27.3 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Kapı Aralığı

Bir kapı aralığında kaldı

Gençliğim

Masumiyetin ardındaki kapı aralığından

sokağa bakınca…

Başımı yana çeviriyorum,

Sokağa bakıyorum, duvarlar bomboş…

İnsan araladığı kapıdan

Gördüğü manzaranın ürpertisi içinde

Usulca kapatır.

Bakışlar donuklaşır.

Şiir lay lay lom dan alır seni,

Leylim leye sürükler…

Biz ne zaman başkalaştık

Yalancı gülüşler,

Sahte sevgiler,

Perişan kalan hisler,

Ses yok!

Duyduğum tek şey sessizlik.

Yunan Mitolojisine Ne Kadar Hâkimsin?

Bu zor Yunan mitolojisi testinde kendini denemeye var mısın? Cevabın evetse hadi ne duruyorsun başlasana. 😀

[zombify_post]

Hayat

.inat hayata diyelim hayırlısı Biz hayat de dese hayır Hep

Hayat ne kadar zor,
Hem zor hem de çok aşağılık.
Yapılanlara karşı susmamız için,
Bizi ne kadar da darlıyor.

Aslında biliyor musun belki de bu hayat biziz.
Biz susturulmak, susmak istiyoruz.
Çaresi olmadığını düşündüğümüz için,
Kezâ biz darlıyoruz canım gönlümüzü.

Hey sen! Ya da hey benliğim! Kendine gel!
Ne bu karamsarlık, ruhsuzluk.
Bu iftira attığın hayatın derinliği hem hüzün hem neşe dolu.
Neden illa hüznü seçiyorsun? Neden bu alışılmış kalıplar?..

Bu kalıplardan kurtulmanın sence de vakti gelmedi mi?
Yapabilirsin, öncelikle gör sonra yaşa ve en son sev.
Sev ki gülümsemene şahit ol, gözlerinde ki ışıltıyı gör.
Sil bütün kötülükleri hadi yeniden sen söyle

“Gör ,yaşa ,sev ” güzel insan.

“Sonra” Diye Bir Zaman Var, Umutların Diyarı…

“Sonra” diye bir zaman var, umutların diyarı…

“Sonra” diye bir umut var insanın içinde. Şu an var olmayanın, şu an elde edilemeyenin “sonra” denen bir zaman diliminde var olacağına inanma umudu.

“Sonra” daha rahat, daha güzel, daha huzurlu olacağımıza inanma ve bununla avunma halimiz kısaca.

Anne karnında başlıyor bu sonralarımız:

“Aman kızım tez zamanda kucağına alsaydın şu sabiyi sonrası kolay, rahat edersin.”

… doğuyoruz ve sonralar devam ediyor:

“Daha sen yenisin, bebek yeni. Şöyle bir kucağa almalık olsun, bu sefer de uyansa da sevsem dersin, hele şu altı ayı bir atlat, sonrası kolay.”

-“Ah yavrum, şu bebek şöyle bir emeklemeye – adımlamaya başlasa, tuvaletini söylese bu kadar yorulmazsın, bu günleri mumla ararsın bak, ne ara büyüdü dersin, az sabret hele, sonrası kolay.”

“Ne yapsın çocuk da haklı ilk kez böyle evden ayrı kalıyor, garipsedi okulu.. Öğretmeniydi, sınıfıydı, uyanmasıydı, harfiydi yazmasıydı, okumasıydı anca alışıyor işte. Hele çocuk şu 1. sınıfı atlatsın, okumayı söksün, arkadaşlarına alışsın, sonrası kolay.”

O kadar çok “sonra” cümlemiz var ki…

-İlkokulu bitirsin, liseye geçsin, onun daha şimdi deli zamanları, şu ergenliği bir bitsin… Sonrası kolay

Hızla geçiyor zaman ve “sonraları” kendimiz söylemeye başlıyoruz artık.

– Şu sınavı kazanayım, bir yerleşeyim sonra rahatlarım, düzenim oturur.

– Şu okulu bir bitireyim, bir işe gireyim, sonra şu şu… Hayallerimi yaparım, artık param da var kimse karışamaz.

-Böyle olmuyor bir yatırım yapmam lazım, bir ev alayım / bir araba alayım şu noktaya bir geleyim sonra bir daha sırtım yere gelmez.

-Eee ev araba tamam, mevki tamam artık evlenmem lazım, evimi eşimi yerimi yurdumu bileyim, böyle gez toz nereye kadar, bir evleneyim gerisi kolay.

– Evlendik, biraz biz bize kaldık, birbirimizi tanıdık. Evliliğe de alıştık, ama artık bir çocuğumuz olsun, ondan sonra Allahtan başka ne isteyim..

Bu kez “sonra “cümleleri çocuk için kurulur:

“Olsaydı, doğsaydı, büyüseydi, konuşsaydı, okula gitseydi, yerleşseydi, çalışsaydı, bi evlenseydi, evi arabası olsaydı, çocuğu olsaydı…”

Hoop başa döndük.

 Peki gerçekten bu huzur – rahat ne zaman?

– Şu çocukları da bir yerine yerleştireyim, şu emekliliğim de bi gelsin, hacca da bir gideyim… Ee sonra ? Eşimle dünya turuna çıkalım, ikinci baharı yaşayalım, şöyle bir yazlık, bir bahçe, belki birkaç kümes hayvanı olsun.

Ama şimdi de yarısından çoğu bitmiş bir ömür, yıllar içinde yıpranmış bir beden, çocuklarla imtihan, sağlıkla imtihan, eşini kaybetmeyle, yalnız kalmayla, yaşlılıkla imtihan… veya ölüm…

Bugün elimizdeyken, hakkını vermeye çalışmak en doğrusu belki de. Sonraya umut bağlamak, ertelemek hayatı yaşayamamak aslında. Belki zaman olur, imkan olmaz. İmkan olur, sağlık olmaz. Sağlık olur, heves olmaz. Hepsi vardır, “sonra” ömür biter.

Bir Çağdan Alıntılar

İşaret parmağının anlamını yitirdiği şu günlerde, gösterebileceğimiz tek şey bir surete bürünememiş hayal dünyamız. Ete kemiğe daha bürünemeden karabasanlı tufan ordusu gibi üzerimize her taraftan gelmekte. Saldırı mahiyeti çok kuvvetli olsa da kurtuluş uyanmaktan geçiyor!

Dürüstlüğümüz anonim eserler arasında yer aldığından beri tutkularımız hobi uğraşları içerisinde oldukça revaçta. Hayalleri kurulan o pembe panjurlu evler, günlük suni teneffüs odalarına dönüşüyor. Vizitesi ise gelir dağılımına göre farklılıklar göstermekte. Yokluk, hiçlik vazifesi görüyor bu bağlamda.

Sadık toprağımızın engebeli yollarında misafir tadında yaşadığımız gençliğimizi, volkanik hareketlerde de her şeyimizi ağzımızdan kusuyoruz. Küfür, izafiyet teorisi içerisinde değerlendirilerek vergiye muhatap olmamız söz konusu! Şimdilik yalanlamakla yetiniyorlar.

Yanarken izlemesi keyifli olan tek şey meşe odunuydu ama artık insanlar birbirinin yangınına benzin taşıyıp, keyifle izlemekte. Uzmanlara göre; kültürel bir geleneğin mozaiklerini taşıyormuşuz, o önlenemez Avrupai tutumumuzla! Tabi yersen

Kaçamak tavırlar, güncel piyasada ne istediğini bilmeyen şımarık çocuk edasında işlem görürken; çevresine illallah ettiren bu afacanlık, tokmağın davulla birleşmesine olanak sağlıyor. Çal çal oyna

Daha düne kadar resmi bir günü olmayan insanlık, sivil toplum örgütleri ile birleşerek sendikalaşma haklarını yine kendisi ile ters düşerek veto etti. Adeta “benden öte bir ben var içimde” diyerek toplumsal sessizliğe büründü.

Şimdi reklamlar

Yaşam(ak) İçin

Dikkat! Bu video acı ve huzur içerir

Herkesin içi karar verecek, herkes yaşamına göre karar kılacak hayatına
Kimisi bu videoyu izleyip geçmişe gidecek, acıları varsa onları tazeleyecek
Kimisi gevşeyip huzur bulacak, benliğinde çiçekler açtıracak
Kimisi sevmeyecek, ona hitap etmeyecek. Bu böyle sürüp gidecek…
Size bir şeyler katabilmesi temennim ile…



Bazen hayatta öyle şeyler yaşarsın ki
Kaç zaman sonra otururken koltuğunda
Aklına gelir yaşadıkların
Aklın gider zamanın vuslatına
Aklın kalır ziplendiğin gerçeklerde
Düşünürsün…
Film şeridi gibi geçer gözünün önünden her şey
Gamla, kederle düşünürsün
Zaman unutturur dedikleri
Zamanla dikişlerin kapanacak dedikleri
O dikiş tutmayan, kabuk tutan yara
Tekrar tekrar kanadığında hatırlarsın
Geçemediğini…

Koca bir okyanusun içerisinde
Teknesiz, gemisiz, kimsesiz kaldığını düşün
Düşün ki; biri geliyor uzaklardan
Sen o içindeki heyecanla tebessüm ederek,
umutlanıyorsun yine ve yeniden
O gözüken biri yavaşça sana yaklaşıyor
Elindeki öldürücü silahla seni,
en can alıcı noktandan vuruyor
Yani kalbinden…
Hadi bakalım şaşır şimdi
Tek umudunun katilin olduğunu görerekten şaşır

Kurtulmuş olmanın heyecanıyla coşarken içimiz
Ansızın gelen acı, aldı götürdü bizi maziye
En kötü his bu olsa gerek
En umutlu anında canından olsan gerek…

Martılar ve Sesler

SONY DSC

Zırh delici çığlıklarıyla

Bulvar serserileri gibi

İncitici martılar

Boşuna mı uçuyorlar yani havada?

 

Gördüğün o mavilik

Sadece bir yanılsama

Gecenin karanlığında.

 

Ama duyduğun sesler,

Gerçek

Martıları göremesen de.

 

Çünkü hayat mavi bir yanılsama

Ve tek gerçeği sesler.

 

Karanlıktan maviyi çıkarıyor bir çocuk.

Elde var sesler.

 

Sesler

Gibi yaşıyorsun ya

Çığlık çığlığa.

Bitmeyen Gece: Mitat Enç

Bu hafta kitap önerisinde çok severek okuduğum bir kitapla geldim. Benim hayatımdaki değişikliğin var olmasında çok katkısı var diyebilirim.

Mitat Enç, kendi ağzından emeklilik dönemine kadar ki hayatını anlatır. 

Mitat Enç, beni en çok kitabın ismi meraklandırmıştı. Neden acaba “Bitmeyen Gece”  bir geceden ibaret miydi yoksa başka bir şey mi diye… Ve okudukça kitabı, ismin anlamını daha çok anladım ve sevdim. Kitabında kendisini anlatıyor. Mitat Enç’in yaşadığı hayat şartlarına ve hiçbir şey görmemesine rağmen verdiği çabalara hayran kalmamak elde değil.

Okuyamamak, her gün gördüğü tabiatı, insanları görememek, her gün çok rahatlıkla yürüdüğü yollarda, birisinin yardımı olmadan yürüyememek, ilk başlarda onu çok derinden sarsar. Zaman zaman ümitsizliğe kapılır. Ancak pes etmez. Yabancı bir tanıdıkları vasıtasıyla İngilizce okumaya başlar. İngilizce hocası, ona İngiltere’den görme engelliler için hazırlanan alfabeyi getirtir. Ayrıca birçok kitap da sipariş eder. Mitat Enç, azmiyle bu alfabeyi öğrenir ve kitaplar okumaya başlar. Enç, bundan sonraki hayatında kendisi gibi kör olan insanlara yardım etmek için büyük çabalar gösterir.

Kısacası, bir çoğumuzun insan sevmeyi, onunla yürekten ilgilenmeyi ve kendinden bir şeyler vererek başkalarının mutluluk ve güvenini sağlamayı öğrenmeye çok ihtiyacımız var.

Bazen bizler bir şeyler yapmak için yola çıkarız. Zorluğunu görünce bırakmak kararı alırız yolu, yapamayız der dururuz. Oysa Mitat Enç ne zorluklara göğüs germiş gözleri görmemesine rağmen ne çok şey başarmış, elde etmiş… Onun en büyük yardımcısı onun inancı ve asla pes etmemesi idi. Hep yaparım, yapmam gerek diyerek her yola çıktı. Kitabı okumayanlara tafsiye ediyorum. Hayata yeniden bakabilmeyi, öğrenebilmeyi, çabalamayı, pes etmemeyi öğreneceksiniz bu kitapta…

Son Durakta Son Söz :

Emeklilik, bana da önceden beklenmeyen bir konuk gibi gelip yaşamıma çöktü. Kişinin geleceğini düşünmesi, tasarlaması ve ona yön ver­mesi gerekir. Ancak bu gelecek, doğuşumuz gibi gücümüz dışın­da kalan bir zaman dilimine, ne dilersek dileyelim bildiği yönde akıp gitmektedir. Öyleyse yapılacak en akıllı iş, elde kalan serma­yeyi en iyi şekilde kullanmaktır.

Bu güzel kitabın diğer içeriği, yazamadığım, anlatamadığım o güzel hayat hikâyesinin devamını merak ederek okumanız dileğiyle. Son olarak güzel bir alıntıyla kapatalım.

Bu dünya gelip, rastlantı ya da alın yazınızın çizdiği bir yaşamı yaşarken arkada çocuklarımızın, torunlarımızın ve toplumumuzun gururla hatırlayıp, duayla kullandıkları yapıt ve eserler bırakmak hepimize nasip olmuyor.Pek çoğumuz, arkamızda yapıtlar mı, yoksa yıkıntılar mı bırakıyoruz diye dönüp bakmaya gerek bile görmeden, koşulları bahane ederek, günümüzü kurtarma çabası içinde debelerirken, “Benden sonra tufan!” demeyi ne çabuk benimsedik!

Son olarak bu kitap, kör olan insanların birçoğunun ümitsizliğe düşmesine karşılık ümidine sarılan bir insanın sadece Türkiye değil, dünya çapında büyük işler yapabileceğini göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Aslan Be Halil İbrahim

Selamlar güzel insanlar. Herkese güzel hafta sonları diliyorum. Sizlere yine kıymetli değerimiz türkülerimizden çok güzel bir parçayla geldim. Bu parçayı hep severek açar, biraz dertlenmiş vaziyette de tekrar başa sarar birkaç kez dinleyip kapatırdım. Bugün sizlere bu öneri yazısında hikâyesinden bahsetmek istediğim için biraz araştırma yaptım ve anladım ki dertlenmem parçanın muhtevasının hüznünden, elemindenmiş.

Eşkıyadan Da Beter/Uslan Be Halil İbrahim

Rivayet odur ki Halil İbrahim 1931 senesinde Ordu’nun Fatsa ilçesinde dünyaya gelmiş. İlçede bir saat/gramafon atölyesi olan Halil İbrahim evinden işine işinden evine gelip giden bilgili, saygın, temiz, titiz bir delikanlıymış. Evinden işe giderken bir nehrin üzerinden geçmesi gerekir bunun için de nehrin üzerindeki daldan yapılma köprüyü kullanırmış. Günler birbirini kovalar, zaman hızla ilerlerken Halil İbrahim Çolak Ahmet’in kızıyla evlenmiş; bir erkek bir de kız çocuğu dünyaya gelmiştir.

Artık askerlik vakti gelip kapıyı çalar fakat bilirsiniz ki iyilerin düşmanı çoktur. Halil İbrahim askerdeyken art niyetli düşmanları ona bir mektup salar. Halil İbrahim‘in yanındaki tarlanın sahibi ağanın Halil İbrahim‘in tapulu arsasını da kullandığını yazarlar. Bunu duyan Halil İbrahim deliye döner, askerden kaçtığı gibi memlekete döner ve ağaya bir kurşun sıkar.

Ancak başına daha büyük bir bela açmıştır. Askerler derhal Halil İbrahim‘i yakalar ve asker kaçağı olmak suçundan bir direğe bağlayıp döverler. İyilerin imtihanı ağır olur dedik ya, Halil İbrahim bu dayak esnasında da kafasına darbeler almış ve aklını yitirmiştir ne yazık ki.

Askerliği bitirip memleketine dönmüş, atölyesini kapatmış; artık yalnızca evi ile orman arasına mekik dokuyormuş. Önceleri yanından ayırmadığı tabancasını artık eline almaz, beline koymaz olmuş. Askerlere görünmemek için gündüzleri evden bile çıkmıyormuş. Hâlâ görüştüğü yanına gittiği 3 kişi kalmış yalnızca. Ne acı ki eşinin babası artık ona ve çocuklara bakamıyor diye eşini ve çocuklarını Samsun’un Terme ilçesinden birine satmış. 1954-1955 yıllarından sonra 80’li yıllara kadar bir başına yaşamış, gramafon dinler sigara içermiş sürekli bizim Halil İbrahim.

Dağın Yamaçlarına/Yaslan Be Halil İbrahim

12 Eylül öncesi köye operasyonlar yapılmaya başlanmış. O dönem mevsimlik işçiler bile çalışamaz, halk tarlalarını hasat edemez olmuş. Bu esnada birileri Halil İbrahim‘in evini yakmış, bizimki de çıkmış kalan 2-3 eşyasıyla ormana, evinin karşısındaki kayanın altında yaşamaya başlamış. Bir gece şiddetlenen yağmura dayanamayıp dostu Dursun Dayı’nın evine gitmiş ormanı geçip, daldan köprüyü aşarak. Aklını yitirmiş fakat edebini eksiltmemiş olacak ki ahbabını ve ailesini rahatsız etmemek için girmiş samanlığa, bela başa gelecek ya yanında da tabancası varmış.

O gece teröristler şehre inip bir öğretmeni öldürmüş. Bunun üzerine de mâlumunuz askerler büyük bir titizlikle her köşeyi her yeri aramış. Halil İbrahim‘i de samanlıkta belinde tabanca ile bulunca hemen şüphelenmiş Dursun Dayı’ya sormuşlar. Dursun Dayı ve ailesi Halil İbrahim‘in zararsız biri olduğunu söyleyince komutan/kumandan tabancasını alıp salıverelim demiş fakat bizimki seneler evvel yediği dayaktan muzdarip askerlerden ve başına gelebileceklerden korkuyormuş.

El Yerine Vurulur/Aslan Be Halil İbrahim

Bir fırsat bulup hemen kendini tepeden aşağı atmış, askerlerse arkasından uyarı amaçlı havaya ateş etmişler. Maksatları Halil İbrahim‘i durdurmakmış ancak bizimki bir kere kaçtı durur mu? Derenin üstündeki dal köprüden geçmiş karşı kenardaki kayanın üstüne gelmiş. Tam ormana girecekmiş ki bu taraftaki askerler karşı taraftakiler bizimkini yakalayamadı diye vurup, oracıkta Halil İbrahim‘i öldürmüşler.

Eşyalarını oğluna vermişler fakat babasını sevmeyen oğul bunları kabul etmemiş. Sonraları Dursun Ali Akınet bu şiiri yazmış ve dillerden dillere dolaşarak bugünlere gelen türküyü bestelemiş. Ailesi de Halil İbrahim‘i sevip kabullenmiş fakat olan olmuş ölen ölmüş…

Türkülere sevdam bundandır. Hepsi içinde ayrı bir acı, ayrı bir hüzün, ayrı bir keder taşır… Sizleri türküyle baş başa bırakıyorum. Bir sonraki öneride görüşmek üzere. Allah’a emanet…

Umudunu Kaybetme

Yıllar önce çok tıkanık olduğum bir arada, canciğer bir arkadaşımın önerisi ile izlemiştim. Tekrar izlemekten hiç rahatsız olunmayacak, ailece izlenecek nadir filmlerden birisinden bahsetmekten mutlu olacağım.

İş adamı ve motivasyon konuşmacısı Christopher Gardner’in hayatının gerçek mücadelesinin anlatıldığı “Umudunu Kaybetme”, bir biyografi- dram filmidir.

Bir çeşit kemik ölçüm makinesi satarak ailesini geçindirmeye çalışan Chris, eşinin haklı isyanı karşısında hiçbir şey yapamamaktadır. Çift mesai yaparak geçinmeye katkıda bulunmaya çalışan kadın, sonunda evi terk etmektedir.

Küçük oğlu ile yalnız yaşamaya çalışan Chris, kirayı ödeyemeyince evden çıkmak zorunda kalır. Yeni başvurduğu brokerlik firmasında işe tutununcaya kadar kalmak zorunda oldukları motelin ücretini ödeyemez ve oradan da çıkmak zorunda kalırlar. İlk gelenin hemen yerleştiği evsizler yurdunda da her zaman kalamamaktadırlar.

Küçük bir çocuk, genç bir baba, ailesine en iyi olanı sunmak için zorlu bir mücadele içinde olan çaresiz bir adamın olağanüstü çabalarının gayet akıcı ve sade bir üslupla anlatıldığı bir film.

Göstergeler

Filmde göstergebilimsel olarak en göze çarpan kısım sürekli koşarak bir şeylere yetişmeye çalışan bir insan imgesidir. Çocuğu okuldan almak içi koşuyor, otobüse yetişmek için koşuyor, ödeme yapamayacağı için taksiciden kaçmak için koşuyor…

Thomas Jefferson’un Mutluluk Bildirgesindeki  yaşam, özgürlük ve mutluluğu kovalama hakkını hatırlayan Chris, neden sadece “kovalama” kısmında kaldığını sorgulamaya başladığı esnada aldığı bir telefon ile artık hayatının akışı değişir.

Hayallere ulaşmak için gösterilen gerçek bir azim ve çabanın göstergesi olarak bolca izlenen “koşma” eylemi filme aksiyon katsa da en can alıcı kısım iş mülakatı esnasında gösterilen kararlılık olduğu bir gerçektir.

“Bir soru sorarsanız ve ben cevabı bilmiyorsam, size’ bilmiyorum’ derim. Cevabı nasıl bulabileceğimi bilirim ve sonunda da o cevabı bulurum” repliği ile dikkati toplayan film tüm hikâye boyunca tutunabilme motivasyonu içermektedir.

Başrolde Will Smith’in eşsiz oyunculuğu Gabriele Muccino’nun yönetmenliği, pandemili hafta sonlarınızı canlandırmak için birebirdir.

İyi seyirler.

Kibar Hırsız

Uluslararası yapımlarının sayısını hızla artırmaya devam eden Netflix, izleyicilerine sunduğu Fransa yapımı orijinallerine bu hafta bir yenisini daha ekledi. Netflix’in Fransa yapımı yeni dizisi; Lupin.

Intouchables, Jurassic World, X-Men: Days of Future Past gibi filmlerle tanınan Omar Sy‘ın başrolünü üstlendiği dizi, intikam planını hayata geçirmek için Fransa edebiyatının en popüler karakterlerinden Arsène Lupin‘den ilham alan, Assane Diop adlı Fransız bir hırsıza odaklanıyor. İlk bölümünü The Transporter, The Incredible Hulk, Now You See Me gibi filmlerle tanınan Louis Leterrier‘in yönettiği dizide Assane Diop, yıllar önce yanlış bir şeyle suçlandıktan sonra hayatını kaybeden babası için adalet arıyor, bunu yaparken de Arsène Lupin’den ilham alıyor. Paris’i mesken tutan bir soygun hikâyesinin anlatıldığı dizide güzel bir hikâye işlenmiştir ve bundan dolayı çok sevilen Lupin, henüz yeni bir yapım olmasına rağmen Netflix’in Top 10 listesine girmeyi başarmıştır. Çıktığı andan itibaren fazlasıyla ses getiren bu yapım suç ve dram türündedir.

Lupin Dizisi Hakkında Bilinmesi Gerekenler 

Lupin her ne kadar doğrudan bir uyarlama olmasa da Maurice Leblanc’nin klasik Arsène Lupin romanlarından esinleniyor. “Centilmen hırsız” olarak bilinen Arsène Lupin, Fransız edebiyatının en meşhur karakterlerinden biridir. Hatta Fransız edebiyatının Sherlock Holmes’ü olarak nitelendiriliyor. 1905 yılında Maurice Leblanc tarafından yaratılan karakter, ilk olarak The Arrest of Arsène Lupin adlı kısa hikâyeyle okuyucuların karşısına çıktıktan sonra 17 romana ve 39 öyküye ve çok sayıda kısa hikâyeye konu olmuştur.

KONUSU

Lupin dizisi Paris‘te yapılan bir soygunun hikâyesini konu ediyor. Assane Diop‘un babasının üzerine hiç işlemediği bir suç kalmıştır. Bu işlenmemiş suçun yanı sıra babasını kaybeden Assane Diop’un hayatı alt üst olmuştur. Bu olaydan 25 yıl sonra Assane Diop babasının intikamını almaya karar verir. Bunun için kendisini Arsène Lupin olarak tanıtır ve bu ismi intikamını almak için ilham kaynağı olarak kullanmaya karar verir. Oldukça kaliteli bir senaryoya ve güzel hikâyeye sahip olan Lupin dizisi IMDb üzerinden 7,8’lik bir puan almıştır.

OYUNCULAR

Omar Sy – Assane Diop
Shirine Boutella – Lieutenant Sofia Belkacem
Ludivine Sagnier – Claire
Nicole Garcia – Anne Pellegrini
Clotilde Hesme – Juliette Pellegrini
Soufiane Guerrab – Youssef Guadire
Antoine Gouy – Benjamin Ferel
Hervé Pierre – Hubert Pellegrini
Fargass Assandé – Babakar Diop

İç Beyanları – 2

Sarı sıcak bir güneşin altında kavrulurken bir ağacın gölgesi kucak açar sana. Ansızın başlayan bir yağmurda ıslanmamaya çabalarken dallı budaklı bir ağacın gövdesi saklar seni.

Ağaçlar gerçek bir öğretmendir. Göğe doğru uzanan dalları, koca gövdeleri, renk renk çiçekleriyle çok şey anlatır. Sekoya Ağacı, insanın yükselişinin ve heybetinin bir sınırı olduğunu öğretir. Gökkuşağı Okaliptüs Ağacı, Dünya’da her rengin birbiriyle ahenkli yaşayabileceğini ve hiçbirinin birbirinden fazlası olmadığını öğretir. Ormangülü Ağacı her şeyin fazlasının zarar olduğunu öğretendir. Ormangülünün gövdesinde deli bal vardır. Kaynağı, görüntüsü ve tadı ne kadar büyüleyici olursa olsun fazla tüketildiğinde zehirler. Deli balın fazlası zehir; her şeyin fazlası zarardır.

Ormangülüm.. Sessiz bir rüzgâr var içimde. Yapraklarını ve gövdemi koruyamıyorum. Seni bilmediğim bir şehrin hiç gitmediğim bir bahçesinde, yüzünü güneşe kapatıp geceye açan çiçeklerin arasında bırakıyorum. İçimin ayazında ruhuma dökülmüş pembe çiçeklerini gövdemden gözlerime topluyor, seni göz kapaklarımda taşımayı seçiyorum. Köklerin ruhuma bir pranga artık. Senin köklerin içimdeyken ben hiçbir yere kök salamıyorum. Ayaklarım sağlam basmıyor yollara, hiçbir yere ait olamamanın sancısı sarıyor ruhumu. Yürüyorum ama dünya ezberlemiyor adımlarımı.

Daha önce ayağımın hiç basmadığı bir toprakta büyüyeceksin artık. Bakışlarımı çevirdiğim hiçbir yere dalının, yaprağının gölgesi düşmeyecek. Görmeyeceğim büyüdüğünü. Ama sen hep büyümeye devam edeceksin. Çünkü sen Ormangülü Ağacısın ve Ormangülü daima tohum bırakır toprağa. Büyümeye ve çoğalmaya hep devam eder.

Seni içimden alıp bilmediğim bir bahçeye sürmüş olsam da hala göz kapaklarımda resmin. Sen pembe olan her şeydesin; ilkbahar çiçeği kokusundasın, kocaman gövdesi olan ağaçların gölgesindesin, hiç bilmediğim şehirlerin bahçelerisin, sürgünsün, fazla olan her şeyin zarar olduğunu öğretensin. Bense yaralı bir gövde, cılız bir sesleniş, kapalı duran her kapı. Eskimiş ve değişmemiş her şeyde beni bulacaksın. Bazen dalına konan minik bir kuşun neşeli sesi, bazen rüzgârın ürküten sesi, bazen gölgene saklanıp şarkılar mırıldanan küçük bir çocuğun sesi benzeyecek bana. Sen ise Dünya’daki tüm sessizliklerde saklı kalacaksın.

Affettim

Affettim, onunla birlikte herkesi. Bütün cam kırıklarımı kolye yapıp boynuma taktım. Affettim; gelmeyen baharı, yağmayan yağmuru, çiçek açmayan dalı, yeşermeyen çimeni, uçmayan kuşu, kanat çırpmayan martıyı… Peşimden gelen tüm acılara kucak açtım. Acılarımın alnından öptüm. Yaralarımı tek tek ilikledim, her sabah bin umutla uyandım. Yaralarım gülsün diye türküler mırıldandım. Bana yaşattıklarını ona yaşatma düşüncemden vazgeçtim. Benden aldıklarını ona hediye ettim. Gözyaşlarımdan çiçek yetiştirdim. Bahçem, rengarenk çiçek oldu. Karanlıklardan çıkıp aydınlıklara vardım. Ben; herkesi affettim, ödetmek isteğimden, yaşattıklarını yaşatmak düşüncemden, ben yaşamayı seçtim. Doğa çok yaratıcı, ona verdim ne isterse nasıl isterse iyi olmayı, özgür olmayı seçtim. Kanatlarım çıkmadı, bacaklarımı kanat ettim de eğilmeden, bükülmeden onurumla içimdeki iyi insanı besleyerek istedikleri gibi nefret, kin dolu olmamak için başarmalarına izin vermeyerek hayatlarından, hayatıma giderek başardım. Ne bedel ne diyet her günümü son günümmüş gibi yaşıyorum. Kötülüklerden, kötülerden böyle intikam alıyorum.

Kimsin Sen?

KİMSİN SEN?

Nesin sen?
Kimsin sen?
Ne istiyorsun yüreğimden

Söyle kimdin sen?
Kimin yüreğinden çıktın?
Neden ben?
Uzak neresiydi?
Bilemiyorum.
Ölüm müydü?
Şiir miydi?
Ülke miydi?
Yakın mıydı?
Yoksa Bu kadar yakın ve bu kadar uzak mıydı?
Asıl olan…

Benim bir yanım talandı
Bir yanım viran
Benim bir yanım şiir
Bir yanım sendi.

Kimsin sen?
Kimdin sen?
Neden geldin?
Şarap gibi
Aşk gibi
Şiir gibi
Ben alışmıştım sana
Hayata alışır gibi
Neden gittin neden?

Madem gideceksin
N’olur alma ışığımı
Dokunma yüreğime
Sessizce çek
Ve git.

Bu son şiirdir sana,
Bu son serzeniş,
Bu son yakarış.

İki Şiir (Ters) Bir Dize (Düz)

Geceler mi uzun yoksa içimde ki dertler mi uzatıyor geceyi ?
Unuttuğum bir şey mi var yoksa hatırlayamadığım gerçek sen misin?
İçimde bir ürperti mi canlanıyor yoksa içten içe korkutmak mı hedefin?
Söylesene beni duyuyor musun yoksa hissettiklerimle mi canlanıyor hayalin?
Sıra sıra şarkılar mı düşüyor hatırıma yoksa seni, bana hatırlatmak mı niyetin?
İki şiir (ters) bir dize (düz) diye örüyorum seni…
İnan böyle olmayacak, hatırımda kalanlar ile hatırlayacağım seni…
İki şiir (ters) bir dize (düz)  diye örüyorum seni…
Benliğimde çıkan yeni bir fırtınanın esiri oluyor bedenim
İki şiir (ters) bir dize (düz) diye örüyorum seni…
Bir yangın yerinde, kül oluyor örüp örüp söktüklerim
Ve İki şiir (ters) bir dize (düz) diye örüyorum seni…
İnan böyle olmayacak, hasretin içimdeki fırtınanın habercisi
Gel artık, ya bir serçe ağlayacak
Ya da adını unutacak bedenim.