21.6 C
İstanbul
Pazartesi, Temmuz 6, 2026

Sarfınazar

Sözcükler delip geçiyor kalemimi
Dört bir yanı kan bürüdü
Acı üryan, ortada lakin olduk âmâ
Sarfınazar aldı başını yürüdü…

Bir titreme sarıyor bedenimi ufaktan
Bir belahet ki parlıyor(!) uzaktan
Bir dünya koşuşturması, indirdi gözlere perde
Hakikati bir olup yayacağız belde belde

2021 Yılı Burs ve Kredi Miktarı Açıklandı!

2021 yılı burs ve kredi miktarı ile ilgili açıklama Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Partisinin grup toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, üniversite öğrencilerine verilecek kredi ve burs miktarına ilişkin açıklamalarda bulundu.

Lisansta 650 TL, Yüksek Lisansta 1300 TL, Doktorada 1950 TL 

Erdoğan konuşmasında,  “Üniversite öğrencilerine müjde vermek istiyorum. Gençlik ve Spor Bakanlığımız vasıtasıyla 2021 yılında öğrencilerimize vereceğimiz kredi ve burs miktarını belirledik. 2020 yılında lisans öğrencilerine 550 TL, yüksek lisansa 1100 TL, doktorada 1650 TL olarak uyguladığımız kredi ve burs ödemelerinin toplam ödemelerini 9 milyar 670 milyon TL’yi buldu. Önümüzdeki yıl ise lisansta bu rakamı 550’den 650 TL’ye çıkarmış bulunuyoruz. 1100 TL olan yüksek lisansı 1300 TL’ye, doktorada ise 1650 TL olan ödemeyi 1950 TL’ye çıkarmış oluyoruz.” ifadelerini kullandı. 

Sağlıkla, Mutlulukla Harcayın

Gençlik Ve Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu, Twitter hesabından, 2021 yılı burs ve kredi miktarını “sağlıkla, mutlulukla harcayın” notuyla paylaştı.

Ölümlü Dünya, Ölümlü İnsan

Ölümlü Dünya, Ölümlü İnsan

Dünyaya esir olan azad olmaz. 

     Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki; yaradılış hamurunda bir gâye olmasın. O halde şu kusursuz kainatın en ercümend varlığı olan insan da perdenin arkasında bir emanetin taşıyıcısıdır. Cahil olarak dünyaya tulû’ eden ademoğlu, kaynağı olan toprağa girene kadar her nevi bilgiyi öğrenmek için çabalar. Bu çaba da onun bu cihana sadece dünyevi lezzetlerle iştigal etmek için değil, aynı zamanda ilimle meşgul olarak ubudiyet yolunda tekemmül etmeye geldiğinin de bir ispatıdır. Ancak bunca ispata, bunca delile, gözler önünde cereyan eden bunca burhâna rağmen insanlık çizgimizi terk eyledik. Dünya sevdası girdi her zerremize. Mihman olduğumuzun idrakıyla aramıza nefis, hevesât girdi. Adına para denilen bir kağıt parçasında bıraktık abdiyetimizi. Oysa ki ilahî aşkta rüsvalıkla tutmalıydı alemde şöhretimiz. Bilemedik sebeb-i varlığımızı. Huzur-u can isteyen düşkün olmaz bu cihana bilemedik. 
      Bitmez tükenmez elemlerle doldurduk kalplerimizi. Müteessir çehrelerle dolu yeryüzü. Aydınlık gecelerimiz muğlak karanlıklara iltica eder oldu. Unuttuk hayat-ı dünyevîyenin faniliğini, bâki sandık yürüdüğümüz yolları. Oysa heybesini yüklenmiş bir garip yolcudan farksızdı ahvalimiz. Hancı gibi hesap yapar olduk. Aldandık dağdasına cihanın, kendimizi hanlar, hamamlar yaparken bulduk. Abidler içinden bir damlaydık, dertlerin içinde deryalar gibi çağlayıp durduk. Oysa ubudiyet yolunda benna-guşu küpeli bir gedâ olmak vardı gâyede. Heyhat! Olamadık kapıda bir dilenci bile.
     Hırsla vuruyoruz ayaklarımızı yere bir yalan dünya için de, ebedî ukbâ için kıpırdamıyor parmaklarımız. Bir yamalı hırka götüremeyeceğimiz yer için neler de biriktirmişiz? Mevt-ül hak denen gerçeği hep başkasına meyilli sanmışız. Oysa şu fani dünyada yok olmak için varolmuşuz.

“Dünya, cihanın gizli hükümlerini ihtiva eden bir kitap gibidir. Senin Canın da, O kitabın baş yazısı. Düşün de bu meseleyi iyi anla! ”               (Hz. Mevlana) 

Kendim’e

Kendim’e
Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey; çocukluğunu, anılarını kaybetmektir.
İşte insan annesini kaybedince bu kötü şey geliyormuş başına hele de genç yaşta isen.
Ama böyle hafıza kaybı gibi değil. Görseller var ama bulanık.
Onun elinden yediğin yemekleri yersin ama bu sefer bir farklı.
Aynı denize bakarsın ama artık orası mavi bir boşluk.
Olmadık bir yerde gelir aklına, mesela
otobüsün en arka koltuğunda ya da köşeyi dönerken, belki ekmek alırken, en çok da aynaya bakarken.
Merak etme orada bitmeyecek hayat, otobüs durağa varacak, köşeyi döneceksin ve o ekmeği alacaksın.
Öyle kolay atlatmayı da bekleme ama için için söneceksin.
Bu unutmak değil, bir yükün var ve onu taşımayı öğreniyorsun işte bu.
Büyümek de diyorlar buna.
Sormuyorlar da “büyümek ister misin?” diye.
Hiç istemeyeceksin de zaten.
Sonra kendine şaşacaksın. Bunca acıya rağmen “nasıl?” yaşadığına hayret edeceksin.
Gurur duy kendinle. Çünkü öyle bir çakıldın ki yere ve kalktın işte ayağa.

Annem’e
A nlatamam seni, sensizliği.
N ereye dönsem sen.
N eden? Desem cevap yok.
E vren yerle gök olmuş da sanki ben kalmışım arada.
M erkezi kaydı dünyamın.
L eyl-i artık bu kış bende.
E bedi istirahattesin sen de.
Y âr oldu bu can bu bedende
L eyl-i artık bu kış bende
A rtık bize vuslat ebette

Sen

Gece indi yine şehre
Gönlüm daldı eski defterlere
Baktım ömürden bunca gelip geçene
Hiçbiri bir sen etmiyor

Bilirdim vardı dünyanın düzeni
Sevmezlerdi gönülden seveni
Bin defa yoklasam da bu alemi
Bulduklarım bir sen etmiyor

Bilsem beni azda olsa sevdiğini
Görsem düşümde gönlüne girdiğimi
Neyleyim gayrı tanrının cennetini
Cennet-i alâ’yı verseler bir sen etmiyor

Çıkarıp verebilseydim kalbimi ellerine
Sonra dalabilseydim uykunun en derinine
Ağlar mıydın seni canından çok sevenine
Kim var ise ağlayanım bir sen etmiyor

Yürüyebilseydik el ele maviliklere
Ulaşabilseydik çiçekli bahçelere
Toplasaydık papatyaları ellerimizle
Diyebilseydim bunca çiçek bir sen etmiyor

Unutamadım

Ve birden aşkın gerçek yüzünü
Defalarca yalanladığım sevdanın içyüzünü
Her şeyden sakladığım ay tutkusu vechini
Upuzun bir gecede yazdığım şiirin mısrasını unutamadım
Neydi bu gözlerimden dökülen hicran yaşlar
Seni bana veren hayatı yeşertmek için miydi bunca yaşanılanlar,
Suç benim, acı çekmek bana müstehaktır sevgilim,
Yaşadıklarım seninle birdi
Ve bir el omuzuma dokunulup çekildi
Sensiz her günüme bir kurşun verildi
Biriktiremediğim her anı için bu kurşun bana bir hediyeydi.
Bu hediyeyi unutamadım

Bilinmeyene Mektuplar IV

Sevgili Lusin;

Seni iki duvar arasında yalnız başına gördüm. Tekrardan yuvana dönmüş gibisin. Seni böyle görmek istemiyordum. Güzel Lusin, lütfen huzurunu bulmayı dene. Ne olursa olsun, yaşayacağımıza dair söz vermiştik birbirimize. Sen bu sözü tutmazsan, ben ne yaparım? Yolun sonu çiçekli demiştim. Neden, biliyor musun? Ne olursa olsun, öleceksin çünkü. Sen ne kadar savaşırsan savaş, ne kadar bakarsan bak o aynaya, bir gün o ayna solacak ve senin de savaşın bitecek. Böyle düşününce bir değeri kalmıyor, değil mi? Düşündüğün tüm o geçici şeylere karşı, gözlerin perdesini çekiyor.

Bitiyor.

Geçiyor.

Bir rüzgar vurur gibi, tozlu raflarda duran düşüncelerine. Yaşların sanki bir okyanus tanesi. Sana bakıyorum güzel Lusin ve böylesine üzerine çiçek dökülen başka birini göremiyorum. Sanırım, insanlara dokunan birisin. Çünkü kalbinin parladığını gördüm. Yoksa bunun için mi yaşıyorsun sen?

Çok daha fazlasını gördüm, gözlerinde.

Sonra orada durup da boğulmak istedim.

Saatlerce.

Bana dedin ki, ”Bir gülüşe muhtaç kaldım da gidemedim bir yere. Sonra kendimde buldum tüm o aradığım cevheri. Yok artık tutmasına bir elin. Bu yüzden ağzımı kapattım.”

Ellerini tutup ağlamak istedim Lusin. Mümkün olsaydı bunu yapardım. Fakat titriyor o ellerin. Sanki kaçmak istercesine. Seni böyle kim korkuttu? Ben bu hayattan bir şey beklemiyorum Lusin. Senin mektupların hariç. Zaman geçiyor ve mektup beklemek hiç bu kadar acıtmamıştı ruhumu. Sahi kaç gün geçti sen olmayalı? Kaleme küstüğünü söylemiştin. Kalem sen olmadan nasıl yaşar? Bunu hiç düşündün mü? Bana demiştin ya, ”Kalem benim.” diye.

Bu sefer de ölen sen olmaz mısın? Lütfen kalemini terk etme. Sen oraya aitsin. Biraz karanlık ama yıldızlarını görüyorum. Sürekli onlara bir şeyler fısıldıyorsun, yaşama dair. Öyle güzel ki, seni dinlemek… Tabii sen bunların hepsinden habersiz bir şekilde bakıyorsun yıldızına doğru. Çok güzelsin ve yıldızlar sana doğru çevrilmiş seni dinlemek istercesine. Sorgulayan bir beyin, mutlu olamaz. Fakat bu durum senin için bir eğlence olmuş artık. Bunu nasıl başardın? Her geçen gün hayran oluyorum sanki. Merak etme, bitmeyecek yıldızı o güzel odalarının. Kalbin böyle doğmuş senin ve sen bunlardan habersizsin. Dünyaya kırgınsın. Biliyorum. Yine de kaldır başını göğe doğru. Çünkü sen fırtınaları aşıp gelmiştin buraya kadar. Şimdi bir köşeye çekilip de kapatma kalbini. Seni anlıyorum Lusin. Bu zamana kadar kalemim mürekkebini akıttı defterlere. Fakat, mürekkebin siyahlığı her tarafımı kaplamıştı. Vurdum kalemimi, değmeyen o kağıtlara. Sonra seni buldum, gidemedim. Belki de sana yazmak ölümdür. Yine de bu kadar güzel ölmemiştim hiç. Sen nasıl birisin? Bilmiyorum. Fakat sürekli baktığım bir ruh olacaksın Lusin. Öyle ki bu mektuplar dillere kazınacak ve bu senin için. Bir ilk bu, sadece senin anlayacağın.

Bilmiyorum sen kimsin,

Ve ne içinsin?

Rüzgarla dans eden bir şair misin?

Yıldızlara konuşan bir aciz mi?

Ne istersin bu dünyadan?

Küçük bir tebessüm mü?

Yoksa ellere sığamayacak kadar hazine mi?

Bilmiyorum ki sen kimsin?

Sadece,

Tut ellerimi Lusin.

Seni yaşatacağım.

Vefaya Yer Kaldı Mı?

Kaybedecek neyin vardır ki geride
Büyüklüğünden başka…
Gururunu kaybedersin
Sevgini kaybedersin
Huzurunu kaybedersin…
Yine olan en son kendine olur ve
Kendini de kaybedersin…

Yüreğinin parçacıkları dolar kanına
Kendi cephene sinersin sebepsizce
Ruhun kımıldar ama bedenin donmuştur
İçin konuşur ama diline kilit vurulmuştur
Coşturur içindeki gökyüzü seni
Kuş olup uçmak isterken
Sağ olan kanadını da vururlar
Ava giderken avlanırsın
Çıkarsız umutlar düşünürken
Kurbanı olursun tek bir elvedanın
Aşılamaz dedikleri dağı aşarken

Yenilirsin içinin saf duruşuna

Yürek yürek diyoruz ya hani azizim
Yürek, adam olmasını bilenlerde var
Yürek vefada var, onu da taşıyan bilir
Vefalı olmak çok zordur
Aynı zamanda yürekli olmak da…
Yüreğimde erim var dedin durdun da
Gösterdin mi açıp da yüreğini?
Hissettirdin mi yüreğinin yangınını?
Çıkıp bağırdın mı amansızca bir dağın tepesinden?
Yoksa seninki buzdan bir kafdağı mıydı
Isıtmak için attın o ateşleri
Isınmak için çaldın o yaşları…

Rabbi’m var benim gam yemem!
Şiirim var, yüreğim var, vefam var
Yok demeyecek kadar çoğum var
Unutmaz bu kalp katilini
Unutmaz Rahman zanlısını
Unutturmaz hayat gerçeklerini…

Kaybedecek bir de vefan vardır
Bazen de vefan yetmeyip,
Vedan yeter…

Susunca Yıldırımlar

Çarpışırdı gökyüzünde bulutlar
Selamlaşırlar sanırdık
Dökülünce gözlerinden yaş
Evlere kaçışırdık
Her taraf sessiz, kimsesiz
Yalnızca bir konuşan var
Gök konuşuyor, yer susuyor
Yer sustukça gök suluyor
Yer sustukça susuyor
Yer susadıkça yıldırımları
Yiyor susadıkça yıldırımları
Yıldırmıyor yedikleri dindirmiyor
Susuzluğunu…

Yaşamaya Dair

Ölüyorum çılgınlığını her gün yaşıyorum. Her gün bu sesleri suyun içinde duymak çoraklaşmış bir topraktan bile daha acı. Her gün bu acıyı, bu masumluğu damarlarımda akan kanda hissetmeli miyim? Hâlbuki bugünlerde suyu çok içiyorum.  İnadına yaşamalıyım, bu yalancı dünyada çoraklaşmadan, demirden heykel gibi karda izimi belli etmeden…

Günlerim sıralı olmamalı, elma şekeri gibi insan yüzünü gülümsetmeliyim. Negatif günlerin yaşanmışlığını üzerimde bırakmadan elif misali durarak. Yeter ki yağan yağmurda ıslanmaktan korkmayalım. Elma şekerini yere düşürmeden büyük bir özgüvenle yiyelim ki gülen gözler limon yiyen gözlere dönmesin.

Biliyor musun? Çok yakınında bir ajan var tüm sakladıklarını, söylemekte. Kim mi? Uzaktan ay gibi parlayan, ağlayınca kocaman şişen gözlerin. Fotoğraf makinesi gibi her şeyi çeker sonra beynine kaydeder. Kötü bir anın varsa kalbine acıyı bırakıp saklanır bilinçaltına. Bilinçaltı da beyninin içinde kalbini üzmekle dalga geçer bir kenarda. İçindeki düşman negatifliğindedir. Sürekli başarılı olamamaktan korkarsan başarılı olamazsın tabii ki ama başarılı olacağım diye yola çıkarsan rüyalarında tıp fakültesini birincilikle bitirdiğini bile görürsün iste ve başar!

Rüyalarını, yaşamını “ciddiyetle” süsle, hayat senin hayatın izin verme sensiz dünyaya!

Kelimelerin mumun önünde, gözyaşların gibi akıp gitmesin. Müzik yerine koy hayatının olumsuz yanlarını biraz da kendin için yaşamaya dair bir şeyler yapmalıyım diye düşün! Yaşamaya dair, yalnız başına yapmayı çok sevdiğin bir romantiklik yap! Atan kalbin kimse için atmasın, aynaya baktığında üzüldüklerin içinde kaybolma! Sen benim hiç tanımadığım kadar güzel ve akıllısın sana güveniyorum… Mutsuzluğunu gölgede bırak ve faydalı olmak için uğraş böylesi daha iyi olacaktır. Bir işi başarmak istiyorsan onun ruhundan sıyrıl ve çalışmaya başla!

Hızlı koş, soluğun kesilene kadar hızlı koş sonra nefesini diyaframdan al ve ver!

Kabullenmek aktif bir düşünme eylemidir. İlk olarak kendi yapabileceğin aktiviteye yönelmelisin. Çünkü sana biçilen rolleri kendine aitmiş gibi davranırken bir süre sonra toplumun verdiği bu şeyler tarafından zorlanacaksın. Uyan ey gözlerim! Sana ve hayatına katılan her durumdan başarılı çıkamayabilir ve aitlik duygusunu da halının altına süpürmemelidir.  Yorulmak yok dostum! Onu değiştirmeye çalışma! Karşı tarafın kapasitesi budur belki. Kabullenme bu şekilde gelişecek. Üç yerde delik var. O zaman hayatın sana sunduğu fırsatlardan hediyelerden yararlanmalı, bilmeli ve hayata küsmeyi yok saymalıdır güzel insanlar.

Bizim dinlediğimiz masalların hepsi mutlu biterdi. Mutsuz bitenler diğerlerinin uydurmasıdır. Kendine güvenin yerine gelsin! Tut elimi, haydi gidiyoruz! Neden gidiyoruz? Çünkü “seni seviyorum” demek için geç kalmak istemiyoruz tüm sevenlerin olarak. Bir bilgi ne kadar kıymetli ise insanın ruhu da o kadar değerlidir. Dinle kendini.

Doğduğumdan beri sanki ait olmadığım bir yerdeyim. O, üç deniz ile kaçacağım. Acılar içinde tükenmeye gidiyorum. Sonra bir söz geliyor aklıma.

Sabır diyorum, sabır…

Özlem Penceresi

Bu yaşlı evrenin yalnızca
Altı senesini kaplıyordu o çaresiz varoluşum
Aylar olmuştu yüzünü görmeyeli
Özlem ne kadar sahte olabiliyorsa büyüyünce
O kadar gerçekti ben küçükken

Senin her dönüşün pencereler önünde bir bekleyiş
Bacaklarını sarkıtırsın ya demirler arasından
Hatta o tanıdık arabayı görünce
Çıplak ayaklarınla atarsın kendini sokağa
Neyse, bunları biliyorsun zaten

Özledim demezdim de mektup yazardım sana
Çiçekli koltuğumuzun arkasındaki duvarda
İçimdeki umutla solup giden mektuplarım
Ben özlediğimi söylemeyi o duvarda öğrendim
Fakat ne yazık, bunu duvara söyledim

Kışın ortasındasın o kahverengi kazağınla
Etrafı kırışmış gözlerinle aynı tonda kazağın
En sevdiğim renkti bu bir zamanlar
Sana yine yazacağım söz veriyorum
Umuyorum baharda görüşürüz

Oyun Tavsiyesi: Football Manager

Birçoğumuz için futbol, 22 adamın bir top peşinden koşmasından çok daha fazlası. Bir yaşam biçimi. Hafta sonu planlarımızı maç saatlerine göre yaparız. Ve genellikle bu durum yüzünden eşimiz veyahut sevgilimizle tartışırız.
Maç izlerken hepimiz teknik direktörleri eleştirir, biz olsak daha iyi yönetiriz diye içimizden geçiririz. Football Manager bize bu meydan okuma için gerçekçi bir simülasyon sunuyor.
Football Manager ile hafta sonları yaşadığımız heyecanı 7 gün 24 saat bilgisayar ve telefon ekranlarından yaşayabilir, kendimizi futbol camiasının efsanevi bir menajeri haline getirebiliriz. O halde hadi bu meydan okumaya daha yakından bakalım.

Football Manager’in Tarihçesi

Football Manager efsanesi 1992 yılında İngiltere’de iki kardeşin yatak odasında “Championship Manager” olarak doğdu. Paul ve Oliver Colyer kardeşler Everton taraftarıydı. Oyunun ilk çıktığı 90’lı yıllarda “Premier Manager” rüzgarı esmekteydi. Fakat “Championship Manager” gençler arasında yavaş yavaş yayılmaya başlıyordu. Gösterişsiz, oldukça sade bir ara yüz ve oynanışla piyasaya çıkan “Championship Manager” yıldan yıla kendini güncelleyerek 2005 yılına kadar geldi. 2005 yılında yapımcı SI ile dağıtıcı Eidos arasında fikir ayrılıkları meydana geldi. Oyunun isim hakkı Eidos’un elindeydi. SI veri tabanını alarak SEGA‘ya gitti. SEGA ile varılan ortaklık sonucu FOOTBALL  MANAGER doğdu. 2005’te doğan FM efsanesi bir nesli hayallerine kavuşturmaya devam ediyor.

Oyuna Genel Bir Bakış

Football Manager, birçoğumuzun hayali olan kulüp yönetme fırsatını bizlere tanıyor. Oyunda gelişmiş veri tabanı ve geniş scout ekibini oluşturduğu veriler oldukça gerçekçi. Öyle ki takımımıza genç yetenek olarak aldığımız oyuncular birkaç yıl sonra gerçek hayatta Avrupa’nın dev kulüplerinde forma giyme ihtimali oldukça yüksek.
Oyun simülatörü ile kariyerimize başladığımız takımın tüm iç dinamiklerine hakim olabiliyoruz. Öyle ki futbolcular antrenman programımızdan memnun olmayarak veyahut sürekli yedek kaldıklarında arkamızdan konuşabilir, takımın iç huzurunu bozabilir. Bu durumda başarıya giden yolda bize çelme takabilir. (Oyunun gerçekliğini varın siz düşünün 🙂 )

İster hayalinizdeki kulübü alıp şampiyonluk yarışına katılın, isterseniz alt liglerden bir takım ile kariyerinize başlayıp basamakları teker teker çıkın. Tercih size kalmış.

Football Manager’e Yeni Başlayacaklar İçin Altın Değerinde İpuçları

  1. Oyunu ilk defa oynayacaksanız şampiyonluk yarışı veren yahut ligde kalma mücadelesi verecek takımları almayın. Orta sıralarda mücadele edecek olan bir takım almanız oyun sistemini çözme sürecinde sizin için daha avantajlı olacaktır. (Şampiyonluk ve düşme stresi yaşarken oyunu çözmeniz zorlaşacaktır.)
  2. Yeni başladığınız kulüpte oyunculara göre taktiksel diziliş yapın. Oynamayı sevdiğiniz taktikler her takım için uygun olmayabilir.
  3. Genç yeteneklere yatım yapın. Mali sıkıntıların yaşandığı takımlarda önceliğiniz maddi kaynaklar yaratmak olsun. Genç oyuncuları parlatarak oldukça iyi bonservis bedelleri sağlayabilirsiniz.
  4. Oyuncularla aranızı iyi tutun. Takım içi huzursuzluk takımın performansını olumsuz etkileyecektir.
  5. Antrenman takvimini iyi oluşturun. Sezon öncesi kampında fiziksel yüklemeler uzun lig maratonunda takımınıza zindelik katacaktır. Fakat lig döneminde yoğun fiziksel antrenmanlardan kaçının. Maçlar oynanırken yapacağınız yoğun antrenmanlar takımınızın maçlarda erken yorulmasına ve yoğun fikstürde oyuncularınızı sakatlanmasına sebep olabilir.
  6. Teknik ekibinizi eksiksiz oluşturun. Teknik ekibinizin eksiksiz olması size kolaylık sağlayacaktır. Herkes işini yaptığı sürece takımınız emin adımlarla zirveye yürüyecektir.

Sizlerde hayalinizi gerçekleştirebilir, bu meydan okumaya katılarak  birer Marcelo Bielsa, Pep Guardiola, Aykut Kocaman ve Fatih Terim olabilirsiniz.

Her Şeye Biraz Sen Katmışım

En çok da yazdığım şiirlere

Dinlediğim şarkılar’da

Her anıma, her saniyeme

Sen kattım biraz kendime…

Deydi mi peki dersin?

Bilemiyorum,

Sen gittin benden

Seni her şeyime kattığım halde…

Gittin…

Sayfalara sardım,

Sayfaları karıştırdım,

Yazdığım şiirleri silmek istedim.

Yüreğinin kıyısına dalgalar vurduğunda.

İstedim ki beni hatırla

uzun zaman oldu,

aklıma sen geldikçe bir yarım sanki hala boşlukta…

Sustu dudağımdaki şarkı, ellerimdeki kalem.

İçimde binlerce sen kanıyor her gece…

Kimse bilmiyor… Kimse duymuyor…

Her şeye biraz sen katılmışım ondandır.

Bu,

yazdığım son satırlar sana…

artık, ne ismim, ne şiirlerim,

ne ben , çıkmayacak karşına…

7 Perdelik Bir Oyundur Dünya: 7 Şekspir Müzikali

Bütün dünya bir sahnedir
Ve kadın erkek ancak birer oyuncu
Sırası gelen girer
Sırası gelen çıkar
Nice roller oynar ömür boyu

Size tek kelimeyle şahane bir müzikal önerisiyle geldim. Evet evet eğer şanslıysanız ve daha önceden izleme fırsatına sahip olmuşsanız eminim ki aklınıza geleni anlatacak, önereceğim. 7 Şekspir Müzikali. Shakespeare’in Sonnets (Soneler), The Passionate Pilgrim -XII (Şiir) (Ateşli Yolcu – XII), As You Like It (Beğendiğiniz Gibi), The Winter’s Tale (Kış Masalı), King Lear (Kral Lear), Hamlet, Prince of Denmark (Hamlet), A Midsummer Night’s Dream (Bir Yazdönümü Gecesi Rüyası), Troilus and Cressida (Troilus ve Kressida), Romeo and Juliet (Romeo ve Juliet), Much Ado About Nothing (Kuru Gürültü), King Henry the Fifth (V. Henry), Othello, the Moor of Venice (Othello), Antony and Cleopatra (Antonius ve Cleopatra)T, he Tempest (Fırtına), Julius Caesar, The First Part of King Henry the Fourth (IV. Henry – I. Bölüm), King Richard the Second (II. Richard), Macbeth, Pericles eserlerinden alıntılarla yazılmış, ataerkil toplumda bir erkeğin hayatının 7 evresini anlatan ve Haluk Bilginer efsanesi aracılığı ile de bizlere ulaştırılmış  muhteşem bir eser.

Yedi perdelik bir ömürdür
Yedisinden yetmişine bir erkeğin oyunu

İlk önce/Annesinin kucağında süt emen, ağlayan ve kusan bir bebektir
Sonra elinde okul çantası sabah sabah mahmur gözlerle…
Sonra aşık olur/Körük gibi iç çeker…
Derken asker! /Eser gürler/Atıp tutar/Bir bardak suda fırtına kopar…
Sonra yargıçtır…
Daha sonra 6.çağ başlar…
Ve ikinci çocukla her şey sona erer…

Haluk Bilginer’in oyunculuğu ile Shakespeare’in sanatı harmanlanır da üstüne söz söylemek düşer mi?.. Yaklaşık 2 saatlik bu oyun göz açıp kapayıncaya kadar bitecek sonra tekrar, tekrar, tekrar açıp izleyeceksiniz eminim ki… Cümlelerimi Shakespear’in sözleriyle noktalarken Turgut Uyar’ın şu sözü dolaşıyor zihnimde
‘Düşünüyorum da biz, büyüyerek çocukluk etmişiz…’ 

BURALARIN HAKİMİ BEN OLSAYDIM
HER ŞEYİ TERSİNE ÇEVİRİRDİM
TİCARETİ YASAKLARDIM
HAKİMİN ADI BİLE OLMAZDI
ZENGİN OLMAZ, YOKSUL OLMAZ
KÖLE OLMAZ, SÖZLEŞME OLMAZ
MİRAS OLMAZ, SINIR OLMAZ
TARIM, BAĞ BAH…
MÜLK OLMAZDI MÜLK
MISIRA MADENE ŞARABA YAĞA İHTİYAÇ OLMAZDI
ÇALIŞMAK ORTADAN KALKAR KİMSE ÇALIŞMAZDI
HERKESİN TEMBELLİK HAKKI OLURDU
HERKES MASUM
HERKES SAF
HÜKMEDEN OLMAZDI
DOĞA ÜRETİRDİ  GEREKLİ OLAN HER ŞEYİ
BİZ HİÇ TER DÖKMEDEN
HEM DE HİÇ
İHANET CİNAYET BIÇAK MIZRAK KILIÇ HANÇER
TOP TÜFEK OLMAZ
MAKİNAYA İHTİYAÇ KALMAZDI
BİZDE OLMAYANI DOĞA BİZE CÖMERTÇE BOL BOL VERİR
BENİM MASUM İNSANLARIM AÇ KALMAZDI
 
 
 
 

Lafügüzaf

Köşe bucak
Alsam nefesimi
Koysam bir bavula
Taşar mı dersin yarına?

Değer mi feda ettiklerin
Emanet bir cana
Canlar acır mı canana?
Toprak altında

Artık lafügüzaf
Geçti dermanım,
Soldu goncam,
Geçti feryadım, figanım

Her kucak
Oldu yanan bir ocak
Od’umu aldım ben!
Varsın yansın gayrı.