Her Gecenin Biri

Öylece uzanıyorsun yatakta. Uyumak istesen zihnin gözlerini kapatmana izin vermez, sevişecek olsan yatağın tek kişilik. Bahanelere de gerek yok aslında; yatağın çift kişilik olsa, hatta yanında yatsa biri, bu sefer de çift kişilik yalnızlık başına bela olacak. Yalınsın ve yalnızsın. Dün geceki misafirin de avutamaz artık seni. Aklının oyunlarının bir parçasıydı tüm o misafirler, geçmişte kaldılar. Kim bilirdi zihninin kendi patolojik durumunu bir başka patolojik duruma çevirmek için yarattığı o hayali misafirleri bile senin gün gelip de özleyeceğini? Kimse bilmezdi. Kimse hiçbir şeyi bilmezdi.

Seni gökte ararlardı, yerde bile değildin. Yoktun sanki. Hatta hiç var olmamıştın. Eğer bir farkındalık insanı üzüyorsa geç geldiğindendir çoğu zaman. “Hep öyleydi, hep böyleydin,” deyince kendine, üzülmüyor musun sen de?

Kitap okusan uyuyakalırsın. Uyumak gelmiyor içinden. Bedeninin uykuya ihtiyacı var oysa.

Belirli aralıklarla kalkıp evi turluyorsun. Buzdolabını açıyorsun canın hiçbir şey yemek istemediği halde.

Bazen seri katil olmayı düşünüyorsun. Hâlbuki bu hiç sana göre değil. Kurban olmayı tercih ediyorsun sonra. Sanıyorsun ki bu hayatta yalnızca kurtlar ve kuzular var. Çakallar ne olacak peki? Al başına belayı. Düşünecek bir zırvalık daha çıktı.

Hiçbir şeyin farkında olmak istemiyorsun, herhangi bir şeyin farkına vardığını hissetmek de… Kendini her şeyin farkında sanan ve ölümünün bundan olacağına inanan bu Dostoyevski çakması insanların saçmalıklarından bıktın çünkü. Çoğu olgu saçmalaşıyor gözünde. Yedi kere “iskelet” de, anlayacaksın ne demek istediğimi.

Bir şeyler yazmak istiyorsun. Haftalardır bunaltıyor kendi cümlelerin seni. İçine sinmiyor yazdıkların. Kullandığın kelimelerin her biri birbiriyle alakasız, harfler kaleminden dökülürken ağlamak geliyor içinden. Ağlayamıyorsun da bir türlü. Bu his, üzerinde bir lanet olup kalıyor saatlerce. Yazmak da iyi gelmiyorsa artık, ne beklersin o ruhtan?

Bir yandan hayat devam ediyor. Sorumlulukların var. Hedeflerin var, en azından dışarıdakiler öyle biliyor. Hayatın amacı mutlu olmak mı, bilmiyorsun. Zaten John Lennon da değilsin, ilkokul çağında kurmuş olduğun öyle etkileyici cümlelerin yok mutlu olmak fikriyle ilgili. Bunu uzatmaya gerek yok, sıradaki konu gelsin. Veya gelmesin. Önce dinle. Ya da dinleme. Önce içinde bulunduğun hiçliği gör. Bu belki seni mahveder. İyi olacağının sözünü veremezsin. İyi olmak ne demek, onu da bilmiyorsun sen. Boş gezer boş konuşursun kendi kafanın içinde.

Eski aşklarını düşünürsün bir de. Sanki sen değilsindir o sevgili, bir başkası yaşamıştır o ilişkileri. Ama bir tanesi, bir tanesi vardır ki onu gerçekten sen yaşamışsındır iliklerine kadar. O ilişki öylesine “sen”dir ki hiç yabancı gelmez sana, zaman zaman kendine bile yabancılaştığın halde. Bir iç çeker, “Keşke böyle olmasaydı,” dersin şimdiki haline bakıp. Bu işler böyledir işte.

Kuşların farkına varmıyor musun ya da gerçekten uçmuyorlar mı artık mavilikte? Oturur bunu düşünürsün. Gecenin üçüdür vakit. Seni hep zamansız fikirler yorar ya zaten…

Farkındalık hakkında çok düşündün. Farkındalık mutluluk ister, keder ise farkındalık; bilirsin. Önemi yoktur. Çünkü merkezinin sen olduğu bu küçük çembere çok uzaksındır. O nasıl oluyor? Sorma artık bunu. Zihnine karşı çık, gözlerini kapat ve artık yaşamaya başla o yarı ölüm halini. Nasıl olsa bir sonraki gece devam edeceksin bu mesaiye. Eğer seni bekleyen gün bu dünyadaki son günün değilse tabii.

Bir de yarın sabah yatağını toplamayı dene. Belki yatağını toplasan olmayacaktı bunların hiçbiri.

Ben Selin Ece Güllü, 18 yaşındayım. Okumayı ve yazmayı boş zaman aktivitesi olarak değil günlük hayatın bir parçası olarak gördüğüm için buradayım. Burası çok güzel bir yer.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir