Öylece uzanıyorsun yatakta. Uyumak istesen zihnin gözlerini kapatmana izin vermez, sevişecek olsan yatağın tek kişilik. Bahanelere de gerek yok aslında; yatağın çift kişilik olsa, hatta yanında yatsa biri, bu sefer de çift kişilik yalnızlık başına bela olacak. Yalınsın ve yalnızsın. Dün geceki misafirin de avutamaz artık seni. Aklının oyunlarının bir parçasıydı tüm o misafirler, geçmişte kaldılar. Kim bilirdi zihninin kendi patolojik durumunu bir başka patolojik duruma çevirmek için yarattığı o hayali misafirleri bile senin gün gelip de özleyeceğini? Kimse bilmezdi. Kimse hiçbir şeyi bilmezdi.
Seni gökte ararlardı, yerde bile değildin. Yoktun sanki. Hatta hiç var olmamıştın. Eğer bir farkındalık insanı üzüyorsa geç geldiğindendir çoğu zaman. “Hep öyleydi, hep böyleydin,” deyince kendine, üzülmüyor musun sen de?
Kitap okusan uyuyakalırsın. Uyumak gelmiyor içinden. Bedeninin uykuya ihtiyacı var oysa.
Belirli aralıklarla kalkıp evi turluyorsun. Buzdolabını açıyorsun canın hiçbir şey yemek istemediği halde.
Bazen seri katil olmayı düşünüyorsun. Hâlbuki bu hiç sana göre değil. Kurban olmayı tercih ediyorsun sonra. Sanıyorsun ki bu hayatta yalnızca kurtlar ve kuzular var. Çakallar ne olacak peki? Al başına belayı. Düşünecek bir zırvalık daha çıktı.
Hiçbir şeyin farkında olmak istemiyorsun, herhangi bir şeyin farkına vardığını hissetmek de… Kendini her şeyin farkında sanan ve ölümünün bundan olacağına inanan bu Dostoyevski çakması insanların saçmalıklarından bıktın çünkü. Çoğu olgu saçmalaşıyor gözünde. Yedi kere “iskelet” de, anlayacaksın ne demek istediğimi.
Bir şeyler yazmak istiyorsun. Haftalardır bunaltıyor kendi cümlelerin seni. İçine sinmiyor yazdıkların. Kullandığın kelimelerin her biri birbiriyle alakasız, harfler kaleminden dökülürken ağlamak geliyor içinden. Ağlayamıyorsun da bir türlü. Bu his, üzerinde bir lanet olup kalıyor saatlerce. Yazmak da iyi gelmiyorsa artık, ne beklersin o ruhtan?
Bir yandan hayat devam ediyor. Sorumlulukların var. Hedeflerin var, en azından dışarıdakiler öyle biliyor. Hayatın amacı mutlu olmak mı, bilmiyorsun. Zaten John Lennon da değilsin, ilkokul çağında kurmuş olduğun öyle etkileyici cümlelerin yok mutlu olmak fikriyle ilgili. Bunu uzatmaya gerek yok, sıradaki konu gelsin. Veya gelmesin. Önce dinle. Ya da dinleme. Önce içinde bulunduğun hiçliği gör. Bu belki seni mahveder. İyi olacağının sözünü veremezsin. İyi olmak ne demek, onu da bilmiyorsun sen. Boş gezer boş konuşursun kendi kafanın içinde.
Eski aşklarını düşünürsün bir de. Sanki sen değilsindir o sevgili, bir başkası yaşamıştır o ilişkileri. Ama bir tanesi, bir tanesi vardır ki onu gerçekten sen yaşamışsındır iliklerine kadar. O ilişki öylesine “sen”dir ki hiç yabancı gelmez sana, zaman zaman kendine bile yabancılaştığın halde. Bir iç çeker, “Keşke böyle olmasaydı,” dersin şimdiki haline bakıp. Bu işler böyledir işte.
Kuşların farkına varmıyor musun ya da gerçekten uçmuyorlar mı artık mavilikte? Oturur bunu düşünürsün. Gecenin üçüdür vakit. Seni hep zamansız fikirler yorar ya zaten…
Farkındalık hakkında çok düşündün. Farkındalık mutluluk ister, keder ise farkındalık; bilirsin. Önemi yoktur. Çünkü merkezinin sen olduğu bu küçük çembere çok uzaksındır. O nasıl oluyor? Sorma artık bunu. Zihnine karşı çık, gözlerini kapat ve artık yaşamaya başla o yarı ölüm halini. Nasıl olsa bir sonraki gece devam edeceksin bu mesaiye. Eğer seni bekleyen gün bu dünyadaki son günün değilse tabii.
Bir de yarın sabah yatağını toplamayı dene. Belki yatağını toplasan olmayacaktı bunların hiçbiri.
Başrolünde Burcu Biricik’in yer aldığı Netflix yapımı olan dizi, ilk yayınlandığı günden itibaren konuşulmaya başlandı. İlk olarak sosyal medyada yankı uyandırdı ardından Burcu Biricik’in muhteşem başarısı gözler önüne serildi. Başarılı yerli dizilerimizden biri olan Fatma’da Burcu Bircik’e Uğur Yücel, Melis Sezen, Mehmet Yılmaz Ak, Hazal Türesan, Olgun Toker, Gülçin Kültür Şahin ve Deniz Hamzaoğlu eşlik ediyor. Dizi 6 bölümden oluşuyor.
Dizinin konusuna geldiğimizde ise günümüzün çarpıcı gerçeklerinden biriyle karşılaşıyoruz; ataerkil toplum yapısında var olmaya çalışan kadın profili. Ne yazık ki günümüzde “kadın başına” tabiri ile giderek küçültülen kadınları bir kez daha gözler önüne seren dizi, bir kadının başkaldırı hikayesidir.
Temizlikçilik yapan Fatma karakteri otizimli oğlunun ölmesinin ardından hapisten çıkan kocasını arayamaya başlar. Kocasıyla ilgili bilmediği gerçekleri öğrenirken cinayetlerin faili olur. Kimsenin şüphelenmediği Fatma tek tek karşısına çıkan 5 kişiyi öldürür. Hayatta kalmak için sürdürdüğü bu cinayetler oğlunun intikamını almak için de devam ettirir.
Dizinin 2. sezonunun ne zaman yayınlanacağı bilinmezken sizlere fragmanını bırakıyorum ve en kısa sürede izlemenizi tavsiye ediyorum
Bir mezarlık bekçisiyim. Ölülerin hepsi cinayete kurban gitmiş. Güneşin doğmadığı bir yer burası. Ürkütücü kuş seslerine bürünür her an, vakit hep gece yarısı. Yağmurdan başka durumu da yoktur havanın. Süratle yağar, eşeler toprağı döver gibi. Yakacak odunum, yatacak yatağım da yoktur hem. Ben bir mezarlık bekçisiyim. Üstüm başım perişan. Saçım sakalım karışmış. Dolaşır dururum mezar taşları arasında. Beyaz değildir taşları buranın. Üzerinde okunamaz bir dilde anlaşılmaz sözler yazılı. Yalnız ben anlarım onları. Anladıkça daha da perişan bir görünüme bürünür, bir yaş büyürüm her seferinde. Kelime mezarlığı burası. İçlerinde söylenemeyen sözler gömülü. Kimi derin hepsinden daha derin, kimi özensiz gömülmüş, sayısız kelimenin olduğu mezarlık burası. Ne yol varır, ne iz buraya ulaşan. Bir ben varım bir de medfun kelimeler. Bir ben varım bir de ölmüş kelimeler. Bir ben varım bir de çürümüş kelimeler. Bir ben varım bir de toprağa karışmış kelimeler. Esasında hepsi yok olmuş da yarası kalmıştır içimde. Bir mezar bekçisyim. Her gün sayısız ölü gömerim. Mezarlık içimdedir. En içimde. Mezar bekçisi içimdedir. Daha da içimde. İçim hep gece yarısıdır. İçim karanlıktır. İçim soğuk ve söylenmemiştir. Binlerce kez söylenmemiş, binlerce kez gömülmüş, ardından binlerce kez gözyaşı dökülmüştür. Yasin dağıtmamıştır arkamdan teyzeler. İrmik kavurmamıştır. Kelimeler her gün ölmüştür. Bunu yalnızca perişan bir mezar bekçisi görmüştür.
“Yarının hayali bugüne yeter mi?” Tek duyduğum ses bu. Müziğin sesinden salıncağın gıcırtısını bile duymuyorum. Kim bilir ne kadar ses çıkarıyorumdur. Bugün bana yarının hayali yetmedi. O yüzden tüm sorumluluklarımı, kafamdaki tüm sesleri bir odaya kilitleyip özgürlüğümün tadını çıkarıyorum. Gökyüzünde 3-5 yıldız var. Aslında bu cümle diğerlerine biraz haksızlık oluyor. 3-5 yıldız bugün beni kendilerine layık görmüş desem daha doğru olacak. Birini seçip güzel bir dilek diledim. Diğerleri gocunmasın, daha gece uzun. Bende dilekten bol ne var? Ne dilediğimi de gökyüzünden saklamayacağım, nasıl olsa bu gecenin başrolü o. Ne olursa olsun bunu yapabilmeyi diledim. Günün tüm yükünü, yorgunluğunu, birikimini bırakıp tam burada, yıldızların altında, olabilme gücümü hiç kaybetmemeyi… dilekleri söylersek gerçekleşmez derler, belki yarın pişman olurum ama şimdilik buna inanmak istemiyorum. Şu an her şey çok kusursuz. Hava nemli değil, ılık ılık esiyor. Bir sarılmanın özlemiyle üzerime geçirdiğim tişörtüm üzerimde. Yalnız da değilim, en yakın arkadaşım yanımda bağıra bağıra şarkı söylüyor. Kendimden bahsediyorum, çok da ciddiye almayın beni.
Saat 23.51. Aklıma gelen 1568 varoluşsal sorudan biri de şu: Acaba 23.51’de tam bu saatte, bu toprak parçasında kim bulunacak? Acaba o da benim gibi hayat geri çağırana kadar biraz dinlenmek için mi gelmiştir buraya? Minik bir bebek ilk adımını tam da buraya atacaktır belki de ya da yaşlı bir adam ilk kez tek başına doğum gününü kutlayacaktır. “Herkesin birkaçı var kendisinden içeri.” Şarkı durdu şimdi. Gecenin sessizliğinde salıncağımın gıcırtısına bir de duvardaki saatin sinir bozucu tik takları eklenmiş. Sinirimi bozmasına izin vermeyeceğim ama negatif her şeyi reddediyorum bu gece. Kulaklıkta yeni bir şarkı başlıyor ve gecenin büyüsüne geri bırakıyorum kendimi. “Gökyüzü dökülür sanki bahçeye.” Sahiden de gökyüzü gerçekliği hiçe sayarcasına tüm görkemiyle karşımda. Nil çok doğru söylemiş, bundan büyük huzur yok.
Ayağa kalkıp dans etmeye başlasam ne olacak diye 1568. kere düşünürken salıncağı bilinçsizce durdurduğumu fark ediyorum. Eyvah, yan balkondaki yaşlı teyze ışıkları kapatıp usulca içeri geçti. Umarım gecenin bu vakti deli bir kadın oradan oraya salındığı için değildir. Deliye her gün bayram ama bugün gerçekten bayram, affet teyzeciğim. Balkonundan buraya fırlattığı çay paketiyle güne başlamıştım oysaki. Memleketinden getirmiş hem de. Komşuluk ölmemiş henüz, eğer az önce muhteşem dans figürlerim tatlı teyze için talihsiz bir gösteri olmadıysa.
Birkaç yıldız bulutların ardına karışırken yavaş yavaş hanelerden birkaçında karanlık hakimiyeti eline alıyor. Sayamadığım kadarıysa henüz uyumaya niyetli değil. Ne hayatlar var acaba bir pencere ötemde? Şu kocaman bayrağı iki silindir bina arasına nasıl astıklarını anlayamadığım binaların birinde, 4. kattaki soldan ikinci pencereyi görüyor musun? İşte o odanın şu anda mor bir ışık yaymasının bir sebebi olsa gerek. Mor ışığın sezgileri güçlendirdiğini öğrenen bir ebeveyn çocuğunu mu uyutuyor? Bir üyesi olduğum Z kuşağından bir genç sosyal medyadaki sonsuz meydan okumadan birini deniyor da olabilir. Belki de başka bir deli zıplıyordur oradan oraya. Tüm delileri, kaçakları, kaçamayanları buraya toplasam ne de eğlenirdik şimdi. Sığar mıydık buraya, bilmiyorum. Kocaman ormanın ortasındaki gökdelenli site göz kırpıyor bana oradan, sorumu yanıtlarcasına. Biz daha şu kocaman dünyaya sığamıyoruz, neyin hayalini kuruyorum ki!
Az önce bir motosikletle iki genç geçti penceremin önünden. İnsanların hikayelerini tahmin etmeye bayılıyorum. Biraz fazla meraklıyım biliyorum. Şimdi hayal zamanı. O iki adam tam 10 dakika önce aşağıdaki caddede karşılaşmış. Beyaz gömlekli olan kaldırıma oturmuş elinde sarı papatyalar ağlıyor. Biraz klişe biliyorum ama karakterimiz romantikmiş, bana söz düşmez. Üzerindeki lacivert tişörtünü üniformaya benzettiğimse gece vardiyasından dönmüş, nasıl da yorulmuş. İki bahtsız adam. İkisi de eve gitmeye henüz hazır değil. Kader bu iki dostu 15 Mayıs gecesi bir araya getirmiş.
Üniformalı olanın adı Koruhan olsun. –Evet ilk gördüğüm yerin adından esinlendim, çok da yaratıcılık aramayın bu satırlarda.- Koruhan kıyamıyor bu zavallı adama. İnsan insana bu saatte güvenir mi demeyin, romantik karakterimiz bir o kadar da korkusuz. Onun da adı Can olsun. –Kulağıma bir yandan “Saçlarında bir sonbahar estikçe üşütür.” diye fısıldayan o sese de merhaba.- Sahile doğru usul usul ilerlerken Can başlıyor hikayesini anlatmaya. Kendi mazlumluğunu hikayesinde arayan Can, gerçekliğin bu kadar yakında yüzüne vuracağını fark edememişti. Mutlu olmak zordur, biliyor Can bunu. Ama gecenin büyüsüne kapılan tek ben olmasam gerek Koruhan’dan gelen tek bir söz masallara geri uçuruyor Can’ı “Kötü günler görmeden.”
“Yarının hayali bugüne yeter mi?”. Çalma listemin başa dönmesiyle ben de gerçek hayata dönüyorum. Yarının hayali bugüne yetmedi belki ama bugünün masalı bana yarın yeter. Can’ın hikayesine gelecek olursak onu da hayal gücünüze, bugünün masalına bırakıyorum. Yarın sabah 8.30’da kalkıp Miescher nükleik asitleri nasıl bulmuş, onu öğrenmem gerek ne de olsa. Şimdilik hikayelere, yıldızlara, Koruhan ve Can’a veda zamanı. İyi geceler dünya! Mor camlı evdeki dost, sana da iyi geceler.
Not: Koruhan, eğer bu satırları okuyorsan yarın gece 23.51’de tekrar buradan geçmeni bekliyor olacağım, bugünün masalı yarım kalmasın.
Savaşın çocukları Çocukluk insanın evidir derler. Hangi çocuğun evi çadır olsun ki? Hangi çocuğun evi tabut olsun ki? Hangi birimiz hak eder çocukken ruhunun ölmesini? Daha büyümeyi beklemeden. Geceleri çocuğunun üstünü örtmeli insan. Savaşta vurulan çocuğunun naaşını değil. İstediği tişörtü giymeli çocuk ya da giydirmeli. Savaş pankartı tişört değil. Sokakta oynamalı çocuk ama babasının sokakta vurulmasını anımsayarak değil. Oyuncak bebeğini kucağında sallamalı fakat sütten yeni kesilen, öksüz bırakılan kardeşini değil. Dinini öğrenmeli çocuk. Ama ibadet yerini yıkanlardan değil. Ve gülümsemeli çocuk, korkusuzca, emin bir şekilde. Ve en önemlisi çocuk büyümeli, annesiyle, vatanıyla, diniyle…
Sabahında bombayla uyanan, Akşamında sela ile uyuyan, Namazında kurşunla vurulan, Ölümün şehri, Kudüs’üm ben.
Bayramlık yerine kefen giyen çocuklar, Namazını kılarken şehit düşen insanlar, Babasını mezara koyan evlatlar, Acının şehri, Kudüs’üm ben.
Bir zamanlar barışın sesi yükselirdi buradan, Şimdi sesiz çığlıklar yankılanır her köşede, Minarelerden yükselen ezan, Yürekleri titreten bir davet, Ama ne yazık ki, o ezan artık yalnızca İnleyen bir kederi fısıldar geceye.
Çocuklar ölürken susan dünya var, Müslüman diyerek saldıran düşman var, Elindeki taşla düşman kovalayan imanım var, Adım Kudüs soyadım Cihad benim.
Yüreğimde kırık dökük taşlardan inşa edilmiş duvarlar, Ve her bir taşında bir hatıra var, Bir anı, bir dua, bir kan damlası, Her adımda özlem, her adımda acı, Kudüs’üm, senin her bir sokağında Bir tarih yazılı, Bir ümmetin kaderi seni bekler, Bazen kurşunla, bazen dua ile…
Her sabah orada, yeni bir umut doğar, Ve her akşam, o umut, Biraz daha kaybolur gökyüzüne. Her köşe başında bir dua, Her duvarda bir yıldız, Kudüs’üm, senin her noktanın Gözlerimdeki ışıltıdan daha değerli, Her köşe başında bir hatıra, Ve her hatırada bir yara…
Ama sen yılmazsın, Ve her yara sana daha da güç verir, Her bir kurşun, her bir acı, İmanını daha da kuvvetlendirir, Adım Kudüs, soyadım direniş benim.
Baharın geldiği kuş cıvıltılarından belliydi. Küçücük bir kasabaya atanalı daha on ay olmuştu. On aydır ilk defa bu kadar gün yüzü görüyordum. Ekmek almaya çıkmıştım, kulağımda kulaklıklarımla. Kendimi müziğin ritmine kaptırmıştım. İçimde tarifi imkânsız bir mutluluk vardı. Sekerek yürüyordum nerdeyse… Tam o sırada omzuma bir el dokundu. Döndüm baktım, esnaflardan Musa beydi bu. Ağzını kımıldatıyor belli ki bir şeyler söylüyordu. Kulaklığımı çıkardım, Buyrun Musa bey, dedim. Gülmekle ciddiyet arasındaki duran suratı birden bir anlam ifade etmemeye başladı. Hoca hanım, dedi kaşlarını çatarak. Dalmışsınız yolda giderken, pek de keyifli tırı vırı bir şeyler söylüyordunuz lakin bu kadar gürültü buralara fazla gelir, dedi. Gülümser gibi oldum önce. Yüzüne tekrar baktım, niye gülmem gerekli ki diye düşündüm. İşte tam da karşımda durmuş olan şu adam benim iki mırıldanmamdan rahatsız olmuş ve belli ki bir şeyler de ima etmeye çalışıyor. Ciddiyetimi topladım, Musa Bey keyifli bir şekilde ekmek almaya gitmem ne kadar gürültülü olabilir ki? Diye sordum. Ben bilmem hoca hanım dedi. Esnaf hep dükkanın önünde. Milletin aklına ne gelmez? Sen bu adetlerini o yüksek okullarda bırakmalıydın eski köye yeni adet getirme. Müziğini de sevincini de içinde yaşa, deyip yöneldi kasap dükkanına. Gerçekten şu beş dakika içinde yaşadıklarım gerçek miydi diye sorguladım bir an. Müzik dinlemek iki dakika keyifli bir şekilde ekmek almaya gitmek kime ne kadar gürültülü gelebilirdi ki? Kim bundan neden rahatsız olabilir ki? Keyfim o beş dakikada bozulmuştu, çıkardım kulaklıkları. Gayet sert bir şekilde girdim o rutubet kokan dükkanın içine. Şöyle bir etrafa bakındım, sanki alacağım iki ekmek değil de başka bir şeyler de arıyorum gibiydi. Sonra düşündüm, gelen rutubet kokusu bu cıvıl cıvıl kasabadan değil belli ki insanların o boş zihniyetlerinden ileri geliyordu. Müzik dinlemeyi çok büyük ayıp sanan o zavallı insanlar, bir kilo kıymayı eksik tarttığında ayıp olarak algılamıyor, ekmeğin gramından çaldığında kimin hakkı diye düşünmüyor. Üzücüydü gerçekten, yüksekokulda okuyup insanların hakkından kaçınmak(!) Oysa insan dediğin güzelliklerle değil, çalmalarla çırpmalarla var olmalıydı. Otuz cm kulaklık takmak yerine, otuz gr bir şey çalmalıydı insanlardan. Çünkü eski köyün eski âdeti buydu. Ve asıl var olansa mutsuzluk tek başına egemen olmamalıydı hayatlarımızda. Kasap Musa Bey mutsuzsa hoca hanım da mutsuz olmalıydı elbette. Çünkü insanlık bunu gerektirirdi onlara göre, nasırlı bir ayakla yaşamak ömrünce…
Yalnızlık dolu kadehler İçtikçe sarhoş oluyorum. İçmeyince kahroluyorum. “Asla yalnız bırakmayacağım.” Diyenler, neredeler?
Gün dönüyor, gece ile gündüz eşitlendi Elimde sizden kalan üç beş resim idi Gerek kalmadı resimlere, özledikçe Hatıralarınız zihnimde kilitlendi
Aklımdasınız ama bedenî yalnızlık bitmiyor. Terk edişlerinizi düşünürken çayım soğuyor. Yalnız geçen her bir gün, her bir gece, Sanki kalbim kendine taştan bir duvar örüyor. Her bir tuğlada da sevdiklerim içime gömülüyor.
Belki de vakit gelmişti, göçme vaktine. Öldükten sonra gireceksem terk edenlerin kalbine kalsın! Yaşarken ihtiyacım vardı sevmenize. Vakit geldi, şimdi toprağa kavuşma vakti…
Son dönemlerde yaşanan gelişmeler uzun bir aradan sonra ‘Ona İhtiyacımız Var’ serisine bir yazı eklemeye itti beni. Yazımın başlığı ‘Ona İhtiyacımız Var- Kudüs’ mü yoksa ‘Ona İhtiyacımız Var-Filistin’ mi olmalı diye uzun süre düşündüm. Mesele Kudüs’ün hürriyeti meselesi miydi yoksa Filistin’in mi? Kutsalımız olan Mescid-i Aksâ’nın içinde bulunduğu Kudüs özgür olsa ama Tel Aviv’de Aşkelon’da Aşdod’da işgaller devam etse yine de her şey sona erer mi? Yahut sözde Filistin hakimiyetinde abluka altındaki Gazze tam anlamıyla özgür bir Gazze mi? Yine sözde Filistin hakimiyeti altındaki Batı Şeria’da yaşananlar Kudüs’ün özgürlüğü için mi yoksa Filistin’in özgürlüğü için mi?.. Bana kalırsa Kudüs son kale.
Filistin halkı bir insanın kaybedebileceği her şeyi senelerdir bilfiil kaybediyor. Aile, evlat, özgürce ibadet, özgürce gezip dolaşmak hatta kendi evinde yaşayabilme hakkını. Ama insanların içinden inançlarını söküp atamazsınız. İbadeti engellemek inancı yok etmez, zulüm inancı yok etmez, işgal inancı yok etmez. İnanç kişinin ancak kendiyle ve inandığı Allah’la/tanrıyla arasında olan bir sırdan ibarettir. Ve dışarıdan yapılan her müdahale bu sırrı zayıflatır ya da kuvvetlendirir. İşte Filistin’in özgürlük mücadelesinde bilhassa Kudüs/ Mescid-i Aksâ müdafaasında canlarını ortaya koyuşlarının özü inançlarına insafsızca yapılan saldırının bu sırrı büyütmesinden gelir. Bu sırra diğer dinler ne diyor bilmiyorum, biz iman diyoruz.
Ümmet
Meseleye birçok açıdan bakılabilir. Arapların İngilizler dolayısıyla Osmanlı’ya tutumlarına, Arapların İngilizler dolayısıyla Yahudi’lere tutumuna, toprak satma meselelerine vs. girmeyeceğim. Öte yandan içi yanan bir Müslüman olarak objektif davranabileceğim vaadini de veremem, yine de bunun için çabaladığımı bilmenizi isterim. Kendi adıma ben meseleye önce insani açıdan sonra dini açıdan sonrasında ise mevzu bahis tarihte yaşanan gelişmeler açısından bakıyorum. Ortada işlenen bariz bir insanlık suçu olduğundan ve İslam terminolojisinde toplumun karşılık bulduğu ümmetin ferdi olarak baktığımdan sebep, tarihte yaşanan gelişmeleri en azından şimdilik ötelemeyi yeğliyorum. Sırası gelmişken burada bir parantez açmak isterim ümmet hakkında.
Ümmetin kökenine indiğimizde üm kökünün 2 anlamı olduğunu görürüz. Üm, anne demektir; ümmet ise anneden çıkma, anneden türeme. Öte yandan üm, lider demektir; ümmet ise liderlik yani yol göstericilik demektir. Yani ümmet kardeşlik bilinci ve hissiyatı içinde yaşayan öncü bir toplum olmalıdır fakat bunu ne kadar başarabildiğimizi Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Kırım’da, Yemen’de, Keşmir’de, Çeçenistan’da, Kudüs’te ve daha nice coğrafyada görmek mümkün. Habil’le Kabil’de başlayan kardeşlik kavgamıza son veremediğimiz gibi Peygamber Efendimiz’in bıraktığı öncülük tohumlarına da can suyu veremedik. Bunların sebeplerini birçok yere dayandırabiliriz fakat ben bu serinin temeli olan ve sadece bahsi geçen değil yaşanan tüm sorunların sebebi olan asıl hatanın Kur’an’ı anlayamamak olduğuna kaniyim.
Bununla beraber teknoloji çağı, milenyum çağı, o çağı, bu çağı söylemleri de bana oldukça hakikatsiz gelmekte. Zira zamanında çocuğunu toprağa gömen babalar şimdi hayatın sığdırılmaya çalışıldığı bir alete gömüyor, zamanında yaşanan nefsi münakaşalar daha şiddetli biçimde devam ediyor, zamanında yaşayan Ebu Süfyan da Ebu Ubeyde de bugün hala hayatta, Kabe’nin içindeki 360 put şimdi kalbimizde 3600 tane oldu, Lât para, Uzzâ makam, Menât saygınlık… Yani hala Cahiliyye devrindeyiz, değişen tek şey riyada ustalaşmamız ve tüm bunları içimizde başarıyla saklayışımız. Konudan uzaklaşmayayım, ortada olan ve hedefe konan şey Kur’an’ı anlamak olmalıdır. Kur’an’ı anlamaya başladığımızda ümmet tohumu da içimizde filizlenecek, öncülük tohumları da. Ve çarklar ümmet için dönmeye başlayacaktır.
Tarih
Yukarıda da söylediğim gibi bu toprakların tarihinde yaşanmış olaylara girmeyeceğim fakat çok gerilere gitmeden olaylara biraz göz atalım. Biliyoruz ki İngilizler kendi emelleri için bu topraklardan ellerini çektiklerinin hemen sonrasında 15 Mayıs 1948’te İsrail kuruluşunu ilan etti, bugün kayıtlarda El Nakba yani felaket günü olarak da geçer. Ve aynı gün 1948’te Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak ve Suudi Arabistan; Filistin topraklarına girip İsrail’e savaş açtı fakat plansız ve sistemsiz olan bu savaşı, İsrail’i 3 tarafından çevirdikleri halde aylar sonra kaybettiler ve İsrail-Arap savaşlarının ilki tarihe yazılmış oldu. Araplar bu sefer Mısır, Ürdün ve İsrail arasındaki toprak paylaşımıyla önceleri kabul etmedikleri Birleşmiş Milletler paylaşımından daha fazla toprak kaybettiler. Ve Kudüs İsrail yönetimindeki Batı Kudüs ve Ürdün yönetimideki Doğu Kudüs olmak üzere bölündü. Mısır ve Ürdün ellerine geçen topraklar karşısında farklı tutumlar belirlerken İsrail her zaman yaptığını yaptı ve güçlendi.
Nasır, Arapları İsrail karşısında yekvücut birleştirse de İsrail hazırlığını ciddi manada tamamlamıştı. 5 Haziran 1967’de erken davranıp Mısır ve Suriye’ye karşı Altı Gün Savaşları’nı başlattı ve sınırlarını 5 katına çıkardı, Kudüs’ün tamamını ele geçirdi. Enver Sedat kaybettiği Sina Yarımada’sını geri almak için İsraille masaya oturdu, ilerleyen zamanlarda ticari ilişkilerini güçlendirdi ve İsrail’e petrol sattı. Bu hamleleriyle topraklarını ve ekonomisini kurtarsa da Arap Devletlerini karşısına aldı. 1980 senesine geldiğimizde ise Kudüs İsrail’in başkenti ilan edildi. 15 Kasım 1988’de Cezayir’de, Filistin Ulusal Konseyi bağımsızlığını ilan etti ve başkentini Doğu Kudüs ilan etti. Filistin’in kuruluşunun ilanıyla Arap halkı ile İsrail arasında çatışmalar baş gösterdi.
13 Eylül 1993’te Norveç’te İsrail başbakanı ile Filistin Kurtuluş Örgütü lideri el sıkıştı, Oslo Anlaşması yapıldı. Barış süreci ise iki tarafta çıkan anlaşmazlıklarla hedefine ulaşamadı. İsrail, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden askerlerini çekse de Gazze abluka altına alındı. Mavi Marmara olayından sonra İsrail Türkiye arası anlaşmazlıklar başladı. Netanyahu Türkiye’ye tazminat ödedi, olayın üstü kapandı. Trump’ın tarihi açıklaması da Kudüs’ü İsrail’in resmi başkenti kabul ettiği yönündeydi ve ABD elçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı. Olaylar sürüp giderken İsrail uluslararası yasaları çiğneyip işgal ettiği topraklarda yerleşim yerleri inşa etti ve halkını yerleştirdi. Bu sırada Filistin halkı sürgüne uğradı ve evlerini terk etmek zorunda bırakıldı.
Zulüm
İsrail seneler önce geldiği ve bir parçasına sahip olduğu bu topraklarda gücünü ve sınırını genişletirken yerli halk tarih boyu zulme uğradı. Evlerini boşalttılar, darp edildiler, öldürüldüler. Günümüzde de yaşananlar bilfiil devam etmekte. Yahudi halkı Nazilerin kendilerine yaptıklarını Filistin halkına yapıyor. Günlerdir medyaya düşen görüntüler oldukça sarsıcı ve insanlık dışı. Arabasıyla Filistin’li genci ezen ve bu sırada İsrail savunma güçleri tarafından korunan işgalci Siyonist ise sözde masum halk. Genellemeler her zaman tehlikelidir, dün New York’ta yaşananları protesto eden Yahudi halk Filistin topraklarında da yaşıyor olabilir. Ancak Hamas komutanlarının saldırılar durmadığı takdirde füzeler de durmayacak çağrısına rağmen saldırılara devam eden İsrail güçleri, sivil halktan kayıplar vereceğini de biliyordur muhakkak. Ki unutmamak lazım Gazze’den atılan füzeler Demir Kubbe’ye takılabilirken İsrail güçlerinin Mescid-i Aksâ bahçesinde 1 metre uzağındaki halka açtığı ateşi, attığı bombayı ya da Gazze’ye attığı füzeyi engelleyecek bir savunma mekanizması bulunmamakta.
Gazze/12.05.2021
Görülebilecek ahlak mertebelerinin hepsini aşmış bir Peygamberin ümmetine O’nun tutumlarını benimsemek yakışır ve dileriz masumlar ölmesin. Fakat barış ortamı sağlanıncaya dek bu topraklarda kan dökülmeye devam edilecek. Gözünü kırpmadan şehadete koşan kardeşlerimizin acıları yüreğimizde harlanırken gelin Kur’an’a sarılalım..
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan(henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.
Aynı sûrenin devamndaki ayetlerde şöyle der: Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler. Filistinli gençlerin günlerdir süren direnişi bize bu ayetleri hatırlatmalı. Evet biz Allah yolunda ölmeye de gerekirse düğüne gider gibi giden bir ümmetiz. Fakat biz aynı zamanda diriliş meşalesini yakan Peygamberin ümmetiyiz. Biz bir taraftan şehadete koşarken bir taraftan dirilişe koşmadığımız sürece tarihin sayfalarına isimlerimiz kanla yazılacak. Bugün kınadığımız Yahudiler güçlerini askeri ordularından değil üretim ve diplomasiden almakta. Dünyanın dört bir yanında zulme uğrayan milletlerin çoğunluğu Müslüman’sa ve kemale eren din İslam’sa bu denklem mutlak tek sonuç doğurur, o da İslam’ı, Kur’an’ı ve siyeri anlamadığımızdır.
Sorun – Çözüm
Seneler boyu süren 6666 ayetin nüzülü “Oku!” ile başlar. Dilinde her daim bir hoşgörü barındıran Kur’an’ın ilk ayetinin bir emir olmasında ben farklı anlamlar arıyorum ve aramak zorundayım. Zira emir ya güçlü bir kimsenin güçsüze baskısını ya da sevdiği kişiyi korumak için onu ikaz edenin şefkatini ifade eder. Allah’ın bize olan sevgisinde zerre kadar şüphemiz olmadığına göre bu emir kesinlikle ikinci durumu kapsar. İnsanlık okumadığı takdirde hüsrana uğrar, okumadığı ölçüde geride kalır ve okumadığı ölçüde zulme uğrar. Burada okumak diye bahsi geçen kişinin kendinden başlayarak kainatı okuması ve Allah’ı bulması.
Bu okuma süreci içinde büyük bir çalışmayı ve emeği kapsar. Bu okuma süreci bir fedakarlık ve cefa sürecidir. İnsan bu yola koyulmadığı takdirde her şeyden önce kendini bulamaz. Kendini bulamayan var olamaz. Var olmayan meydan okuyamaz. Bugün Kudüs meselesini kutsal boyutundan sıyırıp ele alacak olursak karşımıza net bir şey çıkar: Yahudi toplumunun irade ve çalışması, gücü ve üretimi. Zira Allah vaadini vermiştir, “İnsan çabasının sonucunu elde eder.” Müslüman alemi körü körüne, bağnazca dine bağlanmayı bırakıp bilime yöneldiğinde ve ürettiğinde, zulmü uygulayabilme gücü Müslümanlara geçecek ve bizim ahlakımız da bunu kat’i surette reddedecektir.
Mescid-i Aksâ Müslüman aleminin ilk kıblesidir. Mescid-i Aksâ miracın şahididir. Mescid-i Aksâ Filistin’in değil ümmetin meselesidir. Bu yazıyı yazarken Beyt Lahya’da aynı evden 7 kişinin şehadet haberini okumaya devam ediyorsam, Gazze Şeridi’nden her gün şehadet haberleri düşüyorsa ve İslam alemi oturduğu tahtlardan Ebabil’leri bekliyorsa Müslüman’ların Yahudi’lere söyledikleri kuru laf kalabalığından ibarettir. Temennim Müslüman ülke ve halklarının diriliş ilacı Kur’an’a sarılması ve dünyaya adaleti, huzuru ve ahlakı göstermesinden yana. Zira Kudüs yıl boyu yanmaya devam eden ve Ramazan’da şiddetlenen bir yangındır. Bu yangın bir bakıma saman alevidir, medyada parlar, kahroluruz ve sonra unutulur gider. Bu yangında yanıp tutuşan Filistin halkı olur. Medya zaman zaman Arakan’ı öne sürer zaman zaman Doğu Türkistan’ı. Bu; sahada silahla bedene, medyada haberle ruha yapılan bir saldırıdır. Bir diğer temennim saldırgan Siyonist zihniyetin barışa yönelmesi ve kutsal kitapları Tevrat’ın ilk emrini yerine getirip, insanları ‘Yaşat!’masıdır.
Kudüs benim için sözcükler ve paragraflara sığdırılmayacak yüce bir arzudur. Allah onun müdafaası için canla başla direnen kardeşlerimizden razı olsun. Üzerinde çalıştığım Kudüs temalı eserim meydana gelinceye dek bunlar Kudüs için söylediğim son sözler olacak:
Umut baki, vuslat ne kadar geç Kudüs sen hep benimsin, benim olacaksın er ya da geç!
Çift şeritli yolda muhtelif hızlarla gelip geçen araçlar… Yanımdaki bankta oturan sıska çocuğun kol saatinde gürültüyle akan zaman trafiği… Saniye yelkovanı solladı, akrep; sarı ışıkta hazır, yeşil ışıkta tam vaktine vasıl… Kırmızı ışığın bu taraklarda tek bezi -sözde- kazadan yaralanışlar ve ölüşler. Söyleyeyim size, hiçbiri tesadüf değil.
Derince bir nefes içiyorum egzoz dumanlı havadan. Ne kötü kokuyor! Her defasında öksürtüyor. Sağ elimin tersiyle sinek kovalarcasına sağa sola sallayarak savuşturuyorum.
“Hep durgun, hep an gibi kısa mı vermelisin nefesi, bu kadar cimri olma!” diye söyleniyorum kendime. Ne saçma bir kızgınlık bu? Hava aynı hava, duman aynı duman, nefes aynı… Verilmiş olan nimetten faydalanmayı bilmeyen benim. Kokuyorsa kokuyor, ne olmuş?! Can aşımı ayakta tutan katığım değil mi bu? İçimin her köşesine sinercesine çektim derince bir…
Öyle ya, ya bir sigara bağımlısı olsaydım ve iflas etmiş ciğerlerim soluk aldırmamacasına iki eliyle sıksaydı boğazımı! Nasıl kurtulabilirdim? İstesem de değil nefes almak, düşünemez, hissedemezdim bile! Saçmalık. Cümlede mantıken hayati olana vurgu yapmak gerekir. Belki de hazır -öksürükle de olsa- nefes alabiliyorken benim için “yaşamak” denen şey; düşünmek, hissetmek… Sol elimi sımsıkı yapıştırıyor kapatıyorum gözlerimi, yoldan geçen motosikletin patlak sesini dinliyorum sonra kalbimin atışlarını… İyi ki… İyi ki yaşıyorum.
Nereden geldim buralara? Hep şu sıska çocuğun metal saati yüzünden! Bu saatin ustasına ne demeli bilmiyorum. Tıkır tıkır, tıkır tıkır… Tam üç dakikadır; gün boyu insanın diline dolanan reklam şarkısı gibi başımın içinde çınlayıp duruyor sesi. Hayat filmimin çekimleri devam ederken bu reklam şarkısı, zaten günlerce kez duyduğum lakırdılar gibi. Belki değil; yaşadığım her saniyede, her defasında aynı zannettiğim senaryoda, önceden kestiremediğim bir finalin son sözleridir.
Bütün bu hercümerci anlatarak sizleri de yormuş olmuyorumdur umarım. Zira bu durakta bir kimse ile muhabbet etmeden vakit geçmiyor. Siz de olmasanız, şu tramvayı bekle ki gelsin! İyi ki varsınız; sesler, kokular, hava, duman, nefes, zaman trafiği, ömür, ölüm…
Merhaba, bugün genç bir başarıyı tanıyacağız. Bize güzel bir örnek daha…
Sizi tanımak isteriz. Buğra Yündem’i üç cümle ile anlatmanız mümkün mü?
Tabii ki. 18 yaşındayım. Aslen Samsunluyum. Aileme, sevdiklerime ve iş arkadaşlarıma çok değer veren biriyimdir.
Kendi işinizi kurma aşamasında aile ve çevrenizdeki insanların size karşı tutumu nasıldı? Bu noktada sizinle aynı hayalleri paylaşan kişilere tavsiyeniz ne olur?
Aslında ben bu sektöre tamamen yabancı biriydim. Değerli bir abimin sahne aldığı etkinliğe beni davet etmesiyle başladı serüvenim. Beni o konserde en çok etkileyen şey, insanların eğlenip mutlu olmasıydı. Benim de aklıma insanları eğlendirme fikri geldi.
Bu sektörde en çok zorlandığım şeylerden birisi ise çalışma arkadaşlarımı seçmem oldu çünkü insanlara güvenmek gerçekten zor. Bu sektöre girecek kişilere tek tavsiyem de çalışma arkadaşlarını dikkatli seçmeleri olacaktır. Hataya yer verilmeyen bir sektördeyiz.
Aile konusuna gelecek olursak da benim en büyük destekçim abimdi. Her annenin olduğu gibi benim annemin de bazı endişeleri vardı. Oğlum yapamazsın edemezsin gibi cümleler kurmuştu bana. Fakat gün geçtikçe ben kendimi daha da geliştirince, annem de bana güvenmeye, beni desteklemeye başladı abim gibi.
Bildiğiniz üzere yaklaşık iki yıldır tüm dünyayı etkisi altına almış bir salgın (Covid-19) var. Bu sizi ne ölçüde etkiledi?
Sadece bizi değil, tüm insanları etkiledi aslında bu. Konserlerimizi, partilerimizi Instagram canlı yayını üzerinden yapmak zorunda kaldık. Birçok arkadaşım virüs sebebiyle bu sektöre ara verdi mesela. Ama biz ekibimiz olarak yeni projelerle devam etmeyi planlıyoruz.
Önümüzdeki günlerde hangi etkinliklerle insanların yüreğine dokunmayı düşünüyorsunuz?
Şu anda hem SMA hastalığına farkındalık yaratmak hem de ülkemizdeki amatör seslere, abilerime destek çıkmak amacıyla düzenleyeceğimiz bir canlı yayın konseri var. O da şöyle olacak: 3 ünlü ve 15 amatör sesle gerçekleştireceğimiz bir Instagram canlı yayın konseri…
Rol model olarak gördüğünüz bir kimse var mı? O kişinin hangi yönü size çekici geliyor?
Aslında ben kendimi bildim bileli abim Tunahan Yündem’i, onun başarısını idol ediniyorum.
Sözlerime son olarak şunları ekleyebilirim: Kimse yaptığı iş ne olursa olsun, ondan yılmasın, pes etmesin. Eninde sonunda maddi ve manevi olarak bir şeyler kazanıyor insan.
Bazen konser alanı tutarken yaşımdan dolayı sıkıntılar oluyor. Buradan etkinlik alan sahiplerine sesleniyorum: Ben konser yapıyorum, dolandırıcı değilim!
* * *
Bugünlere gelmemde büyük bir etkisi olan Red Yapım’ın sahibi Adil Tolungüç’e de çok teşekkür ederim.
Adil Tolungüç Abimin çok sevdiğim bir sözü vardır: “Nefesin kesilene kadar hayallerinin peşinden koş!”
Ben de ondan aldığım ilhamla hayallerimin peşinden koşmaya devam edeceğim.
Buğra Yündem
Bu hoş röportaj için 24Okur adına da çok teşekkür ederim. Çok güzel başarılara imza atacağınıza inanıyorum…
Tarlada çapa, ekinde orak, ayçiçeği dövmede sap olmak. Oysa biz istemez miydik iş sahibi, memur olmak? Kadın olmak ne zordu bu memlekette, acıyla şiddetle anılan kadın olmak ne zordu. Gece dışarda dolaşırken hesap vermek ne zordu. Zorlaştırdılar…
Kadını en kuytuya, en köşeye sıkıştırdılar. Kadın kısmı şöyle, kadın kısmı böyle diye meşrulaştırdılar. Sadece bir günde onlarca kadın ölüyordu, biz buna alışmak istemiyorduk. Alıştırdılar…
O kadınların aileleri vardı, dinmeyen ağrıları, silmeye çalıştıkça daha çok akan gözyaşları. Hiç saydılar ama sayamayacaklar. Bitti demeyeceğiz. Bitmeyecek. Bu cinayetlerin sonu gelesiye kadar ses olacağız. Biz susmayacağız. Kadınlarımızın o acıya katlanmasına göz yummayacağız. Bu şiddeti normalleştiren algıyı kıracağız.
Cahit Sıtkı; memleket ister gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun. Ben de memleket isterim; eşitliği, adaleti aramanın suç olmadığı koyu bir memleket!
Merhaba Ben. Nasılsın? Ağzın kulaklarındadır umarım, sağlığın yerinde, aklın başında, dişlerin ağzındadır. 🙂 Uğramayınca buralara merak ettim seni. Alıp başını göç ettin sandım. Çünkü insan göçer bazen kendinden. Fikrinden, aklına… Mantığından, duygularına… Çaydan , kahveye göçer. Kalabalıktan, yanlızlığa… Öyle işte, göçtün sandım be canım! Dağlar aşıp, engebelere takıldın sandım. Bir daha yazmayacaksın, küseceksin sandım kaleme. Bilirim sen kimseye gönül koymazsın, hayatın telaşınadır bu hüznün. Geçer be gülüm. Biter elbet bu hengameler. Sen hep uğra ama buralara. İstersen karala geç, istersen dök içini. Kızmam öyle ‘ vay göz yaşı döküldü ıslandı hep buralar’ diye. En vefalı yâr kalemdir bana göre. Sarar, sarmalar, hatta öper koklar bile. Göçersen de eğer bir gün, satırlara göç, şiirlere, mısralara…