26.5 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Hayal Kırıklığıyla Nasıl Başa Çıkılır?

Hayal kırıklığından söz edebilmemiz için öncelikle kurulmuş olması gereken bir hayal ve ardında bu hayalleri çatır çatır kıran bir takım kişiler ya da olaylar olmalıdır.

İnsan, gerek zihinsel gerekse kalbi faktörler sebebiyle düşünür, umar, hedefler koyar, olmayacak şeyleri imgeler ve sınırlarını zorlamak ister. Kendinizi mutlaka bir zaman uçarken düşünmüşsünüzdür. Ya da çok hayran kaldığınız bir Holywood yıldızıyla sevgili olduğunuzu hayal etmişsinizdir. Ay sonunda kredi kartı borcunuzun asgarisini zor öderken, havuzlu bir villada uyandığınız sabahları aklınızdan geçirebilirsiniz. Bazen siyasi bir lider, bazen bir rock star, bazense kendinizi çok mutlu olarak tahayyül etmeniz hayal kurmanın çeşitli alt dallarındandır.

Ben almış olduğum yaşam koçluğu eğitimlerinden sonra kendi kendimi şifalandırma methotları öğrendim. Yaşam koçluğundan kastım yanıma bir spor hocası alarak 48 kg olma yolunda her sabah yaptığım yürüyüşler ve evime gelen bir avuç yemeklere binlerce para ödemem değil. Zihin nedir, nasıl çalışır? Davranış biçimleri nelerdir? Davranışlar vücut formuna nasıl yansır gibi eğitim basamaklarından bahsediyorum.

Zaman zaman kendinizi anlamsız bir can sıkıntısı hali içinde bulursanız ve tam olarak neyiniz olduğunu bilemezseniz şayet, aşağıdaki soruları sırasıyla kendinize sormanızın faydası olacaktır.

  • Şuan kendimi nasıl hissediyorum? ( Üzgün, yorgun, kızgın vb. )
  • Böyle hissetmeme ne sebep oldu? ( İş yerinde kavga ettim, sevgilimden ayrıldım, annemle tartıştım vb. )
  • Neden böyle bir olayın içinde oldum? ( İftiraya uğradım, aldatıldım, agresif davrandım vb. )

Şayet böyle bir durumun içinde olmanızın sebebi siz değil de bir başkasıysa yapabilecekleriniz kısıtlıdır. Çünkü bizler ancak kendi davranışlarımızdan sorumluyuz ve ancak kendi davranışlarımızı kontrol altına alabiliriz. Bağırarak kavga da etsek, kendimizi anlatmak için günlerce çabalasak da bize iftira atan, bizi aldatan, bize kaba davranan, bize kötülük yapan insanları değiştiremeyeceğimizi ve onların hastalık derecesindeki davranışlarını kontrol edemeyeceğimizi kabul etmemiz gerekir. Her birimizin ortalama 25 yaşında olduğumuzu var sayarsak eğer ‘ Nerede nasıl konuşulur? İftira atmak neden yanlıştır? İnsanlara neden kaba davranılmaz? Halk arasında yüksek sesle neden konuşulmaz? Etik nedir? ‘ sorularının yanıtlarını çoktan bilmiş olmaları gereken bireylerin davranışlarını siz kontrol edemezsiniz. Ve o davranışlardan siz sorumlu değilsiniz. Siz ancak bu davranışlara maruz kalıp kalmamak konusunda kendi tercihlerinizden sorumlusunuz.

Eğer yukarıdaki sorulara verdiğiniz yanıt ” Evet, böyle bir olayın içinde olmamın sebebi benim” ise, kendinize soru sormaya devam etmeniz gerekmektedir.

  • Böyle bir olayın içine neden girdim? ( Seviyordum, orada olmak istiyordum, hırslarıma yenik düştüm, inandım, güvendim vb. )
  • Sevmem için, hırslanmam için, güvenmem için, inanmam için sebeplerim neydi?

İşte bu soru sizin kendinizle ilgili en kilit cevabı bulmanıza yardımcı olacaktır. Çünkü verdiğiniz yanıtlar aslında neye ihtiyacınız olduğunu, hangi boşluk durumunu kapatmaya çalıştığınızı ortaya koyacaktır. Aldığınız cevap; ” Sevdim çünkü bana emek verdi, güvendim çünkü bunu hak etti” gibiyse, orada bir hayal kırıklığı yoktur. Lakin ” Sevdim çünkü güzel bakıyordu, güvendim çünkü hiç böyle hissetmemiştim, hırslandım çünkü onun yerinde ben olmak istiyordum ” gibi cevaplar veriyorsanız sorunun sizinle ilgili olduğunu anlayacaksınız.

Bu soruları gerçekten bir kağıda yazıp ve yine aynı kağıda cevapları sıraladığınızda basamak basamak ana sebebe ineceksiniz. Ve o sebebi bulduğunuzda sormanız gereken soru ” Bu durumu iyileştirmek, hafifletmek, şifalandırmak için yapabileceğim şeyler neler? ” Cevabınız çevrenizi değiştirmek, sevgilinizden ayrılmak, yeni bir iş aramak, ilgi alanlarınızı geliştirmek olabilir.

Aslında sorun diye yola çıktığımız yerden bambaşka bir noktada durduğumuzu göreceksiniz. Olaylara biraz uzaktan baktığımızda aslında çok yanlış yerlerde takıldığımız çok yaşadığımız bir gerçektir. Üzerini başka şeylerle örttüğümüz her duygu zamanla canavarlaşmaya başlıyor. Onu ne kadar önce şefkatli duygularımızla sararsak, o denli rahatlarız.

Peki Hayal Kırıklığıyla Nasıl Başa Çıkarız?

  • Kendinize dürüst olun, olayı tüm çıplaklığıyla kabullenin.
  • Kendinize zaman tanıyın. Hazmedene kadar yeni başlangıçlara yer vermeyin.
  • Bunun bir tek sizin başınıza gelmediğini, hayatın içinde iyi ve kötü bir çok şeyin olduğunu tekrarlayın.
  • Zamanın muhteşem bir ilaç olduğunu anımsayın. Hiç geçmeyen bir acı gördünüz mü?
  • Ders alın, payınıza düşen çıkarımı yapın. Ve yola daha güçlü devam edin.

Hele bir de vicdanınız rahatsa,
Belki de evren sizi korumuştur, bilemezsiniz.

Güzellikler, iyilikler, mutluluklarla dolu günler diliyorum.

Sosyal Psikolojinin Babası: Muzaffer Sherif

Sosyal psikoloji alanının en önemli isimlerinden biri olan Muzaffer Şerif, 1906 yılında İzmir’de varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Eğitim hayatında Ödemiş İlkokulu’nu okuduktan sonra İzmir Amerikan Koleji’ni okuyarak devam etmiştir. Daha sonra İstanbul Dârü’l-Fünûnu (Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü (1928) bitirmiştir. Gördüğü eğitim haricinde başka bir bölüme yönelmesinin sebebi de içinde bulunduğu koşullar diyebiliriz. Çünkü Şerif’in çocukluk ve gençlik dönemleri Osmanlı’nın son günlerine, dünya savaşı zamanlarına denk gelmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında milliyetçi havadan etkilenen Şerif’in aynı zamanda William McDougall’ın çalışmalarına da ilgisi bir hayli yüksekti. McDougall, “Grup Bilinci” üzerine araştırmalar yapıyordu ve bu konu Şerif’in ilgi alanı içerisine giriyordu. 1929 yılında yüksek lisans yapmak için ABD’de Harward Üniversitesi’ne gitti. Burada, Robert Woodworth (1869- 1962) ve Edwin G. Boring (1886- 1968) gibi ünlü psikologların yanında bulunma fırsatı bulmuş ve hemen bir yıl sonrasında da Marksizm ile tanışmıştır. Bir yandan kendini psikoloji biliminde geliştirirken diğer yandan sosyoloji, antropoloji, siyasetbilimi, iktisat ve tarih alanlarında da kendisini yetiştirdi. Yapmış olduğu çalışmalarla da psikoloji tarihinde hatrı sayılır bir yer edinmeyi başaran Şerif, 1932 yılında Almanya’ya geçti. Burada Gestalt Psikolojisi’nin kurucularından olan Wolfgang Köhler (1887-1967) ile tanıştı ve derslerine katılma fırsatı buldu. Aynı yıl içerisinde Türkiye’ye dönerek Gazi Terbiye Enstitüsü’nde çalışmaya başlamış ve Şevket Aziz Kansu’nun temsil ettiği antropoloji anlayışının arka planında bulunan bilimsel ırkçılığa itiraz etmiştir. 1933 yılında doktora yapmak için tekrar Amerika’ya döndü. Aynı yıl içerisinde Gardner Murphy ile çalışmak üzere Almanya’ya geçti. Bu yıllarda Murphy’nin de yardımı ile “Toplumsal Kuralların Psikolojisi” adı ile doktora tezi yayımlamış ve uluslararası bir ün kazanmıştır. 1936 yılında tekrar Türkiye’ye dönen Şerif; önce Gazi Terbiye Enstitüsü’nde psikoloji dersleri vermiştir ve daha sonra da 1939 yılında AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Enstitüsü’ne psikoloji doçenti olarak atanmıştır. Dönemin önde gelen gazete ve dergilerinde bilimsel ve siyasal içerikli yazılar yazan Şerif, bu yazılarını daha sonra “Değişen Dünya” isimli kitabında toplamıştır. 1943 yılında yayımladığı “Irk Psikolojisi” isimli kitabında, Alman Faşizmi’nin bel bağladığı üstün ırk savının o dönemde istilacı güçler tarafından ortaya atıldığını savunmuştur. Bundan yola çıkarak Nazizm’i ve bu öğreti etrafında biçimlendirildiğini düşündüğü Türkçülük fikrini de eleştirmiştir. 1944 yılında derslerinde siyasi propaganda yaptığı iddiasıyla tutuklanan Şerif, aynı yıl içerisinde ABD’deki hoca ve arkadaşlarının desteğiyle beraat etti ve yurt dışına gönderildi.

Daha sonraki yıllarda Türkiye’ye tekrar dönmek isteyen Şerif’in Amerikalı bir bayanla evlenmesi üzerine devlet memuru olarak DTCF’deki kürsüsünü tekrar yönetemeyeceği bildirilmiştir. Bu sebeplerden ötürü Türkiye’ye dönmekten vazgeçmiş ve adını Muzaffer Sherif olarak değiştirmiştir. Hayatının bundan sonraki dönemlerini ABD’de geçiren Şerif’in dünya psikoloji literatürüne kendi adıyla geçmiş önemli bir de deneyi vardır: “Şerif Deneyi”, “Sherif Experiment”. Aynı zamanda yine adından çokça bahsedilmesini sağlayan The Psychology of Social Norms’da (Sosyal Kuralların Psikolojisi) isimli deneyinde de kendi başlarınayken birer yargı geliştiren bireylerin grupla bir araya geldiklerinde ortak bir standart yargıya yöneldiklerini, böylece bireysel olarak geliştirilen gerçekliğin yerini toplumsal gerçeğin aldığını görmüştür. Hayatı boyunca psikoloji biliminde çeşitli başarılara imza atan Muzaffer Şerif 1988 yılında geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayata veda etmiştir.

Hikayesi İçimize İşleyen Bir Yapıt: Şerefe Sevgilim!

Damien Rice

Bazen keyifle okuduğun bir şiirin de öyküsü vardır, hüzünlenip hüzünlenip başa sardığın bir şarkının da…

Bir akşamüstü gökyüzünde karanlık bulutlar kümelenirken gökte aydınlığın melodisi çalıyordu. Genç bir adam yağmurda ıslanmamak için koşar adımlarla tam köşeyi dönüyorken bir kadınla çarpışıyor. Genç adam özür dilemek adına, hemen köşedeki bara bir içki ısmarlamaya davet ediyor kadını. Kadın başta çekimser davransa da sonrasında kabul ediyor adamın teklifini.

Başı durgun ortası koyu olan bir sohbet eşliğinde birer kadeh şarap içiyorlar. Tabii ilk kadehlerin boşalmasıyla birlikte, sohbete de bir sona gelinmişlik havası geliyor. Kadın kalkmak ile kalkmamak arasındayken genç adam bir kadeh daha ısmarlıyor. Derken muhabbetleri ilerlemeye başlıyor ve böylelikle genç adam kadının gözlerinde, daha en baştan beri kendine dahi itiraf etmeye çekindiği sıcak bakışlara kitleniyor. Sohbet daha da ilerliyor ve bunun eşliğinde birer kadeh daha içiliyor. Adam artık kendini kadına çok daha yakın hissediyordur. Sohbetleri ilerledikçe de aralarında gerek duygu gerekse düşünce yönünden bâyâ benzerlik olduğunu fark ediyor adam. Muhabbet arasında kadınla yakın yerlerde oturduklarını öğreniyor. Ve eğer on beş dakika içerisinde kalkarlarsa otobüsü yakalayabileceklerini biliyor. Böylelikle genç adam on beş dakikayı geçirmek için başka konular açmaya, farklı şeylerden muhabbet etmeye devam ediyor. Maksat on beş dakikayı unutturup kadınla evine kadar yürümek ve belki arada duygusal bir şeylerin oluşmasını sağlamak…
“Tam da burada genç adama bu cümleyi söylemekte fayda var: ‘Eee bayım yağmurdan kaçarsın da aşktan kaçabilir misin?’ “

Tabii gidişat böyleyken adamın sigarası da bitiyor ve kadından içmeye başlıyor artık. Otobüs saati geçtiğinde adam saatine bakıp:
“Aa tüh otobüsü kaçırdık n’apacağız şimdi?” diyor.
Kadın ise genç adama bakıp:
“Sorun değil erkek arkadaşım gelip alacak beni.” diyor. İşte o an adam yıkılıyor ama ruh halini sezdirmemeye çalışıyor, içine atmalı çünkü o anda. Biraz daha konuşup tuvalete kalkıyor, geri geldiğinde ise kadının gittiğini görüyor, masaya üç sigara bırakıp…
Genç adam biraz efkarlı biraz dağılmış bir edayla masaya tekrar oturup hemen köşesinde duran peçeteyi alıp içinden geçenleri yazmaya başlıyor. Ve duyguları satırlara “Cheers Darlin’ ” sözcükleriyle dökülmeye başlıyor ilkin.
Ne genç adam Damien Rice‘den başkasıdır ne de bayılarak dinlediğimiz o nağmeler Cheers Darlin’ den başka şarkıdır.
Başta da dediğim gibi gökte çalan aydınlığın melodisi karanlık bulutlarla bütünleşmişçesine yerini şimdi hüzünlü nağmelere bırakmıştı…

Yazımı bu harika parçanın en beğendiğim kısmıyla noktalamak istiyorum çünkü bu kısımda geçen gitarımın üstünde yeşil kurdelam; gitarı sadece elleriyle değil kalbiyle çaldığı anlamına geliyor.

“Şerefe sevgilim
gitarımın üstünde yeşil bir kurdalem
buradan çok uzakta olmayan güzellik kraliçem var.”

Onur Ünlü’den Farklı Bir Proje Daha: Hayatımı Satıyorum

Leyla ile Mecnun, Beş Şehir, Sen Aydınlatırsın Geceyi, Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi gibi birbirinden başarılı projeleriyle adından sıkça bahsettiren ünlü senarist ve yönetmen Onur Ünlü, bu defa da sevenlerini şaşırtan ve aynı zamanda sevindiren “Hayatımı Satıyorum” isimli bir proje ile geldi. Ünlü isim; kurduğu hayatimisatiyorum.com internet sitesinde çektiği dizi ve filmlerdeki objelerin yanı sıra kişisel eşyalarını da satışa sundu. Proje hızla büyük ilgi görmeye başladı.

Altın Portakal ödüllü yönetmen ve senarist Onur Ünlü, kurduğu internet sitesinde kendine ait eşyalarını açık artırmayla satmaya başladı. Ünlü, sitenin “hakkında” kısmında yaptığı açıklamada ‘Hayatımı satıyorum nedir?’ sorusuna ”Onur Ünlü’nün yaşamı, ölümü ve sonrası da dahil olmak üzere hayatına dair tüm maddi manevi değerlerin satışıdır” ifadelerini kullandı. Satışa çıkardığı eşyaları arasında Altın Portakal ödülünün yanı sıra ‘Onur Ünlü’ye ait nesnelerle dolu sürpriz kutu’ ismiyle bir adet kutu ve üzerinde ‘Saçma zamanla anlam kazanır’ yazan bardak gibi pek çok ürün bulunuyor. 

https://hayatimisatiyorum.com/urun/en-iyi-yonetmen-altin-portakali-zaten-tahta/

BELKİ DE ONUR ÜNLÜ KOMPİLE SİZİN OLUR

hayatimisatiyorum.com sitesinin anasayfası ziyaretçilerini şu cümle ile karşılıyor: ”Onur Ünlü’nün nesi var nesi yok satın almak istemez misiniz? İster, sabit fiyatlı ürünlere parayı tak diye yapıştırın! İsterseniz açık artırmaya girip, en iyi fiyatı verin ve ürünü kapın! Belki de Onur Ünlü kompile sizin olur, kim bilir?”

An-sızı

Yaşamak geldi ansızın aklıma
öylece yaşıyorken
şimdi nasıl yaşayacağım!

Yeniden

Bazen unutmak lazım.
Yağan yağmuru,
Esen rüzgarı;
Hani mesla diyorum
Olmadık anlarda
Aklıma düşen yüzünü.
Unutmak lazım
Kuşun cırpınışını.
Yeniden ve yine
Öğrenmek lazım yekpare…

Yine, Yeniden

İnsan neden utanmalı yaptığından?
Neden pişman olmalı yaşadıklarından?
Hata yaptıysa mesela ömür boyu bunu mu taşımalı boynunda?

Şimdi bir de böyle okuyalım…

Ne yaparsan yap, utanma sakın.
Ders al daha iyi bir insan olmak için.
Hiç bir yaşadığından pişman olma.
Yanlış insanlar, yanlış ilişkiler yanlış kararlar doğruyu bulmana ışık tutar.
Hem hepimizin içinde yok mu iyi ve kötü.
Kendinin ve başkalarının eksikliklerini de sev.
Ve hiç bir yükü ömür boyu taşıma boynunda.
Çünkü her şey geçer, acı azalır, alışırsın.
O halde bir zaman bitecek olan bu hayat için
Ömür boyu sıkıntı çekmek
Reva mıdır insana?
Yine sev
Yine yanıl
Yine ıslan yağmurda
Yine aşık ol
Yine şarkılar söyle…

Dair

Ben inanıyorum,
Denizin şifasına,
Aşığın sevdasına,
Haklının kavgasına.

Ben biliyorum,
Düşündüğümün beni düşündüğünü,
Özlediğimin hissettiğini,
Ve inancımın beni değiştireceğini.

Ben gülüyorum,
Kızdırmaya çalışana,
Çalışmadan kazanmayı umana,
Sessizi ezene,
Yüreğini dinlemeyene.

Ben seviyorum
Şairleri,şarkıları,şiirleri.
Yaşamayı , ağlamayı, gülmeyi.
Ben seviyorum
Ama
En
Çok
Seni.

Dokuz Köyün Muhtarı

Senin için kolaydır tüketmek
Yazdıklarını kalemde yaşıyorsan
Her bir satırda acıtır üretmek
Hayallerin enkazını topla kürekle

Her savaş cesur yapmaz bazen
Genç yaşta kafamda bolca hezeyan
En saf duyguların karşılığı yokken
Veysel bile aşık şu ilginç dünyada

Görünmeyen köyün kılavuzunu ittim
Sürgün edildim bu garip rüyada
Elimde bir kağıt ve kalemle yazıyorum

10. köydeki yalnız adamdan saygılarla

Yankılı Anılar

Takvim yaprakları usul usul sıyrılırken ömürden

Gönlümün baharı aralanıyor, çiçekleri görmeden

Bu beyhude alemde ne yana dönsem, ne yanda yansam

Zaman su misali akıp gidiyor bileklerimden

 Kesilen soluklarım sinmiş gözaltlarıma kara kara 

Hafızama kazınıyor taze kan sızdıran tüm yara

Şeridinden kopmuş her film göz perdeme düşmüş

Evvelsiz, ahirsiz; kimsesiz, sessiz savunmasızca 

Mürekkebimi heybeme katıp diyarlar devirdim

Diyar dediğim her pâreden bertaraf edildim

Yolum uzun; yoldaşım yalnızca sükutum

Mürekkebime yâr olmayan bu yolların celladı kim?

Gökyüzünü yine kızıl sarmış, yine gün batımı 

Mısralarımı hüzün kaplamış, satırlar hep sızı 

Ne vakit dinecek bilmem, ne vakit azizim? 

Sessizliğin sesinden yankılanan her bir anı

Biz

Ah bu ben,
Ne tesadüf eseri biriyim
Bir kere gördüm seni
İçim dışım sen oldu.

Ah bu sen,
Ne kadar da güzelsin
Bir gökkuşağı gibi
Bakınca içim kıpır kıpır

Ah bu biz,
Ne kadar da yasağız.
Hangi zamana gitsek olmaz
Ama ellerin sıcacık,getir öpeyim…

“Bir”

Bir masa başında,

Hem beşik yapar hem tabut.

.

Bir yazı var yazılan,

Hem doğumu bilen hem ölümü .

.

Bir adam var,

Doğduğumda ezan öldüğümde sela okuyan.

Gri Bir Gün

Gözyaşlarımın, bulutların gözyaşlarına hunharca karıştığı bir günde, sırılsıklam, İstanbul sokaklarında yürümekteyim. Aklımı meşgul eden onlarca soru, içinden çıkamadığım onlarca karmaşa beni oldukça yorgun, halsiz düşürmekte. Islandığımı ve ağladığımı gören birkaç insan şemsiyesini bana doğru uzatmak istiyor. Fakat yapay bir şemsiyenin hiçbir fırtınaya engel olamayacaklarından habersiz…

Bastığım adımın farkında olmadan, gideceğim rotayı bilmeden yalnızca uzaklaşmak arzusuyla hızla ilerliyorum. Önüme çıkan ilk sokağa giriyor, gördüğüm ilk arabanın önüne atlıyor, nereye gittiğimi umursamadan adımlarımı atıyorum. 

Geniş ana bir caddeye ulaştım ve karşımda bir üst geçit. Merdiven çıkmaya dermanım olmasa da kalbim oradan gitmek istiyor. Hızla çıktım. 

Üst geçidin tam ortasında yağmurun ıslaklığı demeden evladına (!) elleriyle vuran annelik yoksunu bir kadınla karşılaştım. Kendimi birden kadının kollarını sıkarken, avazım çıktığı kadar bağırırken buldum. Küçük çocuk o korku ve şaşkınlık içerisinde arkama saklandı, annesinin ona verdiği ızdıraptan kaçmak, bağırışımın şiddetinden saklanmak istese de; gizlenmeyi tercih ettiği yer benim yanım oldu. 

Çaresiz vücudumun arkasına bir çocuk sığındığı an kendimi güçlü hissettim. Yapmam gereken tek şey o anneye hesap sormaktı. Ardıma saklananın yanı sıra, içime gizlenen ürkek çocuktan yalnızca “Sen ne yapıyorsun?” diye bir soru yükselebildi. Karşımdaki ‘anne’ye olan saygım ses tonumu düşürmemi sağlasa da; o annenin kendine ve çocuğuna hiç saygısı yoktu. “Çocuğumu dövüyorum, çekil ordan be!” diye yükseldiği o an artık gözümün kararma noktasıydı. Bir müddet bağırmış olmalıyım ki; karşımdakini susturmuştum. 

Gözlerimin karardığını hissettim. Tüm vücudum uyuşmuştu. Kendimi kaybetmiş olmalıyım ki gözlerimi açtığımda hastane odasındaydım. Aklımda kalan şey körpe yavrucak oldu. Kendime gelir gelmez hastaneden ayrıldım ve aynı üst geçide gittim. Fakat o yavrucak orada değildi. Ona dokunmak, yaralarını iyileştirmek istedim. Hiçbir çocuğun hakkı onca insan arasında azarlanmak değildi. 

Şimdi nerede mutsuz çocuk görsem aklıma aynı sahne gelir. Bir çocuğun canını şiddetle acıtmak bir yana dursun, her kötü sözün kalplerine bıçak olduğunu bilmek gerek. Adımları minik, gönülleri eksik olan çocuklar sevgi sözcüklerine, bir de pamuk şekerlere ihtiyaç duyar. Ondan çaldığımız her gülüş; onun hayatında bir eksiklik olacaktır. Duyarlı olmak bir çocuğun hayata bakış açısını değiştirmeyi, bomboş biçilmeye ihtiyacı olan bahçelerine çiçek serpmeyi sağlayacaktır. 

Ve sizde nerede bir çocuk görürseniz, gözlerinden öpün. Evladım deyip sarılın, ki farkına varmadan yaralarını saracaksınız. 

Yolculuk

Bir sabah… Böyle başlamıştı her şey. Uyanmakla… Artık sen istesen de istemesen de yol alırsın yaza, kışa. Kuşlar çırpar kanatlarını sanırsın uzak diyarlara, onlar aslında yol alır sonsuz bir yolculuğa. İnsanda böyledir işte yolda olandır, yolcudur, misafirdir her hana.

Doğduğunuz andan ölene kadar,
Hayatınız sürekli bir yolculuktur.
Manzara değişir, insanlar değişir,
İhtiyaçlar değişir ama tren hep ileri gider.
Hayat bir trendir tren istasyonu değil…
Paulo Coelho

Bizim sandığımız yolculuk, yer değiştirme süreci. Kimi insan sever kimiside hiç sevemez. Kimine hiç geçmez vakit, kimine su olur akar.
Siz hangisisiniz? Şu her fırsatta yollara çıkan mı yoksa yollara katlanamayan yolculardan mısınız? Kimileri yeni yerler, yeni insanlar görmek için can atar. Kimisini bir ömür evine kapatın gıkı çıkmaz.
Peki, biz bu gün şu her fırsatta yollara düşenleri konuşalım. Koluna bir çanta yeter de artar bile bazen. Gözleri en değerleri eşyasıdır. Gökkuşağı gibi içinde tüm renkleri barındıran doğaya bıraktılar kendilerini. Belkide masmavi bi rüyaya… Yeni hayatlar, yeni insanlar, yeni hayallerle tanışırlar. Kimileri yolculuğa ışık tutar, kimileri taş olur yol keser. Bu yolculuklarda zaman insana kalbinin kapılarını aralar. Kalbimizde olan ama aradığımız hep bir sokak arasında.
Anlayacağınız,
Yolculuk bizi kendimize geri getirir.
Albert Camus

O zaman bu gün bir şey yapalım. Yolculuğa çıkalım kimsenin bilmediği. Şiiiitt! Sesiz olun bu gizli bir yolculuk. İsteğiniz an çıkabileceğiniz ama kimsenin fark edemeyeceği. Bu yolculuk kalbimize yaptığımız bir yolculuk. Nabza parmak basmak, bu söz bir şarkıda geçiyor bilmem hatırladınız mı? Beni çok etkilemiştir hep. Bizde bunu yapalım bugün. Sağ el bileğinizin sağ tarafına doğru sol elinizin baş parmağı ile dokunun. Hissettiniz mi? Varlığınıza her an şahitlik eden kalp atışlarını.
İşe bu bence yolculukların en güzeli hem gerçek hem manevî anlamda kalbe yolculuk…

Bedenimi İkiye Ayırmak

Bedenimi ikiye ayırırken bunu çözmek çok zor. Sensiz bir yaşantı beni yaşlandırıyor.
Ardından koştuğum bir hayal olduğunun farkındayım. Sensiz karanlık, büyük, soğuk bir boşluktayım. Beni nasıl çektin o koskoca hortumdan
Nasılda aldın beni üzüntüden, kederden, dertten.
Ve nasılda gönderdin onlara bak yeniden.
Nasılda yalnız bıraktın beni. Bak ben yalnız olmuştum da hiç böylesine olmamıştım
Mutlu ettiğin gibi yine aldın elimden onu
Herkeste neden bir yudum sen varsın, sensiz bir yaşantı kuramıyorum bak.
Rüzgarlar her fısıldadığında ben seni duyuyorum.
Yokluğun çok şey var ediyor benim için
Ve ben neden ben olamıyorum?
Ne zaman benim korkum oldun bilmiyorum
Sen benim kurtuluşumdun, böyle gitmemeliyidin bırakmamalıydın ellerimi. Bir şansım olsa yine burda olmanı dilerdim.