Benim de bir Hikâyem Var!

Dünya hayatı gökten inen su gibidir. Tüm canlılar bu suyun verdiği canla yeniden umuda bağlanır. Aldığı her nefeste sığınacak bir liman arayan ve bulduğu ilk limana sığınan kişiler, üç beş günlük dünya hayatını sevenler ile bir uçurumu kendilerine kardeş olarak görmezler. Her nesil kendine has mahsulü bu coğrafyadan toplar ve rızkının peşinden gitmek için ticaret ile uğraşır veya bu çileli sandıkları yolda kalbi nefes ile dolmuş insanların sırlı sözlerini dinleyip rehberlik ettiği için teşekkür ederlerdi. Umudum bu dünyada farklı şekillerde nefesini tüketen insanlara yürümeyi öğretmekle geçti. Bu anlamsız çağın yeni yarınlarına uyanmak ve uyumak için bekleyenler, her yarınının ve dünün gölgesiyle geçmiş ve geleceği yaşarlar. Sözde kendimden kaçıyorum. Bir tayın ayak seslerinin verdiği ürpertiyle gelen esintinin arasında dünya hâlinin vermiş olduğu söz sanatlarını birazcık kullanmaya çalışıyor, yeni yeşerecek ağaçları, bitkileri Dineverî ve İbnü’l Baytar’ın verdiği suyla sulamayı ihmal etmiyorum.

İki Dünya Varsa Sebebi Bizleriz.

Bu dünyada kim pişmek isterse yaradan onu ilmiyle pişirir, “oldum” diye ortalıkta dolaşırsa aynı şekilde verdiği ilmi unutkanlıkla cezalandırırmış çünkü ilim kullanmasını bilene güzel ve bağlayıcıdır. Ölçüsüz, hikmetsiz, cesaretsiz bir günde paylaşarak gökyüzüne yiyeceğini takdim ediyorum. Nihayet yeryüzünün kıyameti andıran bir yandan da gülen yüzü kendini gösterdi. Tarifsiz olan yüreğimdeki küçük bir kıpırtıydı. Kendimden çıkıp yine kendime doğru gidiyorum. Kimse bilmiyor anlamını… Korkularımın yerini karanlık sokağa bırakıyorum. Tam da bu yüzden kimse anlamaz beni. Ben ki ne ben! Tüm ihtirasların içinde yabancı bir ülkede gibi kendi kafama göre günümü geçiyorum. Neredeydin ki onca zaman hiç umurumda olmadı doğrusu. Alın yazısı hiçbir yerde bu kadar düşüncesiz ve acımasız olmamıştı.

Yalnızca şimdiki ana sahibim.  Ne geçmiş ne de gelecek benim kontrolümde değil. Günlerim gülün nasıl kırmızıya, beyaza, sarıya dönüştüğünü düşünmekle vaktimi alıyor. Yüreğimde unutulmuş bir çocuk yaşıyor. Derdim ağrısıyla durulmaz bir dalga gibi sağa sola dağılıyor. Bu ne biçim dermandır, yarama merhem olmaz. Sen gidince bir nimet kazandım sandım da yanılmışım meğer. Alın teriyle buğdayları topladım. Değirmene götürürken çıkardığın yangını gördüm. Toprağı nadasa bırakmayı mı tercih etmiştin, bilemedim. Yağan karı bardağa doldurup gelen misafire su ikram ettim. Belki benden haber getirmiştir. Gül kokusu, bir an yüzüne gülümseme getirmişti. Bana ise seni hatırlattı. Biraz yürürsem geçer dediğim o his beni sokak ortasında ağlattı. Eve geldiğimde aynada kendime çok söz verdim. Bundan sonra acıma da sevincime de gülecektim.

Ben Çıkmazı Olan Sokakların Şiiriyim.

Çok yola girdim hepsi tek yöndü. Hayatın “tadı” markaydı. Tencereye koyduğum yemeğe tat veriyordu. Oysaki bana hayatımı şekerli yapacak bir malzeme lazımdı. Köşe bucak gölgene tenin ne zaman düşecek diye bekledim. Ufak bir kısmı yayınlanmıştı bu bölümün ve yine bana kendine gel diyordun. Çaldığın fon güzelmiş. Konu değiştirme! Her zaman aynısını yapıyorsun ne zaman akıllanacaksın? Hiçbir zaman… İnsanlar da değişirmiş mevsimler gibi. Bir gün bakarsın sıcak, ertesi gün buz gibi… Hep aynı cümleleri duymaktan, konuşmaktan, yazmaktan, okumaktan yoruldum.

Bu dünyada dilce susup, bedence konuşanlar varmış. Haklılarda… İnsan neydi ki? Ne olacaktı? Sen şimdi içinden söyleniyorsundur. Ama söylenme! Diyorum ki, bugün alıp başımızı çok uzaklara gidelim.  Manisa’da üzüm bağlarının etrafında son sözümü söyleyip, Harput kalesinde kendimize bir yer ediniriz. Kale içi ile kitapların içi hep aynıdır. Yeter ki sen doğru vakitte uyumayı, gezmeyi, çalışmayı bil! Mumu söndürdükten sonra kalbinin üstünde uyuma. Kalp hastalanır. Ruhunu yitirmiş bir devirde niçin gezersin ki? Kolay anlaşılmayacak fasılanın içinde kendime sancak ararım.

Geçmiş ve Gelecek Beni Arıyor.

Geçmişten gelen bir söz de ben olsaydım, dağlar, denizler hatta ölüm bile yorulduysa, yapılacak olan en güzel anlaşmanın “ barış” olduğuna karar versek nasıl olurdu? Nerede bir mazlum görsem kendimi zalim zannederim. Aradaki fark sadece ben değildim. Tüm dünyanın kalbindeki vebaydı. Bir araziyi kaplamış bir madene bu kadar saygı duyarsan, özünü kaybetmiş bir dilenciden farkın olmaz veya olmayacaktı… Cennetten sürgün edilmiş Âdemoğluna Habil ve Kabil menkıbesi okutulurdu. Aşk, güzellik, toprak kavgası ve sonrasında Kabil Habil’in canına kıyarken kendi mutluluğunu unuttu. Bir anlık öfke ve kıskançlık hayatına kuş gibi kondu ve hayatın gözlerinin önünde göç etmişti. Şimdi ne yapsan boş! Ne demiş Mevlana “bülbül güle, karga çöplüğe götürür”

O zaman ruhunu arındır yoran duygulardan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir