20.5 C
İstanbul
Pazartesi, Temmuz 6, 2026

O Gün Bugündür: “Şeb-i Yeldâ”

En uzun gecelerin de mutlak bir sabahı vardır diye giriş yapalım… Her şey hayata dair, hayatın içinden… Merhaba yılın Şeb-i Yeldâ’sı, nasıl geldin kış gündönümü?

Her şey dönüyor kendi ekseninde ve yönünü biliyor. Bir tek ben (mi) bilmiyorum ya da tersini yapıyorum bu hayatta.

Yılın en uzun gecesi ne zaman? 21 Aralık.

İşte o gecenin en uzun olduğu zamana biz “Şeb-i Yeldâ” diyoruz. Karanlık gece, uzun gece…

Şimdi gelelim Sâbit’in beyitine dersem “Geleneksel ‘Müneccimle muvakkıt ne bilir’ içerikli beyit paylaşım günlerini sen mi başlattın(!)” diye içinizden söylenmezsiniz inşallah efendim.

Şeb-i Yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir,

Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ’at.

(En uzun geceyi ne yıldız bilimciler ne de vakit tayin eden memurlar bilir. Gecelerin kaç saat olduğunu gama müptela olanlara sor.)

Gerçekten de “Şeb-i Yeldâ” hasret çekenlerin, aşka düşenlerin, bir şeyi düşünenlerin, hastaların bitmeyen gecesidir. Bu satırlardan sonra içimdeki bastırılmış gama müptela huyumu uyandırırım, uyutmam, kaç gece? Bilemem.

Yani bu aralar iyi bakmalı yüreklere. İyice sarıp sarmalı, korumalı kıştan ki gönül, kışı yaşamasın. Çünkü gönül kışı yaşıyorsa şeb-i yeldâ hiç bitmez.

Amma ki gönül kışı yaşamıyorsa, aklıma gelen bir tane daha buna benzer bir beyiti de Yahya Kemal söylemiş. Çok güzel bir beyittir:

Şeb-i yeldâda uzar fecre kadar kıssa-i aşk,

Tâ ki Mecnûn bitirir nutkunu Leylâ söyler.

(Aşk hikâyesi, yılın en uzun gecesinde bile şafak sökene kadar sürer; Öyle ki Mecnûn sözünü bitirse Leylâ başlar, ama biz Leylâ sussa Mecnûn anlatır.)

Ne olacak o zaman gönül gözüyle mi göreceğiz alacakaranlıkta bir belirip bir yiten içimizdekileri? Ya kara kış dostun gönlüne göz açtırmazsa ne olacak? Gönlünüz, gözünüz kışın soğuğu görmesin.

Şimdi baktım saat kaç? Bu gece uzundu ve “Dualar, dilekler sıralansa nasıl olurdu?” diye düşündüm. Yalnızca kendimiz için değil bütünün hayrını düşünerek. Görünmez bağlarla bağlaydık birbirimize, tüm insanlık, tüm yaşam belirtisi taşıyan her şey, gökyüzü, okyanus, toprak…

Saat olmuş bilmem kaç? Sıralayalım, sıralayalım hepsini yüreğimizde ve zihnimizde. Her biri çekmecenin bir gözünde şimdi. Çıkarlar mı oradan, “Bak ben buradayım!” derler mi gece bitmeden?

Ne önemi var, insan ne istediğini bile bilse yeter değil miydi? Oluru olmazı hep O’ndan. Bize düşen istemek, verirse şükretmek gönülden, vermez ise yine şükredip bir bildiği var demekti.

Karanlıktan sonra mutlaka Güneşin doğacağını, ruhsal dünyamızda ise her an ışığı seçebileceğimizi hatırlatır mısın Şeb-i Yeldâ?

En uzun gündüz, yok mu senin şiirini yazan? soruma cevap geleceğini umuyorum. Gündüzler şairlerin üvey evlatları mıdır yoksa(!) Düşün hey ben, hangi “Aralık”tan çıkacaksın, o gün bugündür Şeb-i Yeldâ…

Biz Çocuklar

Zamanın mahur bestesi yazılmışken son çağda
Biz tazeliğini yitiremeyen çocuklardık
Dalgalar döverken sahil kasabamızı
Biz hayallerine set vurdurmayan çocuklardık
Süzülürken bir kartal tam tepemizde
Biz kuzumuzu vermeyen çocuklardık
Hayatını satar olmuşken o sokağın çocukları
Biz hayallerini satmayan çocuklardık
Bir mahur beste dinletisinde
Kasabamızı döven dalga sesinde
Bir kartalın gölgesinde
Hayatımızı satmaz iken umut çeşmesinde
Biz hala o gemiyi bekleyen çocuklardandık

Anthony Burgess’in İlham Dolu Hikâyesi

Bir şeyler yapmak istiyoruz. Evet, bir hayalimiz var ve onu gerçekleştirmek istiyoruz. Bir kaç kere kalkışmışız, başarısız olsak da yapabileceğimize inanıyoruz. Kendimizi o konuda yetenekli görüyoruz ama… Ama bir şey eksik! Olmuyor işte! Ol-mu-yor! Ne eksik? Çalışma masası mı? Güzel bir manzara mı? Yemek mi? Kahve mi? Yoksa hayallerimize yeterince değer mi vermiyoruz? Neden motivasyonumuz yok?

Bu yazıda sizlerle Otomatik Portakal kitabının yazarı Anthony Burgess’in hikayesini paylaşacağım. Belki onun hikayesinden kendimize bir pay çıkarırız. Anthony 40 yaşındayken beyninde tümör olduğunu ve bunun kendisini bir yıl içerisinde öldüreceğini öğrendi. Maddi durumu iyi değildi ve öldüğünde eşine bırakabilecek bir birikimi yoktu. Anthony profesyonel bir roman yazarı değildi ama her zaman hayalinde bir romancı olmak vardı. Bu konuda da yetenekli olduğunu düşünüyordu. Tabi ki hayaller ertelene ertelene yaş 40 olmuştu. Artık arka plana attığı hayallerini su yüzüne çıkarma vakti gelmişti. Böylece en azında eşine telif hakkı olan bir kaç yazı bırakabilecekti.

Yazı makinesine kağıtları yerleştirdi ve ilk romanını bu şekilde yazmaya başladı. Yazdığının basılacağı kesin değildi ancak denemekten de başka şansı yoktu. “1960 ocağıydı,” diyordu “Konulan tanıya göre, önümde yaşayabileceğim bir kış, bir ilkbahar ve bir yaz vardı. O yıl, yapraklar dökülmeye başladığında ben de ölmüş olacaktım.” Bu şartlar altında, Şu an İngiliz Edebiyatı’nın önde gelen yazarlarından biri olan Burgess bir yıl bitmeden beş buçuk roman yazmayı başarmıştı.

Sonrasında ne mi oldu? Yanlış teşhis konulduğu anlaşıldı. Ancak bu o zamana kadar Burgess çoktan tanınan bir yazar olmuştu. Toplamda 50’den fazla roman ve hikaye yazdı. Bu olayda 40 yıl boyunca yazmak isteyip yazamayan ama 1 yıl içerisinde beş buçuk roman yazan Burgess’e bakınca benim aklıma iki durum geliyor. Bambu ağaçlarını bilirsiniz, Bambu ağacını Çinliler şöyle yetiştirir: Önce ağacın tohumu ekilir; sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. “sulanır ve gübrelenir.” İkinci yılda da tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. “sulanır ve gübrelenir.” Üçüncü yılda yine tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Sabırla ” sulanır ve gübrelenir.” Dördüncü yılda da her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir. Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez. Beşinci yılda da Çinliler yine büyük bir sabırla bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır. Burgess’in 40 yaşına kadar birikim yaptı. O, hayal silahına barut koydu 40 yıl. Fakat barut koymakla silah ateş almaz, o silahı ateşleyen neydi? Tabi ki o da zorluk, acı ve baskıydı. Artık ne zaman öleceğini biliyordu, zamanı kısıtlıydı ve hiçbir şey hazır değildi. İşte kendini zorunlu hissetmesi yıllardır doldurduğu silahını ateşledi. Stresi yönetebildiğimizde, o enerjiyi evirdiğimizde o bize baskı yapamaz. Aksine biz ona basıp yükseliriz. Şimdi hayal ettiğimiz şeye gideceğiz madem, birikimimizi kontrol edelim ve zamanımızın tükendiğini bilelim.

Kalmalar Lazım Bize Şimdi

“Bir gün akşam olur biz de gideriz.” demiş şair.

Gitmeye meyillidir insan. Kalıp mücadele etmektense, gitmek, kaçmak hep daha kolay olmuştur. Bir sıkıntıyı, kusuru, yanlışı düzeltmek yerine ya ona ayak uydurmuş, ya sadece susmuş, ya da terk etmişizdir orayı, belki de o insanı.

Kalmak zordur, emek ister, fedakarlık, çaba, özveri ister. Konuşmak, anlatmak; dinlemek ve anlamak ister. Oysa çantanı alıp, giyip kapı önündeki ayakkabılarını, arkana bile bakmadan gitmek işine gelir insanın.

“Buradayım.” demekten daha kolaydır, “Hoşçakal, gidiyorum.” demek. Kucaklaşmaktansa, el sallamayı yeğler insan. Uzaktan izleyerek çekeceği hasreti, yanında kalarak yaşayacağı sıkıntıya değişiverir.

Kolay gider insan, çabuk vazgeçer. Mühim olansa, bizi biz yapan vazgeçişlerdir. Bizi bizden alan, koparan, mücadeleden vazgeçmeler değil. Çekip gitmeler, elvedalar değil.

Şunu bileceğiz önce, kalkmak kadar düşmek de vardır hayatta. Gülmek kadar ağlamak da…

Düşeceğiz; ağlayacağız. Gün gelecek, kalkacağız ve güleceğiz. Fakat gitmeden, vazgeçmeden, bırakmadan, beraber.

Çünkü kalbin ilacı, dilindedir insanın. Bakışı teselli, sözü şifâ, varlığı huzurdur yoldaşın.

Kalmalar lazım bize şimdi, yan yana atılan kahkahalar, beraber akıtılan gözyaşları, el ele meydan okumak lazım hayata, gitmeler değil.

Kucaklaşmalar lazım bize şimdi, vedalar, hoşçakallar değil.

Edebiyatın Güzel Abileri: Yedi Güzel Adam

Yedi adam biri bir gün
bir aşk bir gün
gereğini belledi
ölüm girse koynuna
Ayırmaz aşkı yanından

Siz diyin Yedi Güzel Adam ben diyim Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Mehmet Akif İnan, Alaeddin Özdenören ve Ali Kutlay. Türk edebiyatına adını altın harflerle kazımış yedi güzel insan, yedi güzel abi, yedi güzel dost, yedi güzel sırdaş, yedi güzel yoldaş… Dizi bu 7 kıymetli kalemin hayatlarını bizlere sunmakta. 1950’li yıllarda Kahramanmaraş Lisesi’nde yolları kesişen yedi güzel yüreğin 1970’li yıllara uzanan öyküsünü anlatmakta. Her köşesi buram buram edebiyat, huzur kokan dizi bizleri ilerleyen bölümlerde üstat Necip Fazıl Kısakürek‘le de buluşturuyor. Olaylar daha çok şair Adil Erdem Bayazıt ve şair Abdurrahman Cahit Zarifoğlu penceresinde gelişse de geriye dönüşlerle her birinin hayatlarından özel anlara şahit oluyoruz.

Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları

Dizi Erdem Bayazıt’ın lise öğrenimini tamamladığı Kara Lise‘ye atanması ve düğünüyle başlar. Lise yıllarını beraber geçirdikleri, anılarına ortak olan Zehra da öğretmen olmuş ve Kara Lise’de görev yapmaya başlamıştır çoktan. Ülkede sağ sol çatışmaları devam etmekte, lise öğrencileri tabiri caizse maşa gibi kullanılmaktadır. Olaylar iki pırıl pırıl genç Kahraman ve Cevat üzerinden ilerler. Cevat henüz kendini bulamamış, babası ile sorunları olan bir gençken devrimci Kenan Hoca’nın yönlendirmeleri ile sol gruba kayar, Kahraman ise ülkücülerin arasına. İlerleyen bölümlerde Hakkı üzerinden de Alevi Sünni meseleleri boy göstermeye ve anlatılmaya başlanacaktır. Erdem’in düğünü ile yıllar sonra tekrar bir araya gelen yedi güzel kalem bir daha kopmayacaktır.

Yaslan göğsüme sevdiğim
Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir
Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir
Toprak gibidir
Sen ki bulut gibisin
Ay gibisin güneş gibi bazen

Gelelim nahif şairimiz Erdem Bayazıt’a… Bayazıt ailesinin geniş konağına gelin gelir Naciye. Küçüklüklerinden bu yana içten içe Bayazıt’a yanık olan evin yardımcısı Emine’yse bu evlilik müessesinin dağılması, tadının kaçması yolunda elinden gelen her şeye başvurur. Konağın afacanı Emine’nin oğlu Kerim ise sizi edebiyat kokulu sokaklardan alıp yüzünüze gülümseme konduracaktır her cümlesiyle. Naciye ile Erdem’in aşkı öyle derin, öyle sevgi ve bağlılık dolu, öyle anlayışlıdır ki izleyen herkes böylesi bir sevda hikâyesine nail olmanın hayalini taşır yüreğinde.

Sesin eksik, ev ıssız bir sokak bu günlerde
Titriyor hikâyesi lambalarda, kaçağı bol sevgimizin…
Nerde, hangi ağacın gölgesinde oh diyor ki şimdi yüreğim ?
Bir erkek için baba olmakla ölçülmüyor mu hayatın yükü ?
Sırtından atıp gittiğin ergen yüzlü, zarif oğlunun canında
Menfi bir özleme dönüyor artık yokluğun…

Cahit Zarifoğlu… Hayatımın en büyük şanssızlığı onun olmadığı bir yüzyılda olmak. Onu tanımak, oturup iki kelam etmek için neleri vermezdim. Bilinmezin şairidir Zarifoğlu. Buzdağının yegane sevgilisidir. Artist’tir. Aristo’dur. Zehra’nın biricik ulaşılmazı, Erdem’in kıymetli dostu, Sait Baba’nın kardeşi, Berat Hanım’ın kıymetlisi, zarif eşidir. Gerçek hayatta böyle bir bağlantı olmasa da dizi uzun bir süre Zehra’nın Cahit’e olan aşkı ve karşılık bulamaması ile devam eder. Zarifoğlu’nun yüreğindeki baba hasreti ve babasına olan öfkesi bile sık sık bizlerle buluşup, ortak acılarımıza, ortak yangınlarımıza bazen har olacak bazen su serpecektir… 

Âşıkam meftûn-u cânân olmayan bilmez beni
Hançer-i aşk ile kurbân olmayan bilmez beni
Anlamaz ahvalimi her sûfî-meşreb müddeî
Bâde-nûş-i bezm-i irfân olmayan bilmez beni.

Yedi Güzel Adam lise yıllarında Hamle Dergisi’ni çıkarmış bir araya gelmeleriyle de edebi çalışmalarına tekrar başlamışlardır. Sık sık bir araya geliyor ülkenin meseleleriyle, birbirleriyle aralarına sıfatlar koyularak bölünmeye çalışan gençliğin derdiyle, Müslüman alemin sorunlarıyla, Kudüs davasıyla dertleniyor sohbetler ediyorlar, söyleşiler düzenliyorlardır. Yazımı yavaştan sonlandırırken sırlarına sırdaş, yollarına yoldaş olmuş Yalnız Ardıç’ı anmadan edemeyeceğim. Size diziden en sevdiğim kesiti bırakırken, Nuri Abi’nin şu dizeleriyle veda ediyorum…

Gel
Anne ol
Çünkü anne
Bir çocuktan bir Kudüs yapar

Enginarın Kalbi

Cağaloğlu’na çıkmaya çalışırken
Dokuz kat yerleri hınca hınç yardığımız zamanlara
Git-gelli akıllarımıza karşın
Dinlediğimiz ertelenmemiş konferanslara
Ve ithaf edilebilir kan kırmızı bir yazma
Tüm iğne oyalarına

Mısır çarşısında süt mısır satan
Tezgahlar kadar bembeyaz saçlarını dilerdim tanrıdan
Cebimdeki son dört buçuk lirayı verecek kadar severdim
Kaçıracağım metroyu bilip
Yoldan dönecek kadar severdim
Dehlizlere bırakacak kadar seni
Gökte bulabilecek kadar severdim
Hem sıcak bir çorba hem sıcak bir sohbet
İçin gidilebilecek saatleri de severdim

Babamı görür gibi olurdum piyasadan geçerken
Gara doğru koşar(a)dım ama yalnızca
Ellerimde boyu boyuma pothos’u isterdim
Bunu pontus rum duysa çekerdi kılıcını başlarımıza
Başlarım kılıcına diye söylendi bendeki iç ses
Kapayalım kulaklarımızı
Kapayalım ki kesilmesin başlarımız!

Harem vapuru yönünü şaşırmış
Akdenize doğru uçuyor beni de almadan
Tüh diye bağırdı bu sefer dış ses
Takıldık yine gişelerde memurlara
Ben yalnızca
İnsanlar konuşur sanırdım

Kendimize İyi Bak

Bütün bir evreni içine alabilen
Bütün gizi, bütün açığı
Bütün divaneliği kapsayan
Kalp
Sahi nedir bizi dinleyen?
Nedir bizim içimizi dindiren?
Duyduklarımız mı yoksa,
Duymak zorunda kaldıklarımız mı?

Küçük bir çocuğun gözlerindeki o masumiyetlik
Adını koyamadığımız, içimizi deldiren bir his
Geceleri uyutmayan,
Bazen dinlendiren
Bazen sevindiren
Ama çoğu kez kanatan şey neydi?
Kırılan bir vazo tamir edilebiliyorken
Onun tamiri de mümkün olamaz mıydı?
Yoksa yine belli olur muydu kusurları
Kendini çok çabuk ele verebiliyorken…

Bazen bahçesinde rengarenk çiçekler açtıran
Gökyüzünü maviye boyayabilen
Bir tuval miydi içimizde?

  Bütün bu soruların cevaplarını herkes kendi içinde verebiliyordur umarım, öyle ki herkes aynı göremiyor bazı şeyleri. Kimi sağından bakar kimi solundan kimi ise soluğundan… Ama herkes bakar bir taraftan… Herkesin penceresi farklıdır. Herkesin olayı, herkesin sorunu farklıdır. Herkesin acısı kendinedir bu evrende ama herkeste vardır o kalp denen organ. Her ne kadar herkes farklı olsa da hisler birdir…

  Bir çiçeğe baktığımızda bile onda ibretlik bir şeyler görebiliyorsak anlayabiliyoruzdur evreni. Yolda yürürken bakarsak insanlara, düşünürsek kimsenin göründüğü gibi olmadığını, anlarız o zaman… Kim bilir bizim derdimizi nimet sayacak nice insan vardır yeryüzünde. Yeter ki biz farkına varalım kendimizin, biz bize yetelim, biz bizi koruyalım.

Kalbim

  Sana çok nutuklar çektim şimdiye kadar. Bana hep ‘tamam’ dedin ama yine bildiğini okudun. Onun için her şeye rağmen şimdilik sana yine bir ricada bulunacağım; “Hatanı gör, adımını atarken iyi düşün, zira gelecekte pişman olabilirsin. Ola ki pişman olursan üstüne ah alma, ondan dolayı pişmanlık yaşama isterim. Bütün hatalarına rağmen seni seviyorum çünkü sen orada sevdiklerimi taşıyorsun… Kendimize iyi bak.”

Leyla’nın İzinde Şifa Bulmuş Bir Mecnun’un Öyküsü: Allah Yakındır

Ey aşk! Ateştir senin nesebin…
Niteliğin dumandır kaynağın ise rüzgar
Su tufana dönüştü toprak da küle
Senin kokunla ateş rüzgara karıştı
Şirin’siz her saray bisütûn gibi viranedir
Ferhat’sız her dağ bir saman çöpüdür rüzgarda
Yedi nesil öteye tüm atalarımız gâmdı
Bize miras kalan hep sonsuz keder oldu
Rüzgar esince toprağımızdan senin kokun geliyor.

Sadece Sen kalacaksın;
Biz hepimiz gidince…

Kendi dünyasında ufacık bir çocuğu yaşatan masum, saf ve berrak bir adam; Rıza… Aşk, aniden kalbine aheste aheste nüfuz eder. Önce amansız bir hastalık tutar bedenini, şifa nöbetleri ve hemen akabinde Leyla’nın o nurlu silüeti peyda olur alemin üzerine. Rıza’nın çocuk kalbi, aşkın külleri arasında gark olur, hırpalanır ve kirli bir çamur gibi kirletir ufak dünyasını.

Öyle bir meleğin inişine şahit olur ki alem, hiçbir Mecnun böylesi duru bir güzellikle karşılaşmamıştır. Zavallı Rıza, tutulur kalır o güzelliğin nezdinde; kendini unutur, kalbini çöle vurur…

Leyla’sı derman vermez, iz bırakmaz, aşkına yoldaşlık etmez. Rıza, gün geçtikçe düşmektedir. Puslu, zifiri bir gecenin koynunda, aşkına umut veren bir şuâ aramaktadır…

İran sinemasını sevenlere muhteşem bir film önerisinde bulunmak istedim. Film, (Allah Yakındır) 2006 yılında vizyona girmiş, yönetmenliğini Ali Vazirian yapmıştır. Zihnen henüz olgunlaşmamış Rıza, ölen abisinden kalan motosiklet ile taksicilik yapmaktadır. Bir gün yine işe çıktığı esnada genç bir kadınla karşılaşır. Genç kadın, yakın bir köyde öğretmenlik yapmaktadır. Otobüs ile ulaşım olmadığı için Rıza’nın motosikletine biner. Rıza, genç öğretmeni gördüğü ilk andan itibaren tutulup kalır. Çocuksu ve masum aşkı, Batı sinemasının bedensel aşklarının yanında izleyiciyi hayrete düşürecek ve utandıracak cinsten. İzlerken aşkın en temiz, en masum ve en doruk noktasının seyrine varacaksınız. Ayrıca filmde yer alan şiirsel, mistik sahneler ruhunuza öylesine iyi gelecek ki, film sona erdiğinde kalbiniz koca bir hiçlik duygusuyla yanıp tutuşacak. Aşkın şiirle can bulduğu muazzam bir film sizleri bekliyor…

İyi seyirler…

İmkânsızın Efsunu: Ağlatan Qafe

Tanrım! Bu ne ağır imtihan, ne dayanılmaz bir gece… Râyihası nakış nakış, Janset gibi berceste. İmkânsız efsunu görür gibi, bastırır göğsüne akordiyonu. An durur, saat durur ve dünyadaki tüm acılar son bulur. Şamil, başlar aşkın ritimlerini yaratmaya; gözyaşıyla, alev alev yanan ruyhuyla…

Çerkez diyarında küçük bir köyde,
Dünyalar güzeli Janset yaşardı.
Bazen bir melekti bazen bir ayde,
Kırlarda ceylanlar gibi koşardı…

Köyün en güzeli ay parçasıydı,
Beyazdan beyazdı ipeksi teni.
Civardaki güzellerin hasıydı,
Kendine bağlardı bir kez göreni…

Bir gün yolu düştü o küçük köye,
Yakışıklı, babayiğit Şamil’in.
Gözleri takıldı gördüğü şeye,
Meftunu olmuştu o an güzelin…

Şamil çok sevmişti güzel Janset’i,
Janset tutulmuştu yiğit Şamil’e.
Çok ağırdı bu sevdanın diyeti.
Sonu ayrılıktı sonu hep çile…

Babası Janset’i verdi zengine,
Şamil akordeon çaldı düğünde.
Büründü sevenler hüznün rengine.
Ağlatan bir şarkı doğdu bu günde…

Yürekler titreten ağlatan kafe,
Şamil’in hüzünlü melodisiydi.
Dillerden düşmeyen bu hüzzam beste,
Aslında sevdanın yürek sesiydi…

Şiir: Mehmet Çakır

Bir Kitap Önerisi: Masumiyet Müzesi

Hayatımın en mutlu ânıymış , bilmiyordum .

Uzun süre etkisinden çıkamadığım, Orhan Pamuk’un en güzel eserlerinden biridir Masumiyet Müzesi… 

Kitap genel itibariyle Füsun ve Kemal arasındaki tarif edilemez aşk durumunu anlatıyor. Her aşk hikâyesinin mutlu sonla bitmediği, coğrafyanın bize binbir türlü oyunlar oynadığı gerçeği bir kez daha çıkıyor karşımıza. Çocukluktan aşina olduğu ancak yıllardır görmediği uzaktan akrabası Füsun’un Şanzelize butikte karşısına çıkmasıyla başlıyor her şey. Kemal dönüp arkasını gidemiyor ve ne olduysa bundan sonra oluyor. Bu aşkın, tutkunun anlık bir heves olmadığını anlıyoruz. Sanki Kemal’le birlikte biz de o aşkın hissiyatını dokuz yıl boyunca yaşıyoruz, dile kolay tamı tamına dokuz yıl…

Bazen kendinizi Çukurcuma’da Füsun’ların evinde televizyon izlerken, bazen de kendinizi Kemal’in yerine koyup Füsun’u düşünürken bulabilirsiniz. Velhasıl Kemal’in yaşadığı durum öyle bir hal alıyor ki adeta elinden gelse Füsun’un aldığı nefesi bile bir şeye doldurup saklayacak. 

Fazla detaya inmeden Masumiyet Müzesi nasıl anlatılır bilemiyorum. Okuyalı neredeyse iki yıl geçti üzerinden ama bazen  istemsizce kendimi Çukurcuma’da Füsun ile Kemal’i düşünürken buluyorum. Eğer duygularınızın varlığını hissetmeye ihtiyacınız varsa, ısrarla okumanızı tavsiye ediyorum. 

Okuduktan sonra da kendinizi Masumiyet Müzesini hayal ederken bulacağınız muhtemel. O yüzden aşağıya bir bağlantı bırakıyorum, buradan müzeyi gezebilirsiniz. Eğer ben kanlı canlı görmek istiyorum derseniz kitabın son sayfalarında, giderken kullanabileceğiniz bir harita var, ayrıca kitabın 485. sayfasında müzeye girerken kullanabileceğiniz bir bilet de mevcut. Bu detay beni çok etkilemişti. Bir kitap düşünün, bir müze yaratıyor ve öyle bir kitap ki bileti de içinde barınıyor.

Açılışı kitabın ilk cümlesiyle yaptığım gibi  kapanışı da yine kitabın son cümlesiyle yapmak isterim.

“Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.”

Bozkırda Bir Anadolu Masalı: Gönül Dağı

Başrollerini Berk Atan ve Gülsim Ali İlhan‘ın üstlendiği Gönül Dağı, karşılarına çıkan tüm engellere rağmen bıkmadan, yılmadan hayallerinin peşinden koşan üç kuzenin öyküsünü anlatıyor.

Dizi hayatın gerçeklerini, zorluklarını ve imkansızlıklarını yansıtması bakımından oldukça samimi geldi bana.  Bu öykü Anadolu insanının öyküsü, hepimizin öyküsü. Dizideki türküler bile buram buram Anadolu insanı kokuyor. Efsaneleri, gelenekleri, alın terinin önemini bizlere bir kez daha anlatıyor bu dizi. Hayallerin ne kadar büyük olduğunun önemi yok diyor aslında bu dizi bizlere. Önemli olan bu hayaller karşısında verdiğimiz emek.

Gönül Dağı dizisi Taner’in çocukluk aşkı olan Dilek için bir uçak yapmaya başlamasıyla başlıyor. Tabii ki amcaoğulları olan Ramazan ve Veysel’de her zamanki gibi Taner’e yardım ediyorlar. Tabii en büyük payı olan Veysel’in eşi Cemile’yi de unutmamak gerek. 🙂 Tabii ki Dilek memleketine geri dönüyor, Gönül Dağı’ndan düşen taşları incelemek için. Yani o artık bir mühendis olmuştur. Dilek ve Taner karşılaştıkları ilk anda birbirlerini tanıyamazlar. Ama Taner çok etkilenir Dilek’ten, tabii onun Dilek olduğunu bilmez.

“İnsanın gökyüzündeki yıldızla, yeryüzündeki taşla arasında bir bağ vardır.”

Eee Gönül Dağı olur da onun bir hikâyesi olmaz mı hiç? Elbette var. Derler ki: Nerede bir aşığın, bir yetimin kalbi kırılsa Gönül Dağı’ndan bir parça taş kopar, ama büyük ama küçük.

“Ben bir güzel aşığım işte. Belki de aşkın kendisini seviyorum. Belki, belki de senin de ötende, senden de ziyade bir Asuman seviyorum.”

Ah Ramazan… Biz hep seni “Ne bakıyon dayı?”, “Gopek” laflarına güldük, söylediğin hüzünlü sözlerle de kalbimizi dağladın. Bizi hem laflarıyla güldüren, hem de ağlatan insan…

İzlerken bu hikâyeyi yaşayacak, hissedecek ve eninim ki gönülden bağlanacaksınız. Her cumartesi TRT 1 ekranlarında sakın kaçırmayın. 😉

İnsan Sevdiğine Benzermiş…

Annesinin Kucağında Bebeği Kundağında: Ünzile

Nerede hikâyesi olan bir şarkı görsem ona kayar yüreğim, hikâyesi şarkıda saklı olduğu için anlatmayacağım ayrıca hikâyesini fakat yine de üzerine biraz konuşmak isterim. Yadsınamaz gerçeklerimiz var ne yazık ki, inkar edemeyeceğimiz acılarımız, görmek, duymak istemesek de bir yerlerde sürekli yaşanan olaylarımız var. Doğu’nun mesela çocuk gelin gerçeği, akıllara sığmayan başlık parası ananesi, evlere sığmayacak kadar çocuk, yoksulluk… Sadece Türkiye’nin de değil İran’ın, Hindistan’ın, Nijerya’nın… Kanayan yarası, dünyamızın kanayan yarası…

Yüreğime öyle dokunan bir konu ki ne kelimelere sığdırabilirim ne kelimeler kabul eder onları, anlatmak için sıraya dizilmeyi. Henüz çocuk olmaya adapte olamamış, çocukluğunu yaşayamamış bir insanın anne olma fikri bile ne kadar korkunç değil mi?.. Bu konuya “23 Nisan” isimli şiirimde şöyle bir kıta ayırmıştım:
Annesinin kucağında, bebeği kundağında
9’unda Hindistan, 10 yaşında İran’da
Oyun nedir hiç bilmez, pencerede düşünür
Bir çocuk, sabahleyin sessizce gömülür
Bir çocuk öldüğünde, toprak göğe öykünür…

Victor Hugo’nun “Taze bir gonca iken gül dalında solmaz mı?” dizesi gelir aklıma bu konuyu her düşündüğümde. Sonra Adil Erdem Bayazıt konuya “Bazen ölüm vardır/Ölümden önce gelir” diye giriş yapar. Üzerine ne benim söz söylemeye dilim varır ne okumaya sizin gönlünüz varır.

Biliyorum biraz içinizi kararttım keyfinizi kaçırdım bugün ama oturduğumuz yerler bizi rahatsız etmedikçe düzelmeyecek düzeltemeyeceğiz… Size şarkı önerisiyle geldim ama asıl niyetim sizi huzursuz etmek, gönüllerinizin, vicdanlarınızın kısılmış seslerini açmaktı. Huzursuz dinlemeler diliyorum bugün size, uykusuz geceler…

Bir gül gibi al ve narin
Bir su gibi saydam ve sakin
Susar kadın
Ünzile…

 

 

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=DmvfQOJtiOE

Narsisizm: Kendine Kara Sevda

Mitolojide Narsisizm

Narsisizm sözcüğünün köken aldığı Narkissos‘un mitolojik öyküsünü bilmekte yarar var. Kendine aşık olanlara aldırmayıp onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek kara sevda ile içine kapanarak ölür . Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda ‘eko’ dediğimiz yankılara dönüşür.

Olimpos Dağı’nda oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içebilir ne de yemek yiyebilir, aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.

Giriş Mahiyetinde

Narsistik yapı eskiden de böyleydi ama eskiden mi çok şimdi mi çok dersek şimdi çok çünkü aile yapısı değişti, ilişkiler değişti, ekonomik yapı değişti. İnsanların çocuklarıyla ilişki kurma biçimi değişti. 21.yy insanı çok egosantrik oldu, benmerkezci oldu. Benmerkezci olunca ötekilerine karşı duyarlılığı, acı çeken, canı yanan insanlara karşı ya da diğerlerine karşı sevgi bağı azaldı. Narsist şunu diyor: Beni izle, beni takip et. Twitter, takip edeni takip ederiz, diyor. 21.yy bizi öyle bir noktaya getirdi ki değer sistemleri altüst oldu. Akrabalık bağları, ilişkiler…  21.yy.da bireyi tamamen benmerkezci hale getiren sistem bunu pohpohladı, bunu teşvik etti. Ötekinden uzaklaşmak, ötekiyle empati kuramamak, ötekiyle ilişki kuraramak ben’i yok eder. Böyle olunca insanlar, çocuklarını da böyle yetiştirmeye çalışıyor. Narsist; bir izleyici arar, yalnız narsistin girdiği çıkmaz şudur: Seyircisi olmayan bir tiyatro sahnesi olmasıdır. Dolayısıyla 21.yy.da hepimiz seyirci arıyoruz ama seyirci kalmadı. Narsistin en önemli özelliği seyirci olamaz, ötekini takip edemez, ötekine kıymet veremez dolayısıyla kendine seyirci arar. Ancak öyle var olabilir yoksa depresyona girer. Şimdi gelin, narsisistik kişilik bozukluğu tanı ölçütlerine bakalım.

DSM-V Narsisistik Kişilik Bozukluğu Tanı Ölçütleri

Aşağıdakilerden en az beşinin bulunduğu, erken ergenlik döneminde başlayıp değişik koşullar altında ortaya çıkan büyüklenme (fantezi ya da davranışta), övülme gereksinimi, empati yoksunluğu ile seyreden kişilik tarzı:

1. Kendi önemini abartma ve büyüklenme (örneğin, başarı ve yeteneklerini abartır, başarılarından daha fazla dozda üstün görülmek, beğenilmek ister)

2. Sonsuz başarı, güç, güzellik ve ideal aşk ile ilgili fantezilerle uğraşma

3. Özel ve biricik olduğuna ve sadece özel, yüksek mevkideki kişi ya da kurumlarca  anlaşılabileceğine, sadece onlarla ilişkiye geçmesi gerektiğine inanma

4. Aşırı övgü gereksinimi

5. Hak iddia etme: örneğin nedensiz şekilde kendisine özel tedavi yapılacağı inancı ya da onun beklentilerine otomatik olarak uyum sağlanacağı beklentisi

6. İstismarcılık: Kendi amaçları için başkalarını kullanma

7. Empati yoksunluğu: Başkalarının duygu ve gereksinimlerini fark etmeye isteksizlik

8. Genellikle başkalarına haset etme ve onların kendisini kıskandığına inanma.

Narsisistik Kişi Kime Denir, Özellikleri Nedir?

Kendilik saygısının kazanmaya ve sürdürmeye yönelik etkinlikleri narsisistik olarak niteleriz. Bu tür etkinliklere duyulan ihtiyacın zorunluluğu ve sıklığı oranında da narsisitik patolojinin ağırlığından söz edebiliriz. Bir kişinin yaşamı kendilik saygısını kazanmaya yönelik etkinlikler tarafından ne oranda dolduruyorsa o oranda narsisistik olduğu söylenebilir. Narsisitik kişi hayatının önemli bir bölümünü kendisine saygı  duymak ve bunu korumak için çırpınarak geçiren biridir. Narsisizm her sağlıklı kişinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak sağlıklı narsisizmde kişi kendine saygı duymak için sürekli dışarıdan beslenmeye ihtiyaç duymaz ya da başkalarının olası olumsuz düşüncelerinden hemen etkilenmez. Kendisine değerli ve saygın hissetmesi için sürekli başkalarından onay ve takdir görmesi gerekmediği gibi eleştiriler karşısında da güveni kolayca zedelenmez.

Narisistiklerin genellikle kendilerini fazla seven ve kendilerine fazla güvenen kişiler olduğu zannedilir. Oysa gerçek durum bunun tam tersidir. Narsisistik, bir şey yapmaksızın kendini sevemediği ve kendisine saygı duyamadığı için kendisini sevebilmek ve saygı duyabilmek için durmadan bir şeyler yapma ihtiyacı duyar. Mesela kendini övmeleri ya da çok özel ve büyük başarılar kazanmış biri olarak çeşitli hayaller kurmaları, kendisine ve etrafına değersiz biri olmadığını gösterme ihtiyacından kaynaklanır.Yeteneklerini, başarılarını sürekli abartma ihtiyacı hissederler. Sıradan olayları, çok önemli başarılar olarak algılarlar ve çoğunlukla da buna inanırlar. Başkalarını etkileyerek kendilerini değerli hissetme çabaları insanların yokluğunda yerini fantezilere bırakır. Dışarıdan gelecek olumlu yansımalar yoksa bunun yerini hayaller alır. Bütün insanları etkileyecek, herkesin hayranlığını kazanacak ve çok tanınmış tapılan bir insan olmalarını sağlayacak şeyler yaptıkları çeşitli hayaller kurarlar. Kendilerini Nobel ödülü almış, konuşma yaparken, dünyanın en zeki, en yakışıklı insanı seçilmiş,   bütün dünyayı kurtaracak bir kahramanlığı gerçekleştirmiş olarak hayal ederler. Bu hayallere gerçekmiş gibi inanır ve kendilerini değersiz hissetmekten kurtulurlar. Narsisistikler,  narsisistik doyum alabilecekleri ortamlara katılmak için çaba sarf ederken, zedelenebileceği ortamlardan kaçınırlar. Sadece iyi olduklarını düşündükleri şeyleri yapar, başkaları tarafından da beğenileceğini düşündükleri etkinliklere katılırlar. Bir grup içinde iyi olduklarını düşündükleri oyunların oynanmasını ister, çok iyi olamayacaklarını düşündükleri oyunların oynanmasını istemez, oynanırsa da katılmazlar. Katılacakları bir ortamda kendilerinden daha fazla ilgi çekecek insanların bulunmasını istemezler eğer böyle bir durum olacaksa da oraya gitmezler. Narsisistiklerin ancak iyi olduklarını düşündükleri alanlarda etkinlik gösterebilmeleri onların bir çok şeyle ilgilenmesini ve öğrenmelerini engeller. Özellikle bulundukları yaşta zaten öğrenilmiş olması beklenen etkinlikleri öğrenmemişlerse bir dönem acemilik göstermeyi göze alamazlar. Kibir, uzaklık, soğukluk narsisistik yaralanmalara karşı bir savunma olarak sık görülen bir durumdur. Başkalarından gelecek eleştirilere karşı bir defans olarak başkalarının fikirlerini önemsemediklerini baştan belli ederler. Eleştirilebilecekleri durumlarda kibirli ve uzak davranırlar. Öte yandan bazı narsisistikler herkesten önce kendilerini eleştirir ya da alay ederler. Böylelikle bir yandan başkalarına kendileri eleştirecek fırsat vermemiş olurlarken bir yandan da bakın ben ne kadar olgun ve alçakgönüllüyüm ki kendimle alay edebiliyorum ve hatalarımın da farkındayım, demiş olurlar. Boşluk, anlamsızlık duyguları dikkati çeker. Boşluk ve anlamsız duyguları bir yandan kendiliğin bütünlüğünün olmamasının ego tarafından hissedilmesine karşılık gelirken öte yandan kendisine doyum vermeyen dünyayı değersizleştirme çabasına karşılık gelir. Narsisistik yaralanmaları takiben ciddi öfke krizleri gösterebilirler. Özellikle kendilerini değersiz ya da önemsiz hissettiren kimselere karşı son derece öfkeli davranabilirler. Kendisini inciten insanlara zarar vermek, onları değersizleştirmek ya da kötülük yapabilmek hissettikleri değersizlik ve güçsüzlük duygularını telafi etmeye yöneliktir. Kendisini değersiz hissettiren kimseyi değersizleştirerek onun değersizleştirmesini önemsiz yapmaya çalışırlar. Narsisistiklerde bilinçli ya da bilinçsiz haset dikkati çekecek kadar ön plandadır. Başka birinin iyi ve başarılı olması kendi yetersizlik duygularını tetiklediği için rahatsızlık yaratır. Narsisistik birinin yanında başka biri hakkında iyi bir şey söylendiğinde kendisini huzursuz hisseder. Bizim kültürümüzde biri hakkında iyi bir şey söyleneceği zaman “Sizden iyi olmasın.” diye bir giriş yapılması belki de çeşitli zamanlarda narsisistik kişilerin duyduğu rahatsızlığın fark edilmesinden kaynaklanmıştır. Narsisistikler başkalarının durumunu ve duygularını önemsemeksizin, onlardan  ilgi ve hayranlık almak konusunda doymak bilmez bir açgözlülük sergilerler. Sürekli onay ve hayranlık beklentisi içinde olurlar. Başkalarının zamanını, meşguliyetlerini dikkate almazlar. Olaylardaki kendi paylarını abartmak yanında başkalarını başarıları ve fikirlerini de sahiplenirler. Bu bazen çok bilinen bir olayı kendi başlarından geçmiş gibi anlatmalarına neden olur.  Hatta kendilerini bir fıkranın kahramanı dahi yapabilirler. Başkalarının ilgisini ve zamanını sömürme  onların çeşitli olanaklarından yararlanma eğilimleri vardır. Bu tutumları başkalarının da kendisini önemsediği ve hak tanıdığı hissini verdiği için kendilerini daha değerli hissetmelerine hizmet eder. Temel ego durumları: kronik boşluk duygusu, öğrenme kapasitesi yoksunluğu, izolasyon hissi, uyaran açlığı ve hayatın anlamsızlığı ile ilgili yaygın duygulardır.

Değer sistemleri yetişkinden ziyade çocuğunki gibidir. Fiziksel güzelliğe, güce, paraya ve diğerlerinin takdirine yetenek, başarı, sorumluluk ve ideallere duyulan ilgiden daha çok önem verirler. Kaliteli ve özgün giyinmeye dikkat ederler. Giyimlerinde ve tavırlarında farklılıklarını gösteren çeşitli özellikler bulunur. Histrioniklerin renkli ve abartılı dikkat çekici giyim tarzlarından farklı olarak genellikle daha sade ve kaliteli giyinmeye özen gösterirler. Sözgelimi küçük bir aksesuar, az bulunan bir kravat, fular ya da egzotik bir takı gibi, farklılıklarını gösteren çeşitli özellikler bulunur. Yaygın ve çok bilinen markalar giymezler. Paraları varsa özel terzilere diktirirler ya da iyi ama yaygın olarak tercih edilmeyen şeyleri seçerler. Özgün ve farklı olma, sıradan ve basit olandan uzak hissetmeye çabalama bir çok alanda kendini gösterir. Mümkünse çok özel ve herkesin anlamadığını düşündükleri entelektüel uğraşları olur. Herkesin beğendiği çok satan kitapları okumaz, ödül almış filmlere gitmezler. Kibirlidirler. Karşısındakileri genellikle küçümseyen ve büyüklenen bir biçimde konuşurlar.Görünürde büyüklük duygusu taşır, kendine yeterli görünür ve başarı ile ilgili fantezilerle uğraşır; gizli düzlemde ise  kendinden kuşku duyar, değersizlik hisseder, kırılgandır, eleştirilere aşırı duyarlıdır. Bach, narsisistiğin bir yanda kırılganlık ve güçsüzlük öte yanda büyüklük şeklindeki kendilik bölünmesi olduğunu belirtir. Yüzeyde,  dünyada sanki herkesten üstünmüş gibi davranırlar. Buna karşılık altta değersiz, horlanan bir kendilik bulunur. Özellikle üzüntü, kızgınlık ve utançla ilgili toleranslarının düşüklüğü nedeniyle kendiliğin küçümsenme temaları bastırılırken yüceltici  anıları veya gelecek fantezileri desteklenir. Olumsuz duyguların ortadan kalkması uzun zaman alır. Daha sonra hedonik bir evreye dönmek için aşırı talepkar olur ve ne pahasına olursa olsun bunu hakettiğini düşünürler.

Nikolay Vasilyeviç Gogol’dan Palto ve Kitabın Baş Kahramanı Akakiy Akakiyeviç

Öncelikle biraz anlatmak isterim yazarı. Bilmeyen ve okumayanlar için, kesinlikle okunulması gereken bir kitap, ben ilk okuduğumda, çok etkilemiştim sizin de beğenerek okuyacağınızdan eminim. Kitabı elime aldığımda Palto’dan ne çıkacak düşüncesiyle başladım okumaya. Palto, Rus yazar Nikolay Vasilyeviç Gogol’un ilk olarak 1842 yılında yayımlanmış olan uzun öyküsüdür. Kitap yazıldığı dönemde Rusya’da yazarın kendi milletini aşağıladığı gerekçesiyle büyük tepkiler görmüştür. Fakat günümüzde Rus edebiyatının temelini oluşturan eserlerden biri olarak kabul edilir. Fyodor  Dostoyevski de eserini “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.” diyerek yüceltmiştir.

Zavallı genç adam yüzünü elleriyle kapar, yaşamı boyunca, insanoğlunda haddinden fazla var olduğunu gördüğü bu insaniyetsizlikten, inceltilmiş, eğitilmiş, sosyalleştirilmiş gibi gözüken ve tüm dünyanın erdemli ve onurlu olduğunu sandığı insanlarda bile ne çok canavarca bir kalabalık gizlendiğini görmekten ve bu durum karşısında irkilmekten kendini alamazdı…

Akakiy Akakiyeviç zaten kıt kanaat geçinen bir adam olduğundan eski püskü, boyun kısmından başka yerlere yama yapmak üzere parça alına alına yakası daracık kalmış bir paltosu -palto denebilirse tabii- vardır. Akakiyeviç’i tanıyanlar onu paltosu ile beraber tanımışlardır.

En iyisi olmasa da iyi bir kumaş, tilki derisi olmasa da en iyi kedi kürkünden de bir yakalık alırlar yeni palto için. Artık yeni palto için gereken her şey hazırdır. Fakat Akakiy Akakiyeviç, bu hayalini kurduğu yeni paltonun başına neler geleceğinden habersizdir.

insan denilen varlığın ne kadar acımasız olabildiği gerçeğini gördükçe, derinden sarsıldı.

Neler mi geldi başına dersiniz, bir davetten eve gelirken? Yeni aldığı paltosu çalınır, ve Akakiy Akakiyeviç bu olanları düşünmeye başlar, konduramaz olanları. Yeni aldığı ve zar zor parasını biriktirdiği, hâlâ da ödeme yapamadığı paltosundan olur. O kadar düşünür ki hasta olur, bu hastalık onu fazla hayatta tutamaz.

Hikâyesi çok acıydı, okuduğumda gerçekten gözlerim doldu. Kitapta dikkat çekilen yer kitabın sonlarıydı… Çünkü ölen Akakiy Akakiyeviç soyulduğu sokakta görülen ve duyulana göre, oradan geçenlerin paltolarını alır ve her gece orada görünür durur.

Ne Dersin Bilemedim

 

Seni, kirli bir kalbe misafir ettim.

O kirlilik üstüne başına değmesin diye, nevresimlere sardım kalbimi.

Etrafındaki camları kırdım, gözüm dışarıya ilişmesin diye.

Yerlerine aynalar dizdim, senden başkasını görmesin diye.

Konu komşuya haber saldım, bir daha kapımın önünden kimse geçmesin diye.

Çatıma baca diktim, leyleklere yuva olsun diye.

Kanatlarına tutulursun, belki gelirken yorulursun diye.

Seni rüzgarla birlikte gelen bahara müjdeledim.

Evimin kapısından, penceresinden girersin diye

Yalın ayak dolaştım bahçemde, sırf ayak ucumdan saç telime temas edesin diye.

Giyisilerimi yıkamadım hiç, kokun üzerlerine sinsin diye.

Seni kendime istedim, istetecek kimsem olmadı diye.