21.1 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Bir Kıpırtının Kokusu

Yoldayım, yürüyorum. Elimde bir baston sağa sola doğru sallıyorum. Aniden yanıma bir köpek gelip sırtını bacağıma sürtmeye başlıyor. Benimle yürümeye başlayınca şaşırıyorum. Arada bir onu sevmemden memnun olduğunu hissediyorum. Bu köpeğin “Ben yanındayım, merak etme!” der gibi bir hali var. Garipsiyorum.

Bunu düşünürken bir koku duymaya başlıyorum. Bu koku daha önce karşılaştıklarıma çok da benzemiyor. İçimi kıpırdatan, heyecanımın ağır bastığı bu kokuya dayanamıyorum. Aniden yanıma gelen bu köpeğin sağ ayağıma dolanmasıyla karşımdaki apartmandan geldiğini tahmin ediyorum. Ancak kokunun ne olduğunu bir türlü kestiremiyorum. Bu koku bir şehit evinden gelen feryatların kokusu mu yoksa dünyayı pisleştiren insanların kokusu mu? Bilememenin yanında gittikçe artan bir heyecan ve bir ateş kaplıyor içimi. Yanıyorum adeta.

Şimdiyse içeri girip girmemenin girdabına takılıp düşmemek için apartmanın mis kokulu çiçek bahçesinin içinde soluklanıyorum. İçeriye girmeme hiçbir neden yokken ayaklarım beni oraya doğru sürüklüyor. Kapıları çalıp sorma isteğim var. İlk kattaki daireden hiç ses çıkmıyor. İkinci katta ise ayağıma çarpan ayakkabı topluluğunu hissedip bir çekiniyorum. Ancak içimde böylesine bir arzu varken parmak uçlarımın zil anahtarıyla birlikte bir aşağı bir yukarı çıktığını hissediyorum. Duymuyor olmalılar. Belki içeride süregelen bir altın günü veya acı bir cenaze var, bilemiyorum. Hiçbir şeyi bilememek, cevap bulamamak beni delirtiyor. Duyduğum koku bu aşamada daha da bir yoğunlaşıyor. İki katlı apartmandan çıkarken kalbimdeki o küçük hüznü soru işaretleriyle geriye bırakıyorum.

Eve doğru yola koyuluyorum ki akşam olduğunu anlayan köpek de benden ayrılıyor. O da yanımdan ayrılınca duyduğum koku zayıflıyor, zayıflıyor. Sonradan anlıyorum beni pençesine düşüren apartmanı, aniden yanıma gelen bir köpekle duymaya başladığım kokuyu. Bu bir merak kokusu.

Aldığım bu koku -merak kokusu- köpeğin neden benim yanıma geldiğiyle başlamıştı. Ben de onu apartmanda aramıştım halbuki. Sonra körüklenen merakım ikinci kattaki insan topluluğunun neden bu kadar kalabalık oluşuydu. Soruların cevaplarını bulamamıştım. Demek ki cevabını bulsam ‘bilme’ arzusunun kokusunu hissedecektim. Yazık, artık her merak ettiğimde farklı bir koku duyacak, o arzu kokusunun tadını duyamayacaktım.

Ve Birden

Bir gece düşleyin upuzun
İçinde tek bir yıldız olmayan bir gökyüzü
Tüm bunların yanında ise tek bir ışık
Ve sen buna ulaşamayacak kadar uzaksın

Bir pazar günü düşleyin
Gökyüzü olabildiğince berrak
Çimler olabildiğince güzel
Ve birden başlayan yağmur

Bir kahvaltı düşleyin güzel
Herkes tam masada, her şey değil herkes
Kahkahalar uçuşuyor
Ve birden biri eksiliyor masadan

Bir an düşleyin huzur olsun içinde
Yerin ve zamanın önemi olmasın
Yüreğine dolsun tüm mutluluklar
Ve birden karanlık çöksün huzuruna

Şu kocaman dünyada küçücük kalıp
Bir yere sığamamak nasıl anladım.
Önceden anladığımı sanardım
Yeni yeni anladım ve anlıyorum.

Hayatın Kesitlerini Sinemada İşleyebilmek: Nuri Bilge Ceylan

Hayatın Ve İnsanın Anlamını İzlettirebilmektir Sinema!

Yaşanılanları, hayatın olağan akışı içindeki esleri, inişleri ve çıkışları sahne sahne işlemek. Ve ayrıca tüm bunlar meydana gelirken üzerimize sinen, zihnimizde ve ruhumuzda yaşanan fikir ve düşüncelerimizi bir sinema filminde seyretmek yönetmenin kabiliyetinden meydana gelir.

 

Filmler, senaristin hayal dünyasının yarattığı senaryodan, yapımcının film için  gerekli olan maddi imkanı ortaya koymasından ve yönetmenin filmin nasıl işlenmesi gerektiğine kılavuzluk etmesinden oluşur.

Hayatta da rol yapıyoruz, hepimiz oyuncuyuz.

 

Aktristin ve artistin insanın  bütün gerçekçi duygu, fikir ve davranışlarını   senaryoda can vermesi  yönetmenin gözlem ve teknik süzgecinden geçirilerek aktarılması sinemadır.

              Yaşamın içinde hepimizin rolleri olduğunu söyleyen Nuri Bilge Ceylan, bu konuda hayatın anlarını yorumlayarak ve adeta yaşamın her noktasına can vererek sahneyi oynatır ve eserleri meydana getirir. Mesela oyuncunun nefes alışı ve verişine farklı tatlar ve renkler katar. Sosyoekonomik durumun, çevrenin ve o anlık duygu değişiminin etkisi altında olduğu  nefes alıp verme eylemini bizlere zihinsel imgeleriyle yansıtmaya çalışır.

 

Bakmayı bilirsek hayat çok renklidir.

Kendi kadrajında hayatın tüm renklerine yer veriyorken , gözlemlediği ve hissettiği renkleri video kameralarda da kaydetmeyi çok iyi biliyor. Günlük yaşamımızda bir insan nasıl hissediyor, nasıl davranıyor ve düşüncelerini nasıl aktarıyorsa herhangi bir oyuncuda da bunları canlandırmayı eksiksiz uygulatıyor. Bakmanın başka görmenin başka hisler doğurduğunu da düşünenlerden.

Yalnızlık Duygusu ,Benim Sinema Yapmak Konusunda En Büyük Motivasyonumdur.

Yalnızlık, yanımızda kimsenin olmayışı değil, istediğimiz kişilerin olmayışıdır. Derin bir sessizliktir ve sessizlikte kendimizi, fikirlerimizi dinlediğimiz andır. Herkesin hayatında dönem dönem yaşadığı bu duyguyu Nuri Bilge Ceylan’da yaşamıştır. Kasvetli ve kapalı havalarda bu duygusu daha da yoğunlaşmış, bu duygudan kaçtığı anlarda kendini sinemayla ifade etmiştir.

Hayatın gerçeklerini tüm duygularıyla izleyicilere yansıtabilmek.

Biri ölür üzülmezsiniz, sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz, o hırkanın duruşu kalbinize oturur.

NBC

Üstünü örttüğünüz birinin cenazesine katılmadan hayatı tam anlamıyla kavrayamazsınız.

NBC

Sanatkar ve zanaatkar her ne kadar hayal dünyasında doruklara ulaşsa da hayatın gerçeklerini de yaşar ve yansıtabilir. Acılar yaşamıştır, hayal kırıklıkları, başarılar ve sevinçler onun hayatında da yer etmiştir. Biz bu sanatın matematiğini perdelerden izleyip hissederken arka plandaki yönetmenin yaratıcılığını, duygusunu ve fikirlerini de tatma şansını da elde ederiz.

Nuri Bilge Ceylan'ın kendisi de, insan ve hayat gözlemlerinden ortaya çıkan filmler de son derece 
gerçektir.

Yolcunun Sıra Dışılığı

Şehrin kirli, kıpırtısız yüzü
Vapurda bir yolcunun suratında
Maviliklerin ışıltılarıyla parlıyor
Donuk bir gülüş var simasının bir köşesinde
Hayat, kıyılarında hırçın dalgalanıyor

Bunca yıl kükreyedurmuş bir ruh
Bıraksak yerden yükselip arşa değecek
Dinmez, susmaz bir sevdanın yolunda
Ötesi berisi, aşağısı yukarısı sırlarla dolu

Kalbinin ıssız, kimsesiz derinliklerinde
Sabaha doğru karanlığın hükmü son buluyor
Tozlu raflara bakarken aklı şaşırmış
Ne adı ne sanı kalmış, tüm bu hikayesinin

İradesinin kayıtsız kaldığı anlarda
Nefesinin tükenişi benliğinin yazgısı
Fakat alnında umut güneşi doğuyor
Günün sis çöken erken ve huzurlu saatlerinde

Motor sesleriyle karışık martı sesleri
Kıyıdaki evler uzakta, bulanıklaşmakta
Yolcunun kalbi özlemle ısınıyor
Kıpır kıpır yeni doğmuş bi yavru gibi
Sevdiklerine el atmak üzere

Üstadım

Hadi gönlüm koy heybene hüznünü

Birkaç yalnızlık birkaç kitap

Sonra birkaç üstatların resmi

Mesela biri “Cemal Süreyya” /biri “Özdemir Asaf

Unutma.

Bu insanlar niye bize hep gülüyor üstadım.

Hem sanki böyle olmak tek bizim suçumuz mu?

Böyle gördük kitaplardan,

Böyle gördük sizden,

Böyle yaşamaktayız.

Ya da daha doğrusu -ne dersiniz üstadım.

Ezberlenmiş şiirleri de unutmamışım

Eski insanları mahmur

Ve bütün martıları şair

Şimdi insanlar neden biraz böyle biraz garip üstadım.

Yalnız hayalleri hep muzdarip.

Yarım kalmış kitabım,

İsyana bağlanmış şiirlerim,

Huzura hasret benliğim,

Acılara gebe insanlar var heybemde üstadım.

Haydutlar

Bilmezdim üstadım şimdikileri

Şâirim güyâ.

Beni Bulsun

Boğazım düğüm düğüm.
Adım adım bilerek bu sonu yaşıyorum.

Dağ başında kalmışım suyum tükenmiş, kupkuru boğazım. İçecek son suya derdimi anlatmışım da buhar olup içime dolmuş. Yürüyecek dermanım kalmadı, zirveye çıkmışım. İzliyorum Bursa’yı. Yaşadığım yerden yeller esiyor, kırık dökük harabe mahallemde köşelere sinmiş çocuklar, umut bekliyor. Ben onlardan daha fakirim.
Planlanmış intiharı ecelimmiş gibi oynuyorum. Gelecek gözümün önünde. Geçer, bunlarda geçer biliyorum. İnsan alışır da, iyileştiren zaman söküp alıyor insanlığımı. Hissizleştim. Bir çift göze dalıp gitmişim. Kendimden verdiklerimi fark edemedim.

Deniz kenarıGri gökyüzü bana hak veriyor sanki. Benden fakiri   varsa o da başımın üstünde, bereketini yitirmiş hızla geçip giden bulutlardır. Mesihi bekleyen çaresiz alimler gibi bekliyorum.

Yaşamaya hevesim yok. Nefes alıp vermek olan bu hayata tutunmak delilik. Nerde benim biriktirdiklerim? Tecrübe denen bilgi yığını yaramıyor işime. Anılar var mesela, taş yığının altında. Düğüm düğüm olmuş boğazım için bir kaç gözyaşım var. Bohçamda bulamıyorum defterlerimi. Yazmıştım hayallerimi, basamakları çıkarken çamura batmışım. Sayfalar eriyip karışmış toprağa.

Neyse ne oturuyorum, hala ölmemişim, geçer gider ve yarın güneş yeniden doğar. Bulur beni gecenin soğuğunda büzüşmüş uyur halde. Rüyalar peşimde dinlendirmiyor yorgun uyanırım yine. Kalkmak değil de yuvarlanmak geliyor içimden. Taşlara çarpa çarpa parçalanırım. Ve yokuşun sonunda pirincin içinden taşları ayıklar gibi ayıklarım ağırlıklarımı. Yeniden doğmuş gibi olmak vardır ya öylece yeniden başlarım.
Denizi olan şehirde yaşıyorum denize giderim. Deniz ki suyu çekilmiş. Güneşe doğru yürürüm. O her gün yeniden ve yeniden değişmeden doğuyor. Öğrenecek bir şeyler varsa ondadır. Ben aramayı bıraktım.

Bulsun beni bir kıyıda bankta. Dalgalar çarpıyor duvara ve sırılsıklam eteklerim. Rüzgar nereden esiyor da uçuşuyor düşüncelerim? Un ufak olmayı yaşıyorum. Bir bütün olarak sokak fotoğrafçısının kamerasında. Arkadan çekmiş, güneş başkalarının penceresinden süzülmeye giderken müthiş bir manzarayla selamlıyor. Veda değil de bir mecburiyet. Sessizce, konuşmadan. Kelimeler damla damla dökülüyor eteğimden. Yüzüm çıkmamış fotoğrafta, bilinmezlikle hep oradayım. Fotoğrafa bakan ne görürse oyum işte. Ben ne olacağımı bilemeyecek kadar kaybolmuşum.

Beni bulsun, arayan bilir yerimi. Halimi benim gibilerden başkası ne bilsin? Bilen bulsun.


Bir Exxen Dizisi: Öğrenci Evi

Çoğumuz Türk gençlik dizilerine karşı ön yargıyla yaklaşmışızdır. Exxen platformunda yayınlanan “Öğrenci Evi” isimli dizi de benim ön yargı ile yaklaştığım gençlik dizilerinden bir tanesiydi. Fakat diziyi izlemeye başladığım ilk bölümden itibaren tüm ön yargılarım yerle bir oldu ve diziyi sevmeye başladığımı fark ettim. Bugün de sizlere bu diziden biraz bahsetmek istiyorum. Belki aramızda bu tarz dizilere karşı ön yargısı olanların ön yargılarını bir nebze de olsa kırmış oluruz. Ne dersiniz? 😉

Öğrenci Evi İsimli Dizinin Konusu Nedir?

Bu dizi, dört farklı öğrencinin hayat hikâyelerini ele alıyor. Birbirlerinden çok farklı kültürlerde yetişmiş ve çok farklı karakterlere sahip bu dört kişinin yolları bir yerde kesişiyor. O günden itibaren de birbirlerine sımsıkı sarılıyorlar. Bizler de onların gözünden aile çatışmalarına, aşklarına, umutsuzluklarına, heyecanlarına ve kimlik arayışlarına tanık oluyoruz. Belki de içerisinde kendimizden parçalar buluyor bile olabiliriz.

Dizinin ilk bölümü bu dört öğrenciden biri olan Arda’nın Tıp Fakültesi’ni bırakıp tiyatroya yönelme kararı vermesiyle başlıyor. Seçmelerde söylemiş olduğu sözler aslında bu hayattaki tüm gerçekleri yüzümüze bir tokat gibi vuruyor. Bu sahne beni çok fazla etkiledi. Belki de tüm ön yargılarımı bu sahne sayesinde kırmışımdır kim bilir…

Elbette ki dizide yer alan tüm o eğlenceli ve komik olayların yanı sıra kötü olaylarında olduğunu görüyoruz. Ben her bir karakteri çok sevsem de yaptıkları bazı hatalar yüzünden (Burada spoiler vermek istemiyorum. İzleyin ve görün. 😀 ) onlara çok fazla kızdığım zamanlar ve şaşkınlıkla izlediğim zamanlar da oldu. Fakat bu hataların nedenine bakıldığında hep bir aile sevgisinin eksikliğini gördüm. İnsanların karakterlerinin oluşumunda ailenin ne kadar önemli bir faktör olduğunu da bu sayede bir kez daha anlamış oldum. Çok konuştum değil mi? Bazen tutamıyorum işte böyle kendimi. İsterseniz dizide yer alan çok sevgili karakterlerimizi de bir tanıyalım.

Öğrenci Evi Dizisinde Yer Alan Karakterler

Latif (Baran Bölükbaşı)

Latif, Urfalı bir aşiret çocuğu olarak karşımıza çıkıyor. Aşiret çocuğu deyince hepimizin aklına sert ve zorba bir karakter canlandı değil mi? Aksine, Latif oldukça iyi niyetli, yardımsever ve bir o kadar da komik bir karakter. Bu iyi niyeti ve saflığı yüzünden pek çok olumsuz duruma maruz kalıyor ama en sonunda bu iyi niyetinin karşılığında onu çok mutlu eden olayların da olduğunu görüyoruz.

Eren (Bertan Asllani)

Eren, zengin bir aileden gelen biraz şımarık, biraz çapkın, biraz eğlence düşkünü bir kişi. Babasının adıyla itibar görse de araları pek de iyi değildir. En sonunda da zaten büyük bir patlak verir ve öğrenci evine gelir. Öğrenci evine ayak bastığı zamandan itibaren hayatı bambaşka bir şekle girer. İçindeki gerçek kimliği ortaya çıkar.

Metin (Ozan Güçlü)

Metin, tam bir oyun canavarı. Üniversiteye gelene kadar daha önce hiçbir sorumluluk almamış bir kişi. Bu zamana kadar herhangi bir sorumluluk almadığı için üniversiteye tek başına geldiği o gün oldukça zorlanır. Neyse ki diğerleri onun imdadına yetişirler. Çok sessiz ve içe dönük bir yapıya sahiptir. Hayali bir kitap yazmaktır. Üniversiteye başlamasıyla beraber daha önce hiç yaşamadığı maceralara atılır. Bu sayede de artık yetişkin bir birey olarak sorumluluk almayı öğrenir.

Arda (Samet Kaan Kuyucu)

Arda, klasik bir karakter. Babası istediği için derece yaparak Tıp Fakültesi’ni kazanmıştır ama daha sonrasında bölüm değiştirerek en büyük hayali olan oyunculuğa yönelmiştir. Latif’in deyimiyle grubun “Mantığı”dır. Hayatla sürekli bir kavga içerisindedir ve asla doğru bildiğinden şaşmaz.

Esra (Sude Zülal Güler)

Esra, çok başına buyruk bir genç kızdır. Ailesini kaybedince iyice asileşmiş bir karakterdir. Arda ile 6 yıllık bir ilişkileri vardır ama ne yazık ki bu ilişkileri sürekli bir sallantı halindedir. Esra sürekli bir kimlik arayışı halindedir ve edindiği aşklar, arkadaşları ona gerçek kimliğini bulması konusunda yol gösterecektir.

Simge (Ceren Balcı)

Simge, çok gizemli bir kızdır. Kimseyle arkadaş kurmayan ve neredeyse hiç gülmeyen bir yapıya sahiptir. İlerleyen bölümlerde neden bu şekilde olduğunu ve bir amacının olduğunu görüyoruz. Fakat bu amacına ilerlerken beklenmedik bir sürprizle karşılaşması onun da hislerinin değişmesine sebep olmaktadır.

Ceyda (Serra Pirinç)

Ceyda, hiç göründüğü gibi olmayan kızlardan birisisidir. Hırslı, tutkulu ve çok da sempatik. Ama ne yazık ki bir zaman sonra bu hırsının onun gözünü kör ettiğini ve hırsı yüzünden ne kadar yanlış şeyler yapabildiğini görmekteyiz.

Ayşe (Dilara Güldemiral)

Ayşe, giyimine çok özen gösteren ve biraz da popüler bir kızdır. Biz onunla ilk karşılaştığımızda ne kadar kibirli bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Ama Latif ile tanışması onun dönüm noktası oluyor diyebiliriz. Artık karşımızda bambaşka bir Ayşe’yi görüyoruz.

Deniz (Merve Nur Bengi)

Deniz, çok duygusal ve duygularını ifade etmekte epey zorlanan bir genç kızdır. Yıllarca uzaktan sevmiş ve sevdiği kişinin en yakın arkadaşı konumunda kalmıştır. Ama artık kendisi için de yaşamayı öğrenmeye başlayacaktır.

Bir Psikoterapiden Doğan Yıldızın Adı: DİBS / Benliğini Arayan Çocuk

“Kitaplar, kitaplar ve kitaplar . Sence de kağıt üzerindeki küçük siyah işaretlerin bu kadar güzel bir şey olması komik değil mi ?”
 
Kitap İncelemesi: Dibs’in Kendi Dünyasında Yolculuğu

Virginia M. Axline’ın kaleme aldığı Dibs: Kişiliğini Arayan Çocuk, derin bir psikoterapi sürecini ve bir çocuğun içsel yolculuğunu anlatan büyüleyici bir hikâyedir. Beş yaşındaki Dibs’in, kendisini keşfetme süreci, her okurda farklı duygular uyandıracak kadar etkileyicidir. Axline, çocukların iç dünyasına dair yazdığı bu eserde, hem onların hem de yetişkinlerin anlaması gereken birçok mesajı bir araya getiriyor.

Dibs’in Hikayesi: Bir Çocuğun Kişilik Arayışı

Dibs, başlarda içe kapanık ve kendisini ifade etmekte zorlanan bir çocuk olarak karşımıza çıkıyor. Yaşadığı zorluklar, çevresiyle olan ilişkilerinde güçlükler yaratmış; ancak zamanla bu engelleri aşmak için bir yolculuğa çıkmaya başlar. Kitap, Dibs’in psikoterapi sürecini takip ederken, onun sadece bir çocuğun yaşadığı zorluklarla değil, tüm insanlık adına evrensel bir yolculuğa çıktığını görmemize olanak tanır.

Axline, Dibs’in dünyasında gezinirken okuyucuya, çocuğun yaşadığı travmalarla nasıl baş ettiğini, onu anlamanın, kabul etmenin ve ona değer vermenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Kitap boyunca Dibs’in içsel gücünü bulma çabası, her okurun ruhunda derin bir yankı uyandıracaktır.

Düşünceler ve Duyguların Yansıması: Şefkat ve Anlayış

Kitabın arka kapağında yer alan şu ifadeler, kitabın ruhunu mükemmel bir şekilde özetler:

“Bence tüm çocukların tırmanmak için kendi tepeleri olmalı. Ve bence tüm çocukların gökyüzünde sadece kendilerine ait bir yıldızları olmalı. Ve bence tüm çocukların kendilerine ait bir ağaçları olmalı. Bence böyle olmalı…”

Dibs, beş yaşındaki bir çocuk olarak, tıpkı tüm çocuklar gibi, kendine ait bir dünya kurma arzusunu taşır. Çocukların hayal dünyasına sahip çıkmaları gerektiği görüşünü savunan Axline, bu mesajı ile okuyucuyu derinden düşündürür. Çocuklara yönelik bakış açımızı sorgulamamıza neden olur. Onlara sunduğumuz dünyada ne kadar özgürlük tanıyoruz? Kendilerine ait bir alan kurmalarına ne kadar fırsat veriyoruz? Bu sorular, kitabı okuduktan sonra insanın aklından çıkmaz.

Kendine Saygı ve Değerli Olma İhtiyacı

Kitapta geçen bir diğer önemli vurgu ise özsaygının, sevgi ve saygının önemi üzerinedir:

“Bir insanın sahip olduğu tüm özellikleriyle sevgi ve saygı görmeyi, her şeyden daha fazla istemesi olabilir miydi?”

Dibs’in yaşadığı içsel zorluklar, onun kendine olan güvenini ve özsaygısını geliştirmesini gerektiriyor. Çocukların, önce kendilerini kabul etmeyi ve sevmeyi öğrenmeleri gerektiği vurgulanıyor. Bu, sadece çocukların değil, tüm insanların yaşamlarında önemli bir yer tutması gereken bir mesajdır. Kitap, başkalarına saygı ve sevgi göstermenin önce kendine saygı duymaktan geçtiğini de hatırlatır.

Söylenemeyenler ve Yükler: İçsel Çatışmalar

Birçok yerinde çocukların yaşadıkları duygusal çatışmaları ve içsel sancılarını derinlemesine işlerken, kitap aynı zamanda, bazen söylenmeyen şeylerin nasıl bir yük haline geldiğini de ortaya koyar.

“Söyleyecek çok şey var. Ve söylenmeyecek de! Bazı şeylerin söylenmemesi daha iyidir. Ancak söylenmemiş şeyler bazen yük haline gelir.”

Çocukların ve yetişkinlerin iç dünyasında birikmiş, ifade edilmeyen duygular zamanla bir yük haline gelir. Dibs’in yaşadığı psikoterapi süreci, onun bu yüklerden kurtulmaya çalıştığı bir yolculuktur. Söylenmeyen sözlerin, gizli duyguların ve bastırılmış acıların insanın ruhunu nasıl etkilediği anlatılır.

Sanatın ve Hayal Dünyasının Gücü: Boya ve İfade Özgürlüğü

Kitabın on üçüncü bölümünde geçen şu dizeler, Dibs’in hayal gücünün ve yaratıcılığının gücünü temsil eder:

“Ah boya! Ah masmavi boya!
Ne, ah ne yapabilirsin?
Bir gökyüzünü boyayabilirsin.
Bir nehri boyayabilirsin.
Bir çiçeği boyayabilirsin.
Bir kuşu boyayabilirsin.”

Boya, Dibs’in dünyasında sadece bir araç değil, aynı zamanda duygusal bir özgürleşme alanıdır. Onun için boya, içsel dünyasını ifade etmenin, duygusal birikimlerini dışa vurmanın bir yoludur. Çocuklar için hayal dünyasının gücü, büyüleyici bir ifade biçimi ve bu ifade biçimi çocukların psikolojik iyileşme süreçlerinde önemli bir rol oynar. Dibs, boyayı bir araç olarak kullanarak kendi dünyasında huzura ulaşır.

Kapanış: İyileşme Süreci ve Kendi Kendini Anlama

Kitabın son sözlerinde Axline, Dibs’in kişilik gelişimini tamamlayıp bir insan olarak değerini fark etmeye başlaması sürecine dair son bir ders verir:

“Hepimiz deneyimlerimiz, ilişkilerimiz, düşüncelerimiz ve duygularımızın sonucunda büyüyen ve gelişen kişilikleriz. Bizler bir hayatı oluşturmaya yarayan parçaların toplamıyız.”

Dibs’in yaşadığı psikoterapi süreci, sadece bir iyileşme süreci değil, aynı zamanda bir kişinin içsel yolculuğunu anlaması, kendini tanıması ve potansiyelini keşfetmesidir. Bu kitap, her çocuğun içindeki cevheri açığa çıkarmanın, onları anlamanın ve doğru bir şekilde onlara yaklaşmanın önemini anlatır. Bu sürece dahil olduğunuzda, siz de Dibs ile birlikte iyileşir, onun yolculuğunda kendinizi bulursunuz.

Sonuç: Çocukları Anlamak İçin Bir Başlangıç

Dibs:Benliğini Arayan Çocuk, sadece bir çocuk hikâyesi değil, aynı zamanda çocukların içsel dünyasını anlamaya yönelik derin bir bakış açısı sunuyor. Kitap, okuyucuya çocukların duygusal ve psikolojik gelişimini nasıl desteklemesi gerektiği konusunda önemli mesajlar veriyor. Çocukları anlamak, onları keşfetmek ve onlara değerli bir insan olduklarını hissettirmek, tüm bireylerin hayatındaki en değerli görevlerden biridir. Bu kitabı okurken Dibs’in iyileşme sürecine tanık olmak, bir insanın büyüme yolculuğunu izlemek kadar anlamlıdır.

Her yaştan okurun derinlemesine faydalanabileceği bu eser, kendini sorgulamak ve içsel yolculuğa çıkmak isteyenler için harika bir fırsat sunuyor.

Sakız Hanım İle Mahur Bey

Merhaba sevgili gönüldaşlar, umarım hayatınızda sizleri yoracak bir takım sıkıntılar ile boy göstermek zorunda değilsinizdir.

Bugün, sizlerin kapısını çalmamın nedeni, ruhları dinlendiren bize ne olduğumuzu öğreten bir şarkı ile gelişimdir.

Sakız Hanım ile Mahur Bey.  Birçok insan yaşar, ama ne için yaşayacağını bilmez. İşte tam da bu sırada Barış Manço’nun birbirinden tarifsiz dizeleri ile karşılaşır ve âşık olur o dizelere.

”Çocukluğumun geçtiği o eski mahallede
Aşı boyalı, ahşap, eski bir evde otururlardı
Sakız Hanımla Mahur Bey
Bembeyaz tenli, bembeyaz saçlıydı Sakız Hanım
Zaten onun için Sakız Hanım derdik kendisine
Pamuk gibi elleriyle kemençe çalardı
Eşi Mahur Bey önce biraz nazlanır
Sonra o da kanunuyla eşlik ederdi Sakız Hanıma.’’

Hep birlikte böylesi eşsiz satırlara merhaba demekten sıkılmamışsınızdır umarım.

Bir dönemin çocuklarının, Barış abisinin şarkısı ile karşı karşıyasınız. İki yürek ama tek bünyede yerleşilmiş bir sevdadır, Sakız Hanım ile Mahur Bey.

‘’Yaz akşamlarında
Açılırdı perdeler
Yorgun ellerinden
Dökülürdü nağmeler’’

Yorgun ellerden nağmelerin dökülmesi, kim düşünebilir ki Barış abiden başka. Belki de yorgun ellerden dökülen nağmeler, Sakız hanımın yaşanmışlıklarıdır. Siz ne dersiniz bu konuda?

İki yıl kadar oluyor
Önce kanun sustu o eski evde
Birkaç ay sonra da kemençe
Ve aşı boyalı ahşap evin perdeleri
Bir daha açılmamak üzere kapandı
Evin satılacağı söylentileri başlayınca gittim
İçeri girdiğimde eski bir koltuğun üzerinde
Boynu bükük bir kanun
Ve kanunun göğsüne yaslanmış mahzun kemençeyi gördüm
Bize dokunmayın der gibiydiler
Kıyamadım uzaklaştım

Yaşanmışlıkların gölgesi ile geçilmiş bir eve girdiğini söyler Barış abi, o eski koltuğun üzerinde duran belki de kanun ile kemençe değildi, bir ömürdü. O evde iki ömrün sayesinde ayakta duruyordu. Geçmişi ve geleceği temsil ediyordu o iki alet. İki yüreği, iki yaşantıyı, iki gönlü ama tek bünyeyi işgal etmiş gibi duruyordu.

Mahur Bey susunca
Kapandı perdeler
Sakız Hanımla bitti
O hüzünlü nağmeler

Son satırlarında bizlere kadınların gücünü yansıtır. Kadınsız bir erkeğin ne edebiyatı olabilir, ne müziği, ne şiiri. O hüzünlü nağmelerin bitmesinin nedeni olan Sakız Hanımın gidişiyle hikâyeye son verilir.

Bizlere böylesi eşsiz satırları bıraktığı için Barış abiye sonsuz minnetler.

Sudan Çıkmış Balık

Son zamanlarda çok sessizdim kendi içimde. Çok fazla evrelerden geçtim.

Çok düşündüm. Ne alaka bu şimdi, dedim çok kere. Sonra yine düşünmeye devam ettim.

Çocukça sevmek mi aklı başında sevmek mi daha iyi hiç karar verememişim. Bu paragrafın yanına kocaman bir soru işareti koymuşum. Belirgin bir siyah noktasıyla hem de.

Çizilmiş küçük bir noktaya birçok anlam yükleyebilirim az sonra bunun listesini yaparım.

Önceliğim karar verilemeyenler listesi, kocaman soru işaretli olanlar…

Çocuk gibisin diye azarlanırken, çocuk masumiyetinde sevgi beklenmesini düşündüm.  Çocukça sevmek ne demekti?

Kollarını iki yana açıp işte bu kadar seviyorum mu demeliyiz?

Her şeyin farkındayım diyerek sevmek… Biliyorum her şeyi, görüyorum ve seni seviyorum. Tabii aklı başında sevmek çok daha anlamlı olmalı.

Kendi içimde bir yere varabileceğimi düşünmüyorum. Sevdiğimde aklı başında mı seviyorum yoksa kollarımı iki yana açıp dünyayı mı kucaklıyorum, bilmiyorum.

Ezberlenmiş cümlelerimi düşünüyorum.

Listelerime dönecek olursak yeni başlıklar eklenmeli. Mesela cevabını bildiğim halde sorduğum sorular listesinin yanına bir de cevabını bildiğim ama sustuklarımı eklemeliyim.

Peki tüm heveslerimi listeleyebilir miyim? Gelip geçenleri, kuruttuğum her çiçeği, yaprağı, duyguyu…

Uzun zamandır terk etmediğim iki alışkanlık okumak ve kopardığım her çiçeği, yaprağı kurutmak. Biriktirmek oldum olası hoşuma gidiyor. Sevdiklerimi, sevmediklerimi, avucumda sımsıkı tuttuğum hüzünleri hep biriktirmek isterim.

Avucumu açsam uçup gidecek tüm hüzünlerim…

Onları seviyorum, bir gün ellerimi açtığımda  tüm hüzünlerimin uçup gideceğini biliyorum. Ezberlenmiş cümlelerimi seviyorum. Hep duyduğunuz, okuduğunuz cümleleri seviyorum.

Şimdi her şey için bir liste yapıyorum ki bir gün hepsi unutulduğunda, sudan çıkmış balık gibi hissettiğimde dönüp kendime bakabileyim.

Sevmek

Sevmek

Bir his var en içeride,
Her gün katlanarak artan bir his.
Sevmek neden bu kadar yüce?
Neden bu kadar keskin?
Bu neyin yansıması?
Neyin mutluluğu bu?
Yüzümde istemsiz gülümsemeler,
Niye bu kadar belli saflığım?
Aşkın insanı sınadığı yerdeyim.
Ya çıkar kalbime giderim
Ya da bir hiçlikte kaybolur yüreğim.

Tozkoparan’a Sahil Gelse

Tozkoparan’a sahil gelse
Anneler ağlamazdı hiçbir zaman
Ve ben korkmazdım boş sokaklardan

Ege’nin incisi olurdu belki güzel şehrim
Ama yakıştıramadılar tek bir sahili
Deniz kokusunu, yakamozu
Sahi yakamoz nedir bilirdim 
Tozkoparan’a sahil gelseydi
Veyahut sen gelseydin bugün o kapıdan
Biraz düşünmeliyim zira

Sahil de gelse, sen de gelsen
Ben korkarım boş sokaklardan
Anneler, çocuklar ağlar Orta Doğu’da
Zaten ne sen gelecekmişsin ne de sahil
Ne yemyeşil olacakmış Orta’m
Ne de karanfil kokacakmış Doğu’mun sokakları
Tozkoparan’ım gibi 

Osmanlı’da Jön Türkler’in Sahneye Çıkışı

  1. Abdülhamid’in Osmanlı Mebusan Meclisini yeniden toplantıya çağırmayıp Kanuni Esasiye ters düşecek harekette bulunmasıyla başlayan baskı dönemine karşı askeri tıbbiyeli İshak Sükuti İbrahim Temo’nunda bulunduğu bazı aydın kesimler örgütlenerek mücadele yolunu seçmişlerdir. 1889’da İstanbul’da İttihad-i Osmani adında bir cemiyet kurmuşlar ve Abdülhamid’in ülke çapında uyguladığı baskı politikasına karşı gizlice faaliyet göstermişlerdir. Daha sonra cemiyet üyeleri Paris’te bulunan Ahmet Rıza ile temas kuracaklar; onun yönlendirmesi sonucu Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını benimseyeceklerdir.

Table of Contents

İttihad-ı Osmani Cemiyeti, 1895’te meydana gelen müslüman-ermeni çatışmayla cemiyet üyeleri bir fikir kulübü kimliğinden öteye geçerek; hazırlamışlar ve bunları çeşitli yerlerde paylaşarak ilk kez fikirlerini kamuoyuna bildirmişlerdir. Bu bildirilerde Ermenilerin çıkarttıkları olayların asıl sorumlusu padişah ve onun kurduğu rejim olduğunu vurgulamışlardır. İttihat-ı Osmani hareketinin bu biçimde ortaya çıkması ile bu cemiyete bağlı olan özgürlükçü aydınların üzerindeki baskı daha da artmıştır. Artan baskı muhaliflerin bir bölümünün Paris’e kaçmasına neden olmuş;  İstanbul’da kalanlar ise 1896 da bir darbe girişiminde bulunmuşlardır. Fakat bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Paris’e gelerek Ahmet Rıza ile hareket etmeye başlayan aydınlar, faaliyetler ile meşrutiyet öncesi muhalefeti yürüten Yeni Osmanlılar gibi Fransızlar arasında yeniden JÖN TÜRKLER olarak tanınmışlardır.

Bu ilk günlerde Jön Türkler arasında henüz düşünce birliği oluşmamış ancak genel olarak mutlakİyet rejimine karşı çıkmak anayasanın yeniden işlevsel hale gelmesini sağlamak ve Osmanlıcılık düşüncesi çerçevesinde siyasi özgürlükler talep etmek gibi ortak fikirlere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Süreç içinde devletin nasıl kurtulacağı sorusuna aranan cevaplar, bu hareketin iki kanada ayrılmasına neden olmuştur. Ahmet Rıza’nın önderliğindeki İttihat ve Terakki kanadı bunların başında gelmektedir. Diğer kanatta ise Prens Sebahattin’in öncülük ettiği grup yer almıştır. Sebahattin yurt dışında yaşayan muhaliflerin 1902’ de Paris’te I. Jön Türk Kongresinde bir araya gelmesini sağlayan kişi olmuştur.

Bu kongrede muhalefet yeni bir boyut kazanmıştır. Buna göre büyük devletler ile işbirliğine girerek silah zoruyla Abdülhamid’in saf dışı bırakılması ön plana çıkmıştır. Paris’te Jön Türkler hareketi bölünmeler yaşasada 1905 sonrasında askeri çerçevelerde 2. Abdülhamid’e muhalefet etkin olmaya başlamıştı. Ancak asıl örgütlenme 1906’da Sadrazam Talat Bey’in Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kurmasıyla gerçekleşmiştir. Cemiyet kısa bir zamanda Edirne merkezli 2. Ordu ve Selanik merkezli 3. Ordu’da yer alan Harbiye mezunu subaylar arasında yoğun bir taraftar bulmuş ve yayılmıştır.

27 Eylül 1907’de Selanik merkezli 3. Orduya tayin edilen M. Kemal, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılmasında önemli bir rol oynamıştır. 1907 yılında Paris’te II. Jön TÜRK Kongresi toplanmış; bu kongrede bütün muhalifler bir araya gelmiştir. Bu kongrede alınan kararlar doğrultusunda Makedonya’daki örgütlerle temasa geçilmiş, üç örgüt İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında birleşerek bir bütün hale gelmiştir. Böylece  İttihat ve Terakki Cemiyeti Paris ve Selanik olarak iki merkezli hale gelmiş ve bu yeni oluşum hem fikri yönden hem de ihtilalcilik yönünden bir önceki döneme göre daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Öğüt

Yolların sonunu hayal ettiğin gibi başlangıcını da kabul et. Gecenin ıssız, sabahın tenha adımlarını tatsın ruhun. Kalbin hiçbir zaman acıya uzak kalmasın bu yolda. Yeri geldiğinde mutlu olmayada. Hava bozabilir, fırtınaya tutulabilir, ayazda kalabilirsin mutlak koşulda. Yine de kapatma gözlerini. Keşke deme hiçbir zaman. Meçhul yaşamda kendi içine gurbet olma.

Hangi günü gördün akşam olmamış ? Gündüzlere dalıp da isyanlara kapılma. Yolu bitirdiğin vakit geri dönüp adımlarınla yeşillendirdiğin çiçekleri sulamayı sakın ha ihmal etme. Bazen geri dönüşler insana şefkat yükler, unutma. Kalbine dokunmak için ağrımasını bekleme. Zira yürek unutuldu mu acısı daha çok hissedilir. İklim koşulları ne olursa olsun gökyüzüne bakmaktan vazgeçme. İnsan bir kere mavinin tonlarını unutmaya başladı mı bütün renkler sisli görünmeye başlar gözlerine. Hayata doğuşun tek seferliğe mahsus olmasın. Yanlışlarından, hatalarından, tecrübelerinden de yeniden doğar insan. Bir hayvana, bir bitkiye dokunmak için önüne çıkmasını beklemekle geçirme vaktini. Aksine sırf onlara dokunabilmek adına düş yollara.

Dünyaya daha güzel bir yer olabilmesi için sen de yardım etmek istemez misin ? Hadi öyleyse sevgili dost, bak ne güzellikler var yaşamın hamurunda. Senin için sayabilirim bazılarını :

Bulutların ceplerinden gökyüzüne dökülen kuşlar var bu hayatta.
Denizin tükenmez kalemleri sandallar, camlarımızın asfaltı olan perdeler var.
Bir tutam hüzün de var elbet.
Ama bolca da sevgi.
Hem fark ettin mi ? Hiç eskimeyen bir güneş var…

“Senin Gibi Birisi”yle…

Her ormanın bir ağacı var
Ama her ağacın bir ormanı yok
Her denizin bir nehri var
Ama her nehrin bir denizi yok
Her sevdanın bir sebebi var
Ama her sebebin bir sevdası yok
Senin gibi birinin, benim gibi birileri çok
Benim gibi birinin, senin gibi birisi yok

Her yağmurun bir bulutu var
Ama her bulutun bir yağmuru yok
Her ışığın bir karanlığı var
Ama her karanlığın bir ışığı yok
Her arının bir çiçeği var
Ama her çiçeğin bir arısı yok
Her sevdanın bir sebebi var
Ama her sebebin bir sevdası yok
Senin gibi birinin, benim gibi birileri çok
Benim gibi birinin, senin gibi birisi yok

Neyin var, neyin yok? Burada mısın sevgili okurum? Kim bilir neredesin? Tam yerindesin; benim yazar köşemdesin; bugün üstümde ‘cana yakın hoş geldin’ciliğimi konduruverdim gülücük diye yanağıma. Sabahın ilk ışıklarında “Senin Gibi Birisi”yle kollarımı açarak hoş geldin dedim yeni aya.

Tevafuklar beni bulurrrr!!! Kıymetli dostum Dorsalida’m sayesinde Sedat Anar dinler oldum ve kendimi buldum. (Tekrar kocaman bir tebessümle onu da anıyorum.) Tevafuklar beni bulur dedim ya bugün de böyle bir kıpır kıpır besteyle dinle(n)mek niyetine tutuşmamışken aniden tutuldum öyle. Ansızın.

Yazının başında da sözlerini paylaştığım bu beste; mart havası gibi günü gününe uymayan, huyu sürekli değişebilir (kimse). Mart havası gibi ne sıcak ne soğuk. İnsanın içi nasıl bir durumu gerektiriyorsa ona, o istediğini hissettiriyor.

Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift sarnıç gemisi gözlerimizden, bir iş açacağız başımıza. Yangın mı olur artık, bahar mı? Yücel’miş Can da bunu sormuş, ben neden soruştururum ki mekan benim diye…

“Madem mart geldi, umutlanırım valla. Kimse kusura bakmasın!” Zaten yer arıyorum çiçeklenmeye, zaten göğüs kafesimin içinde bir kuş uçmaya bahane arıyor, hazır bahar da gelmiş, “Tutmasın kimse beni umutlanırım valla…” Aldanırım, yanılırım, gülerim, oyalanırım, hayra yorarım ben bahar diye kabusları bile. Mart geldiyse gerisi de gelir inşallah.

Hz. Mevlana’nın “Yeni Şeyler Söylemek Zamanı” cümlesinden yola çıkarak “Bir mart düşüncelerini dahi tart.” demeden birileri henüz, içimden geldiği gibi, yeni şeyler de denedim diyebilirim. ?

Benim gibi birinin, senin gibi birisine uzanacağı, ulaşacağı, uğraşacağı birkaç dakikayı aldım. Kendine yeni şeyler söylemek zamanı. Öyle şeyler söylemek ki: Ruhunu teninden süzebilecek, bilinmedik bilmeceler sorabilecek kadar…

Her gülüşün bir sesi var,

Ama her sesin bir gülüşü yok.

Her söylenilenin bir gerçeği var,

Ama her gerçeğin bir söylenileni yok.

Bu son satırlar zımbalansın haftanın ilk gününden, pazartesinden, ay sonuna kadar bu köşeden yankılansın, varlığındaki (g)izlerle… Şimdi yazının başına dönüp tekrar tekrar dinleyebilirsin “Senin Gibi Birisi”.