26.5 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Ey Kudüs! ☝️

  • Yüreğim nasıl da Filistin’e benziyor
  • Bir kahpe yürek vuruyor Kudüs’ü
  • Ölmek yitip gitmek hükümsüz
  • Bir kayıp ilanı gibi hayattan
  • Tarifsiz acılar içinde yaşamak
  • İşte böyle bir şeydir Filistin’de
  • Kutsal bir şehir yaşıyor bu zulümleri
  • Nedensiz ve sebepsiz
  • İçimiz kanıyor…
  • Filistin’de bitmez feryat.
  • Ey Kudüs;
  • Ey peygamberler kokusu..
  • Ey yüreği kendisinden büyük çocuk.
  • Zulüm var ey insanoğlu
  • Sessiz kalma..
  • Filistin’de bir feryat yağıyor.
  • Ey İsrail!
  • Kime karşı bu öfken
  • Masum insanlara mı?
  • Çocuklara mı?
  • Nedensiz olan bu öfkeniz kime…
  • Elleri silah tutmayan mazlumlara mı?
  • Yüreğim nasıl da Filistin’e benziyor.
  • Bir zamanlar,
  • İşgal edilmeye başlandığımda
  • Umutluydum.
  • Çünkü arkamda âlemi İslam vardı.
  • Bugün nerde arkamı yasladığım
  • Müslümanlar,
  • Nerde kardeş bildiğim insanlar…
  • Yıkılmışlığın, vurulmuşluğun, mazlumların
  • Şehri Kudüs.
  • Bombalarla kaplı şimdi gökyüzün.
  • Ey Ümmet-i Muhammed
  • Kalkın gaflet uykusundan…
  • Yüreğim nasıl da Filistin’e benziyor.
  • Ey günlerdir esir kalan Kudüs!
  • Ey mazlumlara mezar olan Kudüs!
  • Hala uyuyan kesimler,
  • Duymuyormusunuz feryatları.
  • Ey insanoğlu sessiz kalma…
  • Bu zulme.

Ben İsrail’e karşı, Bu çocuğun safındayım ☝️

Karantina

Örseli havalara yazdan kalma günler uğrayınca bir güne dört mevsim sığdırmayı öğrendi bahçeler.
Çayırların türküsüne dayanamayan tarla kuşları ritim tutmayı keşfetti kanatlarıyla.
Sokak kedicikleri uykusunu almaya başladı caddeler boşaldıkça.
Ağaçlar kimselere görünmeden dünyayı gezdiler kökleriyle.
Gökyüzü ayağına dolanan olmadan badanasını yaptı tek gecede.
Aylar önce alınan kitap küflenmekten kurtulup bir çift gözle buluştu haftanın son gününde…
Meğer insandan, insanlıktan başka nice özgür kalmayı bekleyen tutsaklar da varmış dünyada.
Bir çatı altında sıkışıp kaldığımız şu günlerde ne çok esirden haberdar olmakta bunca zaman geç kalmışız.
Hayatı bulduğu şekilde bırakanlardan, önüne çıktığı gibi yaşayanlardan olmak mıydı onca vakit tutsak edilmiş raftaki solan kitapların, sesinin nakaratını unutan kuşların, uykusuz kediciklerin, köklerine sıkışıp kalan ağaçların sorumlusu ?
Bulmak istediğimizi fark edememek bizi dört duvara hapsederken kaybettiklerimiz hangi enkazlara sebebiyet verir düşündük mü bir kez ?
Oysaki bizler bir mayıs akşamı tutsağında, dört duvar arasında kalan milyonlardan birileri olmanın mahkûmluğunu yaşıyoruz gecenin bir saatinde. Olur da sabaha özgür çıkarsak dilerim güneşin sıcağından şikayet etmeyip ona sarılmak için kuş olup kanatlanma hayalleri kurabilenlerden oluruz. Zira dört duvarlar çoktan çürümeye başladı…

Yalnızlığı Anla

Ilık esen yaz rüzgarı okşarken tenimi
Dalgasında bin hatıra bulduğum denizin suyu çoktan ıslatmıştı eteğimi.
Yakamoz ile ay sevişiyordu uzaktan uzağa,
Tüm imkansız denen aşklara nispet yapar gibi
Dokunmadan da sevişilir der gibi.

Bir saatin çeyreği kadar sürede
Bir destenin yarısı kadar doldu boşaldı kadehler.
Göz kırpıyordu deniz feneri uzaktan
‘Çıkmaz sandığın her karanlıkta bir yol gösterici vardır, pes etme!’ der gibi.
Gelip kuyruğunu bacağıma doladı küçük kedi
Kayıklar kıyıya yanaştı iyiden iyiye.

Birbirine benzeyen ne çok şey yaşadığımı düşündüm bir süre.
Hep başladığı yerde bitirdiğim yolcuklarımı anımsadım.
Aşklarımı hatırladım hiç bir etkisi kalmayan
Dostlarım sandığım düşmanlarımı.
Her hatasında yanında olduğum bocalayan insanların kendilerini toplarladığında bana vermiş oldukları ahlak derslerine gülümsedim.
İnsanlara nereden geldiklerini hatırlatmak gerekiyor diye tekrarlarken içimden, bir yıldız kaydı.
‘Uğradığın haksızlıkları Yaradan’a bırak’ der gibiydi gökyüzü.

Derin bir nefes aldım.
‘Muhsin Abi! Benim şarkımı açar mısın?’ diye rica ettim.
Tüm sahil o eşsiz müzikle boyanıyordu.
Kum taneleri, deniz kabukları ve kayıklar hep bir ağızdan başladık söylemeye.

‘Bir boşluk ki nasıl insanla dolsun
Yalnızlığı anla’

Gecenin sonunda yanaklara akacağından habersiz itinayla çekilmiş bir sürme gibi hissediyordu kadın kendini. Boşa uğraşılmış ve son hali ilk haline hiç benzemeyen…

Çarmıhta Bir İsa

Çarmıhta bir İsa

Yalnız

Ve dünyanın bambaşka yerlerinde

Tutuyorken

Çoktan vakti geçmiş gösterişli bir yası,

Zamanın farklı yerlerinde

Sahip olduğu küflü düşüncelerle

Kaçmaya hazırlanıyor ulaşmak istediği yerden.

Yalnız bir İsa

Çarmıhta

Karşısında gördüğü insanlar

Tarafından görüldüğünü sanmakta.

Oysa daha baskın değil

Görüşün iki yanlılığı,

Konuşmanın iki yanlılığından.

Şimdi kal ve unut

Bu bir yanılsama!

İsa

Yalnız

Bir çarmıhta

Akşam güneşi alan

Pencereler hatırına

Dönen dünyada.

Kudüs

Kudüs yüreğimde yangın yeri
Yüzümde acı, ruhumda bilenen bıçak
Gözlerimde çığlık, sesimde yalnızlık

Kudüs çocuklarda, ellerinden kayıp giden bir uçurtma
Analarda, dağılan bir yuva
Babalarda, çaresizliğin getirdiği çöküş

Ve Kudüs hepimizde kapanmayan bir yara

Ey Kudüs!
Eğme başını, dik dur
Gücünü al kutsallığından
Yeniden doğ küllerinden
Ve yüzünü dön bizlere,
Doğsun güneş

Geleceğim

Beklediğimi düşünme…
kitaplarda, sayfa sayfa arıyorum seni…
rastlaşırsak öpeceğim kurumuş dudaklarından.
Bir zaman yok,
bir mekan yok…
Belki Nazım Hikmet‘in bağrımı delen,
hasret kokan bir mısrasında.
Belki Ahmed’in Leyla’sına yazdığı mektuplarda,
kim bilir,
Belki de Sanço’nun sadakatinde.
Bir anne, rahminden bir yaşam doğururken,
bir şair ölürken yazdığı mısralarda
gelirim sana
altını çizdiğim cümleleri birleştirip,
yüreğine uzanan bir yol yaparak…
kirpiklerinden düşen her teli,
demet demet toplayıp şiirlerime asarak,
başımı alıp ayaklarımın götürdüğü yerlerde,
karşılaştığım her çocuğun gözlerinden topladığım
masumiyeti ve berrak sevinçleri yaralarıma sarıp;
geleceğim sana…
Yokluğun üşütürse,
gözlerimde yakıp ısınacağım bakışlarını…
geleceğim sana;
Nefes almaktan vazgeçerse ciğerlerim,
göğün mavisine küserse gözlerim
yaşamın son demlerinde,
kalemime asıp öldüreceğim duygularımı,
şiir akacak gırtlağından,
kanımı vücuduma bölüştüren kalbim;
gürültü yapmaktan vazgeçip,
sığınırsa sessizliğin gölgesine
Geleceğim sana;
ellerimde solup kuruyan, paramparça olmaya yüz tutmuş,
kokusunu kaybetmiş çirkin çiçeklerle…

FATMA HAVİN KELEKÇİER

Bu Yol Ayrı

Bu yol ayrı
Her adımda daha da güçleniyor inancım
Sarmalıyor ayrılığın öksüz çocukları     
Yoktan çoğunluğa bütün oluyor inançlarım   
          
Soyut deliller somut hasretler yüklüyor sırtıma
Ayrılığın en titrek telinden çalıyor şarkılar
ben bir bankta oturmuş cigara yakarken
Gökyüzünden kurşun gibi dökülürdü yağmurlar.

Bu yol ayrı
Dillerde kati bir sessizlik hakim
Bir yalnızlığın bütünlüğü bu
Sanki tüm kelimeler suskunluğa teslim

Yutkunurken kursağıma takılan yalanlar var
Sıcak dudaklardan çıkan, nemli yalanlar
Ayrılık hiç bu kadar zor olmadı
Dedim ya sana, bu yol ayrı…

Kudüs’e Ağıt


Sana kurşunlar atılıyor, elinde taşın
Bu dava haktır;  göğsünde miracın
Gözyaşının aktığı yerde güçlensin imanın,
Dayan, ey nazlı Aksa! Müjdecindir miracın.

Sen Yusufsun, zindan sana cennet.
Ruhlara urbalar vurulmuş, miltanlar kasvet
Siyonistler leş olmuş, size var şehadet
Bir hal olmuş bize, ümmeti affet.

Parmaklıklar arasında Yusuflar, Mursiler
Gülerek şehit olmuş nice müminler…
Taş, sopa Allahu Ekber
Gölgesinde ümmet.Niçin bu keder?

Çocuklar ana der, analar Aksa
Ne olur Aksa da zulüm dursa
Siyonist İsrail azaba dursa
Ne olur Aksa da bu zulüm dursa

Yağmalanmış Kudüs
Müminler “vazgeçmem” diyor.
Secdesinde ümmetin sesi,
Kudüs İslam’ındır, miraçtan geliyor.

İçimizdeki Fırtınaya Karşı

Küçük bir balığın karnında neler yapabilirdi dersiniz insanoğlu.
Nefes almak mı? Yoksa yüzmek mi? Veya o karnı delip özgürlüğe koşması mı hayal edilirdi?
Yem olmuş olmasından başka her şey hayal edilirdi ve biz de aslında o an destenin düzgünce dağıtıldığını sanırdık.
Ama yanılmak kadar gözle görünene inanır insan. İnsan, hayalin ötesinde bir yaşama tutunur. Kollarında göçüp giden zaman, gözlerinde hatıraların vermiş olduğu acı dolu anlar.
Ama yine de kimseye tutunamamış, kan çanağı gözlerinde gözü yaşlı çocuklar var.
Gecenin karanlığı üstünde bir karanlık daha var; o da denizin karanlığıdır.
Bir karından diğerine, sürekli deveran eden olay doğup ve ölmek, doğup ve ölmek!
Ama bir türlü baharın getirdiği saadete ve huzura erişememek.
Bu akıllara ters değil mi? Bence öyle olması lazım; çünkü aynı taşın düştüğü toprak sabit kalmaz, kalamaz.
Gel gelelim ‘unutana’ unutan olmak, nerede olduğunun farkına varamamak, ay ışığında coşup coşup da karanlığı görememek.
Peki bu hizada gözler kime hizmet eder, gözler kimin odağı ve aslında odak kimedir?!
Bilinmezliğin ortasında olmak yetmezmiş gibi, peki bilinmezliğe fiske dahi vuramamak insan olmanın verdiği zayıflık mıdır?
Bu soruyu cevaplamak için önce balığın karnına dönmek lazım.
Yüzüyor muyuz? Yoksa ölüyor muyuz? Orada bu kimin umurunda ki!
Orada ay ışığı nedir, kim olanak sağlıyor ve nasıl kanıyoruz? Tek soru bu.
Gerçeklikten hayaller ülkesine geçiş yaptığımız şu günlerde biliyoruz ki hayaller içi hayale kimse dayanamaz.
Ama neyse ki bunu ilaçlar ve haplar sayesinde yapabiliyoruz.
Dört duvarın verdiği hizmeti herhalde bana kimse veremezdi şu an.
Hem bir kere gözlerden ırak olmamı sağlıyor ve lambasız kaldığımız zaman karanlığı gösterebiliyor.
Kul olmak, olduğumuz kişi olmak adına serzenişler yapıyor, arada pencereden dünyaya bakarak gerçekliği kutluyor ve varlığımıza şükredip, hamdediyorum.
Çünkü varlık yokluktan evladır, çünkü var olmak ve var olanı bulmak, var edeni tanımaktır.
Tanımak ve tanımlanmak ise muhabbettir.
Muhabbet aşkı, aşk gönül sahibi olanı arar.
Aramak varken karanlığa başımızı gömüp yalana aldanmak ve o yalana davet eden olmak.
Balığın karnına yem olmaktan başka nedir?!
Denizi dünya olarak tasavvur edersek eminim hepimiz birer yemizdir.
Çünkü müslüman olmak bizi kul hakkına girmekten nehyetmiş, dünya uğruna ahireti satan olmaktan da uzaklaştırmıştır.
Bu durumda bunların hiçbiri olmuyorsak bizi kesesine sığdırmak isteyenler çok olacaktır.
Bu koca denizde karanlıktan ve ay ışığından bahsettik, eğer ki bu zikrettiğimiz ‘’denizdeki ölü balığı oynamak’’ serüvenine düşersek bizi yem zannederek yutanlar olacak ve hatta mideye indirmek için kavga dahi edenler olacaktır.
Sonra bir balığın karnında kim ve ne olduğumuzu unuttuktan sonra sömürülmeye başlanacak belki de orada unutup, unutulacağız.
Ondan sonra da dünyanın sahte göz alıcılığına aldanıp nerede kan kokusu varsa biz de orada olacağız.
Denizde yüzmek belki kurtarmaz insanı ama eminim ki inancı ve aklı yerinde olan kurtulacak.
Kalp ve aşk hazinesinden nasiplenen ruh aklanacak.
Kokuşmuşluk, rastgele sözlerine denk gelecek kadar da aşağı kimseler olamayız.
Bu sahteliği sezip gün sayarak güneşi ardımıza almalıyız.
Öyle ki gölgelerimiz şeytanı alt eden şahsiyetlerin portrelerini yansıtmalı.
Güneş o vakit arkamızda olur ve yakıcılığı o vakit tenimizde tesir etmez.
Ayaklarımız bu yorucu yolculuğa o vakit katlanır ve gözler o vakit ufukta renk değiştirir.
Gözler bir dünyayı yıkarken bir dünyanın yeniden var edilişine tanıklık eder.
Yıkılan dünya senin saflığına şahitlik eder.

Ağaçlar, kuşlar ve dilsizler akranların olarak sana şahitlik ederler.
‘’Evet o aldanmayan, evet o dünyanın eğlencesine kapılmayan, evet o buranın hasretini çeken nazlı kullarından Allah’ım’’ diyerek sana arka çıkarlar.
Ve işte yalnızlaşırsın dünyada, odanda dört duvara kapılıp gün sayarsın, niyazda bulunursun.
Takılan bu çelmelere karşı Rabbimizden nusrette bulunur, sabredersin.
İşte koca denizde bir gemi, hem de mürettebatı olan bir gemi.
Ufuklar görmüş, fırtınalar atlatmış, geminin yanları köpek balığının ısırıkları ile doludur.
Gözcünün elinde bir dürbün ve bana odaklı.
Etrafımda yırtıcılar, her yerimde oluşan yaradan ötürü kanın kokusuna üşüşmüşler ve beni kendi aralarında pay ediyorlar.
Geminin en üstündeki gözcü ‘’onu buldum, onu buldum’’ sevinçleri atıyor.
Ama denizde bir kargaşa, köpükler suyun yüzeyine çıkıyor ve bir kargaşa kan yayılıyor, yırtıcılar bedenimi parçalıyor.
Ama ben o kargaşanın altından yüzerek gemiye yaklaşıyorum.
Onlar faniliğimi kemirirken ben bakiliğe yüzüyor ve coşuyorum.
Lakin yine onlar iki saat sonra aynı açlığı hissedecekken ben artık o fanilikten kalan acıkmayı hissetmeyeceğim.
Çünkü artık ana vatanımda saadetime vardım, hasret son buldu.
Belli ki vardım dememiz için, varmamız için bir yerlere parçalanmamız lazım, bedeller ödenmesi lazım.
Bu davaya göğüs germek için sahaya çıkmak yara almak lazım, düşmanın seni sezsin ve burada olduğunun farkına varsın!
Ben varım dememiz için bizlerin olması lazım.
Hep ‘lazımlar’ vardı ve var olmaya devam ediyorlar, aynı şekilde biz de bir balığın karnında ne ölü ne diri saadet evrenimizi unutmuş uyuyoruz.
Eeee ne desem uyanırız, nasıl kalkarız ayağa? Affola bu üstümüze çöken gecenin ardına herhalde şöyle demem lazımdı: Buon sonno a tutti noi!..

Kumru ile Kumru – Tahsin Yücel- İnceleme

Tahsin YÜCEL, 1933-2016 yılları arasında yaşamış Kahramanmaraşlı öykü, roman yazarlarımızdandır. Başaralı çevirileri ile de bilinmektedir. Fransız dili ve edebiyatı bölümünden mezun olan yazar, bitirdiği bölümde akademik çalışmalarını sürdürerek daha sonra profesör unvanı almıştır. 2000 yılında görev yaptığı İstanbul Üniversitesinden emekli olmuştur.

Tahsin YÜCEL, edebiyat alanına kitapları ve çalışmalarıyla pek çok değer kazandırmıştır. Kumru ile Kumru adlı eseri de edebiyat alanına kazandırdığı önemli romanlarından biridir.  Roman 2005 yılında Can Yayınlarından çıkmıştır.

Eserde, dil yönünden okuru zorlamayacak, akıcı, yalın bir dil kullanılmıştır. Yalın dili kitabın kurgusu ile bütünleştiğinde okurda muhteşem bir lezzet uyandırmaktadır. Ustaca düşünülmüş kurgusu ile Kumru ile Kumru, bireyin tüketim çılgınlığı ile metalaştırdığı nesneleri ele almaktadır. Çok sıradan gibi görünen bu konuyu işleyiş tarzı ile yazar, topluma ayna tutarak ağır eleştirilerde bulunmaktadır. Kitapta bilinçlice seçilmiş olaylar, nesneler ve karakterler mevcuttur. Kitabı değerlendirebilmek adına kısaca özetlemek gerekirse; Ana karakterimiz kitaba ismini veren Kumru, köyde başlık parası karşılığında kentte kapıcılık işi ile meşgul Pehlivan ile evlendirilir. Kente göçüyle beraber görmediği bir dünya ile karşı karşıya kalır. Uzun süre evlere temizliğe giderek modern hayatla kendi hayatı arasında mekik dokur. Keşfettiği bu dünyaya büyük bir hayranlık ve tutku duymaya başlar. Bu tutku kendisini basit bir buzdolabı alma istediği gibi gösterse de Kumru’nun esas isteği, ihtiyacını gidermek olmadığından sınıf atlama çabası ile özüne yabancılaşmaya başlar. Kitapta manen ve fiilen bir kayboluş hikayesi anlatılır.

Modern hayata öykünen ana karakterimiz Kumru, televizyon, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi teknolojik aletlere yabancıdır. Onun bu yabancılığı, içine doğduğumuz ve sorgulamaya imkan bulamadığımız modern yaşantının köylü bir Kumru şahsında, onun duygu ve düşünceleri aracılığıyla sorgulamamıza sebep oluyor. Onun sonradan tanıdığı ve öykündüğü hayata dışardan bakma şansımızla beraber şahit olamadığımız köyden kente göçüş zamanlarının insanlar üzerindeki etkisini görmemizi sağlıyor. Böylece uzak kaldığımız, uzak kalmak yetmez, hiç tanımadığımız özümüzle baş başa kalıyoruz. Kendimizi modern dönemin çocukları olarak görsek de şehre göçümüzün birkaç nesil öncesine dayandığı ve ihtiyaç olarak algılayıp yaptığımız hayatımızı onun etrafında çevirdiğimiz çoğu şeyin sınıf atlama endişesi ile yaptığımız bilincine varıyoruz.

Kitabın başlangıç bölümlerinde Kumru’nun eşi Pehlivan bir yüzüğü göstererek Kumru’ya bu yüzüğün çok değerli olduğunu söylemiştir. Sonuna doğru ise Pehlivan bu yüzüğü satmak istediğinde değer etmediğini öğrenmiştir. Bu yüzden yüzüğü ayakları altına alıp çiğnemiştir. Kitapta eşler arasında hatta kumru ve çocukları arasında dahi görünür bir sevgi bağı yoktur. Yalnızca ulaşılan tutkular ve ulaşılan ilk an beraber sevinme sahneleri vardır. Bu yüzük benim gözümde modern toplumlarda ayaklar altına alınıp çiğnenmiş sevgi, bağlılık gibi elle tutulmaz gözle görülmez duyguları simgelemektedir. Materyalist bu toplumda sevginin maddi karşılığı olmadığında ayaklar altına alınıp çiğnenmekten başka şansı yoktur. Kumru ile Kumru yaşadığımız döneme dışardan bir gözle bakmak isteyenler için eşsiz bir eser. Kayboluşumuzun, eve dönemeyişimizin resmedilmiş hali. Bu değerli romanı okuyarak Kumru’ya, onun bir nesne etrafında yitirdiği ömrüne, topluma ve kendinize bakmanızı öneririm. 

Sende Varoluşum

Karanlıktaki parçalanan bedenine örttüğün beyazlığında saklı
Bir bir düşüyor gözlerinden hayatların, özlemlerin, umutların
Ağır gelen her yükün altından kalkamayız
Belimizin bükülmesi bundandır
Yine de gözlerinin karanlığında yarattım dünyayı
Güneşi gözlerindeki ışıltıdan aldım
Gönlüme baharlar getiren cemrelerindi
Sonra gezegenler dizdim etrafına
Biri dudaklarının altında durdu
Boynuna düşen iki yıldız misali tutundum
Kaşlarının karasındaki tek tel olup yanaklarına düşsem
Tutunmasam gönlüne düşsem
Küçük dünyalar kursam kendime
Saçlarındaki yıldızlarla örtsen üstümü
Kirpiklerine tutansam tutunsam sana
Düşersem gömer misin gözlerinin karanlığına?
Örter misin göz kapaklarında beni gömer misin?
Yaşanılacak yüreğindeki güzelliğe fidanlar dikerim
Umutlar bağlarız gökyüzüne yüreğindeki açılardan
Sevgiler düşecek yeryüzüne hepsinde sen.

Beklenmeden Gelen

Benim mucizem bir çift gözün, gözümün içine baktığını fark ettiğim gün başladı.

Bazı insanlar mucizedir, bunu hissedersiniz. O bir çift gözün bakışları içinize işlediğinde gönlünüze çiçek tohumları ekiliyor, sevgiyle büyüyen…

Yeri geldiğinde gölgesinde dinleneceğiniz çam ağacı, yeri geldiğinde sığınacağınız liman oluyor.

Tüm bunları hissettiğiniz anda sevginin ne kadar değerli bir mucize olduğunu anlıyorsunuz. Tam dibe battım dediğiniz anda elinizden tutup çıkarıyor sizi o bataklıktan, yoldaştan önce yol oluyor.

Aşk, filmlerdeki, dizilerdeki gibi toz pembe değil. Uzun meşakatli bir süreç. Bekleyen, sabreden kazanıyor yolun sonunda.

Biz bekledik, sabrettik, kazandık.

O mucizeyi bulduğunuzu hissettiğinizde asla pes etmeyin, bekleyin, sabredin. Sonunda mutlaka kazanacaksınız.

”Şimdi bana dair ne varsa

Hepsi bir parça sensin.

Gülen gözünün içidir beni hayata bağlayan.”

Voltaire’in İslâm’a Bakışı

                              Bir Filozofun Gözüyle İslâm

Aydınlanma çağının önemli isimlerinden Voltaire, döneminin gerek sosyal yapısına gerek yönetim anlayışına ve kilisenin baskıcı tutumuna karşı çıkmıştır. Filozof, yaşamı boyunca insan haklarına, farklılıklara saygı gösterilmesi için çaba göstermiştir. Kilisenin dini işleyişi, düşünce sistemi, insanlar üzerinde ki baskıcı yapısı, Voltaire’ in en büyük sorunu olmuştur. Kilisenin, toplum üzerindeki baskıcı tavrının iyi bir netice getirmeyeceğini aksine toplumun dinden nefret etmesine sebep olacağı görüşündedir. Hatta bu kiliseye karşı aşırı pesimist tavrından dolayı Tanrı’ya karşı gelgitleri olmuştur. Şöyle ki: Eserlerin de bazen Tanrı’ya inanmanın gerekliliğini vurgularken bazen de Tanrı’ya karşı kayıtsız kaldığını görmekteyiz.


Filozof, kendi yaşadığı ortamı incelemekle yetinmeyip Avrupa ve Asya dinlerini de inceleyerek kendince spesifik ve çarpıcı bir değerlendirme yapmıştır. Voltaire’in felsefesinin temel kavramı hoşgörü olduğunu söyleyebiliriz. Ona göre; dinsel hoşgörü olursa, insanlar hangi inançtan olursa olsun barış içinde bir arada yaşayabilecekleridir. Sözlerin de farklı inançlara karşı saygı gösterilmesini, bağnazlığın kötü bir şey olduğunu vurgulasa da Filozof,  İslâm’ı tahlil etmeye geldiğinde sözleriyle çelişmektedir. Scarmentado’nun Seyahatlerinin Hikâyesi’nde hikâye kahramanı, Avrupa ülkelerine yaptığı yolculuklardan gördüğü manzaraları anlatırken inançlarından dolayı yakılan insanları görmektedir. Filozofa göre buradan din adına insanı yargılamaya cezalandırmaya yer olmadığıdır. Ardından Türkiye’ye gelen hikâye kahramanı, Müslüman Türklere karşı önyargılı bir tutum sergilediğini, Türklerden bahsederken onların imansız ve çok zalim oldukları görüşündedir. Lakin Türkiye’de, kendi ülkelerinden daha fazla kilise olduğunu, farklı inançlardan insanların kendi dillerinde rahatça ibadet ettikleri şeklindeki izlenimlerini hayretle gördüğünü söylemekten alıkoyamaz. Fakat bu ülkede de dini istismarlar olduğunu söylemektedir.

Voltaire’in İslâm’a yer yer ince istihza ile yaklaştığını ifade edebiliriz. Bu istihzanın yerini şimdi ise küçümseyici ve tarihsel bağlamdan uzak gerçek dışı söylemleri yer almaktadır. Hz. Muhammed ile ilgili yazdığı eserin adı Fanatizm veya Muhammed Peygamber’dir. Bu eserinde Hz. Muhammed, Mekke’yi ele geçirmek için yapıp ettiklerini hikâye tarzında anlatmaktadır. Öyküde 2 köle vardır. Bunlar: Seide ve Palmire’dir. Seide genç bir erkek iken Palmire genç bir kız, Muhammed peygamber bunları etkisi altına alarak kullanmaktadır. Seide’e, İslâmiyet’e karşı çıkan İsmâilîlerin lideri olan Zopire’i öldürmesini emreder. Seide, Zopire’i öldürür fakat kısa süre sonra öldürmüş olduğu kişinin babası ve Palmire’in kız kardeşi olduğunu öğrenir. Zopire, Muhammed’ten intikam almak için, İsmâilîleri ona karşı ayaklandırır. Fakat Muhammed’i öldüreceği sırada, Muhammed’in kendisine daha önce içirmiş olduğu zehrin etkisiyle ölür. Seide’in ölümünü, kendisine sunulan tanrısal bir desteği olarak yorumlayan Muhammed, Mekke halkına bu olayı tesir ettirir. Bu olaylara dayanamayan Palmire de intihar eder.
Hikâye’yi incelediğimizde olaylar, kişiler, tarihi gerçeklik ile örtüşmemektedir. Bir kere Hz. Muhammed devrinde, İsmâililer diye bir inanç yoktur. Filozof’un böyle gerçeği yansıtmayan tarihsel olgularla çelişen bir olayı neden konu edindiği, olayı öykü anlatması, fiozofun niyetini ve gayesini anlama noktasında durum güçleşmektedir. Bir diğer çarpıcı husus ise Hz. Muhammed’e yakışmayacak nitelikleri ifade etmesidir. Böyle bir durum mevzubahis bile olamaz. Bu durum Peygamberlerin sıfatı ile bağdaşmamakla beraber hikâye de söz edilen fiillerin İslam’ın kırmızı çizgisi olduğu kesin hükümlerdir. Bir diğer Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler adlı eserinde ise Türklük ve Müslümanlık üzerine fikirlerini daha geniş biçimde ortaya koyduğu için önemlidir. Esere baktığımız zaman yer yer İslâm’a ve Hz. Muhammed’e övgü sayılabilecek ifadeler geçse de yine zaman zaman Batılı tavrını bizlere sezdirmektedir. Söz konusu batılı tavrına bir örnek vermek gerekirse: Hz. Muhammed’i Kureyş soyundan olduğunu, kabul eder ancak şeceresinin Hz. İbrahim’e dayandırmasının kendisini üstün gösterme duygusundan kaynaklandığı görüşünde olsa da bu görüş asılsızdır. Voltaire’in bir asılsız iddiası da İslam’ın olduğu dönemde yaygın olan Sabiîlik, Yahudilik ve Hristiyanlığı yok etmek adına ve bunu gerçekleştirmek için de, Hz. İbrahim’in dinini tecdid etmek maksadındaki Hz. Muhammed tarafından oluşturulduğunu, bu iddiasına delil olarak “İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif“ İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir Müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi” mealindeki Âl-i İmrân, 67. ayeti kullanır. Buradan bir sonuca daha  ulaşabiliriz ki Voltaire Kur’ân’ı Kerim’i incelemiştir.
Hz. Muhammed’in ümmililiği meselesi günümüzde  hâlâ tartışılmaktadır. Gerek yerli oryantalistler gerek batılı oryantalistler Peygamberin ümmi olmadığını savunuyorlar. Voltaire da ümmilik meselesinde tebliğ ettiği vahyin niteliğine bakıldığında ümmi olmaması görüşündedir. Ona göre “Bir adamın tüccar, şair, yasa koyucu ve devlet kurucu” olup da  nasıl imza atmayı bilmediğini şaşkınlık ve alaycı bir tavırla belirtir. Kur’ân’ı Kerim’in mahiyeti ile ilgilenen filozof, Kur’an’a yapılan yorumların gülünç olduğunu, Batılı bilim adamlarının gerçek bilgi ve fikir bilmediklerini savunur. Kur’ân’ın Arap literatürün de yer alan benzersiz ve zarif bir eser olduğunu objektif haliyle ifade ederken, vahyi de beşeriyet düzeyine indirmesi çarpıcıdır. Şöyle ki bir taraftan Kur’ân’ın eşsiz ve zarif oluşundan bahsederken diğer taraftan Hz. Peygamber’e şairlik vasfını takdim etmesi eleştirdiği bilginlerden bir farkı kalmayarak yine kendisiyle çelişir. Kur’ân’ın bir beşer tarafından yazıldığında ısrar eden filozof, Hz. Muhammed’in bir Yahudi’den çalıştığını dile getirir. Bir Yahudi’nin kendi dini aleyhinde eleştirmesini zor bir ihtimal olarak söylese de imkansız olmadığını söyleyerek bu iddiasın da açık kapı bırakır.
Batılılar, Hz. Muhammed’in; Kadınları akılsız varlık ve değersiz olarak gördüğünü, kadınların temel hak ve özgürlüklerden mahrum bıraktığını lanse etmeleri, Voltaire için bir düzmeceden ibarettir. Bu iddiayı kurutmak için de yine Kur’ân’a başvurur. Nîsâ, 3-5 ayetler aralığında ki yerler kadınlara karşı adaletli davranılmasını, mehirlerinin ödenmesini, beslenme, giyinme gibi ihtiyaçların karşılanması öğüt edilirken onlara güzel sözler söylenmesini de vurgular.
Yine günümüzde süre gelen tartışmaların birine asırlar önce değinen Filozof, Türklerin kılıç zoruyla Müslüman oldukları şeklindeki görüşlerin asılsız ve eleştirel bir şekilde ele alır.
İslâm’ın neden ve nasıl hızla yayıldığını İhlâs suresine bakılarak anlaşılacağını ve yeterli olacağını söyler. Hristiyanların hoşuna gitmese de Kur’ân vahyinin güzel olduğunu, Hz. Muhammed’in Asya kıtasını putperestlikten kurtardığını, Tanrı’nın birliğini öğrettiğini ve şirki ortadan kaldırdığını söyler. Dahası İslâm’ın faizi kaldırdığını, sadaka ve duanın emredilmesini, kadere rıza gösterilmesinin İslâm’ın temel ilkeleri olduğunu belirtir. Kötülük edenlerin bağışlanmasını, herkese iyi davranılmasının Kur’ân’ın temel prensipleri içerisinde görür. Yine Kur’ân’ın getirdiği hükümlerin hiçbir tahrife uğramadan geldiğini ve gevşetilmeden uygulandığını da ekler. Buraya kadar filozof, methedici görüşleriyle tavır sergilerken şimdi yerini Batılı bir Oryantalist ve tuhaf tavrıyla Kur’ân ayetlerinin gelişigüzel sıralandığını, düzensiz haberlerden oluştuğu şeklindeki tavrını alır. Voltaire, Mirâç hadisesi ile ilgili olarak bu olayın mümkün olabileceğini çünkü o dönemdeki Arap toplumun hurafe ve kerametlere meyli olmalarından dolayı hadiseyi mümkün görür.
İslâm ve Hristiyanlığı mukayese etmeye çalıştığında, Hz. Muhammed’in doktrinlerini cesaret ve silahla yayan güçlü bir kişilik olarak görürken bu şekilde kurulmasından sonra İslâm’ın durumunu değiştiğini artık merhamet ve hoşgörü dinine büründüğünü ifade eder. Hristiyanlığa göre ise bu durumun tam tersi olduğunu savunur. Ona göre Hz. İsa, Hristiyanlığın İlahi kurucusudur. Hz. İsa, sade, mütevazı ve sakin geçen hayatı boyunca kötülüğü engellediği, hoşgörüyü yaygınlaştırmaya çalışmıştır. Ancak Hz. İsa’ dan sonra Hristiyanlığın barbar ve merhametsiz bir din halini aldığını, Filozof şaşkınlık verici olduğunu söyler. Voltaire’in bu görüşü tutarsız ve gerçekleri görmezden gelmekten başka bir şey değildir. Çünkü Hz. Peygamber, tebliğe başladığı andan Medine’ye hicretine kadar müşriklerin, Hz. Peygamber’e ve ona inanlara eziyet ettikleri bilinmektedir. Hz. Peygamber şahsına yapılan kötü muamelelere, tehdit ve alaylara tenezzül ve karşılık vermemiş hatta kötü söz bile söylememiştir. Mekke dönemde Müslümanlar gerek ihtiyaç alanında gerek sosyal alanda büyük ambargolarla karşılaşmış bunlara rağmen Müslümanlar sebatkar bir tutum sergileyerek, şiddete şiddetle değil Allah’tan sabır ve yardım dileyerek bu olumsuz duruma katlanmayı tercih etmişlerdir. Habeşistan’a ve Medine’ye yapılan hicretler bile bize başlı başına gösterir ki Müslümanların şiddet uygulayan taraf değil, şiddet ve eziyete uğrayan taraf olduğunun apaçık delilidir. Hz. Peygamberin Mekke’yi fetih ettiği gün müşriklere karşı tutum ve davranışı ayan beyan ortadadır. İslâm’ın tebliğ edildiği ilk günden itibaren Müslümanlar muhataplarına sevgi, saygı, merhamet ve hoşgörü çerçevesinde yaklaşmışlardır.
Voltaire’in İslâm’la  ilgili düşüncelerini genel hatlarıyla açıklamaya çalıştık. Kısaca İslâm’a bakışını özetlemek gerekirse, yer yer tarafsız fikirleri olsa da fikirlerine toplu halde baktığımızda İslâm’a karşı ince bir istihza ile yaklaştığını görebiliriz. Yer yer takdire şayan tespit ve İslâm’ı eleştirenlere karşı cevapları olan böyle bir filozofun neden İslâm’a karşı istihza ile yaklaştığının iki temel sebebi olduğunu düşünüyoruz. Bunlardan birincisi, Onun Hristiyan olarak yetişmesi ve o kültürden gelmesidir. İkinci sebep ise, İslâm’a dair kapsamlı malumatının olmadığıdır. Özellikle Hz. Peygamber’le ilgili düşüncelerini tipik bir Oryantalist ön yargısı tutumuyla ele almaktadır.  Bunu da İslâm’ı, Batılı kaynaklardan öğrendiğinin gerekçesidir. Voltaire’in, İslâm’ın ve Hz. Muhammed’in üstün yönlerini itiraf ettiğini belirtmeliyiz. İslam Hukukuna ve Müslüman yaşamı ile ilgili bazı konularda Kur’ân’a başvurması, İslam’ın hoşgörü, saygı ve merhamet dini olduğunu söylemesinden geri duramamış bu davranışı takdir edilecek yöndedir. Yine yenilemek gerekirse Voltaire’in İslâm’a karşı önyargılı ve düşmanca duygularla yazılmış kaynaklardan İslam’ı araştırdığı da ihtimal dahilindedir. Voltaire için dinlere karşı bağnazlığın iyi bir şey olmadığı, dinlere hoşgörü ile yaklaşılması görüşü ayrılmaz bir parça iken sıra İslâm’a geldiğinde filozof kendini bağnazlıktan kurtaramamıştır. Dönemin de Filozoflar, İslâm ve Müslümanlar barbar olarak nitelendirilirken, İslâm ve Müslümanların araştırılmasının değeri olmadığı mevzubahisken Türklerden, İslâm’dan, Müslümanlıktan gerçek dışı haberler bahsedilirken o nispeten gerçekçi bilgiler sunması önemlidir.

Vicdansızlık

Neydi ki içimi sızlatan. Hani o garip duygu: vicdan. Kendisi içten içe hep ağır basan. Belki de unuttum vicdanımı Onsuz yaşadım bir kaç anımı Kayboldum izsiz, hissiz kaldırımlarda İndi gönlüme bir perde Gönlüm el verdikçe Ben sustum. Kuşlar, karıncalar sustu. Susuşlarıma  gebe Çok anım oldu. Ve sancılarla vicdansızlık doğdu. Yok oluştu gizliden Taştan artık odalarım. İçinde esir kaldım. Dedim ya Sancılı bir andı Geriye bir tek o kaldı.

Bahar Gelmiş

Gün ışığı vuruyor pencereme,
Ilık bir rüzgâr eşliğinde.
Tomurcuklar filizlenmiş,
Biraz huzur ve saadet ile…
Neydi bu denli içimize işleyen?
Sadece yaprakların yeşerişi mi?
Tebessümlerde ki samimiyet,
Gamzelerde filizlenen çiçeklerdir belki.
Bahar gelmiş, handân olurum.
O vakit, seher kuşunu arar gözlerim,
Beşâret-i âver olursa göklere karışır sevinçlerim,
Biraz huzur ve saadet ile…
Renklerin ahengi ritim tutar, anbean.
Bahar gelmiş,
Bozulsun cihanda ki tüm sessizlikler,
Kulak verin cıvıldayan kuşlara.
Biraz huzur ve saadet ile…