25.1 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Kudüs’e Ağıt 2

Kudüs’e ağlıyorum semasında vahşet
Analar taş topluyor evladına hasret
Ekmeğini taştan çıkaranın yüzünde kasvet
Kudüs’e ağlıyorum taşları esved

Kudüs’e ağlıyorum avluda ateş
Çocuklar can veriyor, gülüyor kalleş
Ne tırnak kaldı, ne el, ne de eş
Kudüs’e ağlıyorum nerede kardeş

Kudüs’e ağlıyorum gözümde yaş
Ayağımda prangalar,
gözüm görmez güneş
Dillerde tekbirler
minarelerde tek bir ses.

Kudüs…! Kadim şehir
Gölgende kehkeşanlar birikmiş
Göğünde Miraç
Sana yönelmiş kalpler
Ya şehadet yahut aş.

Filistin Şiirleri |2| Ahed

Ahed, dağları titretir heybetin
Yüreğin yangın yeri, davan çetin
Cüreti toplanmış sende ümmetin
Siyoniste korku salar kasvetin

Savunduğun dava hepimizindir
Kalbindeki yara hepimizindir
O hayasız düşman hepimizindir
Haykırışın, sesin hepimizindir

Ahed, direnişin çiçeğisin sen
Ramallah’tan gelen rayihâsın sen
Çatık kaşlarınla Selahattin’sin
Duruşunla evrensel lisânsın sen

Kaldırdığın yumruk hepimizindir
Öfken, acın, hüznün hepimizindir
Hürriyet, esaret hepimizindir
Bak, geliyor zafer; hepimizindir

Ahed, gelecek güzel günler elbet
Geleceğiz dört bir taraftan sabret
Sıkıştı köşeye o azgın zalim
Sonu kainata olacak ibret

Ahed-ed Temimi

Vâveylâya İlk Mektup I

Bir araya gelmesi dağların

Ve tekrarlanan fışkısı bir kıvılcımın en ince yerinden

Onun ismi tekrarlanıyor dillerin ucunda

Dilimin ucu tane tane kaynayan yanardağ

Ne olursun yanaşma yamaçlarıma

Ne olur tekrar duyulmasın ismin en ücra köşelerimde

Yamaçlarım, bir yansımanı daha kaldıramaz

Sonra kızgın kayalara, fedakarlığın özlemini

senin siluetinden nasıl çıkarırım

Yârimin bir gölgesi daha değerse toprağıma

Yağmurların bıraktığı o yeşil alan

O ruh döngüsündeki kızışma

Beni sonsuzluğumdan yakalayacak

Biliyorum uğrayacaktır bu yolun sonu, ölümün çukuruna

İşte o zaman beklenmedik, göremediğimiz o zaman döngüsü

bizi en kıvrak yanımızdan yakalayacak

Kuzey Sentinel’e, Atlantis’e kadar izimizi süren o gölge

Aynada yalancı şahitlik yapmaya kadar varmış!

Mahkemeye yüzünü gösteren sahte yanım

Vücudumdaki yanıklardan habersiz

İsminin muhtevasından bihaber

Kulakları ardına kadar kesik, sağır

Gözleri bir yıldızın parlaklığından âmâ

Dilimin ucundaki o meyus gerçek

Vaveyla senden hiç bu kadar uzağa düşmemiştim

Parçaları evrenin göğsümde birer heyelan

Girme bu devrik yolun ağzından

Anla ne olur, kızılla çalkalanan bu girift gök taşmaya hazır

Sol yanım sancılanıyor, şahadeti sallantıda

Ve şakakları kanla boyalı şeytan doğuyor ardıma

Sanık âdemoğlu, davacı fânilik

Öleceksin diyor, öleceksin!

Yanımda savunucum, nefsim, avukatım

herkesi aynaya davet ediyor!

Sunulan kurban safderun ben,

Aynada konuşan mecnun seyyah

Halen dilinde yıldızların yarası

Gözünde onun silueti

Kulağı isminin gayrısına sağır

Diyor ki: kızıla çalan toprağa, kaynayan kayalara, yarılan denizlere karşı

Öleceğiz vaveyla, ne çare, öleceğiz!..

Küçük Bir Dünya


İnsanlığın başlarında türeyen kötülüklerin nesli,
İki küçük çocuğun hayaller zincirinden vazgeçirilmesi,
Dünyanın beşikte sallandığı kadarını bilmesi,
Ve oluşan hasarın etkisini düşünmesi,
Çocuklar için çok fazla, bunlar bilinmeli,
Geleceğin ve geleceğim İki güzel yavru,
Yavrular için artık o varlıklar, insan olmalı,
Küçük bir dünya, hayat o yavrular ile yaşamalı.

Gri Şehir

Şimdi yokluktayım. Külfet bindirmeyin üstüme. Hava sıcak ama ben üşüyorum. Kalbim üşüyor, ruhum esmiyor artık denize doğru. Geminin sesini, kuşun ötüşünü duymaz, hissetmez oldum. Yüzümü en çok pencerelerin bulunduğu yöne dönerken, bir gün, tamburam göğe ıtır kokan seslerle yükseliyordu. Son perdede oyun, kaldırımları gösteriyordu. Kaldırımların arasından çıkan bitkiyi umursamayıp o da “candır” diye düşünmeyip üstüne basan çok olurdu. Yıkılmış, harabe anıları olan bu kaldırım, bizim topraklarımızda üç harfli sesleri kendine mesken tutuyordu. Yazık, çok yazık! İçimde büyüttüğüm canlılar küstüler. Toprak, petrol yataklarının arkasından ateş püskürtüyor. Burası sular altında kalmış karanlık bir şehirdi. Yorgunluk kahveleri bu şehirde özlem duyularak içilir, peşinden atlıyla kovalayanlar sınıfları doğrudan geçmenin, estetik devlet sırrıyla yaşıyordu.

Camdan Hikâyeler

Buruk bir hikâyem var. Kayaların, ağacın, duvarın üstüne tırmanması zor bir hikâye… Bir kuş misali çırpınıyorum. İpek yolunda okuduğum yazılar, kayalarda dik durmaya çalışıyordu. Susmuş bu şehir gri şarkılar söylüyor, vaveyla kendine. Deniz gibi seviyorum dünyada olup biteni. Yine görüşelim dünyadan seslerle. Susmuş bir şehir nasıl müzik yapıyor, dinleyelim. Bu dünyada insan hikâyesini camın üzerine yazmayacakmış bunu anladım. Yoksa camı kıracak çok insan çıkıyor karşısına. Ben dünyaya kendimi bulmaya geldim. Kırılacak, paslanacak hiç vaktim yok.  Bu işler nasıl olur bilmem de, bir şeylerin resmini çizmek gerekiyor. Her yüreğin harcı değilmiş, camın üzerine hikâye yazmak. Tahminim, bu hikâyeleri olduğu gibi toprağa yazmak. Kağıda da değil, toprağa… Çünkü benim, bizim hikâyemize bir tek toprak sahip çıkacaktır.

Buraya Geri Döndüm.

Bir apartmanın bodrum katında pencereden bakmaya çalışan iki çift gözün dumanıydı, kalp ağrısı… Kimi insan olduğu yerde gökyüzünü seyredip durur kimisi de ekmek peşinde koşarken bir şiir sevdasına tutulur. Öyle ya kimse sormaz, şaire hâlini… Acaba kim anlardı, şiirin suyuna ekmeğini banan insanı? Çocuklar gibi şendik, son durakta. Yapılacak, yaşayacak çok anımız vardı. Apartmanın bodrum katındaki daktilonun sesi şimdi göklerden gelen dolunun maviye boyanmış, örülmüş son haliydi.

Bir Resim Çiz Çocuk

  • Bir resim çiz çocuk ,
  • İçinde yeşili, maviyi anlatan,
  • Engin denizleri sonsuzluğa uzanan,
  • Gözlerinin rengini anımsatan,
  • Zaman denen ninni uyutur mu beni?
  • Getirir mi sana dair tüm zamanları,
  • Bana bakan gözbebeğini?
  • Bunlar sevmeyi bilir mi ah çocuk?
  • Zerre kadar bir vicdan taşımışlar mı yüreklerinde?
  • Yürekler gibi gözler de kirlendi.
  • Dokunaklı bulutlara matemli
  • İnsanlığın gözü yaşlı..
  • Sessizliğe atılan her sesin
  • Muammaya mahkum,
  • Duymuşlar mı çocuğuna tecavüz bir annenin feryadını yüreklerinde…
  • Ah! çocuk
  • Tacizin, tecavüzün, istismarın,
  • Olduğu bu çağda
  • Gittiğim her yerde
  • Çağımın utancını yaşayacağım.

Cinin 3 Dilek Hakkı

Ben, fitili ömrüm olan bir lambanın ciniyim.
Engin okyanuslarda albatros misali süzülürken,
Kirli bir akıntıya kapılıp, saplanmışsam ne olmuş?

Çöplükte kaşıkçı elması ararken bana tesadüf etmiş olan,
Açgözlü bir insanoğlu,
gömleğinin yeniyle lambamı parlatma çabasına girdi.
Salladı, içinden bir ses bekledi.
Feryat etsem ödü kopacak.
Üç dilek hakkı vermezsem gitmeyecek.
Versem ayran budalası olacak.

Kendi bencilliği ile,
Ölümsüz hayat istemeye utanmayacak.
Bolca para isteyecek.
Ardından gönlünü de hoş tutacak.

Varın yoğun harmanlandığı şu dünya da,
Gözyaşı kaçakçılarına ortak oldum.
İnfazdan kalanları kurutup paraya çevirenler…
Namı, tuz baronu olmuş kontlar…
Lambada ki huzursuzluğum fitilimi ateşlemişken
Açgözlüyü bu kaçakçılara bıraktım.

Üç dilek hakkı mı?
Beni rahatsız ettiğine saysın.

Dream Objects – Düş Nesneleri 15 Temmuz’da ilk kez İstanbul’da

Lüks ürünler, arzu nesnesi olmanın ötesine geçiyor, düşlerinizi ve içsel yolculuğunuzu uyandırıyor.

Tayvanlı Türk sanatçı Melek Kocasinan’ın (Gao Anqi) pandemi döneminde hazırladığı yeni serisi “Dream Objects – Düş Nesneleri”, 15 Temmuz’da ilk kez İstanbul’da sergileniyor. Sanatçı yeni serisinde, arzu nesnesi lüks ürünler ve paketleriyle etkileyici eserler sunuyor. Modern insanlar, kendi gerçeğine ulaşmak ve daha derindeki düşlerine dokunmak için tasarımsal lüks objelerden yararlanabilir mi sorusuna da cevap arıyor.

Tayvanlı annesi ve Türk babasının kültürel farklılıklarıyla yoğrulan; Türkiye, Tayvan, Amerika arasında geçirdiği çocukluk ve gençlik dönemlerinde çıktığı içsel yolculuklarla kendini geliştiren Tayvanlı Türk sanatçı Melek Kocasinan (Gao Anqi), pandemi döneminde kaldığı Ankara’da üretmeye, yeni seriler tasarlamaya devam ediyor. Tayvanlı Türk sanatçı bu kez de, 15 Temmuz’da Beşiktaş Akaretler’deki Karl & Ein Sanat Galerisi’nde açılışı yapılacak ve ilk kez sergilenecek olan yeni serisinde, lüks tüketim ürünleriyle insanın ilişkisini yaratıcı bir şekilde araştıran “Dream Objects – Düş Nesneleri”serisiyle karşımıza çıkıyor. 

Seri, çağdaş insanın ruhsal bütünlüğe kavuşabilmesi için arzu nesnelerinin bir araç olma ihtimalini görselleştiriyor. Nesneyi aşabilmek için ondan kurtulmak yerine, o nesnenin yarattığı içsel arzuya ve o arzunun yaşanış biçimine odaklanılmasını öneriyor. Çağımızda alışveriş bağımlılığı olarak kötülenen ve minimalist yaklaşımlarla fazlalıkların azaltılması önemsenen dünyamızda, asırlar boyunca lüksü özlemiş, aramış ve bedeller ödemiş insan doğasına daha gerçekçi bir bakış sunuluyor. İrrasyonel bir bakış açısıyla gösterişli lüks objelerle ilişkimizde o içimizde canlanmak isteyeni sarsıp uyandırmak; o nesnenin ötesini hayal etmesi için bir kapı olarak kullanmayı çağrıştırıyor. Sanatçı, lüks ve insanın çağlar boyunca kurduğu düşlerin hikayesini sanatla birleştirerek çağdaş insanın kendinden bile gizleyebildiği arzu haritasını görünür kılmayı amaçladığı serinin devamında ise başka lüks objeler, saatler ve mücevherler de dahil etmeyi planlıyor. 

Chanel, Louis Vuitton, Hermes, Fendi, Prada, Cartier, Rolex gibi dünyaca ünlü lüks markaların ürünlerini ve ürün ambalajlarını düzenleyerek oluşturduğu fotoğrafların negatiflerini alarak canlı renklerle dolu kompozisyonlar oluşturan Kocasinan, ‘düş/rüya’ anlamına gelen geleneksel Çince karakter – meng’ kelimesini tekrarlayarak, lüks nesnelerin üzerinde kullanıyor. Sanatçının, M.Ö. 1600’lü yıllarda kaplumbağa kabukları ve hayvan kemiklerinde ilk yazılı örneklerine rastlanan 夢– meng (düş/rüya) sözcüğünü seçmesindeki amaç ise; insanların hayal kurma ve onları gerçekleştirme ihtiyacının kadim köklerini de hatırlatmak. 

“Seride kullandığım 5000 yıllık Çince ‘meng’ kelimesini, resimsel özelliği ve geçmişi nedeniyle seviyorum. Eserlerde kullanılan bu kelimeyi Tayvan’da Çince öğrenirken, annemin verdiği çalışma kartlarının arasından özellikle alıp sakladım. Her nereye gittiysem bu kart benimle beraber seyahat etti. 30 seneden fazladır saklıyorum. Kartta, sözcüğün geçirdiği evrim de var. Önce dikine bir düz çizgi (yatak) ve üzerinde yatan insan ve ağaçlar varmış. Ekilen tohumların, bir orman oluşunu temsil ediyormuş. Bir insana düşünü sorarsak, biz de aslında bir tohum ekiyoruz o kişiye, gelecekteki ormanı hayal etmesi için. Kelime zamanla evrilerek, kaşlar, göz ve çatı altındaki geceye dönüşmüş. Hem gece düşlerini hem de yaşamla ilgili hayallerimizi, hedeflerimizi temsil eden bir hale gelmiş. İnsanın kadim düşleme ve hayal gücünü, yaşamda gerçekleştirmek istediklerini anlatıyor. Antik Yunan’da Plato, içimizdeki çağrı diyor buna. Şamanik öğretilerde de, hayatın bizim üzerimizden görmek istediği düşten bahseder. Gerçekleşmeyi isteyen bir canlı varlık gibi içimizde bekleyen… Ben de, Dream Objects- Düş Nesneleri serimde, o içimizde canlanmak isteyeni, farklı bir yolla uyandırmak istiyorum. Çünkü hayatın bizim üzerimizden gerçekleştirmek, yaşama geçirmek istediği düşe doğru yöneldiğimizde büyürüz, enerjimiz artar, yaşam dolu oluruz, fark ediliriz… Tersi yönde hareket edersek hatırlanmayız, silikleşiriz. Bu seride, etkileyici objelerle, aslında tasarımcılarının gerçekleşmiş düşlerine ulaşmanın, yani çantayı satın alıp kullanmanın ötesinde, içine çekildiğimiz düş nesneleri bize kendi içimizde isteyenleri hatırlatabilir mi sorusuna yanıt arıyorum,’ diye özetliyor yeni serisini Kocasinan. 

Sanatçı serisinde ayrıca sanat severlere bir de kendilerini sorgulama şansı tanıyor. Seri; ‘Alışveriş, moda ve lüks, kişisel keşif için ihtiyacımız olan iyileşme için bir arayış mıdır?’, ‘Lüks, statü ya da diğerlerini takip etmek için değil, kendi yönelimlerini fark etmek için kullanıldığında, yarattığı duygusal haz ve düşsel zemin nedeniyle, psikoterapik bir etkiye sahip olabilir mi?’, ‘Bilinç dışımız bizimle sembollerle, karmaşık bir şekilde konuşmaya çalışırken, lüks ürünler bu konuşmaya aracılık edebilirler mi?’, ‘Sahip olunmak istenen pırıltılı, renkli objelerle, sosyal statünün ötesinde, kendimizle ilgili aradığımız ama adını koyamadığımız bir şeyleri arıyor olabilir miyiz?’, ‘İçimizdeki boşluktan değil, ortaya çıkmak için uğraşan, gizli arzularımızla ilgili hislerimizi transfer ettiğimiz objelere olan duygularımızı inceleyerek, nesneyi aşarak kendimize ulaşmak mümkün müdür?’ gibi sorulara cevap arıyor. 

Sanatçı bu sorulara kendi cevabını ise şu sözlerle veriyor; “İnsanın zihninde beliren veya kendisine çekim hissettiği görsel imgeler, insan zihninin etkileşimine dair ipuçları sunar ve bizi ruhsal bütünlüğe ulaştırmak için bir gerilim yaratır. Benim için bu gerilim, çocukluğumdan beri ilgi duyduğum tasarımcı çantalarıydı. Onlara sahip olmaya, dokunmaya olan arzumun içinde hem anne tarafından beslenme özlemi, daha da önemlisi benden küçük bir varlığa hiç zarar vermeden ve kullanılmadan saklama isteğimi gördüm. Arzuladıklarımız belki içimizdeki boşluktan kaynaklanmıyor; kalbimizin derinliklerinden dışarı çıkmaya, hayata geçmeye çalışanları işaret ediyor. İçimizdeki o heyecanı ve arzuyu takip edersek, nesneyi aşarız ve içimizdekine, kısaca kalbimizdeki düşe ulaşırız. Bu anlamda eserlerim, ‘senin düşün nedir?’ diye sorarak, izleyiciye kendilerini daha önce denemedikleri bir yönden; imgesel, düşsel ve sembolik bir yerden keşfe yöneltmeyi arzuluyor. Hep ‘az, çoktur’ deniyor tasarım ilkesi olarak. Hayatta ise belki de ‘çok, çoktur’. Yaratıcılık, bazen ne işe yarayacağını bilmediklerimizden yepyeni olasılıklar yarattığımız bir karmaşık ve çoğul ortama ihtiyaç duyar. Arzuladıklarımız belki içimizdeki boşluktan değil, dışarı çıkmaya çalışanların bir izdüşümü olur. O heyecanı, arzuyu takip edersek, nesneyi aşarız ve düşe ulaşırız. Bu nedenle çağımızdaki moda dergileri, instagram’daki influencer sayfalarına negatif bir gözle bakıp yargılamadan önce, insan olarak çekildiğimizi yeri fark etmek ve o çekildiğimiz yerdeki anlamlar üzerinde tefekkürde bulunmaya çalışmak gerekir gibi geliyor bana. Bu sayede içsel yolculuğumuzu çok daha geniş kapsamlı yapabiliriz.” 

Büyük İlgi Gören ‘FENDI Peekaboo’ Çanta da İstanbul’a Geliyor

Tayvanlı Türk sanatçı Melek Kocasinan’ın (Gao Anqi) ilk olarak Ankara’da sergilen ve büyük ilgi gören “Transcending the Dream Object- Düş Nesnesini Aşmak” isimli eseri de 15 Temmuz’da Karl & Ein Sanat Galerisi’nde olacak. Fendi’nin Peekaboo çantasını bir sanat eserine dönüştüren sanatçı, bu eserinde lüks ve günlük nesneler kullanarak yeni anlamlar üretmeyi, bu anlamlarla da içsel yolculuğa çıkmamızı sağlıyor. Mevlana’nın “Gönlünde olanı benden gizleme ki, benim gönlümdeki de ortaya çıksın,” sözünden esinlenerek kalbimizdeki yeteneklerin ortaya çıkması için karşımızdakinin de iç dünyasını ve yeteneklerini açmasının ilham vericiliğini vurguluyor. Peekaboo çantalı heykel, yükseldiği katman katman aynalı basamaklarla, bir yandan sosyal statüde yükselmeyi canlandırırken; bu yükselişi sindirmenin, kendini aşarak başkalarıyla paylaşmanın, topluma geri vermenin önemini de hatırlatıyor. Çantanın sol tarafında gözüken kırmızı camdan kalp ile çantayı insanlaştıran Kocasinan, izleyicinin çantadan taşan mücevherimsi ve parlak nesnelere bakarken zemindeki aynalı yüzeylerde kendini de görmesini ve kendi içsel zenginliklerine yönelmesini amaçlıyor.

Sanatçının Türkiye’de Devam Eden Sergileri

Melek Kocasinan’ın “Karanlıkta Işıldayan” serisi, 22 Temmuz tarihine kadar Beşiktaş Akaretler’deki Karl & Ein Sanat Galeri’sinde ziyaret edilebilir. 

Vuslat-ı yâr

Sevmek,sevilmek

Sabahın bu saatlerinde ansızın aklıma gelişini seveyim güzel yüreklim…

Ansızın gönlüme konman, ansızın gelen gülümseme,
Vuslat-ı yâr…

Ey sevdam! İşte tam bu anda bir nefes vuslattayım.
Bir adım içerideyim; bir adım dışarıdayım.
Bilmem ki her seferde neden bu kadar kederdeyim?
Sana bir o kadar yakın ve bir o kadarda uzaktayım…
Sen, senden ayrı gayrı kalan ruhum gurbete sürgün, vuslat-ı Yâr hasretim…
Yine yarıda kalan bir rüya!
Yine yarıda kalan bir ruhum…
Boşluklarla dolu bir anı
Nasip yakındır vesselam vuslata az kaldı…

Güzel yüzlüm,

Yağmur yüreklim,

Müsaitsen şayet, seninle biraz kavuşmaya ihtiyacım var vuslat-ı yâr.

Hukukumuz Var

Hukuku kalmayanların münasebeti biter. Sonuçlanan tüm davalar tekrar yargılanmaz. Özgürlük yani Fuzuli’nin şiirindeki

‘’Ne senden rüku, ne benden kıyam. Bundan sonra Selamün Aleyküm, Aleyküm Selam’’ gibi kesindir bazen.

Gaspıralı’nın “Dilde, işte, fikirde birlik” ideasını ne kadar uyguluyoruz? Uygulamanın adabını öğrenemedik. Belki de bütün suç, edebiyat derslerimizin sınav odaklı ezberletildiğindendir. İlginçtir, kışın seyahatimde rastladığım sahaftan aldığım,  İmam Gazali’nin “Yöneticilere Altın Öğütler” kitabındaki bir pasajı yorumunuza bırakıyorum. ‘’Halktan pek tanınmayan birisiyle, mevki sahibi bir insan bir dava için geldiklerinde; birisi fakir, diğeri zengin ayrımı yapmaksızın, eşit muamelede bulunursan, gerçek adaleti uygulamış olursun.’’

Doğru tektir. Normalleştirdiği kötülükleri püskürtmelerinin yanı sıra diğer insanları ‘herkes’ söylemiyle kalitesiz, seviyesiz, cahil tayfasına çekmeye uğraşıyorlar. Tıpkı salgın döneminde koltukları ısrarla oturmaya teşebbüs etmeleri gibi herkesleşmek de kimliksizleştirmektir. Makalenin sansürlenerek dağılmasına sebep olan derginin bir daha o eski heyecanını bulamamasına yönelik tarihi hepimiz biliriz. Ve hiçbir kalem sansürü hak etmez. Seçerek okumak hakkınızı kullanır ve fikrinizi net ifade ederek omurgalı yazarsanız mutlaka etkilenenler olur. Burada önemle vurgulamak istediğim hukuk fakültesi bitirmeye gerek yok daha adil davranmak bünyenizde var ise zaten cümleciğinizle dahi kimsenin hakkına gasp etmezsiniz.

Yaralamak çok basit. Kötülük haddi ahdi hesabı açık değilse fitne örgüsünü size kılıfla kusacaktır. Bu nasıl ayırt edilir? Örneğin; beğenilecek bir sözcük ele alalım. Bir de ego savaşını bitirmemiş öfkeli karakteri de şuraya çekelim. Diyelim ki; ‘’yalan haber’’ ‘Almanya’da eğitime para almıyorlar, yaşam koşulları süper, her vatandaş şu kadar Euro maaş alıyor’. Bu kişi hemen bulunduğu ülkeyi kötüleyerek Avrupa’yı övüyorsa sonra da insanların hayatını düşünüyormuşçasına acımtırak merhametli cümleciğini kafana taş atarcasına karşısındakine söylüyorsa burada yüreğe yapılan kul hakkı devreye girer çünkü iki kişinin arasındaki üçüncü kişiler görünmüyor. Ortada bir haber var, bir buna kapılan karakter var bir de cümlecikler var. Bu durumda yaralanan kim? Sizce karşısındaki insan mı yaralandı yoksa bu enerjiyi yayanlardan etkilenerek emek ile  dışarıya çıkıp hayal kırıklığına uğrayanlar mı?  Dinleyici, dinleyicidir. Bir fikir adamı gaza, dolduruşa, söylenen cümleciklere takılmaz. Bu kişiler tamamen iletişimi keserek çizgisinde ilerler. Uzun zaman alır idrâk etmek. Örneklemeler çoğaltılabilir. Üstelik yalan haberciler ve yarım bilgiyle kibir saçanlar tehlikelidir, yaralayıcıdır. Bir asker ne için vardır? Neden eve dönen asker aslında hiç eve dönememiştir? Hukuk ve hak bahsedecek en son kişiler bu yaralayıcı kişilerdir. Birinci Dünya Savaşı vaktini öylesine doldurmuş bir harp değildir.

Keşkelerimi geride bıraktım. Yaralıyım. Tam da yaralarımı sardığım kayboluşlardan tutuyor ellerimi, inandığım tütsülen andım. Ant (yemin etmek, söz vermek, bilmek) demişken, hepimizin felsefi andı kendisine özneldir.  Sadece ilâhi marş çerçevesinde de algılanmasın. Amaç ve niyet okuyanlardan beklediğim kavramlar. Şarkının dediği ‘’Yanlış bir öyküdeyim, beni yeniden yaz’’ (ayrılık, kırgınlık, yanılgı). Fethi Gümühluoğlu gibi ben de öğrencilerime ‘Hiç aşık oldunuz mu?’ sorusunu hediye ediyorum. Bir hocam bana beni takdir etmek için katıldığım eğitim mecrasında davranışımın vefa olduğunu söyleyerek lütufta bulundu. Sevdiğim ortamlar gelişime açık seminerler ya da kurslar. Anlayacağınız talep etmeden talip olunur. Dramaya da lüzum yok. Konudan konuya geçiyorum. Düşüncelerinizden sorumlusunuz. Lafla peynir gemisi yürümez. Ben hep terkedilen gemilerdeki batıkta buldum kendimi. Twitter, Whatsapp, Facebook hesaplarımı sildim. Mecburen İnstagram kullanıyorum. Sahte merhametin twiti olmaz.

Tolstoy haklı. Sahi insan ne ile yaşar? Bir cevap arayalım, hukukumuz var mı? Ancak Goethe daha haklı. Belki de hiç münakaşamız olmamıştır. Seni hiç sevmedim saçlarım uzunken. Ben yangını (yürek, içtenlik, kalite, muhabbet) sevdim. Yetmek, yetinmek, yetişmek, yetkinlik. Dost kime denir?  Hakkım helal olsun. Dağ yıkılır, insan yıkılmaz. Sonraki yeni normal hayatımda artık yoksunuz. Lafa tutmayın çözüm bulamıyorsanız, haset etmeyin gerçekliği arıyorsanız.

“son çaldığımız kapıda kimseler yoktu
kapının ardında bir boşluk bir boşluk ki sormayın
ne ekmek ne umut ne yaşam
hepsinin en güzeli
Tanrı’yı gördük”
Mumsöndü / Arkadaş Z. Özger

Meyra

Kısa vadeye yönelik planlama yapmak için eline kalemi aldı. Birden durgunlaştı. Biraz önce parıl parıl parlayan gözleri bir anda ışığını yitirmişti sanki. Geleceğe dair düşünmeyeli epey zaman olmuştu. Önceden plan yapmayı çok severdi. Tek günlük geziler için bile sayfa sayfa notlar alır, ihtiyaç listeleri hazırlar, evden çıkmadan listeye bakarak defalarca eşyalarını kontrol ederdi. Birden bire son 3-4 yıldır bir kere bile liste yapıp tatile çıkmadığını anımsadı. Gitgide geleceğe yönelik planlar yerine günü kurtarmanın derdine düşüyordu. Hayatın çetrefilli akışı tüm hayatını ona fark ettirmeden kontrol altına almıştı. Fakat o da halinden pek de hoşnutsuz değildi.

Daha önceleri bedenini, ruhunu saran o yaşama hevesi ve sevinci gitgide yerini monotonluğa teslim ediyordu. Bu durumda kurduğu çoğu hayalin başına yıkılmasının payı da çok yüksekti. Hayat, defalarca ona hayal kurdurtmuştu ve başlarda ufak çapta olan bu hayalleri gerçekleştirmesine olanak sağlamıştı. Ama insanın doğası gereği hayaller gerçekleştikçe mutlaka daha büyük bir hayal kurulurdu, öyle de oldu. Hayat ondan yine hayaller kurmasını istedi fakat işler bu sefer pek de yolunda gitmedi. Yıkılan her hayali ona acı vererek geri geldi. Her gerçekleşmeyen hayalinde bir adım daha geri çekildi hayal kurmaktan. Önceleri kurduğu hayalleri geleceğe dönük planlar yapabilmesi için ona heves verirdi. Fakat hayal kurulmazsa yıkılmazdı da. Canının yanmaması için geleceğini hayatın nereye götüreceği bilinmeyen belirsiz kollarına bıraktı.

Dolu dolu yaşayabilmek için plan yapmak lazımdı. Hayattan tat almak için mutlaka hayal kurmak gerekirdi. İnsan ancak hayal edebildiği kadar vardı, o zaman daha da çok hayal kurmaya zorlamalıydı kendisini. Hayatın ona çok fazla borcu vardı. En çok da sevgi borcu vardı. İnsan sevildiği ve sevdiği şeyler için hayal kurardı, planlar yapardı. O zaman yaşamayı karşılığını beklemeden daha da çok sevmesi gerekiyordu. Çünkü hayat hiçbir zaman insana borçlu kalmayı sevmezdi. Birden elinde tuttuğu kalemin varlığını yeniden fark etti. Hayattan en yüksek hediyeyi alabilmek için, hayatın keyfini doyasıya tadabilmek için geleceğini en baştan planlamaya başladı.

Kelebeğin Umudu(Yeni sekmede açılır)

Ümit Yaşar Oğuzcan, Güzeldiniz

Bir zamanlar sizi de sevmiştik hatırlar mısınız?
Güzelsiniz demiştik gerçekten güzeldiniz
Her gece ayla beraber çıkardınız gökyüzüne
Gün olur güneşler doğardı aydınlığınızdan
Gözlerinizin şavkı vururdu duvarlara
Gün olur dağ rüzgarıyla gelirdiniz
İnsanı büyüleyen bir havanız vardı
Güzelsiniz demiştik gerçekten güzeldiniz.


Tutunca avuçlarımızda eriyecek sanırdık elleriniz
Öyle beyazdılar, inceydiler anlatılmaz
Ya dudaklarınız yaban eriği kokulu
İnsanı deli divane eden dudaklarınız
Hiç öpmemiştik ama bilirdik tadını öpmüşçesine
Zekiydiniz aklımızdan geçenleri bilirdiniz
Bir tanrı yüreğiyle severdik sizi
Güzelsiniz demiştik gerçekten güzeldiniz.


Nereye gitsek sizi bulurduk karşımızda
Yürüsek gölgemizdiniz uyusak düşümüzdünüz
Kır çiçekleri açardı bastığınız yerde
‹yot kokuları gelirdi uzak denizlerden
Gözlerinize gemilerin biri gelir biri giderdi
Yosun yeşili elbiseler giyerdiniz
Bilseniz nasıl da yaraşırdı size.


Şimdi ne desek faydasız yoksunuz
Bir karanlıktır bıraktınız arkanızda
Yüzünüzü görmek mümkün değil artık
Kulaklarımızda yalnız aksi kaldı gülüşlerinizin
Hani yokluğunuz bu kadar uzun sürmeyecekti
Hani giderken gelirim demiştiniz
Vefasızlık bile yakıştı size
Güzelsiniz demiştik gerçekten güzeldiniz…

Sizlere, özellikle seslendirme yapmayı seven erkeklere muazzam bir şiir önerisi.
Seslendirin arkadaşlar, sesinizle yaşam katın şiirlere.
Bakın nasıl çıkıverecek içinizden dile getiremedikleriniz.

Akranları Fason Ayakkabılarını Yarıştırırken Tüm Parasını Şiir Kitaplarına Yatıranlara İthafen

‘ Kelimeler…
Kelimeler albayım!
Bazı anlamlara gelmiyor ‘ dediği yerde Oğuz Atay’ın, susmak bence bir erdem değil sevgili okuyucu.
Susmak, kelimenin vücut bulamayışı içerdiği tüm TDK anlamlarına rağmen.

Koşa yazan hisler susmaya yüz tutunca, bütün gün aküsü doldurulmuş bir çocuk arabasının çaresizce yerde kalışını anımsarım. İhmal edilmişliktir bu benim dünyamda.

Sezar’ın hakkını Sezar’a vereceksin Brütüs’e rağmen. Çünkü sen eşref-i mahlukatsın. Kullanacaksın sen de olmadığını iddia ettikleri aklını meydan okurcasına. Okuduğun tüm kelimeleri çıkar heybenden ve konuşmayı bilmeyen herkese rağmen tekrarla. Tekrarla ısrarla. Tekrarla sıkılmadan.

‘ Ben bütün aşk cümlelerini ezberledim çocukluğumdan beri.
Akranlarım birbiriyle fason ayakkabılarını yarıştırırken şairlere yatırdım ne var ne yoksa cepte.
Helali hoş olsun sonuna kadar. ‘

Lakin anlamıyorlar üstadım. Beni değil, aşkı değil, hayatı…
Çamurlara batarak yolu düze çıkan, yukarıdan bakıyor hala yokuş yürüyene.
İnsan ağzından çıkan cümleleridir.
İyi bir insan kötülük yapar mı?
Sen öyle olduğun için ben böyleyim cümlesi en somut örneğidir olmamışlığın.
Hani dediğim dediksin ya bil bunu da,
Karşısındakine göre şekil alana kukla denir.
Senin doğrun neyse değişmemeli esen rüzgara göre.

Bakamayacağım çocuğu doğurmam ben.
Besleyemeyeceğim bir hayvanı sahiplenmem.
Sevilmeyi, aşırı sevmeyi, hesapsızca vermeyi, sizi yaşadığınız hiç bir durumunuza göre yargılamamayı uzvu edinmiş insanları kaybettiğinizi ne zaman anlayacaksınız biliyor musunuz?
Kınadığınız şeyleri yaşadığınız o ilk gece.
Oysa her şeyi çok bileceğinize, haddinizi bilseydiniz keşke.

Ne diyordu Kul Himmet

Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda

Tramvay Durağı 6. Bölüm

Şehir insanının gözlerine bakmak… Köy insanı… Biliyor musunuz, düşünürken yazmanın bir kötülüğü de bu işte. Beşinci bölümde konuştuklarımız, önceki bölümlerden birkaç nokta… Düşünüyorum da -kalemimin yine aynı paradoksa girmesine müsade ederek- henüz üzerinden birkaç gün geçmiş olmasına rağmen, aynı şeyleri şimdi daha başka bir açıdan düşünüyorum.

Değişiyor işte insan… Zira kimin gözlerine baksam aynı ve farklı; samimi ve biraz tedirgin hatta korkakça ve epeyce hazin ve illaki ölürce ama hayat dolu. Ayna. Bakan göz, kendini seyrederse muhatabın irisinde, adım adım renksizleşir yahut neşelenir anlamlar. O halde nasıl söyleyebilir bir insan diğerinesenin gözlerinde gördüklerim…” Ne gördüm, ne görüyorsunuz sizler? Öyle zannettiklerimizle yargıladığımız kimse-ler?

Aah öyle berbat bir zaman ki bu. İçerideyim. Gardiyan kesildi penceremden defterime jop sallayan ay ışığı. Canın yansa bile nasıl ağlayasın bu saatten sonra. Acı sana alışmış sen efkâra. Sen göğe sırıtırsın, karanlık sana, mayhoş bir huzur-hüzün tadı kalır damağında, hafif sitemkâr ama affedici. Göğe düşman olmakla kim kazanmış savaşı? Yaşını yine rüzgârı eser siler, yaşını yine gecesi-günü-devranı döner verir. Ömür işte, aldığın nefesi bil.

Vazgeçip bırakmak ne kadar kolaymış meğer, hep kolaya kaçarmışım. Öyle bir gidesim var ki yine… Fakat sözümü çiğneyemem. Kovulana dek kalacağım. Ya kendimi kovarsam bir gün? Yine mi? Bu kez ne yapacağım?

Sıkışmış hissediyorum. Yapabildiklerim, yapmak istediklerim, yapmam gerekenler ve yapmam istenenler arasındaki bir hapishanede. Cezaevi değil, sadece hapsolmuşum gibi çünkü bu his, artık, suçluymuşum gibi değil. Karar versem bir şeye kim kalır, kim gider, kimin umurunda! Ben kalır mıyım ortada, onu bile bilmezken… Kalmasam ne olur, şart mı olmam?

Belki isteyip durduğum “gitmek” böylesi bir şeydir. Kalmamam, olmam gerektir belki. Zor.

Dolunayın kapkara gözlerinde gündüzden kalan birkaç damla aydınlık görüyorum. Biliyorum, sabah olduğunda güneşin gözlerine bakacağım uzun uzun. Göreceklerim, geceden kalma bir avuç kara lekeden ibaret olacak. Kime mükemmel diyebilirsin sadece gözlerine bakarak kime kusur küpü?! İnsan bu, değişir insandan insana. İnsan bu, değişir. Şimdi başka anlar sonra başka. Böyle böyle öğrenmedi mi zaten hep, mesafeyi?

Tramvay durağı! Penceremin hemen karşısındasın. Yolcusuz… Mesafemiz, benim şu banklarda oturan insanlara baktığımda gördüğümü sandığım kadar. Uzak. Çok uzağız.

Lavandula

En sevdiğin kokunun sabununu aldığın gece
Her şeyi yoluna koyduğunu düşünüp uyursun
Ki, en sevilen kokular
Güveni hissettiğimiz günün hatırlatıcısıdır.
Ancak kalbine sıkışan bir acı
Kokuların gücünü bile yok edebilir
Kokuları korkular yok edebilir
Affedilmeyi hak etmeyen birini
Aramaktan vazgeçersin kendine acıdığında
Öyle bir affedilişi hak ediyor ki, o
Bunu sadece Tanrı yapabilir
İnsan olmakla yetinmeyi kabul ettiğinde
Her zaman “iyi” olamayacağınla yüzleşirsin
“Çocuğundaki” merhametin esiri olmamayı seçtiğin için, özgürleşirsin
Ancak işte o gece
Kokunun unutulduğu gece
Affedilmesi gerekenin ölümünü düşünmek
Tüm acıları geri getirir
Kokuları kaybettirir
Sonra “bu ölümü üzülmek için mi düşündü beynim?”
diye sorarsın kendine
Belki bir cevabı yoktur ancak
“İyileşemedim mi” diye sormaya gerek duymazsın
Bu ilgisizlik, ne kadar çok yol katettiğini gösterir sana
Ve her unutulan sabun kokusunda üzülmeyi başarıp
Yeni kokular ararsın
Unutulursa yenisini alırsın
Yaşamayı seçmişsin ki bir kere