Sevdanın Yaşattığı Hasretin Hikayesi – Hasretinden Prangalar Eskittim

Sevdanın, aşkın, hasretliğin prangasız şairi; Ahmet Hamdi Önal, bilinen adıyla Ahmed Arif.

Ahmed Arif, Diyarbakır’da yaşayan baba tarafından Kerkük kökenli, anne tarafından ise Kürt olan kozmopolit bir ailenin sekiz çocuğundan en küçüğüdür. Annesini daha bebekken kaybeden Ahmed Arif’in hayatında birden çok anne rolüne sahip insan olmuştur. Ayrıca hayatı boyunca farklı şehirlerde yaşadığından dolayı Arapça, Kürtçe ve Zazaca gibi 3 farklı dili ana dili seviyesinde kullanabiliyordu.

Hayatının ilk kademelerinden itibaren haksızlığın tam karşı tarafındaydı. Bu haksızlıklar canından çok sevdiği kişilerin başına geldiğinde ise öfkesi de prangasızlaşıyordu. Fakat bir taraftan da hayatını kavga ederek değil de severek ve sevilerek geçirmeye de çalışıyordu.

EĞİTİM HAYATI

Eğitim hayatına Siverek’te bulunan bir anaokulunda başladı. Daha ilköğretime başlamadan evvel anaokulunda okuma-yazmayı öğrenmişti bile. İlkokulu bitirir bitirmez hayat onu değişik yerlere sürüklemeye başlamıştı çoktan. İlk önce ortaokul için Urfa’ya, daha sonra yatılı lise okumak için Afyon’a gitti ama hayat onu doğduğu topraklara geri sürükledi ve şiir hayatının başladığı Diyarbakır Lisesi’nden mezun oldu.

Ahmed Arif‘in şiirlerinde de mutlaka gözümüzün değdiği iki nokta vardır. Bunlardan ilki sürgün zamanları, ikincisi de “Leylası”dır. Ahmed Arif‘in sürgünü üniversite yıllarında başladı. Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’de okuduğu zamanlarda benimsemiş olduğu “toplumcu gerçekçilik” akımıyla birlikte daha da gelişen komünist görüşleriyle birlikte TKP Ankara İl komitesinde aldığı görevler sebebiyle 1951 ve 1952 yılları arasında sık sık tutuklanıp ceza evine gönderildi. Bu sebepten dolayı da eğitim hayatı üniversiteden mezun olamadan sona erdi. Eğitim hayatı her ne kadar sona ermiş gibi gözükse de bu şiirleriyle arasına mesafe koymasına sebep olmadı. 1940-1955 yılları arasında şiirleri birbirinden farklı dergilerde yer aldı. Şiirlerinde kullandığı lirizm ile birlikte Türk Edebiyatı’na yeni bir kapı açmaya çalışıyordu.

Hayattayken kendi yazdığı şiirleri bir kitap haline getirmeye karar verdi, fakat kitabın adı konusunda bir süre muallakta kaldı. İlk olarak kitabının adının “Dört Yanım Puşt Zulası” olmasını düşünürken kardeşinin Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok, seni 15 yaşındaki çocuklar, kızlar taparcasına seviyorlar. Sen bununla ola ki burjuvazinin tuzaklarını söylüyorsun. Ama şu da var, o çocuklara saygı duymalısın. Hatta bu adı bir şiirine bile verme, mısra olarak kalsın”  önerisi üzerine kitabının adını “Hasretinden Prangalar Çürüttüm” olmasını karar vermişti. Fakat bu isim de içine tam olarak sinmemişti. “Çürütmek” kelimesi çok fazla kulağını tırmalamıştı ki bu kelimeyi “Eskitmek” kelimesiyle değiştirdi.

Ahmed Gibi Sevmek

Bu kitapta yer alan şiirlerde karşılaştığımız ikinci önemli şey olan ve Ahmed Arif’in “sevda şairi” olarak tanınmasına sebep olan kadın Leyla Erbil‘den başkası değildi. Ahmed Arif Leylası’na “…Bilmiş, Bilsinler!.Sana nasıl yandığımı” mısralarıyla seslenmişti. Hatta ilerleyen yıllarda bu sevdadan doğan mektuplardan “Leylim Leylim” kitabı bile doğacaktı. Arif’in Leylası’na olan sevdası onu hayattan koparan bir sevgiden ziyade ona yaşaması için sebepler sunacak cinstendi. Ne yazık ki duygularının Leylası’nda bir karşılığı yoktu. Ortak çevrelerinde gerçekleşen olaylar sebebiyle aralarına bir süre soğukluk girdi. Bu soğukluklar düzeldiğinde ise Leyla Erbil Mehmet Erbil’le evlenme kararı almıştı çoktan. Ari’in sevdası kin gütmediğinden Leylası’na düğün hediyesi olarak bir şiir bile hediye etmişti. Şiirinin yanına da bir mektup iliştiriverdi. “Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur.’’

Ahmed Arif’in hayatından ufak bir kesiti size aktarmaya çalıştım.

Ahmet Arif hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz:

Ahmed Arif ve Leyla Erbil’in İmkansız Aşkları’nın hakkındaki bilginizi arttırmak isterseniz:

videolarını izlemenizi öneririm.

Yazıma da en sevdiğim Ahmed Arif şiiriyle bitirmek istiyorum.

Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden

Yiğit harmanları, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar, amana gelmiş,
Yetim hakkı sorulmuş,
Hesap görülmüş.
Demdir bu...

Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs...
Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası korugan\'ların.
Ölünmüş, canım,ölünmüş
Murad alınmış...

Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe,yemeğe...
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.

İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı,kınsız,uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam...
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri...
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep...

Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
Ve zehir - zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir