uykunun
Omuzlarındaki yükün ağırlığını
Üstüne üstlük…
Kalbinin yıpranmışlığını
Ruhunun ezilmişliğini biliyorum
Her şeye rağmen gözlerindeki parıltıyı
Gülümsemendeki duruşu
Ve auranın vazgeçilmezliğini biliyorum
Bilmekle kalmıyorum
Zor olanı; hissetmek!
Hissediyorum kıpırtısızlığını
Duygularının ekşimesini
Teninin acımsı bir tad alışını
Hissediyorum ve biliyorum..

En Sivri Kalemden

En derinliklerden bir ses
En karanlıklardan bir ağıt
Yükseliyor!.. ve ruh, fikir,
Duygular ; bulanıyor
Bulutlar mor mor morlaşıyor
Bir kalp bir ruha tutuluverirken
Bir şiir yazılıveriyor
Kaosların, karmaşaların içinde

En derinliklerden bir güç
En karanlıklardan bir hırs
Büyüyor, nesneler çıt kırıldım oluyor
Yeşile çalıyor mavilikler
Bir ağacın silüeti suya çiziliyor
Eşitsizliğin bir tarafına atılıyor,
Sıfırları yuvarlayanlar
Ovalarda veyahut virgülden sonrasında

En yükseklerden kuş sürüleri
En alçaklardan karınca kafileleri
Bir yerlere varıyor
Ne ekmek parası ne sermaye
Ne açlık ne de giyim kuşam
Göklerden bereket yağıyor
Köklerden çim, filiz
Küllerden keramet doğuyor

Gülümsedi Kadın

  • Ben doldurayım sen anlat
  • Dedi ;
  • Gülümsedi kadın.
  • Belki de birini bekliyorum,
  • Bir bardak çay ver azizim,
  • Buram buram hasret koksun,
  • Kadın,
  • Aldığı ilk yudumda duraksadı.
  • O günü hatırladı daha farklı olabilirdi.
  • Aslında çok şey oldu ama her şey yarım kaldı.
  • Dedi;
  • Gözleri doldu.
  • Sesi titredi…
  • Sen gülümsemelerin kadını
  • Son durak ilk şiirin gibi
  • Gözlerimin uzak yolcusu!
  • Bir çay bin niyaz
  • Her biri gecede bir kopuş!
  • Ah dedi ahh
  • Şiir Kadın
  • Bir masal olmalı bu’ dedi adam ‘
  • Güzel bir masal.’
  • Gülümsedi kadın.

Sevdaya Dair

1
 Gönül kapılarıma hicret ediyor gözlerin,
 Kaçıncı sayfa bu, sondan kaçıncı sevda?
 Şimdi sana dair her şey
 Amin’ini bekleyen bir duadır dudaklarımda. 

2
 Ortada bir yerde
 Birkaç yüz gün arayla
 Gözlerim gözlerini bulsa
 Güç müdür ki sevda
 Yirmi birinci yüzyılda
 Doğu’da altısında olmaktan? 

Tarihin En Önemli Tanıklarından: Adana Saat Kulesi

Ülkemiz kültürel ve tarihi geçmişini yansıtan birçok eser barındırıyor. Saat kuleleri bu zengin eserlerin nadide örneklerinden. Adana’daki Büyük Saat Kulesi de tarihe tanıklık eden örneklerin içerisinde yer alıyor. Adana’nın merkezinde yer alan saat kulesinin yapımına 1881 yılında Adana Valisi Ziya Paşa tarafından başlandı.  1882 yılında ise Vali Abidin Paşa zamanında tamamlandı. Fransız işgali sırasında hasar gören Büyük Saat Kulesi, 1925 yılında Almanya’dan getirilen bir mekanizmayla yeniden canlandı ve tarihi Büyük Saat 96 yıldır aralıksız çalışıyor.

Zamanında kentin her yerinden duyulan sesiyle gündelik yaşamın bir parçası olan
saatin bakımı ise aralıksız yapılıyor. Her hafta kuleye çıkan Adana Büyükşehir Belediyesi personeli Mustafa Demirbağ, 10 yıldır saatin kurulumunu ve bakımını yapıyor. Saatin ağırlık mekanizmasının yere değmeden tekrar yukarı çıkması gerektiğini vurgulayan Demirbağ, ‘’Ben Büyükşehir Belediyesi personeliyim. Hala orada çalışmaktayım. Ek görev olarak bunu yapıyorum. Teknik bilgiye sahip olduğum için bu görevi bana verdiler.’’ dedi.

‘’Asansör Yapılması İmkansız!’’

Özel bir mekanizmaya sahip olan tarihi saatin, yağlanarak ve temizlenerek bakımı yapılıyor. Mustafa Demirbağ bu bakımı yapmak için her hafta 112 basamak çıkıyor. Bunun yorucu olduğunu söyleyen Demirbağ, eğer her hafta bu işlem yapılmazsa saatin duracağını söylüyor. Demirbağ, ‘’Buraya asansör yapılması imkansız. Yani doğal yapısını bozmuş oluyor. Aslında doğal yapısını bozmaması için bende istemem öyle bir şey yapılmasını. Tamam rahat çıkmak ister herkes ama doğalı bozmak iyi değil.’’ dedi.

1882 yılında hizmet vermeye başlayan tarihi saatin çanı ise ayrı bir hikayeye sahip. Çanın savaş yıllarında tahribata uğramasından dolayı mekanizmanın değiştirildiğini belirten Demirbağ bu konu hakkında şunları aktardı:

‘“Çan ilk geldiği gibi kalmadı. 1925 yılında değiştirildi. Daha yeni bir mekanizma takıldı. İlk yapıldığında amacının ezan saatlerini duyurmak olduğu söyleniyor. Şimdi ise her saat başı vuruluyor ama trafiğin sesinden çok duyulmamaya başlandı.”

Demirbağ, ‘’Saatin kurulumu için insan gücüne dayalı bir sistem yerine, teknolojik bir yeniliğin olması adına projeler var mı?’’ sorusuna ise şu şekilde yanıt verdi:

‘’Bu mekanizma manuel bir mekanizmadır. Normalde istenilirse buna motorlu bir sistem eklenebilir ama sonuçta doğal özelliğini de kaybetmiş olacak. Tarihi özelliğini kaybetmiş olacak. O yüzden bu şekilde manuel bir saat. Her hafta bu şekilde kuruluyor bu saat. İlerleyen yıllarda olursa bilemem ama şu an öyle bir şey yok.’’

‘’Türkiye’de Örneği Yok’’

Osmanlı döneminde yapılan birçok saat kulesi var. Ancak bunların en büyüğü Adana’daki Büyük Saat Kulesi. Şehrin merkezinden yükselen yapı 32 metre uzunluğunda. Bu özelliğiyle Adana’nın ilk sırada yer aldığını belirten Demirbağ, ‘’Türkiye’de örneği yoktur. Tamam saat kuleleri var ama yani aynısı değildir ve 32 metre yüksekliğiyle zaten Adana ilk sırada yer alıyor.’’ diyerek düşüncelerini dile getirdi. Şehrin merkezinde bulunan tarihi saat kulesine turistler de ilgi gösteriyor. Ancak koronavirüs sebebi ile tarihi yapının ziyaret edilemediğini söyleyen Demirbağ, ‘’Pandemiden önce turla gelen turistler buranın içini çok merak ediyorlardı. Fakat buraya belediyeden izinli kağıt alarak gelmelerini söylüyoruz. Yoksa giremiyorlar. Pandemi döneminde gelen olursa eğer kağıt izinleri varsa üç kişi olacak şekilde alıyoruz.’’ dedi.

İftira

Bugün gözlerini hiç açmak istemedi, saatlerce yatakta gözleri kapalı kaldı. Gözlerini açmasa yılanları hiç göremeyecekti, aynı dehşeti yaşamayacaktı. Kim bilir kaç saat öylece kaldı. Yavaş yavaş Allah’a yalvara yalvara göz kapaklarını oynatmaya başladı. Korkulu gözlerle sağına soluna baktı derin bir “oh” çekti. Masası yerli yerindeydi. Mor kalemliği aynı yerdeydi. Sonra kitaplığına baktı, yaşamı orda bulmuş gibi yerinden fırlayıp kitapları eline aldı. “Hangisini okusam?” diye düşünürken yılanları unuttu. Sapsarı saçlarını topladı. Yavaş adımlarla odadan çıkıp mutfağa yöneldi. Çayı koyup öylece durdu. Bir şey unutmuş gibi aceleyle mutfaktan çıktı. Yüzünü yıkadı, aynadan yüzüne baktı. Yüzü bembeyaz olmuştu, gözleri aydınlığını kaybetmişti. Ne kadar güzel olduğunu anımsadı, aniden güzelliğinden ürktü. Hızlıca aynadan uzaklaştı. Uzun koridoru geçip büyük salondan pencere önüne yaklaştı. Yapraklar yerli yerindeydi, besbelli mevsim sonbahardı. Yıllardır dışarı çıkmamıştı. Zaman kavramı onda tükenmişti. Kendisini teselli eden cümleler kurdu. Acaba insanlar hala arkasından konuşuyorlar mıydı? Dışarı çıksa, o vahşi o canice yargılayan gözlerle karşılaşacak mıydı? Yapmadığı bir suçtan dolayı evdeki müebbeti ne zaman bitecekti? Bir zamanlar kuş gibi cıvıldayan, oradan oraya koşan biriyken, şimdi sesi çıkmıyordu. Ayakları bedenini taşıyamayacak kadar yorgundu. Yanakları hep nemliydi, konuşmaktan yorulmuş dudakları kupkuru olmuştu. İnsan ümit etmeden yaşayabilir miydi? Kendinden çok önce ölmüş olan biri ümit etmeden de yaşayabiliyordu. Hayal kurmayı bırakmıştı. Allah’a olan teslimiyeti dışında elinde bir şey kalmamıştı, çıkan dedikodular yüzünden yıllardır dışarı çıkmıyordu. Babası dedikoduları susturmak için kızını evlendirmeye çalışsada çabaları boşa gitmişti. Bütün bu olaylarda Amina kendisini suçluyordu. Bu dedikoduları kim yaymıştı? Aslında kimin yaydığını Amina biliyordu. Odasına geçip bari bir kitap okuyayım dedi. Odasına yöneldiği sırada simsiyah bir yılan orada duruyordu. Amina donup kaldı, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Kalbi duracak gibiydi, hızlı hızlı nefes almaya başladı. Nefesi kesilene kadar “İmdat! İmdat!” diye bağırmaya başladı. Hızlıca büyük odaya koştu. Kapının altına halıyı sıkıştırdı. Bir yandan da “Allah Muhammed aşkına beni kurtarın!“ diye bağırmaya devam ediyordu. Komşular sesi duymasına duyuyorlardı ama gelmiyorlardı. “Amina her zamanki gibi hayali bir yılan görüyor, zavallı kız delirdi, yaptıklarının bedeli” diye konuşuyorlardı. Amina bir köşede feryat etmeye devam ediyordu. Bir süre sonra insanlardan umudunu kesip sustu. Onun teslimiyeti Hz.İsmaili’in teslimiyetiydi. Gözünde yaş, dilinde dua eksik olmazdı. Tam o sırada mutfaktan kokular gelmeye başladı. Amina çayı unuttuğunu fark etti. Yılanlar yüzünden mutfağa gidemedi. Pencereye koşup avazı çıktığı kadar bağırdı. Pencerenin parmaklıklarını kırmaya çalıştı. Elleri bir süre sonra kanamaya başladı. Yangın odaya kadar sıçradı. Yılanlar belki ölmüştür diye içinden geçirdi. Bu yangın yılanları kül edecekti bu düşünce onu mücadele etmekten alıkoydu. Her şey bitecekti. Bu ıstırap, bu azap son bulacaktı. Yaşamıyordu ki, insanlar onu çoktan öldürmüştü, kendinden önce ölmüştü. Artık onu hiçbir şey teselli etmiyordu. Kitaplar ve filmlerden bıktığı gibi onların izdüşümü olan muhabbetler de canını sıkıyordu. Tükendiğini, bittiğini hissetti. Kanepenin köşesine oturdu, gençliği karşısında duruyordu. Ne kadar güzel, ne kadar tazeydi. Gençliğine gözyaşları içinde sarıldı. Beni affet beni…Seni soldurmalarını engelleyemediğim için… Bu hayatı hak etmiyordu. Mutlu olmayı herkesten çok hak ediyordu. İnsanlar gerçekleri bir bilseydi ciğerleri parçalanır, oturup ağlarlardı. Hayatın adil olmadığını biliyordu. Dışarıda toplum içinde ahlaklı gibi görünen insanların, tek başlarına kaldıklarında ne kadar ahlaksız olduğunu biliyordu. Böyle bir dünyada var olmak yaşamak değildi. Gençliğiyle vedalaştı… Artık özgürdü… Bir kuş olacaktı kimseler vuramayacaktı, kimseler onu yaralamayacaktı… Dışarda babasının sesini duydu. ”Kızım beni affet, affet” diye feryat ediyordu. Bir anda tüp de patladı, ev küle döndü. Ölüm belki de Amina’ya bir ömür istediği sükutu, huzuru verecekti. Her gün Amina’nın mezarının başına bir adam geldi, üstü başı perişan. Amina’nın toprağını eline alıp yüzüne sürdü. ”Bana kalasın diye ah! Bana kalasın diye bunca söylentiyi yaydım da yine bana kalmadın”diyordu.”Amina, Amina, Amina, beni affet!“ diye feryat ediyordu.

Bir İnceleme: Peyami Safa ve Gazeteciliği

PEYAMİ SAFA

Peyami Safa, 2 Nisan 1899 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelmiş, ismi ise ünlü şair ve öğretmen olan Tevfik Fikret tarafından konulmuştur. Babası şair İsmail Safa, annesi ise Server Bedia Hanım’dır. İlk şiiri 1884 yılında Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlanan İsmail Safa, döneminde şair-i maderzad yani anadan doğma şair olarak adlandırılmıştır. İsmail Safa, Saadet gazetesinde yayımlanan bir şiiri yüzünden sorguya çekilerek Sivas’a sürülmüş ve burada tüberküloz hastalığına yenik düşerek vefat etmiştir.

Çocukluk Yılları

Babasını kaybettiğinde henüz bir buçuk yaşında olan Peyami Safa, çocukluğunun iç karartıcı yıllarının burada başladığını, adeta bir facia atmosferi içerisinde olduğunu belirtmiştir. Altı yedi yaşlarına geldiğinde ise babasının arkadaşlarından olan Abdullah Cevdet’in ona verdiği eserleri okuyarak Fransızca öğrenmeye başlamıştır. Daha sonraları yakalandığı bir kemik iltihabı diğer adıyla kemik veremi hastalığı sonucu kendisini doktorların ve hastanelerin içerisinde bulmuş, oldukça karanlık bir dönemin başlangıcına sürüklenmiştir. Dokuz yaşında yakalandığı bu hastalık on yedi yaşına kadar devam etmiş, maddi imkansızlıklardan dolayı okulu da bırakmak zorunda kalmıştır. Yaşadığı bu zorlukları ileri yıllarda kaleme dökecek olan Peyami Safa, döneminin en iyi psikolojik türü ve otobiyografik romanı olarak nitelendirilebileceği Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu yazmıştır. İlk baskısını 1930 yılında yapan kitapta, Peyami Safa, 8 yaşından beri uğraştığı kemik iltihabı hastalığı ile uğraştığı yılları ve o dönemin koşullarını anlatmaktadır. Kitabın ismi ise Genel Cerrahi Kliniği olarak isimlendirilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndan gelmektedir.

İlk Denemeleri

Peyami Safa, yaşamış olduğu bu hastalık sebebiyle fiziki olarak yaşıtlarından geri kalmış, okulu da bitiremediği için çocukluk yıllarında dışlanan bir isim olmuştur. Maddi sıkıntılarında getirmiş olduğu zorluklardan dolayı erken yaşta memur hayatına atılmıştır. Safa, bu dönemde on sekiz yaşında Posta-Telgraf Nezareti’nin sınavında başarılı olmuş, bir süre sonraysa Rehber-i İttihad Mektebi’nde öğretmenlik yapmıştır. Bu yıllarda yazarlığına ışık tutacak denemelere girişmiş, henüz on bir yaşındayken ‘’Piyano Muallimesi’’ adlı hikayeyi ve ‘’Eski Dost’’ adlı romanı kaleme almıştır. İlk hikaye kitabı ise öğrencilik yıllarında çıkarttığı ‘’Bir Mekteplinin Hatıratı’’ adlı eser olmuş, Fatin adlı gencin başka bir öğrenciyle yaşadığı olayları anlatmıştır.

Gazetecilik Hayatına Girişi

Peyami Safa, Rehber-i İttihad Mektebi’nde öğretmenlik yaptığı yıllarda Fransızcasını ilerleterek yaşıtlarını geçmiş, gazetecilik hayatındaysa önemli bir rol oynamıştır. Bu yıllarda Servet-i Fünun ve Fağfür gibi edebiyat dergilerine hikaye, makale ve tercüme denemelerini göndermiştir. 1919 yılında ise günlük akşam gazetesi olarak çıkan Yirminci Asır’da imzasız olarak yayımladığı ‘’Asrın Hikayeleri’’ ile adını duyurmaya başlamıştır. Aynı dönem içerisinde Alemdar gazetesinin düzenlediği yarışmada birinci gelmiş, bu onun için önemli bir gelişme olmuştur. Yirminci Asır kapandığında ise çalışmalarını Son Telgraf, Tasvir-i Efkar ve Tercümanı Hakikat gibi önemli gazetelerde sürdürmüştür.

Polisiye Romancılığında Önemli Bir Adım: Cingöz Recai

Peyami Safa maddi sıkıntıları hafifletmek amacı ile 1924 yılında aşk ve cinayet romanları yazmıştır. Server Bedi takma adıyla yazdığı bu romanlarda halkın en çok dikkatini çeken tiplemeyse Cingöz Recai tiplemesi olmuştur. Cingöz Recai dönemin koşullarını gayet açık ve eleştirel bir şekilde yansıtmıştır. İyi eğitim alan, İngilizce bilen ve Amerika’da eğitim görmüş olan bu tiplemede Peyami Safa’nın asıl anlatmak istediği zenginden alıp yoksula verme meselesi olmuştur. Çünkü yazılarında bu tipleme her zaman malını zengin insanlardan çalmış ve fakirlere yardım eden bir tipleme olmuştur. Halk tarafından merak uyandıran bu seriyi ‘’Cingöz Recai’nin Harikulade Sergüzeştleri’’ ve ‘’Cingöz Recai Kibar Serseri’’ adıyla onar kitaplık seri şeklinde çıkartmıştır. Peyami Safa bir süre sonra Cingöz Recai’nin Tilki Leman ve Çekirge Zehra olmak üzere iki kadın tiplemesini yaratmış fakat halk tarafından ilgi görmemiştir. Cingöz Recai serisineyse son olarak yaratmış olduğu polis hafiyesi olan Kartal İhsan’a yakalatarak son vermiştir. Sonraki yıllarda bazı çeviri çalışmaları çocuk ve gençlik edebiyatında ilk polisiye eser olarak Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla kaleme aldığı Cingöz Recai serisini kabul etmiştir. Böylelikle bu seri Türk edebiyatımız açısından büyük bir adım olmuştur.

Görüşleri Çerçevesinde Eserleri

Peyami Safa 1923 yılında ‘’Sözde Kızlar’’ adlı eserini yayımlamış, bu eserinde İstanbul’da yaşanan sosyetik çevreyle Anadolu’da verilen mücadelenin tezatlığın ele almıştır. Artık görüşlerinin şekillendiği bu dönemde Peyami Safa, Abdullah Cevdet ile fikir ayrılığına düşmüş, onun İngiliz mandasına kaydığını görünce bir daha görüşmemiştir. Daha sonra yayımladığı ‘’Biz İnsanlar’’ adlı eserindeyse materyalizm, sosyalizm, mandacılık ve milliyetçilik gibi fikirlerini yansıtmış, aynı zamanda da son romanı kabul edilmiştir.

Dönemin Siyasi Olayları ve Fikirleri

Peyami Safa çocukluk dönemini ciddi travmalarla atlatmış bir isim olmuştur. Bu travmalar onun sadece babasının ölümü ve hastalığı değil, döneminde şahitlik ettiği savaşlar ve olaylar olmuştur. Birinci Dünya Savaşı yıllarında nerdeyse henüz çocuk olan Peyami Safa milli mücadelenin tanığı haline gelmiştir. Bunun yanı sıra Sarıkamış Harekatı ’da onu derinden etkileyen olaylar arasına girmiş, fikirlerinde öncü görevi üstlenmiştir. Bu yıllarda yayımlamış olduğu eserlerde hem siyasi olayların izleri hem de onun muhafazakar kişiliğini ön plana çıkaracak unsurlar yer almaya başlamıştır. Bazı değer yargıları ve geçmişe ait bazı ögeler bu unsurların başında yer almıştır. Aile kavramına verdiği değer, kadının toplumdaki ve siyasi hayattaki sınırlı konumuna dair yazmış olduğu yazılar bu tutumunu açıkça belli eder şekilde olmuştur. Osmanlıcılık ve Peyami Safa

Peyami Safa’nın görüşü bir sentez üzerine kurulu olmuştur. Bu sentez görüşü eski rejimin tamamen yok edilmesine karşın yeni rejimle uyumlu bir hale getirilmesini ön görmüştür. Görüldüğü gibi onun muhafazakar kişiliği eskiye bağlı bir görüş olmamıştır. Hatta öyle ki Peyami Safa Osmanlı’nın düşünsel akımını reddetmiş, ona kangren nitelemesi yapmıştır. Kangren olan bir yerin nasıl kesilip atılması gerekiyorsa, Osmanlıcılık akımının da aynı şekilde terk edilmesi gerektiğini savunmuştur. Böylelikle Osmanlı hanedan rejimini de bütünüyle reddetmiştir.

Tüm bu görüşleri çerçevesinde Safa, toplum geleneklerini devlete ait olan kurumsallıklar yerine ahlaki bir biçimde ele almış, muhafazakarlığın ancak halk kavramıyla bir araya geldiğinde milli bir şuur kazanacağını belirtmiştir.

Peyami Safa ve Rejim Kavramı

Peyami Safa, demokratik rejimi de sosyalist rejimi de reddetmiştir. Ona göre demokratik rejimler kapitalistlerin tahakkümü altındadır. Sosyalist rejimler ise proletaryanın tahakkümü altındadır. Böylelikle bu iki rejimi de reddeden Peyami Safa, ortaya bir kütle rejiminin çıkması gerektiğini savunmuştur. Bu kütle rejimi Kemalist söylemdeki kütle rejimi mantığını belirten görüş olmuştur. Bu görüşün temelindeyse imtiyazsız ve sınıfsız bir kütle mantığı vardır. Ayrıca Safa, yine Kemalist söylemdeki eğiterek yurttaş yapma fikrini işçi sınıfı için ön görmüştür. Çünkü onun benimsediği görüş bir denge rejimi üzerine kurulmuş ve bu rejimde sınıf ayrımı değil, direkt olarak sınıf kavramının ortadan kaldırılması gerektiğini belirtmiştir. Bu çerçevede bakıldığında Safa’ya göre işçi sınıfının iktidarı ele geçirmek gibi fikirleri olması yerine, eğitilmesi yönündeki görüşleri savunmuştur.

Peyami Safa’da Türk İnkılabı

Gazetede çalışmalarını sürdüren Peyami Safa, bir süre sonra Avrupa’ya seyahate çıkmış, burada edindiği izlenimler doğrultusunda ‘’Büyük Avrupa Anketi’’ adlı yazısını kaleme almıştır. İnkılabımızın felsefi monografisi niteliğini taşıyan ‘’Türk İnkılabına Bakışlar’’ adlı yazısını da burada tamamlamıştır. Bu yazısında Safa, Kemalist milliyetçi olarak görülmüştür. Tüm bunlar olurken Peyami Safa Almanya’daki gelişmeleri de yakından takip etmiş, bu gelişmeler onun düşünce yapısının temel taşını oluşturacak niteliğe sahip olmuştur. Avrupa seyahatinden sonra Peyami Safa anti Marksist ve anti liberal bir görüş olan korporatizmi savunmaya başlamıştır. Korporatizmi kendi görüşüne yakın bulmasının nedeni ise sınıflar arası çatışmayı reddetmesi olmuştur. Aynı zamanda korporatizm toplumu bir organizma olarak gören, liberalizmi reddeden ve esas olanın milli menfaat olduğunu belirten bir dünya görüşü olması sebebiyle de Safa’nın düşünce yapısına uymuştur. Peyami Safa, ‘’Türk İnkılabına Bakışlar’’ adlı eserini bu görüşler çerçevesinde ortaya koymuş ve bu görüşlere bağlılık göstermiştir.

Polemikler

Basını ve gazetecileri derinden etkileyen Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkartıldığı dönemde Peyami Safa henüz tanınan bir isim olmamıştır. Fakat bu kanun çıkartıldıktan kısa bir süre sonra komşusu olan Halil Lütfi’den bir gazete çıkartma teklifi almış ve birlikte ‘’Büyük Yol’’ adlı gazeteyi çıkartmışlardır. Fakat bu girişimleri başarısız bir şekilde sonuçlanmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonraysa çalışmalarını Son Telgraf, Son Saat ve Son Posta gazetelerinde sürdüren Safa’nın dönüm noktası Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladıktan sonra olmuştur. Burada ciddi başarılara imza atan Safa, çok geçmeden gazetenin fıkra yazarlarından biri ve edebiyat sayfası yöneticisi olmuştur. Bu dönemde sıkça edebiyat matineleri düzenleyen Peyami Safa, Türkiye’deki af kanunundan yararlanmak için gelen fakat Hopa’da yakalanan Nazım Hikmet’e destek vermek amacıyla Cumhuriyet gazetesinde ‘’Yanardağ’’ adlı bir şiir yazmıştır. Fakat Cumhuriyet gazetesi yöneticileri bu duruma ciddi bir şekilde karşı çıkmış, bu şiirle bir alakaları bulunmadığını söylemişlerdir. Bunun sonucundaysa Peyami Safa, Cumhuriyet gazetesinden ayrılmak zorunda kalmıştır.

Edebiyat Kavgaları

Nazım Hikmet hapisten çıktıktan sonra Peyami Safa onun adına edebiyat toplantıları düzenlemiş, böylece birlikte yeni bir edebiyat anlayışı ortaya koymak amacına girişmişlerdir. Bu sırada Resimli Ay ve Hareket adlı edebiyat gazetelerinde çalışan Nazım Hikmet, Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı eserine övgü dolu bir yazı yazmış, Safa ise bu eseri ona ithaf ettiğini belirtmiştir. Hareket gazetesinde yazmaya devam eden Nazım Hikmet, ‘’Yalınayak’’ adlı bir şiir yayımlamış, Peyami Safa ise karşılık olarak ‘’Varız Diyen Nesil’’ başlıklı bir yazı yazmıştır. Bir beyanname niteliği taşıyan bu yazı, dönemin önde gelen isimlerinden Yakup Kadri’nin tepki odağı haline gelmiştir. Yakup Kadri, Milliyet gazetesinde yazmış olduğu yazıda her iki ismi de eleştirmiş ve bugün edebiyatta bilinen saman ekmeği kavgasının çıkmasına sebebiyet vermiştir. Yakup Kadri bu kavgayı şu şekilde yazmıştır: ‘’Düşünün ki en büyüğü Harb-i Umumide daha yirmisini bulmamış bu gençler ekmek yerine saman karışık hamurla beslendiler ve irfan yerine Babıali gündelik matbuatının ısmarlama harp edebiyatından başka bir şey okumadılar.’’ Yakup Kadri bu yazısından dolayı öğrencileri ve öğretim üyeleri tarafından protesto edilmiş, bu nedenle kısa bir süre sonra kavgadan çekilmiştir.

‘’Putları Yıkıyoruz!’’

Saman ekmeği kavgasından hemen sonra Peyami Safa, Yakup Kadri’ye karşılık niteliğinde bir yazı kaleme aldı fakat Nazım Hikmet bir süre sessiz kaldıktan sonra yeni bir kavgayla döndü. Bu kavga ise Putları Yıkıyoruz sloganı adı altında gerçekleştirilen ve birinci putun Abdülhak Hamid olduğunu belirten bir kavgadır. İkdam gazetesi bu slogan hakkında görüşlerini belirtmek üzere Yakup Kadri’yi de kavganın ortasına itmiştir. Yakup Kadri ise son olarak Peyami Safa ve Nazım Hikmet’e eleştiri yazısı yayımlamış ve kavganın ortasından çekilmiştir. Yakup Kadri bu iki isme duymuş olduğu tepkinin nedenini ise şu şekilde açıklamıştır: ‘’Nazım, Anadolu harbinde düşmana karşı çıkmaktan ürken sabıkalı, Peyami Safa ise edebiyatı eski bir şairin soyundan gelmiş cenindir.’’

Peyami Safa ve Nazım Hikmet

Peyami Safa ve Nazım Hikmet her zaman birbirine çok uzak iki isim olmuştur. Aralarında ciddi bir fikir ayrılığı bulunan bu iki ismin arasında çatışmalar başlamıştır. Bu çatışmaların asıl sebebi ise birbirlerini savundukları görüşlere çekme çabaları olmuştur. Resimli Ay gazetesi kapandıktan sonra ilişkileri bir süre devam etmiş fakat Safa, artık tamamen uzaklaşmıştır. Aynı dönemde yayımladığı ‘’Bir Tereddüdün Romanı’’ adlı eserinde sosyalizme olan şüphelerini ve sosyalizmi eleştirdiğini açıkça belli etmiştir. Çünkü Safa o günlerde Adalet Ağaoğlu tarafından oluşan fikir hareketine yönelmiş ve liberalizme kaymaya başlamıştır. Böylelikle eski çevreyle arasına soğukluk girmiş, ikili arasında büyük bir kavga patlak vermiştir. Çalışmalarını Tan gazetesinde sürdüren Nazım Hikmet ‘’Kahve ve Gazino Entelektüelleri’’ adlı yazısında Peyami Safa’yı hedef almıştır. Buna karşılık Peyami Safa’da kendi çıkarttığı Hafta dergisinde ‘’Biraz Aydınlık’’ adlı yazısıyla karşılık vermiştir. Bu yazısı toplamda yedi sayıyı bulmuştur.

Daha sonra Nazım Hikmet bu kavgalara son vermek adına Peyami Safa’ya bir şiir yazmış, Peyami Safa’da son şiirim diyerek belirttiği şiirini yazarak bir daha birbirleriyle konuşmamak üzere kavgaya son vermişlerdir.

Son Dönem

Peyami Safa 1938 yılında Nebahat Erinç ile evlenmiş, bu evlilikten Merve Safa adında bir oğlu olmuştur. 1958 yılından sonra ise onun için kötü bir dönem başlamıştır. Bunların ilki onu CHP’ye kaydığı için Büyük Doğu dergisinde eleştiren Necip Fazıl Kısakürek ile olan kalem kavgası olmuştur. Dönemin önde gelen isimlerinden Adnan Menderes ile olan ilişkileri ise onun gazetecilik ve edebiyat hayatını sarsmış, Türk Edebiyatçılar Birliği ile olan ilişkisi kesilmiştir. Yazdığı yazılara ise ara verilmiş, önceki yazılarına protestolar düzenlenmiştir. 1961 yılındaysa oğlu Merve Safa’yı Erzincan’da görev yaptığı dönemde kaybetmiş bu olaydan sonra bir daha toparlanamamıştır. Yazar ve gazeteci Peyami Safa oğlunun ölümünden üç ay sonra 17 Haziran 1961 yılında arkadaşının evinde geçirdiği beyin kanaması sonucu vefat etmiştir.

Eserleri

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930): Romanın kahramanları hasta çocuk, Doktor Ragıp ve Nüzhet’tir. Peyami Safa’nın çocukluğunda çektiği hastalığı konu alan eserde hasta çocuğun adı hiçbir zaman verilmez. Türk edebiyatımızın ilk otobiyografik romanı olması nedeniyle önemli bir yere sahiptir.

Fatih Harbiye (1931): Yazarın ustalık eseri olarak adlandırılan romanıdır. Doğu ile Batıyı karşılaştırdığı bu eserinin başlıca kahramanları; Neriman, Şinasi ve Macit’tir. İlerleyen dönemlerde yazarın bu eseri MEB tarafından 100 temel eser arasına girmiştir.

Bir Tereddüdün Romanı (1933): Başkahramanı Mualla olan romanın konusu bir kitap ile başlamaktadır. Mualla tavsiyeler üzerine edindiği kitabı çok beğenir ve yazarıyla baloda tanışma fırsatı bulur. Fakat aralarında üçüncü bir kişi olan Vildan yer almaktadır. Yazar bu üç karakter üzerinden bir aşk üçgenini ele alır. Romanın dili oldukça ağır ve yabancı kelimelerle doludur.

Matmazel Noraliya’nın Koltuğu (1949): Yazarın bu eseri kaleme aldığı dönem ikinci dünya savaşının başladığı döneme denk gelmiştir. Bu nedenle eserde savaşın karakterler üzerindeki etkisi ele alınmıştır. Matmazel Noraliya üzerinden doğu-batı ve MüslümanlıkHristiyanlık kavramları anlatılmıştır.

Yalnızız (1951): Eski İstanbul köşklerinde geçen olayları ele aldığı bu roman, yazarın en beğenilen romanları arasında yer almaktadır. Dönemdeki batılılaşma sevdasını, yozlaşmış ve manevi değerlerini kaybeden insanların yalnızlığını konu alan romandır.

Biz İnsanlar (1959): Yazar her romanında olduğu gibi bu eserinde de doğu-batı çatışmasını ele almıştır. Romanda işlenen esas konu İstanbul’u işgal eden kuvvetlere yardım eden insanlara, halkın duyduğu öfkedir. Bu nedenle milliyetçilik ve sosyalizm gibi kavramlar romanda önemli birer unsurdur.