26.9 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Tramvay Durağı 3. Bölüm

İn cin top oynuyor. Kaldırım kenarına sıra sıra, özenle eşit mesafede yerleştirilmiş sarı ışıklı, bir yanıp bir sönen lambalar; gerilim filmlerindeki kapı gıcırtısı gibi ürpertiyor insanı.

Meltem desem değil rüzgâr desem değil fırtına hiç değil; inişli çıkışlı ruh halleri gibi dengemi bozuyor hava.

Haberlerde çıktı geçenlerde, iklim bozuluyormuş günden güne, öyle diyordu boya küpüne banılmış suratlı bir bayan spiker. Değil birkaç ayda, bir günde dört mevsim yaşayacağımız zamanlar yakınmış.

Durağa yaklaştım sayılır. Koştur koştur yürümekten nefesim daralıyor. Yetişemeyeceğim diye endişelenmekten terleyen alnıma, göğün histerik esintisi üfledikçe soğuk alacağımdan ve bir ay boyunca yataktan çıkamayabileceğimden korkuyorum. İhtimali bile burnumu, her an hapşıracakmışım hissiyle gıdıklamaya yetiyor.

Geldim. Durak bomboş. Kimsecikler yok. Tramvay henüz gelmemiş. Her zamanki gibi. Yine! Yine ya geç kaldım ya erken geldim. İnsan bir defa olsun vaktini tutturamaz mı yahu?! Yok işte, beklemek düştü yine bahtımıza.

Hiç olmazsa iki çift lafın belini kıracağımız bir hayal olsaydı şu bankta oturan, benim gibi. Yoldaş olurduk ne güzel. Ne kadar beklesek de bir türlü gelmeyen şu adına sıfat bulamadığım tramvayın arkasından iki mısra şiir atar, yarım asırlık yaşam tutardık susuz denizde balık gibi.

Çölde serap, su gelirmiş insana…

Yordu efkâr. Lafı değiştiresim var.

“kırmızı baalık çöölde
Kavrula kavrula geeziiyor
Bedevii aadam geeliiyor

(Şarkı Sözünü yazan: Musa Karabörk)

Kalbimde Tütüyorsun

Sen bu hayatta benim en büyük yara kabuğum oldun!
Yaram iyileştikçe, yarayı deşmelerinle meşhurdun, son bu kaç (?) yıl…
Unutmaktan acizleşse de kalbim, tabiri caizse senin için yakınırdım her gün her gece.
Affedebilir miyim bilmiyorum veya daha kaç kere affedebilirim ki?
Acımın en ağrıyan tarafım oldun sen benim, sen, benim hiç değişmeyen kalp ritmim.
Bir ara kendine gel de, ben zaten sendeyim, karşılaşırız illa ki..

En çok affedişim, büyük aldanışım.
En çok inanışım, büyük yıkılışım.

Bir insan hiç nefretle özler mi karşındakini, nefret ede ede, dişlerini gıcırdata gıcırdata, özlem kokusuna hasret kalır mı?
Onu görünce nefretiyle boğmak isterken, sıkı sıkı sarılmak gelir mi içinden?
Hem nefret edip hem deli gibi aşık olabilir mi?
İnsan hiç gözyaşıyla sever mi, söylesene sevgili?
Başımı omzuna koyacağım günlerim olacaktı hani, kokunun bana verdiği huzuruyla…

En çok hevesim, büyük ah çekişim.
En çok heyecanım, büyük hüsranım.

Ben seni en çok, sana dalmalarımla sevdim sevgili..
Cam kenarında sallanan yaprakların seni düşlerimle andırmasıyla geçti ömrüm.
Gözümden akan yaş damlalarıyla sevdim yüreğini…
Kimi gün hırs ede ede, kimi gün affederek, kimi gün ise hasretinle tutuşarak..
Sen benim küçüklüğüm, küçüklüğümün en güzel yanı, sen benim çocukluğumun en yoğun duygusu oldun. Günlerim, Aylarım, Yıllarım…
Saçlarımdan tarayacağın anılarımız olacaktı hani, beni ellerinle büyüttüğün…

En çok kötü anılarım, en çok, güzel anılarım.
En çok iyi kim, en çok pişmanlığım.

Her gelişinde seninle yeniden var olmayı, seninle bütünleşme hissi dahi yeterdi beni mutlu etmeye..
Oysa kalbine dokunsan ben oradaydım, sığındığım limanımdın, günde kaç kere beni kalbinde hissettin; Kaç kere hatıralarına geldim kim bilir?
Kalbine dokunurken o sızıyı hissettin mi hiç?
Sen bu hayatta benim en çoğum oldun bilemedin, bilememişim.

Allah’a el açıp yalvardık, Sen bensiz ben sensiz ağladık, tüm umudumuzu çabamıza sarf ettik.
Gittin, al bak ne oldu? Bitti sevdamız...

Yılın İlk Tutulması: Süper Ay

Haydi toplanın yamacıma, bugün meydana gelecek olan Yay burcundaki Ay tutulmasının etkilerinden bahsedeyim sizlere…

Tutulma sezonumuzun ilki başlıyor. Bu Ay tutulmasının adı “Süper Kanlı Ay Tutulması”. Nedir ne değildir arkadaşlar..?

26 Mayıs 2021’de saat 14:13’de 05 derece Yay burcunda Tam Ay Tutulması yaşanacak. Bu tutulma ayrıca Süper Ay. – Bu tutulma Türkiye’den gözlemlenmeyecek. Avustralya, Batı Amerika, Okyanusya, Batı Güney Amerika, Güney Doğu Asya’dan izlenecek.

Süper dediğimiz, Ay’ın Dünya’ya en yakın olduğu konumda yeniay, dolunay fazına veya tutulmalara denk gelmesine denir. (Ay’ın Dünya’ya en yakın olduğu zamanlar, duyarlılık ve duygusallığın had safhada olduğu zamanları temsil eder. Huzursuzluklar yükselir, duygu durumlarının hızlı aktığı, iniş çıkışların, duygusal çalkantıların yüksek olduğu zamanları temsil eder.)

• Tutulma sırasında Ay’ın tuttuğu kırmızımsı-turuncu ışıltısı nedeniyle tam ay tutulmalarına bazen Kanlı Ay da denir.

Çok gözümüzü korkutmasın ama Güney Ay Düğümlerinde olduğu için biraz sıkıntılı bir tutulmadan bahsedeceğiz. Etkisi üzerimizde min. 6 ay boyunca sürecek arkadaşlar.

Ay tutulmaları kadersel oluşumlarla ilgilidir ve duygusal konulara dikkat çekerek, önemli dersler almamızı, hayatımızda gereken yerlerde değişiklikler yapmamızı sağlar.

Bu yüzden geride bırakmak zorunda olduklarımız ve tamamlanma enerjisi önem kazanacak. Kaderin cilvesi dediğimiz olaylara hazır olun!

Bakalım en çok kimler etkilenecek, nasıl etkilenecek dersek;

Yorumlayışlara göre tutulma en çok Yay, İkizler, Koç ve Terazi Burçlarını etkileyecek. Bu burçlarda gezegenlerimiz varsa o gezegen konuları üzerinden etkiler alacağız. Sevdiklerimizle iş birlikleri yapmak zorunda kalacağız. İnsanların bize olan güvenlerini ve saygıyı arttırmak için bu 6 ayı kullanacağız. Bunun için kararlar alabilir, eğitimlere başlayabilir, kendimizi uzun soluklu çalışmalarla yeni deneyimler elde ederken bulabiliriz.

Aslan, Kova, Boğa ve Akrep Burçları bu tutulmada pratik olmak için çaba gösterebilirler. Özellikle yeni girişimler, maddi konularda yeni yatırımlar, ev ya da araba alarak paramızı korumak için çaba gösterebiliriz. Hayatımızı özellikle maddi konularda hızlandıracak kararlar alarak geçirmeye niyetlenebiliriz.

Balık, Başak, Yengeç ve Oğlak Burçları içinse aşk konusu daha ağır basacak. İleriye yönelik attığımız adımların sadece kendi kararlarımızla olması için çaba göstereceğiz. Kimsenin buyruğu, emri altında kalmadan bir gelecek çizmek isteyebiliriz fakat bu tutulma bizi bu konularda özellikle hırslı ve bencil insanlar çevremizde varsa o kişiler nedeniyle yorabilir. Önümüzdeki 6 ayı iyi değerlendirmemiz gerekecek.

Tutulma Güney Ay Düğümü tarafında gerçekleştiği için zaten zorlu ve yorucu bir şekilde geçiriliyor. Alaşağı olma, gözden düşme riski veriyor arkadaşlar. Yani yay demek; savunduğumuz fikirlerin arkasında durmak demek ama güney düğümü tarafında olunca “Acaba benim bu fikirlerim beni mutlu ediyor mu?” “Ben fikirlerimin hapsi içerisinde miyim?” Bu sorgulamayı bize biraz daha yaptıracak arkadaşlar. Onun için gardımızı almalıyız!

Geçen tutulma yazılarında sizinle yaptığımız sembol çalışmasını hatırlıyor musunuz? Hani bir şemsiye çizmiştik ve o şemsiyenin altına korumak istediklerimizi yazmıştık… Bugün yeni bir sembol çalışmasıyla “Mottolu Mutlu” sloganımızı devam ettirmeye geldim. Başlıyorum…

Bir şeyin hayatınızda bir geçit olduğunu düşünün. Bu sembolü çalıştırmak için kapı geçitlerini kullanacağız.

• Evlilik sizin için bir geçitse, bir kapıysa; evde sevdiğiniz, ilgilendiğiniz, aşk kapısı yaratabileceğiniz “Yani o kapıdan geçtiğim an, o aşkı deneyimleyeceğim, o aşkı yaşayacağım.” diyebileceğiniz bu da yatak odanızın kapısı olabilir. O kapıyı aşkla süsleyin, üstüne süsler asın.

• İş ve iş konularında başarılı olmak istiyorsunuz, bununla ilgili çalışma odanızın bir yerinde masanız var vs. O odaya giren kapının üzerine gitmek istediğiniz üniversitenin bir amblemini, sembolünü asabilirsiniz. Ya da eğitimde uzman, başarılı olmak istediğiniz yerleri asabilirsiniz.

• Bereket mi sizin kapı girişiniz ya da onu mu istiyorsunuz? Mutfağın girişi, mutfak kapısının girişinde güzel bir süsleme yapabilirsiniz. Taç, taglar yani kapı süsleri vs. oluyor ya, kapılara tam geçişlere asacağız bundan.

• Ya da giderler, borçlar, ödeneklerle, kredilerle ilgili zorluklarınız mı var? O zaman da tuvalet kapısına taglar asabilirsiniz. (Mutfaklar bereket demektir, gelirler giderlerden dolayı wc kapısı tercih edilir.)

• Ev sahibi olmak veya yeni bir ev almak isteyenler de evin giriş kapısını taglarla süsleyebilirler.

Çok işinize yarayacağını göreceksiniz. Zaten bir önceki mottolu mutlu sembolden de olumlu sonuçlar alıyorum uygulamayı yapanlar için. Şemsiye figürleri çizmiştik artık bunların miladı yavaş yavaş doluyor ama sizinle yine haziranda bir yazıyla buluşacağız. Hazirandaki o güneş tutulmasıyla birlikte yeni bir sembolle geleceğim.

Bu Ay tutulmasında bu sembole niyetlenip çalıştırabilirsiniz. Bu da 6 ay boyunca böyle bir geçişle, bir geçitle, bir kapının önünde kalmalı. Bunu kullanın çok işe yarayacağına inanıyorum. Ben de kapılarımın üstüne yavaş yavaş sticker’larla, güzel güzel objelerle süslemeye başlıyorum arkadaşlar. Bunları da söylemiş olalım.

İnanç ve ümitle…

Bu tutulmada en içten dileklerimiz tutulsun. ?

Bir İhtiyar

Bir ihtiyar, sakalları kızarmış sigara kokar,
Önünde bir testisi var, içerisinde su var sanır,
Bilmez akan gözyaşları testinin kalbinde parlar,
Kana kana içer fark etmez, ne de olsa ihtiyar.

Bir ihtiyar, sakindir belki çılgın veya hantal,
Yaşanmışlıkların perdesini aralamaktan korkar,
Araladığı takdirde kötü anılar yüreğe batar,
Önüne bakar ne kaldıysa, ne de olsa ihtiyar.

Bir ihtiyar, sebepsizce her daim haklı çıkar,
Yüzü solmuş artık direnemez dünyadan kopar,
Ölüm geldi çattı eridi dağlarda kar,
Bir kefen ki küçücük, nede olsa ihtiyar.

Bir ihtiyar, düşün dev bir çınar,
Artık gölge değil, gölgede yatan yar,
Koyulurken gölgesine çınarla beraber ağlar,
Belki bir çınar olur tekrar, nede olsa ihtiyar.

Bir ihtiyar, çınara su veren güzeli kalbine saplar,
Uzaktan sevmek işte, Cemal Süreya kadar,
Yazdığı bir kaç satır ondandır, onlar hala yaşar,
Son satıra kaldı sözü, nede olsa ihtiyar.

Pusula

Pusulasını yitirmiş,
Büyük beyaz bir güvercin gibiyim.
Varmışım varacağıma,
Ama ben benden gideli çok olmuş. Amacımı yitirmişim.

Pusulasını yitirmiş,
Hırçın denizin korsanı gibiyim.
Definemi bulmuşum,
Ama alabora olmuş gemim.


Bilincim beni,
Ben de diyarı terk etmişim.

Ey, büyük beyaz kuş!
Kaldır kanatlarını arşa değsin.
Rüzgara karış, yolun açık olsun,
Bu yük sana ağır gelir.

Kuzeyi gösteremez oldun!
Küçük kırmızı ibre,
Aklının şaştığını seveyim.
Var git sen de yoluna.

Önüm arkam sağım solum,
Sobe!
Kötü bir oyuncu oluşum
Kendimi sobelediğimden belli.

Ah Çocuk

Nice çocuklar gördüm yürekleri boylarını aşmış

Kan revan içindeyken yüzlerinde çiçek açmış

Viran olmuş evleri, yıkılmış

Nice çocuklar gördüm yürekleri boylarını aşmış

Kiminin hayatı pırlantaya değişilmiş

Kiminin ki siyasi otoriteye

Kiminin özgürlüğü yok sayılmış

Kiminin ırkından ürkmüşler

Kiminin dinini sevmemişler

Kiminin annesini, babasını düşman bilmişler

Hiç masal dinlememiş

Nice çocuklar gördüm, dünyayı hiç sevmemiş.

Biri kurşun sesini ninni bilmiş

Birinin ten rengi esmermiş

Birinin gözleri çekikmiş

Biri fakirmiş

Biri Necip okumuş, Nazım söylemiş

Nice çocuklar gördüm her şeye rağmen kirlenmemiş

Heybemdeki Ispanak

“Kime tanışık olabilirdi kendine yabancı bir kalp?”

Bugün elimde bu sözle çıkıverdim sokağa. Çıkmak değil, buna kendini sokağa atmak denir. Attım, elimdeki kâğıdı çöpe, kendimi sokağa. Zannettim ki insan böylece kurtulur. İhtiyaçlar listesini çöpe attığımızda evdeki ihtiyaç varlığını koruduğuna göre, bu kağıt da bir maden işçisinin kayayı vura vura un ufak ettiği gibi ruhumu un ufak etmeye devam edecekti besbelli. Her vuruşta sızlayacaktım besbelli. Kaçıp kurtulamazdım. Orman gezintimde umulmadık anda ağlar arasında kalmış ormanlar kralıydım.

 Yıllar yılı ruhumla tanışık bir kalbi sokaklar aralarında aradım, caddelerde aradım, tanıdık yüzlerde, yabancı kalplerde aradım. Yıldım ve bir sokak başında kaldırıma yığıldım. Sonra aklım nehirlere takıldı. Dere, tepe, taş, ova aşarak denize ulaşma arzusu taşıyordu. Onun gürül gürül akmasına sebep olan sonsuz mavilikti. Orda kaybolmak, orda var olmak istiyordu. Bir göle ulaştı mı yanılgının acısını suyunda taşıyordu. Ben, ulaştığım göllerden ağzımda acı tadımla ayrılırken, elime tutuşturulmuş bir ihtiyaçlar listesiyle markete gitmiş, raflar arasında dolaşıyor gibiydim. Telaşlıydım ve hata yapmaktan korkuyordum çünkü ıspanağı roka, pazıyı ıspanak zannettiğim günler yaşamıştım. Tüm işlerimi bitirmiş gururlu tavrımla poşetleri mutfak tezgâhına atınca anlamıştım. Aradığının mahiyetini bilmeyen, pazar tezgâhlarından yalnızca yanılgı satın alabilirdi. Tamamlandım zannettiği an, en büyük eksikliği yaşardı.

Uçan mürekkeple cilt cilt kitaplar kaleme almışım. Okumak için elime aldığımda bembeyaz sayfalarla karşılaşmışım. Dönüş yolumu bulabilmek için yollara ekmek ufalamışım. Dönmüşüm yolumu bulamamışım. Yanlış haritalardan güzergâh çizmişim. Cetvelim eğri iken ölçü almışım. Bir elbise dikmişim giyememişim. Bir elbise dikmeye nereden başlanır? Yolu bulmaya nereden başlanır? Elimde bembeyaz sayfalarıyla cilt cilt kitaplar, üzerimde ölçüsüz dikilmiş kıyafetim, bilmediğim yollarda ekmek kırıntılarımı arıyorum. Bilmediğim yollarda heybemde roka zannettiğim ıspanağı taşıyorum. Ulaştığım göle razı olamayacak kadar kendinden emin, ne aradığımı bilmeyecek kadar avare…

Kelebek

“Bir kelebek uçurumdan atladı”
Diye, düştü haber sayfalarına

Jandarmalar araziyi taradı
Derken, geçti ellerine bir sayfa

Ardımdan yaş dökmesin sevdiklerim
Yaşamama izin vermez gördüklerim

Derler kelebeğin ömrü kısadır
Görünce Gazze’yi bu söz boşadır

Kelebek kadar yok ömrü çocuğun
Ölüm, oynayabildiği tek oyun..

Naçizane bir öneri ve rica
Saklambaç

Geleceğin en kıymetli müzisyenlerinden ve doktorlarından biri olacak olan sevgili Ertuğrul Oytun, sitemizde de yayınlanmış olan 23 Nisan şiirime çok güzel çok kıymetli bir yorum getirdi. Kanalına abone olup şarkımızı -çocukların sesini- daha fazla insana duyurmak için paylaşırsanız çok müteşekkir oluruz..

Çocuklar bizim geleceğimiz. Çocuklar bizim aksimiz, yansımamız. Çocuklar bizim neşeli yanımız. Çocuklar bizim korumamıza muhtaç olan canlarımız.. Dün de yaptığımız gibi, bugün de yarın da onlara ses olacak onları koruyacak, onlara bıraktığımız geleceği güzelleştirmek için çabalayacağız..

Çocukların ömürlerinin kelebek kadar olmadığı bir dünya dileğimle../ Bir çocuk öldüğünde toprak göğe öykünür…

Gönül Çiçeği

Hasret

Penceremin önüne koydum sevinçlerimi
Umutları, patlamayan balonlara bağladım
Kalbine baktım, her yer güllük gülistanlık
Tıpkı seni gördüğümdeki içim gibi…
Çiçeklerin açma mevsimi geçmiş
Ama benim içimin hâlâ ve yine
Sana açılası var…

Kalbim buz tutmuş birden
Bir hayli yalnızlaşmışım şu aralar
Ne zamandır yaşam, bir yudumdan ibaret
Yaşamak için vakit, kumdan ibaret
Şaşkınlığımı gizleyemeden gel
Bütün şiirlerin mevsimi geçmiş
Ama benim şiirlerimin hâlâ ve yine
Sana yazılası var…

Nazım Hikmet ekler mektubunun sonuna;

“Herkese selam, sana hasret…”

Tüm Anımı Alırsın (Zaman)

Çok nankör çok cimrisin

Hayatımda en kincisin

Neden bu kinim bilir misin?

Alırsın tüm anımı benden.

Sürekli bir yere saklanırsın

Tam yerinde canımı yakarsın

Sen nasıl bir yalansın?

Alırsın tüm anımı benden.

Senden kaçarım uzaklara

Gelmem o küçük tuzaklara

Ama sobelersin boş bir anımda

Alırsın tüm anımı benden.

Geçmişinde geleceğinde bugününde

Beni hep yırpattın her birinde

Sensiz mutluyum en derinde

Çünkü alırsın tüm anımı benden.

Ah Filistin!

Bugün ağlıyor Filistin,
Yaşları gözümde
Bugün yanıyor Filistin,
Alevleri ruhumda

Zulmün sesini duyuyorum,
Yankılanıyor kulağımda
Acının ağırlığını hissediyorum,
Büyüyor yüreğimde

Şahit oldum bugün
Tükenen umutlara, yarım kalan hayallere
Şahit oldum bugün
Yaralanan ruhlara, kanayan yüreklere

Ah Filistin!
Sen ki,
Dilimde direniş, aklımda devrimsin
Sen ki,
Ruhumda özgürlük, yüreğimde Me’vâ ‘sın

Ah Filistin!
Hisset erişilemez kutsallığını
Ve başlat ebedî cihadı

Not: Me’vâ: Bir cennetin adı

Sabahın Aydınlığına

Her ölüm, alnıma kazınan şeffaf birer tohum gibi

Terledikçe ruhum, tenim hakkı olan canlılığı ve yaşamı alıyor benden.

Oysa bu aralar ölüm tarlalara saklanan kuraklık sanki.

Herhalde bu devirde yalnızlığı yaşamak

sonradan kazanılmış hastalıklı bir mükâfat.

Yoksa Ramazan’ın gölgesi altında bayram nasıl gelebilirdi insana.

Bayramın sonuna doğru çocuklar yıldızlara koşuşanlardan farksızdır.

Ya günahsızlar olmasaydı? Aydınlanamazdı gök kubbe semalarımızda

Namazda içime düşen o kurgucu o yalancı sevda sendin

Koca bir neslin kanında dolaşan, insanı aldatmak için mühlet dilenen

Sen, içimdeki nefsim ve ben.

Kıyama durmam lazım, ikametin, ruhun ikametine,

nurun yakinine durmak lazım.

Öyle ki bedensiz kuşların ruhuyla ayak bastım ben bu toprağa

Daha ilk adımımda uçmak isteyişim bundandır

Hor görmeyin bir kafes kuşunu,

hor görmeyin yeşillikler arasından geçip

rüzgarı göğsüyle delememiş masum kuşları.

İstemez miydi sanıyorsunuz?

Önce özgürce uçup sonra hain bir avcının tuzağına yakalanmayı!

Her yere mi koymuşlar bundan, her sokak başında da olur muymuş bu tuzaklar?

Hele ki senin gözlerin bana çevrildiği vakit! Sahi hangi kafesteyim ben o an?

Senin gönlüne mi düştüm yoksa soğuktan çatlayan toprağın altına mı?

Neden bilinmez dersiniz ki?

Neden bilinemesin ruhumdaki yama,

daha doğmamışken çamura saplanan ben!

Neden bu yamayı saklayayım? Neden böyle bir şeyden utanmış olayım.

Bu durumdayken insan, uzanamamış, tutunamamış

Susuzluktan ölecek iken yavrusu, annenin suyu bulamaması gibi

Öldüm bir avuç dünyanın kolları arasında

Kulağıma üflenen,

beni sahtekarlıklarımla tekrar dünyaya getiren ne olsa gerek!

Yaşamak

Evet evet, sihirli sözcük bu! Yaşamak.

Akıllara sığmayandan, fikrimi zehirli yemek gibi önüme süren şey

ağaç kurduna dönüşen göz bebeklerimdir.

Küçük bir beşikteki bebeğin ilk cümleleri gibi

Bana annemi verin! Bana annemi verin diyordu.

Ve siz onu bilerek öksüz bıraktınız.

Soğuk kış günlerinde bilerek

kapı önünde bırakarak hasta olsun istediniz.

İnkarınız bile suç atmak iken

“bu yalnızlığı kime borçluyum” türküsünü söyleminiz

iliklerimde borçlu bırakmıyor, hepsi hakkı olanı alıp gitmiş.

Geriye, geriye sadece birkaç söz ve kemikler

Evet, sadece birkaç söz ve kemikler.

İçi boşalmış kemikler, hesabı görülmüş.

Borç kapanmış, defter dürülmüş.

Oysa bundan kime ne idi ki değil mi?

Birkaç kuş kafesinde bilmeden özgürlüğü istemiş

Kanunen yasak! Kafaları vurulsun, günyüzü görmesinler.

Hükümler kesilidir, sanki günyüzü gösteriliyor gibi

utanmadan bunu da dillendirirlerdi.

Hiç anlamamıştım o gün,

neden kızıla çalan günde özgürlüğüne kavuşurmuş mavi kuşlar.

Bahara doğru kanat çırpar,

yapraklar ve güllerin güzelliği kanatlarında cenneti yaşatır onlara.

Gökyüzünde uçmanın heyecanı, havada özgürlükle tanışmanın telaşı.

Göz uçlarım güneşi süzüyor, ne olur doğ artık!

Doğ ve kör et beni, dayanamıyorum bu bendeki cahil sabırsızlığa.

Karanlıkla olan bağımı kopardım yine de doğmaz mısın?

Göklerdeki kural: uçuyorsan ellerini kulak hizasına kaldır bağır.

Ey güneş sen biraz daha bekleyebilirsin!

Gönüle dökülen dile gelsin; Esselatu Hayrum Minen Nevm, Esselatu Hayrum Minen Nevm…

Anılar

Zorlu geçen birkaç gecenin sonunda nihayet kalemini yeniden eline alabilmişti. Kaleminden çıkabilecek cümlelerin birisini yaralamasından korkuyordu ama bir şeyler yazmazsa da içinin sıkıntısı tüm benliğini esir alacak kadar büyümeye çoktan başlamıştı. Yazdığı kitaba yeni bir şeyler eklemeye karar verdi ve yazmaya başladı…

“Ben hep böyle karanlık gecelerde pencerenin önüne çöküp ilk önce gökyüzünü incelerdim. Daha sonra kaldırımlar gözüme çarpardı, üzerinde birlikte yürüyen insanlarla. Sahi ya bize nasip olacak mıydı kapkaranlık bir gecede yan yana yürümek?

Bazen bağırmak istiyorum ama sesimin duyulmayacağını bildiğimden sürekli sessizliğe gömülüyorum. Çoğu anım zihnimde yaşandığı günkü kadar taze. Ne zaman herhangi birini unutacak gibi olsam rüyalarda hatırlıyorum. Anıların içimde yaktığı ateşler söndü ama her yere isleri bulaştı. Ne kadar temizlemeye çalışsam da her yeri siyaha boyadığımla kaldı ellerim. Ellerime de bulaştı o isler, sonrasında da her yere benimle birlikte gelip başka yerleri de siyaha boyadılar.

Hayatımı bir gün doğumunda ya da güneşin batışında renklendirmek istedim hep. Hatta bazen öyle çaresiz kaldım ki kar yağışını, sis oluşunu, dalganın kıyıya vurmasını ya da ağacın yaprağına rüzgar değmesini milat kabul ettim ömrüme. Milatlarım hayallerim kadar uzun ömürlü olmadılar. Gidişleri hep kursağımda yumru bıraktı ve beni nankörlükle suçladı. Hep bir yerlerde deniz kenarında gün doğumunu izlemenin dinginliğini aradım. Ben bu hayat yapbozunun kayıp değil fazla parçasıydım.”

Kısa Bir İnstagram Sohbeti

Herkese merhaba.. Yüreğimizde Filistin’in ateşi yanmaya devam ediyor. Direniyoruz, ses çıkarıyoruz, dua ediyoruz fakat her şeyden önemlisi bir sonraki nesillere bugünleri yaşatmamak. Bunu da yalnızca kendimizi yetiştirerek, eğitimle, ilimle ve daha fazla çalışmayla başarabiliriz. Bugün sizlerle geçenlerde yazdığım “İnstagram Kullanmak Beni Neden Rahatsız Ediyor?” sohbetimi paylaşmak istiyorum. Bu sohbet tam olarak da kendime bu soruyu sormamla ve cevabı yazmaya koyulmamla doğdu. Katılırsınız, katılmazsınız amenna fakat ben gerek akranlarımı, gerek kendimden küçükleri gerekse henüz büyümemiş büyükleri anladığım ya da anlamaya çalıştığım hususlarda, bilgilendirmeyi, uyarmayı kendime görev biliyorum.

1• Zaman..

Hepimiz sosyal medyanın zamanımızı fazlasıyla aldığının farkındayız, yapay zeka seçimlerimize, ilgi alanlarımıza bizden daha hakim bu da bizi 1 bildirimle girdiğimiz sitede karşımıza çıkan gönderilere dalıp bilinçsiz şekilde ekranı kaydıran robotlara dönüştürüyor. Yaklaşık 1 ay önce hesabım açıkken çok çabalamama rağmen en iyi ihtimalle ortalama 2 saatim (günde) sitede geçiyordu. Haftada 14 ayda 60 saat. Yeni bir enstrüman öğrenebilir, ayda 10’a yakın kitap okuyabilir yahut ilgi alanımıza yönelebiliriz. Başka bir boyuttan bakarsak 2 saatimiz sitede geçiyor ama 2 saat mi kaybediyoruz? Ben genelde gece vakit geçiriyordum; göz sağlığı, baş ağrısı, sağlıksız uyku mevzularına girecek kadar tıbbi bilgim henüz yok fakat hiçbir zaman uykumu alarak uyandığımı, uyandığımda başımın ağrımadığını ve o günkü planlarıma istediğim enerjide başladığımı hatırlamıyorum..

2 • Hafıza

Son 2-3 senedir yani sosyal medyayı aktif kullanmaya başladığım 2-3 senedir ki buraya bir parantez açmak istiyorum. [Gerek yapımız, gerek büyürken bulunduğumuz ortamların etkisi olaylar karşısında tutumumuzu belirliyor. En basit örneğiyle ses çıkarmak, paylaşım yapmak diyebiliriz. Kimi sessiz kalmayı haslet edinmişken, kimi benim gibi hiçbir şartta susmayı beceremiyor 🙂 Attığım hikayeyi 300 kişi görsün değil görenlerden 1i düşünsün, duymadıysa duysun umuduyla hemen hemen her konuda paylaşım yapmışımdır. Malum Türkiye şartları ve dünyaya bir bakınca da sürekli olay sürekli gündem, hesaptan çıkamıyoruz.] 2-3 senedir sürekli hesapta oluşum hafızamda artık beni rahatsız edecek boyutta değişmeler meydana getirdi. Örneğin iki okuyuşta ezberlediğim şiirleri 2 haftada ezberleyememeye başladım. Bununla ilgili çok önceden bir yazı okumuştum, sürekli anasayfanın akışı ve yeni haber düşmesi kısa süreli belleği aktif hale getiriyormuş sanırım. Uzun lafın kısası, hafızamız bize lazım

3 • Gıybet

(Ben böyle adlandırıyorum) Maydanoz olmak diye de adlandırabiliriz. Hayatımızdaki her şeyi o kadar kolay kabul ediyoruz ki bir saniye bile düşünmeden.. Bunu fark ettiğimde uzun uzun düşündüm x kişisinin akşam yemeğinde ne yediğinden bana ne, y kişisi yolculuk yapıyormuş bana ne, z kişisi ya da kuşağı tiktokta dans ediyor bana ne?.. Altta yatan politikaları anlamak için çok kafa yormaya gerek yok. Hayatımızın her alanını işgal ediyorlar, o çok korktuğumuz çipleri bize takalı hayli zaman oldu farkında değiliz ‘gibi yapıyoruz.’ Başkalarının hayatına bu kadar affedersiniz laçka olduğumu hissetmek bana rahatsızlık vermeye başladı ve benim hayatıma laçka olunduğunu hissetmek de.

Yine bir başka tarafından bakalım, son zamanlar Twitter’da sürekli şu cümleyi görüyorum “Biz bu hayatı izlemeye gelmişiz.” İnsanların hayatının bu kadar gözler önünde olması öte yanda birilerini sürekli olumsuz düşüncelere, depresyona, isyana sürüklüyor. Evet eşit şartlarda değiliz belki ama oturup gün batımını izlemek, renklerin geçişini seyretmek, düşünmek için hepimiz eşit şartlardayız diye düşünüyorum.. Off polyannacılık yapma! Diyebilirsiniz canınız sağ olsun fakat hiç olmadı bir saksıya çiçek dikip onu büyütmek gerçekten insanların hayatlarını seyretmekten daha iyidir.

Gıybet başlığını vermeme sebep olan asıl meseleye geleyim. Söz gelimi x kişisiyle bir husumetim var ve görünce ister istemez nefsim atıp tutuyor ve normalde dışarıda çok da karşılaştığım biri değil ama her Allah’ın günü bu sitede görüyor muyum, evet; her gördüğümde ister istemez içimden bir şeyler geçiyor mu, evet; dönüp yanımdakine ıyy ayy şuna bak diyor muyum, evet. (Ben yapmıyorum bunu hepimiz yapıyoruz…) E ne gerek var? Görmesem unutup gideceğim, değiyor mu kısacık ömrü böyle şeylere heba etmeye üstelik amel defteri İnstagram’a girerken durun yazmayın burası sosyal medya mı diyor?.

4 • Riya

Mescid-i Aksâ’ya içimiz yanıyor evet, kendime olayları takip ederken sık sık soruyorum sen böyle durabilir miydin o silahın karşısında diye.. O anı yaşamadan cevabı bulamam ama 2 parmak hareketiyle twit atar, İsrail’e atıp tutar, Yahudi’lere küfür edebilirim. Yahut işime gelen, çıkarım olan bir meselede desteklemesem de çevremdekileri kaybetmemek için paylaşım yapabilirim, seneler önce çektiğim fotoğrafı atıp şu an oradaymışım gibi davranabilirim, gram hoşlanmadığım birinin fotoğrafının altına -edebiyatım da iyidir- sevgi sözcüklerini doldurur geçerim.. Bunlar basit küçük detaylar mı? Kesinlikle değil, sanal alem evet ama yalan bir alem.. Dürüstlüğümüzü kaybediyoruz, kendimizle olmak istediğimiz -sanalda gösterdiğimiz kişi arasında- kaybolup kişiliğimizi kaybediyoruz, şeffaflığımızı ve dahi özümüzü kaybediyoruz.. Bu bir süre sonra kontrolün de dışında bir noktaya gidiyor.

Küçük bir itiraf, sevdiğim türküleri ve kitapları paylaştığım bir hikaye serisi vardı; bir şey önerirken çok korkan, verdiği sorumluluk altında ezilen biri olarak o seriye başlarken kendime bir söz verdim, okumadığım hiçbir kitabı paylaşmayacağım diye; sonra ne oldu? Yoğunluktan ötürü okuyamadığım bir dönem girdi araya ve beni yöneten hesabımda okumadığım kitapları da paylaşmaya başladım.. Bunlar basit örnekler gibi gelebilir size ama gerçekten hafife alıyoruz.. Sözde hak hukuk savunucuları Kudüs’le ilgili bir tek twit dahi atmadıklarında bu riyakarlığın başka bir boyutunu da bir kez daha gördüm ve düşüncelerimi tasdikledim.

5• Ama Ben Verimli Kullanıyorum Hesabımı

Buna inanmıyorum ama maalesef hayatı buraya taşıdığımız için ister istemez burada bulunmak zorunda kalabiliyoruz. Yarın hesabımı kapattığımda eminim ki gün gelecek yine açmak zorunda kalacağım. Madem açık bari verimli kullanayım, yok kardeşim o iş yaş. Ve fakat yukarıda da belirttiğim gibi hayatı buraya taşıdılar, ne yazık ki bir noktadan sonra istemesek de kullanmak zorunda kalabiliriz. Dolayısıyla kullanacaksak da en ciddi önlemlerle, en dikkatli şekilde kullanmakta fayda var.

En üzüldüğüm ve kızdığım nokta da sevdiklerimi takip ediyorum noktası. Sevdiklerimizi takip ediyor oluşumuzu, önemsiyor oluşumuzu, sağlıkları sıhhatleri yerinde mi diye merakımızı sosyal medya gideriyorsa, buradan takip etmek kâfi ise; sevgimizi bir gözden geçirelim.

Dışarıda yaşanacak güzel bir hayat var ve ömür çok da uzun değil. Dışarıda dediğim evin arka bahçesi değil her şeyi sığdırmaya çalıştığımız telefonun dışında. Bu sıraladığım maddeleri 100e kadar uzatabiliriz ama özellikle düşünülmesi gerektiğini düşündüğüm konuları paylaşmak istedim. Benim çok da büyük gayelerim yok, yaşayıp gitmek istiyorum diyenlere saygım sonsuz ama ben gideyim adım kalsın diyen gençlere, akranlarıma biraz bu konularda düşünmeyi tavsiye ediyorum…

Sağlıcakla kalın.

Tramvay Durağı 2. Bölüm

Penceremden seyrediyorum bugün tramvay durağını. Diyorum ki, boşuna yapmışlar şu bankları, sabahtan beridir hiç kimse oturmadı kim geldiyse ayakta beklemeye koyuldu. Yetişebilmenin derdinde gibi her biri, işleri var. Oturmak, dinlenmek zaman kaybı.

İşim yok benim, zaman mütemadiyen benim sanıyorum. “Boş boş oturmaktan başka bir işe yaradığın yok” derler bana. Yazmaksa koca bir bahane! Haklılar biraz. Kaçmanın en güzel yolu. Başka hiçbir yol bulamadım içime doğru. Dışarısı çekiyor, elbet bakışlarıma dokunuyor davetkâr dünya. Ancak yazarak reddedebiliyorum. Çünkü yazarken sadece gitmek istediğim yerlere gidiyorum. Beklemek istediğim tramvayı bekliyorum. Gelmiyor, isimsiz, gelmedi hiç belki gelmeyecek biliyorum, ben, özlemek istediğimi diliyorum.

Şu duraktaki yolcular… Onlar ne için bekliyor dersiniz? Herkesin bir telâşı var; sanki gelmesini umdukları tramvayı değil de gitmek istedikleri menzili gözlüyorlar gibi.

Bir yazı okumuştum “hissettiklerimi değil hissetmek istediklerimi, olduklarımı değil olmak istediklerimi yazarım” böyle diyordu yazar.

Hissettiklerimden başkası olmadım hiç. Denedim, yazamadım başka türlü. Bu yüzden siyah olsam beyaz kızdı, beyaz olsam siyah kırıldı. Renksizdim aslında hep, bu yüzden fotoğraflarda görünmezdim, kutlamalarda, bayramlarda. Bu bayram göründüm; bakışlarım, sağ üst köşedeki hayallerimdeydi bir fotoğrafta, diğerinde sol alt köşedeki hüzünlerimde…

Diyorum ki bir gün de şu tramvay durağındaki banklardan birine oturayım, öyle bir fotoğraf çektireyim. Kimse oturmuyor madem, ben dinleneyim.