Ona İhtiyacımız Var – Filistin

Son dönemlerde yaşanan gelişmeler uzun bir aradan sonra ‘Ona İhtiyacımız Var’ serisine bir yazı eklemeye itti beni. Yazımın başlığı ‘Ona İhtiyacımız Var- Kudüs’ mü yoksa ‘Ona İhtiyacımız Var-Filistin’ mi olmalı diye uzun süre düşündüm. Mesele Kudüs’ün hürriyeti meselesi miydi yoksa Filistin’in mi? Kutsalımız olan Mescid-i Aksâ’nın içinde bulunduğu Kudüs özgür olsa ama Tel Aviv’de Aşkelon’da Aşdod’da işgaller devam etse yine de her şey sona erer mi? Yahut sözde Filistin hakimiyetinde abluka altındaki Gazze tam anlamıyla özgür bir Gazze mi? Yine sözde Filistin hakimiyeti altındaki Batı Şeria’da yaşananlar Kudüs’ün özgürlüğü için mi yoksa Filistin’in özgürlüğü için mi?.. Bana kalırsa Kudüs son kale.

İman

Filistin halkı bir insanın kaybedebileceği her şeyi senelerdir bilfiil kaybediyor. Aile, evlat, özgürce ibadet, özgürce gezip dolaşmak hatta kendi evinde yaşayabilme hakkını. Ama insanların içinden inançlarını söküp atamazsınız. İbadeti engellemek inancı yok etmez, zulüm inancı yok etmez, işgal inancı yok etmez. İnanç kişinin ancak kendiyle ve inandığı Allah’la/tanrıyla arasında olan bir sırdan ibarettir. Ve dışarıdan yapılan her müdahale bu sırrı zayıflatır ya da kuvvetlendirir. İşte Filistin’in özgürlük mücadelesinde bilhassa Kudüs/ Mescid-i Aksâ müdafaasında canlarını ortaya koyuşlarının özü inançlarına insafsızca yapılan saldırının bu sırrı büyütmesinden gelir. Bu sırra diğer dinler ne diyor bilmiyorum, biz iman diyoruz.

Ümmet

Meseleye birçok açıdan bakılabilir. Arapların İngilizler dolayısıyla Osmanlı’ya tutumlarına, Arapların İngilizler dolayısıyla Yahudi’lere tutumuna, toprak satma meselelerine vs. girmeyeceğim. Öte yandan içi yanan bir Müslüman olarak objektif davranabileceğim vaadini de veremem, yine de bunun için çabaladığımı bilmenizi isterim. Kendi adıma ben meseleye önce insani açıdan sonra dini açıdan sonrasında ise mevzu bahis tarihte yaşanan gelişmeler açısından bakıyorum. Ortada işlenen bariz bir insanlık suçu olduğundan ve İslam terminolojisinde toplumun karşılık bulduğu ümmetin ferdi olarak baktığımdan sebep, tarihte yaşanan gelişmeleri en azından şimdilik ötelemeyi yeğliyorum. Sırası gelmişken burada bir parantez açmak isterim ümmet hakkında.

Ümmetin kökenine indiğimizde üm kökünün 2 anlamı olduğunu görürüz. Üm, anne demektir; ümmet ise anneden çıkma, anneden türeme. Öte yandan üm, lider demektir; ümmet ise liderlik yani yol göstericilik demektir. Yani ümmet kardeşlik bilinci ve hissiyatı içinde yaşayan öncü bir toplum olmalıdır fakat bunu ne kadar başarabildiğimizi Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Kırım’da, Yemen’de, Keşmir’de, Çeçenistan’da, Kudüs’te ve daha nice coğrafyada görmek mümkün. Habil’le Kabil’de başlayan kardeşlik kavgamıza son veremediğimiz gibi Peygamber Efendimiz’in bıraktığı öncülük tohumlarına da can suyu veremedik. Bunların sebeplerini birçok yere dayandırabiliriz fakat ben bu serinin temeli olan ve sadece bahsi geçen değil yaşanan tüm sorunların sebebi olan asıl hatanın Kur’an’ı anlayamamak olduğuna kaniyim.

Bununla beraber teknoloji çağı, milenyum çağı, o çağı, bu çağı söylemleri de bana oldukça hakikatsiz gelmekte. Zira zamanında çocuğunu toprağa gömen babalar şimdi hayatın sığdırılmaya çalışıldığı bir alete gömüyor, zamanında yaşanan nefsi münakaşalar daha şiddetli biçimde devam ediyor, zamanında yaşayan Ebu Süfyan da Ebu Ubeyde de bugün hala hayatta, Kabe’nin içindeki 360 put şimdi kalbimizde 3600 tane oldu, Lât para, Uzzâ makam, Menât saygınlık… Yani hala Cahiliyye devrindeyiz, değişen tek şey riyada ustalaşmamız ve tüm bunları içimizde başarıyla saklayışımız. Konudan uzaklaşmayayım, ortada olan ve hedefe konan şey Kur’an’ı anlamak olmalıdır. Kur’an’ı anlamaya başladığımızda ümmet tohumu da içimizde filizlenecek, öncülük tohumları da. Ve çarklar ümmet için dönmeye başlayacaktır.

Tarih

Yukarıda da söylediğim gibi bu toprakların tarihinde yaşanmış olaylara girmeyeceğim fakat çok gerilere gitmeden olaylara biraz göz atalım. Biliyoruz ki İngilizler kendi emelleri için bu topraklardan ellerini çektiklerinin hemen sonrasında 15 Mayıs 1948’te İsrail kuruluşunu ilan etti, bugün kayıtlarda El Nakba yani felaket günü olarak da geçer. Ve aynı gün 1948’te Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak ve Suudi Arabistan; Filistin topraklarına girip İsrail’e savaş açtı fakat plansız ve sistemsiz olan bu savaşı, İsrail’i 3 tarafından çevirdikleri halde aylar sonra kaybettiler ve İsrail-Arap savaşlarının ilki tarihe yazılmış oldu. Araplar bu sefer Mısır, Ürdün ve İsrail arasındaki toprak paylaşımıyla önceleri kabul etmedikleri Birleşmiş Milletler paylaşımından daha fazla toprak kaybettiler. Ve Kudüs İsrail yönetimindeki Batı Kudüs ve Ürdün yönetimideki Doğu Kudüs olmak üzere bölündü. Mısır ve Ürdün ellerine geçen topraklar karşısında farklı tutumlar belirlerken İsrail her zaman yaptığını yaptı ve güçlendi.

Nasır, Arapları İsrail karşısında yekvücut birleştirse de İsrail hazırlığını ciddi manada tamamlamıştı. 5 Haziran 1967’de erken davranıp Mısır ve Suriye’ye karşı Altı Gün Savaşları’nı başlattı ve sınırlarını 5 katına çıkardı, Kudüs’ün tamamını ele geçirdi. Enver Sedat kaybettiği Sina Yarımada’sını geri almak için İsraille masaya oturdu, ilerleyen zamanlarda ticari ilişkilerini güçlendirdi ve İsrail’e petrol sattı. Bu hamleleriyle topraklarını ve ekonomisini kurtarsa da Arap Devletlerini karşısına aldı. 1980 senesine geldiğimizde ise Kudüs İsrail’in başkenti ilan edildi. 15 Kasım 1988’de Cezayir’de, Filistin Ulusal Konseyi bağımsızlığını ilan etti ve başkentini Doğu Kudüs ilan etti. Filistin’in kuruluşunun ilanıyla Arap halkı ile İsrail arasında çatışmalar baş gösterdi.

13 Eylül 1993’te Norveç’te İsrail başbakanı ile Filistin Kurtuluş Örgütü lideri el sıkıştı, Oslo Anlaşması yapıldı. Barış süreci ise iki tarafta çıkan anlaşmazlıklarla hedefine ulaşamadı. İsrail, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden askerlerini çekse de Gazze abluka altına alındı. Mavi Marmara olayından sonra İsrail Türkiye arası anlaşmazlıklar başladı. Netanyahu Türkiye’ye tazminat ödedi, olayın üstü kapandı. Trump’ın tarihi açıklaması da Kudüs’ü İsrail’in resmi başkenti kabul ettiği yönündeydi ve ABD elçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı. Olaylar sürüp giderken İsrail uluslararası yasaları çiğneyip işgal ettiği topraklarda yerleşim yerleri inşa etti ve halkını yerleştirdi. Bu sırada Filistin halkı sürgüne uğradı ve evlerini terk etmek zorunda bırakıldı.

Zulüm

İsrail seneler önce geldiği ve bir parçasına sahip olduğu bu topraklarda gücünü ve sınırını genişletirken yerli halk tarih boyu zulme uğradı. Evlerini boşalttılar, darp edildiler, öldürüldüler. Günümüzde de yaşananlar bilfiil devam etmekte. Yahudi halkı Nazilerin kendilerine yaptıklarını Filistin halkına yapıyor. Günlerdir medyaya düşen görüntüler oldukça sarsıcı ve insanlık dışı. Arabasıyla Filistin’li genci ezen ve bu sırada İsrail savunma güçleri tarafından korunan işgalci Siyonist ise sözde masum halk. Genellemeler her zaman tehlikelidir, dün New York’ta yaşananları protesto eden Yahudi halk Filistin topraklarında da yaşıyor olabilir. Ancak Hamas komutanlarının saldırılar durmadığı takdirde füzeler de durmayacak çağrısına rağmen saldırılara devam eden İsrail güçleri, sivil halktan kayıplar vereceğini de biliyordur muhakkak. Ki unutmamak lazım Gazze’den atılan füzeler Demir Kubbe’ye takılabilirken İsrail güçlerinin Mescid-i Aksâ bahçesinde 1 metre uzağındaki halka açtığı ateşi, attığı bombayı ya da Gazze’ye attığı füzeyi engelleyecek bir savunma mekanizması bulunmamakta.

Gazze/12.05.2021

Görülebilecek ahlak mertebelerinin hepsini aşmış bir Peygamberin ümmetine O’nun tutumlarını benimsemek yakışır ve dileriz masumlar ölmesin. Fakat barış ortamı sağlanıncaya dek bu topraklarda kan dökülmeye devam edilecek. Gözünü kırpmadan şehadete koşan kardeşlerimizin acıları yüreğimizde harlanırken gelin Kur’an’a sarılalım..

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan(henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.

Aynı sûrenin devamndaki ayetlerde şöyle der: Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler. Filistinli gençlerin günlerdir süren direnişi bize bu ayetleri hatırlatmalı. Evet biz Allah yolunda ölmeye de gerekirse düğüne gider gibi giden bir ümmetiz. Fakat biz aynı zamanda diriliş meşalesini yakan Peygamberin ümmetiyiz. Biz bir taraftan şehadete koşarken bir taraftan dirilişe koşmadığımız sürece tarihin sayfalarına isimlerimiz kanla yazılacak. Bugün kınadığımız Yahudiler güçlerini askeri ordularından değil üretim ve diplomasiden almakta. Dünyanın dört bir yanında zulme uğrayan milletlerin çoğunluğu Müslüman’sa ve kemale eren din İslam’sa bu denklem mutlak tek sonuç doğurur, o da İslam’ı, Kur’an’ı ve siyeri anlamadığımızdır.

Sorun – Çözüm

Seneler boyu süren 6666 ayetin nüzülü “Oku!” ile başlar. Dilinde her daim bir hoşgörü barındıran Kur’an’ın ilk ayetinin bir emir olmasında ben farklı anlamlar arıyorum ve aramak zorundayım. Zira emir ya güçlü bir kimsenin güçsüze baskısını ya da sevdiği kişiyi korumak için onu ikaz edenin şefkatini ifade eder. Allah’ın bize olan sevgisinde zerre kadar şüphemiz olmadığına göre bu emir kesinlikle ikinci durumu kapsar. İnsanlık okumadığı takdirde hüsrana uğrar, okumadığı ölçüde geride kalır ve okumadığı ölçüde zulme uğrar. Burada okumak diye bahsi geçen kişinin kendinden başlayarak kainatı okuması ve Allah’ı bulması. 

Bu okuma süreci içinde büyük bir çalışmayı ve emeği kapsar. Bu okuma süreci bir fedakarlık ve cefa sürecidir. İnsan bu yola koyulmadığı takdirde her şeyden önce kendini bulamaz. Kendini bulamayan var olamaz. Var olmayan meydan okuyamaz. Bugün Kudüs meselesini kutsal boyutundan sıyırıp ele alacak olursak karşımıza net bir şey çıkar: Yahudi toplumunun irade ve çalışması, gücü ve üretimi. Zira Allah vaadini vermiştir, “İnsan çabasının sonucunu elde eder.” Müslüman alemi körü körüne, bağnazca dine bağlanmayı bırakıp bilime yöneldiğinde ve ürettiğinde, zulmü uygulayabilme gücü Müslümanlara geçecek ve bizim ahlakımız da bunu kat’i surette reddedecektir.

Mescid-i Aksâ Müslüman aleminin ilk kıblesidir. Mescid-i Aksâ miracın şahididir. Mescid-i Aksâ Filistin’in değil ümmetin meselesidir. Bu yazıyı yazarken Beyt Lahya’da aynı evden 7 kişinin şehadet haberini okumaya devam ediyorsam, Gazze Şeridi’nden her gün şehadet haberleri düşüyorsa ve İslam alemi oturduğu tahtlardan Ebabil’leri bekliyorsa Müslüman’ların Yahudi’lere söyledikleri kuru laf kalabalığından ibarettir. Temennim Müslüman ülke ve halklarının diriliş ilacı Kur’an’a sarılması ve dünyaya adaleti, huzuru ve ahlakı göstermesinden yana. Zira Kudüs yıl boyu yanmaya devam eden ve Ramazan’da şiddetlenen bir yangındır. Bu yangın bir bakıma saman alevidir, medyada parlar, kahroluruz ve sonra unutulur gider. Bu yangında yanıp tutuşan Filistin halkı olur. Medya zaman zaman Arakan’ı öne sürer zaman zaman Doğu Türkistan’ı. Bu; sahada silahla bedene, medyada haberle ruha yapılan bir saldırıdır. Bir diğer temennim saldırgan Siyonist zihniyetin barışa yönelmesi ve kutsal kitapları Tevrat’ın ilk emrini yerine getirip, insanları ‘Yaşat!’masıdır.

Kudüs benim için sözcükler ve paragraflara sığdırılmayacak yüce bir arzudur. Allah onun müdafaası için canla başla direnen kardeşlerimizden razı olsun. Üzerinde çalıştığım Kudüs temalı eserim meydana gelinceye dek bunlar Kudüs için söylediğim son sözler olacak:

Umut baki, vuslat ne kadar geç
Kudüs sen hep benimsin, benim olacaksın er ya da geç!

'Yazmak ibadetimdir, ibadetimdir şiir Kalemimdir askeri cihat meydanlarının" 19 yaşında, kendine Hakk'kı ve hakkı anlatmayı şiar edinmiş, aciz bir kul.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir