21.1 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Ve Sen Onu Bilemezsin

Kafamda, susmayan bir tribün davulunun,
Sağlamlığı kadar saçma bir düşünce var,
Ve sen onu bilemezsin.

Yüreğimde, garlarda çekilen bavulların,
Yollarda sürtünerek çıkardığı alevlerin,
Kalan közleri var,
Ve sen onu bilemezsin.

Gözlerimde, sana ayrılmış bir karalık var,
Beyazı ile hiç çift olmayan.
Gözlerinde ve gözbebeklerinde kuruldu medeniyetim,
Gözlerimdeki karalıktan, seni atamama hissim,
Ve sen onu bilemezsin.

Nefesimde, saçların gibi kokan bir mucize var,
Allahtan bana bahşedilmiş olan,
Anladım, olamıyoruz zaten bir şiirde başkahraman,
Sen varsın dünyadan bana tek kalan, ana can,
Her bakışınla, her şiirde başkahraman,
Ve sen onu bilemezsin.

Bir bünyede hayali bir sima var,
Gözlerin görerek, yüreğin sevdiği,
Bir düşünce var, kafanın oksijenlendiğisin,
Gönülde açan nefesin yeşermesisin,
Ve sen onu bilemezsin.

Bir Şiir Oku Sağır Kulaklarıma

bir şiir oku sağır kulaklarıma

Bir şiir oku sağır kulaklarıma, daha önce hiçbir şey duymamış ben mest olayım. Bu da yetmezmiş gibi kör gözlerim şiiri dudaklarının arasından çıkaran kadın karşısında yenik düşsün, belki de en güzel yeniliş olarak adlandırılsın bu birileri tarafından, böyle geçsin tarihe. Bir kelime dahi edemeyen dilsiz ben seninle oturup yıllarca sohbet etsin, hiç de sıkılmasın bu durumdan. Sen varlığını yakın tut bana, tut ki tutmayan ayaklarım ayaklansın, günahlarımızı çekmek için cehenneme kadar seninle yürüsünler, kapısından girerken ne korkudan titreyeyim ne de ateşin vereceği acı içimi ürpertsin. Ben sadece yanımda senin varlığını barındırdığım için gülümseyeyim, isterse cennetten de mahrum bıraksın yaradan bizi, sen benimle olduktan sonra, cehennemin en ücra köşesi de cennetimdir benim.

Toprak Kokusu

Sessiz ve sakin bir ormanın girdabındayım
Usul usul yağıyor yağmur
Usul usul indiriyor içinin levhini
Kana kana içiyorum hüznün damlalarını
Kanaya kanaya şahit oluyorum toprağın ıslanışına

Üstüm başım tarumar, incinmekli
Göğsümde bir alev sıçramaklı
Başımda güçlü bir ses yankılanmaklı
İçimde; verdiğim savaşlar saklı
Dışımda; panjurlu, sisli pencereler ağlamaklı

Birkaç satır, birkaç dize…
İçimde neyim var ise hepsini harcadım beyaza
Yüreğimde neyin ezgisi var ise, dansa kaldırdım
Havanın aydınlanmasıyla sağanak oldu yağmur
Tekrar şahit oldum toprağın nefis kokusuna

Söyle bana derttaş;
Her gönül yangınını kendi söndürebilir mi?
Her şiir sadece kendine mi yetebilir?
Ya da kendini kimlere yetirebilir?..

Şiirle kalalım vesselam…

Sevdanın Yaşattığı Hasretin Hikayesi – Hasretinden Prangalar Eskittim

Sevdanın, aşkın, hasretliğin prangasız şairi; Ahmet Hamdi Önal, bilinen adıyla Ahmed Arif.

Ahmed Arif, Diyarbakır’da yaşayan baba tarafından Kerkük kökenli, anne tarafından ise Kürt olan kozmopolit bir ailenin sekiz çocuğundan en küçüğüdür. Annesini daha bebekken kaybeden Ahmed Arif’in hayatında birden çok anne rolüne sahip insan olmuştur. Ayrıca hayatı boyunca farklı şehirlerde yaşadığından dolayı Arapça, Kürtçe ve Zazaca gibi 3 farklı dili ana dili seviyesinde kullanabiliyordu.

Hayatının ilk kademelerinden itibaren haksızlığın tam karşı tarafındaydı. Bu haksızlıklar canından çok sevdiği kişilerin başına geldiğinde ise öfkesi de prangasızlaşıyordu. Fakat bir taraftan da hayatını kavga ederek değil de severek ve sevilerek geçirmeye de çalışıyordu.

EĞİTİM HAYATI

Eğitim hayatına Siverek’te bulunan bir anaokulunda başladı. Daha ilköğretime başlamadan evvel anaokulunda okuma-yazmayı öğrenmişti bile. İlkokulu bitirir bitirmez hayat onu değişik yerlere sürüklemeye başlamıştı çoktan. İlk önce ortaokul için Urfa’ya, daha sonra yatılı lise okumak için Afyon’a gitti ama hayat onu doğduğu topraklara geri sürükledi ve şiir hayatının başladığı Diyarbakır Lisesi’nden mezun oldu.

Ahmed Arif‘in şiirlerinde de mutlaka gözümüzün değdiği iki nokta vardır. Bunlardan ilki sürgün zamanları, ikincisi de “Leylası”dır. Ahmed Arif‘in sürgünü üniversite yıllarında başladı. Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’de okuduğu zamanlarda benimsemiş olduğu “toplumcu gerçekçilik” akımıyla birlikte daha da gelişen komünist görüşleriyle birlikte TKP Ankara İl komitesinde aldığı görevler sebebiyle 1951 ve 1952 yılları arasında sık sık tutuklanıp ceza evine gönderildi. Bu sebepten dolayı da eğitim hayatı üniversiteden mezun olamadan sona erdi. Eğitim hayatı her ne kadar sona ermiş gibi gözükse de bu şiirleriyle arasına mesafe koymasına sebep olmadı. 1940-1955 yılları arasında şiirleri birbirinden farklı dergilerde yer aldı. Şiirlerinde kullandığı lirizm ile birlikte Türk Edebiyatı’na yeni bir kapı açmaya çalışıyordu.

Hayattayken kendi yazdığı şiirleri bir kitap haline getirmeye karar verdi, fakat kitabın adı konusunda bir süre muallakta kaldı. İlk olarak kitabının adının “Dört Yanım Puşt Zulası” olmasını düşünürken kardeşinin Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok, seni 15 yaşındaki çocuklar, kızlar taparcasına seviyorlar. Sen bununla ola ki burjuvazinin tuzaklarını söylüyorsun. Ama şu da var, o çocuklara saygı duymalısın. Hatta bu adı bir şiirine bile verme, mısra olarak kalsın”  önerisi üzerine kitabının adını “Hasretinden Prangalar Çürüttüm” olmasını karar vermişti. Fakat bu isim de içine tam olarak sinmemişti. “Çürütmek” kelimesi çok fazla kulağını tırmalamıştı ki bu kelimeyi “Eskitmek” kelimesiyle değiştirdi.

Ahmed Gibi Sevmek

Bu kitapta yer alan şiirlerde karşılaştığımız ikinci önemli şey olan ve Ahmed Arif’in “sevda şairi” olarak tanınmasına sebep olan kadın Leyla Erbil‘den başkası değildi. Ahmed Arif Leylası’na “…Bilmiş, Bilsinler!.Sana nasıl yandığımı” mısralarıyla seslenmişti. Hatta ilerleyen yıllarda bu sevdadan doğan mektuplardan “Leylim Leylim” kitabı bile doğacaktı. Arif’in Leylası’na olan sevdası onu hayattan koparan bir sevgiden ziyade ona yaşaması için sebepler sunacak cinstendi. Ne yazık ki duygularının Leylası’nda bir karşılığı yoktu. Ortak çevrelerinde gerçekleşen olaylar sebebiyle aralarına bir süre soğukluk girdi. Bu soğukluklar düzeldiğinde ise Leyla Erbil Mehmet Erbil’le evlenme kararı almıştı çoktan. Ari’in sevdası kin gütmediğinden Leylası’na düğün hediyesi olarak bir şiir bile hediye etmişti. Şiirinin yanına da bir mektup iliştiriverdi. “Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur.’’

Ahmed Arif’in hayatından ufak bir kesiti size aktarmaya çalıştım.

Ahmet Arif hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz:

Ahmed Arif ve Leyla Erbil’in İmkansız Aşkları’nın hakkındaki bilginizi arttırmak isterseniz:

videolarını izlemenizi öneririm.

Yazıma da en sevdiğim Ahmed Arif şiiriyle bitirmek istiyorum.

Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden

Yiğit harmanları, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar, amana gelmiş,
Yetim hakkı sorulmuş,
Hesap görülmüş.
Demdir bu...

Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs...
Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası korugan\'ların.
Ölünmüş, canım,ölünmüş
Murad alınmış...

Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe,yemeğe...
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.

İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı,kınsız,uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam...
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri...
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep...

Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
Ve zehir - zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık...

Kör nokta / The Blind Side

Film İncelemesi: The Blind Side (2009) – Koca Mike’in Hikayesi

Bazı insanlar soğan gibidir, onları anlayabilmek için katman katman kabuklarını soymak gerekir. The Blind Side, Michael Oher’in (Koca Mike) gerçek hayat hikayesini anlatan ve sevginin, desteğin ne kadar güçlü bir değişim aracı olduğunu gözler önüne seren bir başarı öyküsüdür.

Başarıya Giden Yol: Sevgiyle Değişen Bir Hayat

Film, sokaklarda yaşayan ve annesinin uyuşturucu bağımlılığından dolayı zor bir hayat süren Michael Oher’in, Tuohy ailesi tarafından sahiplenilmesi ve onlarla birlikte nasıl başarılı bir insan haline geldiğini konu alıyor. “Kötü çocuk yoktur, sadece ilgisiz ve sevgisiz büyüyen çocuk vardır.” Bu söz, filmdeki ana temayı yansıtarak, sevginin ve ilginin önemini vurguluyor.

Koca Mike’in Zorlu Yaşamı ve Ailenin Destekleyici Rolü

Film Avcısı: Son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden: Kör Nokta (The  Blind Side - 2009)

Michael Oher, annesinin uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle sokaklarda yaşamaktadır. Bir akşam, yağmurdan korunmak amacıyla Tuohy ailesi onu evlerine davet eder. O geceyi geçirip sabah evden ayrılmak üzere olan Mike’a aile, birkaç gün daha kalması için teklifte bulunur. Küçük S.J. ile aynı okula giden Mike, ailenin sıcaklığından ve desteğinden faydalanarak onlara alışır ve birlikte vakit geçirirler. Aile, Mike’ı evlat edinerek ona yeni bir başlangıç yapma şansı sunar.

Özel Öğretmen ve Amerikan Futbolu

Film Avcısı: Son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden: Kör Nokta (The  Blind Side - 2009)

Mike, okulda başarısızdır ve eğitimine devam etmekte zorlanmaktadır. Bunun üzerine Tuohy ailesi, ona özel bir öğretmen tutar. Zamanla derslerinde ilerleme kaydeden Mike, fiziksel özellikleri sayesinde Amerikan futbolu takımına girmeye hak kazanır. Takımda ilk başlarda çekingen tavırlar sergilese de, S.J. ile birlikte yaptığı sıkı çalışmayla başarıyı elde eder. Ailesinin sürekli desteğiyle, Mike maçı kazandıran oyunculardan biri olur. Filmde vurgulanan, sevgi ve desteğin insanın hayatındaki dönüm noktalarına nasıl etki edebileceğidir.

Gerçek Bir Hayat Hikayesi

Film, gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor ve izleyiciye sevgi, aile ve azimle neler başarılabileceğini gösteriyor. “Hiç kimse kötü şartları hak etmez.” Film boyunca, Mike’ın başarısı sadece fiziksel gücünden değil, ona sahip çıkan ailenin sevgisinden de kaynaklanıyor. Her çocuk iyi bir başlangıç hakkına sahiptir ve film, sevgi ve desteğin en güçlü dönüştürücü araçlar olduğuna işaret ediyor.

Destek ve Başarı

Koca Mike’in başarısındaki en büyük etken, ona her zaman inanan ve destekleyen ailesidir. Ailesinin sevgisi ve güveni, onu sadece Amerikan futbolunda değil, hayatta da önemli başarılar elde etmeye teşvik eder. Filmde, aile bağlarının ve kişisel desteğin, insanın potansiyelini ortaya çıkarmada ne kadar kritik olduğu bir kez daha kanıtlanıyor.

Gözyaşlarına Hazırlıklı Olun

Koca Mike’in zorlu yaşamına tanık olurken, onun hayatındaki değişimi ve büyük başarılara ulaşışını izlerken gözyaşlarınıza hakim olamayabilirsiniz. Film, yalnızca gerçek bir hikaye sunmakla kalmıyor, aynı zamanda Sandra Bullock’un Tuohy ailesinin annesi rolündeki harika performansıyla da izleyiciyi derinden etkiliyor. Film, sevginin ne kadar güçlü bir değişim aracı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Sonuç

The Blind Side, sadece bir spor filmi olmanın ötesinde, insanın hayatındaki dönüm noktalarına, sevginin gücüne ve aile bağlarının önemine dair derin bir mesaj içeriyor. Koca Mike’in, sevgi ve destekle büyük bir başarıya ulaşmasının anlatıldığı bu film, aynı zamanda her çocuğun ve her insanın içindeki potansiyeli keşfetmeye nasıl hak kazandığını gösteriyor. Film, izleyen herkesin içini ısıtacak, umut aşılayacak bir yapım.

İyi seyirler!

Bırak Diyor…

Bir zamanlar yollar bitmezdi

Bitmezdi sevdalar..

Bitmezdi sokaklar, ömrümün köşe başında

Bırak diyor, bırak

Radyodaki fon…

Bir zaman içindeyim heybem boş.

Şiirlere tutunmaktı en güzeli

Başka türlü söner miydi?

İçimdeki bırakmak isteği..

Gençlik işte onu bırak bunu bırak,

Diye diye, bıraktıklarını dizemezsin,

Vesselam lale sümbül bağı

Bırak bırak, bitmiyordu bu hayat.

Kısa kestim bu bölümdeki yılları,

Uzun bıraktırmıştın çünkü.

Tuhaf Güzel

Ne mi yapıyordu şimdi? Hâlâ şiir yazıyordu tuhaf güzel. Gidişleri ve dönüşleri kaç seferlik, bir tekerleğin dönüşünde, bir yıldızın sönüşünde ufalandıkça iri iri gök karası gözleri. Evin odalarında gezen bedeni, eşiklerde izlediği cesaretin ilk adımını atsa, bahçelerin şenliğine davetiyle bahar katacak derecedeydi. Görecedeydi.

Şimdilerde susunca tam susmak isterdi. Bazen dinleyen bir yoldaş için, bazen inleyen bir haldaş için. Oysaki susar gibi göründüğü an, en keskin konuştuğu andır, anlayanı olsun olmasın… Çabuk üşümeye ve üzülmeye başlardı. Sustuğu zaman kirpikleri de susuyordu tuhaf güzelin. “Kirpiklerimi bulamadım göz kapaklarımda / Islanmak için ağlamaya mı gittiler yoksa?” demesin diye neleri vermezdiniz?

Sadece, gülümsemesiyle en duyarsız insana bile kederi sevdirecek güzellikte olduğunu kendine-kimseye itiraf etmemişti. İltifat da edilmemişti. Biz şiirlere adak olduk.

Saçının her telinde bir sorunun ağırlığı ve kırıklığı, başında sağ tarafa yıkılmıştı. Şakaklarından başlayan tek tük beyazları görmemek için. Göstermemek için.

Ah tuhaf güzel! Bir konuşmaya başlasa eteğinin etrafında toplanan çocuklar görürdünüz, sokak lambaları akşama sarılık katsa da. Büyüklüğünü ve kibirliğini kapı dışında bırakıp kalbinin odasına girmek isteyen anne babanın arkasında, tanıdık yabancıların yabancı tanıdıklarından üstün olmadığını, ah bir görmeniz gerek!

Tatlı diline karşı yılanların bile onun koynuna girmek istediği, şefkatten kabaran göğüslerinde koyun koyuna onu göremeyecektiniz. Kendi başınalığına başını koymuş bir tuhaf güzelden tek başına bir şiir dizilişi ve dirilişi gözümüzü mim etsin.

Ay ışığının yüzünde parladığı bir surattan bahsediyorum. Yazdıkça ışıldayan, göze batan kıpır kıpır ve kıpırtısız tuhaf güzel.

Ne mi yapıyordu şimdi? “Bir işi yaptığında çok mükemmel olmalı, herkes dudağını ısırmalı, tek bir hata olmamalı, çocuklarım mükemmel olmalı, mükemmel büyümeli.” kafasındaki mükemmeliyetçi ebeveynlerin problemlere eşlik eden bir (d)urumluk zamanları içerisinde, yanlış mükemmel algısının düş alıcısı olarak yaşamayı öğreniyordu, düştüklerinden, düşlüklerine…

Göz bebeklerine aldanmayın tuhaf güzel. Katiyen mutsuzum demez, duymazsınız da yanında, arkasından… Duygusallıktan parça parça bulut taşır umudundan mıdır umduğundan mıdır? Bir bebek yürümeyi düşerek öğrenir bilirsiniz, onu sevenleri daima düşmesin diye yanar döner etrafında. İnatçı tuhaf güzelden ne beklersin? Bu huyundan sevilmez zamanla.

Asilik ya da asillik bürümüşken göz bebeklerini, tatlı tatlı gülümserken acıya bir ikindi yağmurunda, düşmüş şiire, düşürmüş şiire kendini! Dışlamayın, garipsemeyin, itelemeyin! Anası, babası, kardeşi, arkadaşı yok onun yok! Bir şiir var kafi. Neden diye çırpınma da! Bir tuhaf güzel.

Kasvetli havaların sığınağı, menekşe kokulu zamanların aralanmak için menteşelenmesi baharından. Tuhaf güzel kadın, geceleri gözyaşlarını silen yastığı kadar sıcak ve yumuşak. Gülüşlerindeki turuncu imgeler ellerinden tutup masa başından kaldırır, nefes aldığın, hayran kaldığın çiçekli balkonu içine katar.

Bunun için; yapılacak ilk iş, -Şiir yazmak- tuhaf güzelin peşinden kendimize, canımızı yakacak bir huzursuzluk edinmek. Ne derseniz deyin..

Halk Arasında Karabasan Olarak Bilinen “Uyku Felci” Nedir?

Çoğumuz etrafımızdaki insanlardan duymuşuzdur “karabasan” adını. Karabasan durumunu yaşayan kişiler genellikle kendilerinin yarı uyanık bir halde olduğunu, üzerinde siyah bir şeyin onu baskıladığını, sesinin çıkmadığını ve parmağının dahi oynamadığını sizlere söylerler. Bu durumun sebebi genellikle ruhanî varlıklara bağlanmış olsa da asıl nedeni uyku felcidir.

Uyku Felci Nedir?

Kişi uyku felci yaşadığında uyanık durumdadır. Solunumunu ve göz küresinin hareketlerini sağlayan kaslar hariç tüm kaslar felç durumdadır. Çoğunlukla kişi sabahları REM uykusundan uyandığında, özellikle sırt üstü yatıldığı durumlarda ve nadiren de uykuya dalma sırasında ortaya çıkmaktadır. Bu durum kişiler tarafından oldukça korkutucu bir şekilde tanımlanmaktadır. Kişi uyanık durumda olmasına rağmen ne kadar bağırmaya çalışsa da sesi çıkmaz ve parmaklarını dahi oynatamaz durumdadır. Bazen de halüsinasyonlar gördüğü de olur. Bu durum halk arasında hepimizin bildiği gibi “karabasan” olarak adlandırılmaktadır. Yani aslında kişi uykudan uyanmış olmasına rağmen REM uykusundaki felç hali devam etmektedir. İnsanın hayatı boyunca bir kaç kez uyku felcini yaşaması normaldir ve bu durum sadece birkaç dakika sürmektedir. Fakat bu durum sürekli tekrarlıyorsa ve süre uzuyorsa o zaman ortada bir uyku probleminin olduğu düşünülebilmektedir.

Uyku Felcine Neden Olan Faktörler Nelerdir?

  • Ailesel yatkınlık,
  • Kronik yorgunluk,
  • Düzensiz uyku saatleri,
  • Aşırı stres,
  • Ani çevre ve yaşam tarzı değişikliği,
  • Vardiyalı çalışma,
  • Uykudan önce aşırı sıcak su ile alınan duş,
  • Sırt üstü pozisyonda uyuma,
  • Aşırı kafein tüketimi.

Uyku Felcinin Tedavisi Nasıl Yapılmaktadır?

Uyku felci tedavi edilebilir bir durumdur. Doktor tarafından gerek görüldüğü durumda uyku sürecini düzene sokan ilaçlar verilmektedir. Pek çok kaynakta antidepresanların uyku felcini önlediği söylenmektedir ama bu tamamen yanlış bir bilgidir. Antidepresanlar uyku felcini önleyen ilaçlar değildirler.

Gidenlerin Meselesi

Hevesinin kırıldığı her yerden gider insan; bir kalpten, bir düşünceden, bir şehirden  ve en basitiyle bir evden… Bu hayatta bir kriter varsa o da eminim bir yerde kalman için avucunda tuttuğun sebeplerdir. Sizi bir şeye, bir cisme bağlayacak bir sebebiniz yoksa neden kalıp varlığınızla bir yer işgalinde bulunursunuz ki? Git’lerin sebebi çoksa kalmak için ayağına takılan prangalar da neyin nesidir? Kendinize yapabileceğiniz en büyük iyilik, huzuru hissedebileceğiniz bir yer değil mi? Öyleyse toparlanın hadi, kalmak için kendinize uydurduğunuz kılıfları koyun önce kahrolası bavulunuza! Sonrasında ise ama ayıp olurlarınızı, onlar ne demezlerinizi, insanların yüzüne nasıl bakarımlarınızı, yer kalırsa da birkaç elbisenizi! Çünkü gitmenin eyleme dönüşmüş hali kutsaldır insanlara göre. Bilmezler oysa tek adım bile atmadan sonsuz kişinin aklından ve kalbinden gidenleri… Gidecekseniz eğer, illa o ayak vurmalarınız sesli, kapı çarpmalarınız gümbürtülü olmalı; ha birde ağzınız bozuk! Gittiğiniz kişinin arkasından en çirkefçe sözleri söyleyebilmelisiniz, kendinize melek kanatları takıp şeytan okunu karşınızdaki kişiye verebilmelisiniz. İnsanlık namına her şeyi beş dakikada unutmalı, tüm güzellikleri bir çırpıda silebilmeli, “beter olsun”larla anmalısınız geçmiş saatleri, ayları, hatta seneleri…

Böyledir işte gidenlerin meselesi… Klasik kalıplarla gümbürtülü bir dev sesi, her şeyden vazgeçen biri için karınca sesi!

Gecenin Hüznü

Bu şarkıyı ne zaman dinlesem bir hüzün çöker içime…

Nasıl anlatılır bu, nasıl hissedilir bu kadar derin? Bu kadar aciz, çaresiz, geleceğinden habersiz bir şekilde olamaz bir insan. Gece kadar karanlık yüzleri olan insanlar sana ne kadar aydınlık olabilir? Gölgesi bile olamadığım hayatın neresinde benim yerim? Neredeyim ben? Sürekli hayatı sorgularken, sürekli bir şeyler için çaba sarf ederken neden olumsuz olur her şey? Neden dünya bu kadar acımasız peki? Yoksa dünyayı acımasız yapan insanlar mıdır? Çare bulmaya çalışırken insan neden kaybolur? Ya da derdi olan bir insan neden bu kadar çaresiz kalır?

“Cevabını bulamadığımız ne çok sorular var öyle değil mi? “

Belki bir gün cevabını çok iyi bildiğimiz bir soruya denk geliriz ve o zaman acımasız olan bu dünya bizim için deva olur…

Hayatın bize sunduklarına kader deyip geçen insanlar olmamak…  Karanlığı aydınlığa çevirmek ve kendi dünyasının gölgesi olabilmek için en güzel fırsatları kollamak dileğiyle…

Kendine iyi bak… 

Rüya Tahribi

Yaşam upuzun bir yoldur. Yürüdükçe hayat sana çok şey öğretir. Zorlu bir yokuş çıkar karşına, yürümeye nefesinin yetmeyeceğini sanırsın. Hayat seni yürütür, yokuşun sonunda sana zirvenin ne olduğunu öğretir. Sen dümdüz atarken adımlarını, yolu ayaklarının altından çeker. Düşmem sanırsın düşersin. Sana dibi görmeyi öğretir.. Kalabalıklar içinde bir vitrin camında göz göze getirir seni kendinle. Herkese ne kadar benzediğini fark ettirir. Sana çok benzeyen insanlarla aynı yolda yürütür seni, sonra aynı yolda yürüdüklerinle bile adımlarının farklı olduğunu öğretir. Burası böyle. Sen yürüdüğün yollarda kendini kaybettiğine inanırken hayat, kendini ancak yürümeye devam edersen bulabileceğine seni ikna eder.

Herkesin içinde uzun bir yol ve hikâyeler zinciri saklıdır. Hayatındaki her hikâye bir rüyadır. Yüksek bir inşaattan düşer gibi hissettiğin her an bir rüyadan uyanırsın. Hiç bitmez sandığın hikâyeler bile senden habersiz bitmek için gün sayar. En uzun hikâye bile muhakkak son bulur. Her rüyadan bir gün uyanacağını öğrenirsin. Hayat defalarca deneyimleterek öğretir bunu sana. Burası böyle. Sen rüyaların tabirinin hep iyi olacağına inanırken hayat biten her hikayenin bir rüya tahribi olduğuna seni ikna eder.

İnsanlar dillere destan hayatlar yaşar. Hikâyeler şehirlerin üstüne kalır. İnsan yaşadığı yere benzer. Kokusu üstüne siner. Dokusu ellerinde kalır. Gördüğü her rüyadan, başlamasına izin verdiği her hikâyeden mutlaka bir iz kalır insana. İnsan bazı rüyaları sanki hiç görmemiş gibi hatırlamaz, bazı hikâyeleri yaşamamış gibi siler. Ruhundaki parmak izleri yok olmaya başlar. Ama bazı rüyalar sürekli tekrar eder, bazı hikâyeler her köşe başında yoluna çıkıp kendini hatırlatır. Bazılarının izi hiç silinmez. Bir masalın sesi kulağından hiç gitmez. Burası böyle. Sen masalların asla gerçek olmayacağına inanırken hayat bir köşe başında, bir masalın kahramanını ansızın karşına çıkararak masalların da gerçek olabileceğine seni ikna eder.

Adım attıkça dünyanın sırtında onlarca hayata tanık olacak, yüzlerce insanın hikâyesine dâhil olacaksın. Yalnızca biri miras kalacak omuzlarında. Bir gün biten bir hikâyenin ardından herkes farklı yerlere dağılacak ama sen gidemeyeceksin. Her şeyin biteceğini ve herkesin gideceğini yaşadığın hikâyelerle öğrenmişken, yaşayacağın başka bir hikâye de sana gidememeyi öğretecek. Sonunda herkesin dağıldığı ama senin gidemediğin o hikâye senin içinde hiç bitmeyecek. Yalnızca o hikâyenin bir masal olduğuna seni kimse inandıramayacak. Burası böyle. Sen hiçbir şeyin kalıcı olmadığına inanırken hayat sol omzundaki kemiğe geçmez bir iz bırakır.

Asudem.. Sen bir masalın ötesindesin. Hiç konuşmayan birinin de sesini duymanın mümkün olduğunu öğretensin. Sen gerçek bir öğretmensin. Asudem.. Tekrar eden rüyam… Ücra köşelerde karşımda beliren masal kahramanı… Burası böyle. Ben hiç kimsenin ömrünün sonuna kadar susacağına inanmazken, hayat beni bir Asude ile sessizliğe ikna eder…

Şarkı Sözü Tamamlama: 80’ler Şarkılarına Ne Kadar Hâkimsin?

80’ler şarkılarını seviyor musun? O halde ne duruyorsun bu test tam da sana göre. 😉

[zombify_post]

Tekaz

Evvela ödemeli insan;

Çektiği sefanın cefasını.

Lisan da ödeşmeli,

Susmalı…

Sonra seneler eşitlenmeli önce

İyi seneler eşittir kötüler olmalı mesela

Hak haksızlıkla,

Zalim mazlumla ödeşmeli

Canlı cansızla,

Doğum ölümle ödeşmeli

Gün geceyle

Hüzün mutlulukla ve yeis umutla ödeşmeli

Hasret vuslatla,

İnsan insan ile ödeşmeli,

Evvela ödeşmeyi bilmeli insan,

Ödeşmeden yaşanmaz, yaşanmadan ölünmez…

Evvela ödemeli insan,

İşte bu olsa gerek tekaz.

Yeraltı Yazarı ve Notları

 ‘Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten bir ıstırap mı daha iyidir?’ Bu metnin giriş cümlesini oluşturan bu soru, Yeraltı Yazarı’nın kitabın sonunda, kendi kendisine sorduğu bir soru. Ve bence üstüne konuşmaya fazlasıyla değen, ilginç de bir soru. Kitabın bir noktada bu soru etrafında şekillendiğini düşünmemden dolayı yazıya da bu soruyla başlamak istedim. Dikkat edilirse, insanı yücelten bir acı mı daha iyidir şeklinde sorulmuyor, ıstıraptan bahsediliyor. Acı yerine ıstırap sözcüğünün kullanılmasının arkasında basit bir tercihten fazlası olmalı. Ne gibi bir farkı olabilir acı ile ıstırabın? İnsanı büyüten, olgunlaştıran şey nedir, hangisidir? İnsanın büyümesi ve olgunlaşması aynı zamanda ruhunun yücelmesi anlamına da gelir mi? Gerçek bir acı, insanı çoğu zaman büyütür. Fakat insan ruhunu bahsedilen şekilde yücelten asıl şey acı değil, ıstıraptır. Istırap, elbette ki acıdan daha farklı bir şeydir. Yeraltından Notlar benim fikrime göre karakterin kendini arayışı üstünden değil, kendini bulmuş olması üzerinden işliyor. Ve kendini aramak ama bulamamak insana nasıl ki acıyı getiriyorsa, kendini bulmak da Yeraltından Notlar’ın kahramanı gibi bir insana ıstırabı getiriyor. Acı oldukça yoğun, ıstırap ise derin bir his. Acı, insana kendini kaybettirebilir. Istırap ise insanı, kendi bulunmuşluğunun çaresizliği ile baş başa bırakır. Yani kendini kaybetmek acıdır, kendini bulmak ise ıstırap. Çünkü insan kendini kaybettiğinde ve kaybettiği bu şeyi aramaya başladığında; kendini arıyor olmanın, yani bir anlamda hareket halinde olmanın ve kendisini bulduğunda bu acının artık sona ereceği fikrinin bir getirisi olarak duyduğu acıyı büyütse, genişletse de fazla derinleştirmez. Kendini bulmak, kendine ulaşmak ise insana, kendini ararken yaşadığı bütün acılardan, çektiği bütün sıkıntılardan, geçirdiği bütün buhranlardan sonra acının kaynağının aslında kendinin bulunmazlığında olmadığını, bunca zamandır asıl acının aslında tam da kendisi olduğu aydınlatmasını yaşatır ve beraberindeki çaresizliği sunar. Kendini bulmasıyla acının aslında bizzat kendisi olduğunu ve kendisinden de hiçbir şekilde sıyrılamayacağını, kaçamayacağını fark ettiğindeki o anda ise kişinin ıstırabı da başlar. Acı bundan sonra artık genişlemez, bundan sonra yapacağı tek şey ancak derinleşmek olur. Tıpkı Yeraltı Yazarı için de gittikçe derinleşmiş ve en sonunda da ruhunda bir yeraltı oluşturmuş olması gibi.

Tahmin edilebileceği gibi bir yeraltında yapılabilecek en iyi, belki de tek şey; düşünmektir. Fazlasıyla, olanca derinliğiyle her şeyi düşünmek, en ufak detaylara bile yorgun düşene kadar kafa yormak. Bir süre sonra bununla da yetinmemek ve düşündüğü her şeyi kendisi dışındaki başka başka insanların gözünden, farklı bakış açılarından da ele almak, onların yerine de düşünmek. Bir süre sonra artık bununla da yetinmeyip, düşündüğü şeyleri, kendi kendisine yazdığı senaryoları tüm detaylarıyla kafasının içinde tekrar tekrar yaşamaya başlamak. Yeraltı Yazarı da kendisinden bekleneceği şekilde bunları yaptı. Fakat elbette ki yalnızca çevresini gözlemlemek ve düşünmekle yetinmedi, kendisinin ve yeraltının üzerinde de fazlasıyla derinleşti. Ancak sanırım bunlar üzerinde gerçekten derinleşebilmesinin ilk şartı kendisine karşı olabildiği kadar açık olmaya çalışmasıydı ve o da bunu yaptı. En azından yaptığını iddia etti. Peki böyle bir durumdaki birinin: Kendisine ulaşmış ve kendisiyle yüzleşme cesaretindeki (Veya korkaklığındaki. Çünkü buna, yeraltından çıkacak cesareti olmadığı için yöneldiğini de düşünebiliriz.) bir insanın, yani kendisini kendisine tüm samimiyetiyle itiraf eden bir insanın, kendisine saygı duyabilmesi veya duyduğu saygıyı muhafaza etmesi mümkün olabilir mi? Veya bir başka soru olarak da: Yeraltı Yazarı’nın da bu notları yazmaktaki amacının bu olduğunu söylediği gibi, insan kendine karşı tam anlamıyla samimi olabilir mi? Eğer olabilse bile, olmayı gerçekten ister mi? Yeraltı Yazarı bunu isteme cesaretini gösterebilmişti evet. Ve kendisine karşı bütünüyle samimi olması, en azından olmayı denemesi, içten içe farkında olduğu veya olmadığı bütün çirkin ve adi taraflarını ortaya çıkardı, ve böylece kendisine olan güven ve saygısını da biraz biraz yitirmeye başladı. ‘…Bu, kendime saygı duymayışımdan ileri geliyor. Anlayışlı bir adam kendisine saygı duyabilir mi hiç?’  Gerçekten de anlayışın fazlası, insana öz saygısını yitirtebilir. Hislerin, duyguların, bakışların, davranışların görünmeyen yüzlerini görebilmek, karşıdaki kişide belki kendisinin bile fark etmediği, edemeyeceği bazı detayları ve incelikleri fark etmek, beraberinde rahatsız ve kötü hisleri getirmeye başladığında artık bir hastalık sayılabilir. Söz gelimi bütün bir samimiyetle edilen bir iltifatın arkasında iltifat duyma beklentisi sezmek, en içten ve derinden ilan edilen bir sevginin temelinde son derece bencilce bir sevilmek arzusunun yattığını görmek, iyi, güzel, yüksek bir şeyi öven birinin sözlerinin alt metninde bu iyi ve güzel şeyi fark ettiği ve gereken kıymeti verdiği için aslında kendine övgüler diziyor olduğunu fark etmek, bir insana en kötü zamanında yardım eli uzatan birinin aslında saf veya iyi bir niyetten dolayı değil; ruhunun yüceliğini kendine ve başkalarına ispatlama çabası içinde olduğu için, sırf kibrinden bunu yaptığını anlamak, gülümseyen dudakların kıvrımlarındaki sahteliği yakalamak; yani hemen hemen her şeyde çirkin/adi/sahte taraflar bulabilme kabiliyetine sahip olmak. Bu detayları tüm çıplaklığı ile fark edebilmek ama yine de bunları tümüyle çirkin ve yakışıksız hareketler olarak değil, olması gereken şekilde ilerleyen bir akışın içinde görmek ve bunda bir kötülük bulmamak. Anlayışın fazlası budur ve bu fazlalık insana bir müddet sonra her hareketinde, her bakışında, her göz kırpışında, kurduğu cümlelerdeki kelime seçiminden ve diziliminden ellerini bir masaya koyma biçimine kadar her şeyde bir alt anlam, asıl sebep aratır. Böylece en basit ve sıradan hareketleri bile zihninde bir derin düşünmeye tabi tutar. Ve bu şekilde giderek kendinden tiksinmeye başlar. Hareketleri altında yatan gizli, bayağı olduğunu düşündüğü sebepler ile dışarıdan bakıldığında görülen sebeplerin farklı olması dengesizliği insana en sonunda öz saygısını yitirtebilir. Çünkü kişi dışarıdan görünen yüzüyle ‘ahlaklı’ kabul edilen, düzgün ve iyi biçimli olan davranış ve fikirlerinin, derin sorgulamalar sonucu, bayağı ve çirkin sebeplerden temel aldığını görür. Fakat bunu istese de bütünüyle kötü bir şey, kötü bir karakter, kötü bir özellik olarak göremez. Çünkü çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da neredeyse sonsuz anlayışta bir tutum içerisindedir ve iç dünyasına da yine bu sebeple anlayışla yaklaşacaktır. Tahmin edilebileceği gibi adilik olarak gördüğü bu şeyleri bir yandan da insanın bir parçası olarak kabul edip anlayışla yaklaştığında, bunu fark etmiş ve anlamış olmanın kendisine sağladığı güç ve kendisine duymaya başladığı hırsla beraber kendini hem çevresindeki herkesten üstün ve akıllı hem de içten içe alçak ve ahmak olarak görecektir. Ve bu türde bir dengesizlik insana kendisine duyduğu saygıyı kaybettirmeye neredeyse yetecektir. Yeraltı Yazarı her ne kadar açık ve net bir biçimde kendisine saygı duymadığından bahsediyor olsa da aslında sadece kendisine olan hırsından dolayı bunları söylüyor. Kendisine olan saygısını ne tamamen yitirebilir ne de onu üstüne örttüğü şeyleri kaldırarak açıkça yaşamaya cesaret bulabilir. ‘Anlayışlı bir adam kendisine saygı duyabilir mi hiç?’ Hayır, böyle bir durumda ve anlayışta olan bir insan kendisine saygı duyamaz, ama kendisine olan saygısını yitiremez de. Bununla beraber sonraki bölümde de okuduğumuz gibi (‘Keşke sadece tembellik yüzünden bir şey yapmasaydım. Tanrım, o zaman kendime ne büyük saygı duyardım. Tembellik de olsa belirli bir özelliğe sahibim, buna eminim diye kendime saygı duyardım.’) Yeraltı Yazarı eğer tembel biri olsaydı ve her şeyi fazlasıyla anlayabilmesinden, kendisine ve başkalarına duyduğu hırstan değil de sadece tembelliğinden dolayı hiçbir şeyi yapamıyor olsaydı, çok daha farklı bir hayat sürebilirdi. Yalnız burada bahsettiği tembellik elbette yalnızca fiziksel bir hareketsizliği ifade eden bir tembellik değil. Tembel olmak; yalnızca hiçbir şey yapamayacak kadar değil, hiçbir şeyi derince düşünemeyecek kadar tembel olmak. Bir şeyleri bırakın gereğinden fazla umursamayı, gereği kadar bile umursamayacak kadar tembel olmak. Bir şeylerden, birilerinden nefret edemeyecek kadar tembel olmak ve dolayısıyla kendinden de nefret etmemek. Ama bunu kendinden nefret etmeye bir sebep bulamamaktan değil, bulduğu sebepleri bir adım ileriye taşıyıp da uygulayamayacak kadar tembel olmaktan dolayı yapamamak. Yani kendinden ne nefret etmek ne de kendini sevmek. Böylece bunlardan arta kalan zamanında sadece kendiyle ve tembelliğiyle övünebilmek. ‘O zaman dünyada ne varsa güzellik ve yükseklik açısından görür, pisliği tartışma götürmeyecek en el dokunulmaz çirkefte bile güzel ve yüksek taraflar bulurdum.’ Oysa gerçekteki durumu bunun tam tersi; güzelliği ve iyiliği tartışma götürmeyecek en el dokunulmaz şeyde bile çirkin ve alçak taraflar bulabiliyor. Bunun bir kabiliyet ve güç olarak değerlendirebilirliğinin yanında bir çeşit lanet ve zayıflık sayılması da mümkün.

  ‘İnsan bütün ömrünü iki kere iki peşinde geçirir, bu uğurda denizler aşar, hayatını harcar, fakat yemin ederim, arayıp gerçekten elde etmekten korkar.’ Yeraltı Yazarı’nın kendisini anlayabilecek birine/birilerine dair olan arayışı da burada söylediklerine paralel şekilde ilerliyor. Böyle birinin varlığını hiçbir zaman açıkça yazmasa da içten içe bunun ihtiyacını hissettiğini biliyor. ‘’Ne ben kimseye benziyordum ne de herhangi biri bana. ‘Tek başınayım ama onlar hep birlik’ diye düşünmekten kendimi alamıyordum.’’ Bu durumdan hoşnutsuzluğunu dile getirmekle beraber bir yandan da bu tek başınalığın kendisine bir eşsizlik, biriciklik durumu kattığının da farkında. Böyle olmasına sitem ediyor fakat eline bunu değiştirmek için bir fırsat geçseydi de muhtemelen bunu kullanmazdı. Tıpkı iki kere ikinin cevabını arayan insanın ona ulaşmaktan, onu elde etmekten korktuğu gibi kendisi de bir yandan onu bu tek başınalıktan kurtaracak birilerini arıyor fakat aynı zamanda bulmaktan da korkuyor. Nitekim Liza’yı bulduğunda onun kendisini bu durumdan, hatta belki yeraltından da sıyırabileceğini ilk karşılaşmalarında olmasa da daha sonradan fark etmişti. Liza ile ilk karşılaştığında, geçirdikleri gecenin sonunda onunla konuşurken karşısındaki ruhu etkileyebilme gücünde olmasından ve hayatında belki de ilk kez bu kadar sağlam bir ciddiyetle dinlenmesinden fazlasıyla etkilenmiş olmalı. Ve elinde böyle bir gücü tutuyor olmanın kendisine getirdiği bir çeşit öfori halinin, hastalıklı bir coşkunun içindeyken o an, bu gücü sonuna kadar kullanmış olmayı arzuladı. Hayatı boyunca yapayalnız olan bir insanın kendisine yaşatılan onca acının ve ıstırabın bir kısmını, kendisi dışında bir başkasına da yaşatabilme gücünden o kadar etkilenmişti ki, bu gücü sadece karşısındakine değil kendisine de bir yıkım getirecek olsa bile, kullanmaktan hiç çekinmedi. Bunu yapmanın kendisine verdiği o gizli hazzın yanında bir parçası da elbette ki anlamsız bir biçimde Liza’ya aslında bir iyilik yaptığını düşünüyordu. Çünkü nasılsa bunu yapmazsa beraber oldukları müddetçe kendi ifadesiyle Liza’nın ruhunu da tekrar kirletecekti. Yine bu çelişkiler içindeyken kendi ruhunu o kadar yücelmiş ve aynı anda o kadar ayaklar altında hissetmiş olmalı ki, bu iki zıt durumun kendisine verdiği müthiş bir coşku ile konuşmaya başladı. Büyük bir hırsla Liza’nın hayatını ezerek ve onun bu hayatını neredeyse yokmuş, yaşanmaya değmezmiş gibi göstererek bir yandan da kendisine kendi hayatının varlığını ve yaşanabilirliğini ispat etmeye; Liza’nın yokluğu üstünden kendisini var etmeye çalışıyordu. Bir yandan Liza’ya demediğini bırakmazken ve onu yeraltına çekerken bir yandan da ona tutunup yeraltından çıkmaya çabalar gibi bir hali vardı. Bu yüzden söylediklerinde aynı zamanda samimiydi de, sadece saf kötücül bir hırsla konuşmuyordu. Liza’ya onu bekleyen iğrenç ve beş para etmez hayatının, umutsuzluklarının, karamsarlıklarının ve ölümünün senaryosunu yazarken aslında ona bunları yaşatacak olan rezil ve pis düzene de kızıyordu. Çünkü Liza aslında Yeraltı Yazarı’nı gerçekten ilgilendirmişti. Bu yüzden ona duyduğu hırsın ve konuşmalarını bu hırsın etrafında şekillendiriyor olmasının dışında, aslında bir yandan da samimi, içten konuşuyordu. Anlaşılmak istiyordu. Ve bir şekilde anlaşılabileceğini de biliyordu. Bunu belki sadece hissetmiş veya belki de Liza’yı gözlemleyerek böyle bir sonuca varmıştı. Ama kendi çirkinliğinden Liza’nın yüzüne bile bakamamış olduğunu, onu ancak göz ucuyla inceleyebilecek kadar çekingen davrandığını düşünürsek, muhtemelen sadece hissetmişti. İçindeki bütün zehri, hem hırstan ve karşısındaki ruhu etkilemek isteğinden hem de dinlenmek ve anlaşılmak arzusundan acınası bir kargaşa içinde Liza’ya akıtmak istedi. Kendisini, içindeki en adi zehir olarak görüyordu, bu yüzden Liza’ya bizzat kendisini kusmak istedi. Ve içindeki bütün hırsı, aşağılık saydığı fikirlerini, hislerini, gerçekliklerini, duygularını ve duygusuzluklarını Liza’nın hayatını kendisine bir araç olarak seçerek ortaya döktü. Müthiş bir tutkuyla ve sanki iğrenç birinden öç almak ister gibi konuşuyordu. Burada Liza’yı sanki bir günah keçisi olarak seçip şimdiye kadar yaşadığı bütün olayların, başta son yaşadığı subay ve arkadaşları ile olan olaylar olmak üzere, intikamını almaya çalıştığı yorumu yapılabilir. Bence yanlış bir yorumlama da sayılmaz. Kitaba dair okuduğum birkaç kısa incelemede de bu şekilde yorumlamalar yapıldığını gördüm. Fakat bana göre ortada Liza’yı bir çeşit kurban seçerek alınmaya çalışılmış bir intikam varsa bu, Yeraltı Yazarı’nın başkalarından önce bizzat kendisinden almaya çalıştığı bir intikam olur. Şimdiye kadar yalnızca kendi yeraltında sakladığı fikirlerini, aşağılıklarını, çirkinliklerini ve kötülüklerini, kendisini gerçek anlamda dinleyen tek insana, anlattıkları sonrasında onu kaybedeceği ihtimalini göze alarak her şeyi yine de anlatması, kendisine duyduğu hırstan ve bir çeşit duygu boşalması nöbetinden kaynaklanabilir ancak. Madem bir şeylere başladı, başlamışken her şeyi tüm açıklığı ile anlatmalı, kendisini tamamen kusabilmeliydi ki Liza ondan tiksinip onu bırakabilsin ve böylece Yeraltı Yazarı da kendisine kendisinin ne kadar aşağılık biri olduğunu ilk defa bu kadar açık bir biçimde ispatlamış olmasının hazzını yaşayabilsin. Fakat ilk görüşmelerinde konuştukları karşısında Liza’yı altında bıraktığı tesirden öyle çok etkilenmiş ve korkmuştu ki, ne yapacağını bilemeyerek bir panik hali içinde Liza’nın eline adresini yazdığı bir kağıt tutuşturarak ve onu mutlaka ziyaret etmesini söyleme tesellisine kalkışarak hızla hazırlandı ve oradan ilk ayrılan kişi böylece kendisi oldu. Sonraki günlerde başka telaşları içinde Liza’yı pek düşünmemiş olsa da adresini ona vermiş olmasının ne kadar düşüncesizce ve aptalca bir hareket olduğunu ve kendisini sürükleyeceği azap halini muhtemelen daha o gün kapıdan çıkar çıkmaz tahmin edebiliyordu. Bunu hatırladıkça yaptığı hata kendisini içten içe kemiriyordu. Liza ile olan ikinci görüşmelerine kadar anlattıklarından ve yaşadıklarından dolayı bile Liza’yı sorumlu tuttu. Liza’nın eline adresini tutuşturmasından ve ona ziyaretine gelmesini söylemesinden derin bir pişmanlık, korku ve hatta utanç duydu. Gelmeyeceğine ne kadar inanmak istese de geleceğini biliyordu, emindi. Hatta o kadar emindi ki bunun için zihninde saat kaçta geleceğine dair bir zaman dahi ayarlamıştı. Nitekim öyle de oldu. Her şeyin hepten battığı, bütün tahammül sınırlarının aşıldığı, uşağı Apollon’a karşı olan büyük yenilgisiyle birlikte nefretinin ve öfkesinin dehşetli boyutlara ulaştığı o anda, saat hışırdayarak yediyi çalarken içeriye yavaşça biri girdi. ‘Liza’nın önünde şaşkın, bitkin, iğrenç derecede bozulmuş bir halde duruyordum; galiba bir yandan gülümsüyor, bir yandan da tıpkı önceden, can sıkıntıları arasında düşündüğüm gibi pamuklu, hırpani sabahlığımın önünü kavuşturmaya çalışıyordum.’ Liza elbette ki fazlasıyla afallamıştı ve bu durumun Yeraltı Yazarı’nı sakinleşmeye itmesi gerekirken onu daha da öfkelendirmişti. Bütün bu olanlardan yine ve yine Liza suçluydu. Yeraltı Yazarı’nın ona adresini verip onu davet etmesinden, sonrasında bundan pişman olmasından, gelmemesi için acı içinde kıvranmasından, Apollon ile olan kavgasından, hatta sabahlığının eski püskü olan halinden ve bundan dolayı Liza’dan utanmasından, her şeyden Liza ve onun bakışları, Yeraltı Yazarı’ndan yine de bir şeyler umar gibi olan tavırları suçluydu. Ve bu da Yeraltı Yazarı’nı çıldırtıyordu. Oysa aslında bir şeyleri yanlış anlıyordu. Liza oraya ne Yeraltı Yazarı’ndan güzel ve dokunaklı sözler işitmeye ne de ondan bir şeyler ummaya gelmişti. Liza’nın o an orada bulunmasının asıl nedenini basit bir ifadeyle sadece göremedi, o kadar. ‘Durumu kurtarmak için olanların farkında değilmiş gibi davranmak lazımdı, halbuki o… Liza’ya bunların pahalıya mal olacağını belli belirsiz hissediyordum.’ Elbette ki bunu hissediyordu, hatta hissetmekle kalmıyor bunu kesin bir biçimde biliyordu da. Sadece bildiği bu şeyleri çabuk bir şekilde kabullenemediği için görmezden geldi. Bir süre kendini tutarak devam ettiyse de birkaç dakika sessizce oturmalarının sonrasında birdenbire az önceki olaydan dolayı Apollon’u kastederek ve kendisini daha fazla tutamayarak ‘Geberteceğim onu!’ çıkışıyla olacağını bildiği olayları böylece başlatmış oldu. Gerisi bir ip söküğü gibi, kolayca geldi. Ne kadar yersiz ve manasız davrandığını, fazla tepki gösterdiğini bilse de kendini artık durduramadı. ‘Birdenbire ağlamaya başladım. Buhran geçiriyordum. Hıçkırıklar arasında büyük bir utanç duyuyordum, ama artık kendimi tutamıyordum.’ Artık öylesine savunmasızdı ki, bu kez söyleyeceklerini Liza’nın hayatı üzerinden değil, bizzat kendi üzerinden, müthiş bir taşkınlık, hırs, nefret ve kederle anlatmaya başladı. Her şeyi tüm çıplaklığıyla, sözlerinde mantık sırası bile gözlemeden, kusar gibi anlattı. ‘Söylediklerimin ona pek karışık geldiğini, muhtemelen çoğunu anlayamayacağını biliyordum, fakat esası kavrayacağından emindim. Tahminimde yanılmadım. Liza’nın yüzü kağıt gibi oldu; konuşmak istedi, ama dudakları ıstırapla kıvrıldı ve ayaklarına bir balta yemiş gibi iskemleye çöktü.’ Liza kapıyı çarpıp çıkmadıkça, gitmedikçe konuşma hırsı daha da artıyordu. ‘Bunların hiçbirini anlamasan da bana vız gelir! Sonra, buraya geldiğin, beni dinlediğin için de senden nefret edeceğimi biliyor musun? İnsan hayatta bir kere, o da buhrana tutulunca, olduğu gibi içini döker!.. Daha ne istiyorsun? Bu olanlardan sonra hala ne diye karşıma dikilmiş canımı sıkıyorsun, neden çekip gitmiyorsun?’ Liza artık her şeyi biliyordu. Onu, kustuğu bütün çirkinlikleri içinde tek başına bırakarak terk edebilirdi ve Yeraltı Yazarı‘nın adiliği de böylece ispatını tamamlayabilirdi. Fakat Liza tüm bunlardan sonra o anda Yeraltı Yazarı’nı inanılmaz derecede sarsacak bir şey yaptı ve kaldı. Yeraltı Yazarı bundan o kadar sarsıldı ki, gerçekliğine inanamadı. Ezdiği, hakaret ettiği Liza onu tahmin ettiğinden çok daha fazla anlamıştı. ‘İçten seven her kadının hemen fark edeceği şeyi, karşısında bedbaht birisi olduğunu anlamıştı.’ Böylece Yeraltı Yazarı hayatında belki de ilk kez maskesinin arkasından ve olanca samimiyetiyle içini kusmuştu. Bunu yapmanın kendisine getirdiği fazlaca bir yorgunluk ve halsizlik içinde konuşmasını kesti ve Liza’ya daha fazla hakaret etmedi. ‘’ ‘Ne duruyorsun burada, niye gitmiyorsun?’ diye bağırmama da aldırmadı, çünkü söylediklerimin bana ne kadar acı geldiğini fark etmişti.’’ Liza ise bütün bu süreç içinde karşısındaki ruhun ıstırabını anlamış ve kendisi de bundan ıstırap duymuştu. Yeraltı Yazarı kendi kendine ‘adi’, ‘alçak’ gibi sıfatlar verdikçe de ıstırabı artmıştı. ‘’Birden oturduğu sandalyede doğrularak içten kopan bir taşkınlıkla bana atılmak istediyse de, hala benden çekindiği için daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedi ve durduğu yerden çekingen, ürkek bir halle ellerini uzattı… O anda içimde bir şey kopmuştu sanki. Liza birden bana doğru atıldı ve boynuma sarılıp ağlamaya başladı. Ben de kendimi tutamadım ve daha önce hiç ağlamadığım kadar, katıla katıla ağlamaya başladım… ‘Bırakmıyorlar… İyi… İyi olamıyorum!’ diye kekeledim güçlükle.’’ Gerçekten Yeraltı Yazarı’nı bir türlü rahat bırakmıyorlar mıydı? İyi olmasına kimse bir türlü izin vermiyor muydu? Yoksa yakasını bir türlü bırakmayan, iyi olmasına izin vermeyen aslında tam da kendisi miydi? Cevap gayet açık bir biçimde ortada duruyordu ve Liza da bunu görmekten geri kalmadı. Yeraltı Yazarı tüm bunlardan sonra tam da kendisinden beklenecek şeyi yaptı ve az önceki bütün o duygu nöbetlerinden, her şeyi açıkça ve acizce itiraf etmesinden biraz sonra, bunları yapmış olmaktan dehşetli bir biçimde utanç duydu. Ve tabii ki bunları anlatmış ve Liza’nın da bunları anlamış olmasından dolayı Liza’yı bir kez daha affetmeyecekti. ‘Ondan son derece nefret ettiğim halde öyle arzu duyuyordum ki. Bu iki duygu birbirini körüklüyordu.’ Bana göre Yeraltı Yazarı Liza’dan sandığı kadar nefret etmiyordu, nefret duyduğu asıl kişi; kendisiydi. Kendisinden de tamamen nefret ediyor değildi, fakat nefret ettiği ve tiksindiği fazlaca yönü vardı. Ve Liza’ya duyduğu nefret, kendisini ona anlatmış olmasının onda oluşturduğu yansımalarından kaynaklanıyordu. Yani Liza’ya kendisini anlatarak onun eline sanki bir çeşit ayna vermişti ve Liza’da gördüğü kendi yansımasından dolayı da artık ondan nefret ediyordu. Yeraltı Yazarı eğer kendisini kabul edebilecek veya en azından etmeye kalkışacak kadar cesur olsaydı, muhtemelen Liza’yı da kabul edebilecekti. Ama yapamadı. Veya gayet bilinçli bir şekilde, sadece yapmak istemedi. Böylece bütün hayatını huzursuzluklarla, kendine ve çevresindekilere olan hırsıyla ve tiksintisiyle geçiren, devamlı tek başına olan ve gizliden gizliye kendisini bu tek başınalıktan sıyıracak olan bir elin hayaliyle yaşayan Yeraltı Yazarı, bu eli bulduğu anda geri çevirdi. Çünkü anlaşılıyor ki aslında istediği şey kendisine uzatılan eli tutmak değildi, sadece bu elin varlığına ve kendisine uzatılmış olması durumuna sahip olmuş olmak istemişti. ‘’Bana dayanılmayacak kadar ağır gelen, sadece burada bulunmasıydı. Bir an önce ondan kurtulmak istiyordum. ‘Sükunet’e kavuşmayı, yeraltımla baş başa kalmayı istiyordum.’’ Kendi yeraltının ağırlığına o denli alışmıştı ve daha da önemlisi onu o denli benimsemişti ki, Liza’nın onu yeraltından uzaklaştıran varlığı ona dayanılmayacak derecede ağır gelmeye başladı. Yeraltından bile daha ağır. Böylece Liza’nın gitmesine izin verdi. Bunu yaptığı an yaşadığı pişmanlıkla Liza’nın peşinden koşmak istedi ve bir anda sokağa çıktıysa da yeraltının ağırlığı ve içinde bir yerlerde bunu yapmış olmaktan duyduğu memnuniyet, daha fazlasına izin vermedi. ‘O gün kederimden hastalanacak hale gelmekle beraber hakaretin, kinin faydasına ait cümlem beni son derece memnun etmişti.’ Bütün bu olayların ve durumların sonucunda ise bekleneceği şekilde daha önce hiç duymadığı kadar büyük bir azap ve pişmanlık duydu. Bence Yeraltı Yazarı son derece zeki bir adamdı, bununla beraber pek de akıllı değildi. Zekasının görkemi ve onu sürüklediği ruh hali, aklını ve cesaretini bir noktada köreltmişti. ‘Şimdi de kendi kendime şu lüzumsuz suali soruyorum: Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir? Evet, hangisi daha iyi?’ Aslında Yeraltı Yazarı’nın kolay elde edilebilecek bir saadeti kolayca elde edebilme kabiliyeti yoktu, hiçbir zaman da olmadı. Eğer olsaydı, bana kalırsa hiç düşünmeden bu seçeneği seçerdi. Oysa zihninin her şeyde çirkin taraflar görebilmesi ve her şeyi fazlasıyla anlayabilmesi sebebiyle en basit saadetlerde bile müthiş bir karmaşıklık ve en büyük, en güzel saadetlerde bile bayağı ve sahte bir taraf bulabildiği için, bahsettiği o ‘basit saadet’i elde etmek onun için aslında hiçbir zaman basit olmadı. Oysa hemen hemen her durumun içinde kendisine ‘insanı yücelten’ türde bir ıstırap bulması hiç de zor değildi. Ve bu ıstırap ne kadar büyürse bundan alacağı hazzın da o kadar büyüyeceği bir gerçekti. Öyleyse Yeraltı Yazarı’nın en kolay elde edebileceği saadetin, ruhunu yücelten bir ıstıraptan geçtiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Tıpkı Liza’nın gitmesine izin vermiş olmak ıstırabının, sahip olabileceği en büyük saadetlerden biri olması gibi.

 

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, ”Yeraltından Notlar”, İş Bankası Kültür Yay., İst. 2019, (Çev. NİHAL YALAZA TALUY)

*Kapak Resmi: EMİNE ÜNAL

 

Zamanın Diyalektiği

Baksan da görünmüyor zamanın bulantısı…

 

Anlamıyor insan bazen

Bir ağacın gülümsemesini,

Ya da baksa da göremiyor

Kuş oyuklarıyla dolu gökyüzünü.

 

Gökten zaman yağdığında

-ki zaman insandır-

Uzat ruhunu yağmura,

Göster herkese kendi hükümsüzlüğünü!

 

Oluş; asla hallolmayan bir çekişme,

Sıkıntı ise harikalar yaratan

Boşluğun ta kendisi.

Ve sen;

Ey bunalmış zaman!

Sen de biliyorsun ki ölemezler,

Bir ruhları var.