Yeraltı Yazarı ve Notları

 ‘Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten bir ıstırap mı daha iyidir?’ Bu metnin giriş cümlesini oluşturan bu soru, Yeraltı Yazarı’nın kitabın sonunda, kendi kendisine sorduğu bir soru. Ve bence üstüne konuşmaya fazlasıyla değen, ilginç de bir soru. Kitabın bir noktada bu soru etrafında şekillendiğini düşünmemden dolayı yazıya da bu soruyla başlamak istedim. Dikkat edilirse, insanı yücelten bir acı mı daha iyidir şeklinde sorulmuyor, ıstıraptan bahsediliyor. Acı yerine ıstırap sözcüğünün kullanılmasının arkasında basit bir tercihten fazlası olmalı. Ne gibi bir farkı olabilir acı ile ıstırabın? İnsanı büyüten, olgunlaştıran şey nedir, hangisidir? İnsanın büyümesi ve olgunlaşması aynı zamanda ruhunun yücelmesi anlamına da gelir mi? Gerçek bir acı, insanı çoğu zaman büyütür. Fakat insan ruhunu bahsedilen şekilde yücelten asıl şey acı değil, ıstıraptır. Istırap, elbette ki acıdan daha farklı bir şeydir. Yeraltından Notlar benim fikrime göre karakterin kendini arayışı üstünden değil, kendini bulmuş olması üzerinden işliyor. Ve kendini aramak ama bulamamak insana nasıl ki acıyı getiriyorsa, kendini bulmak da Yeraltından Notlar’ın kahramanı gibi bir insana ıstırabı getiriyor. Acı oldukça yoğun, ıstırap ise derin bir his. Acı, insana kendini kaybettirebilir. Istırap ise insanı, kendi bulunmuşluğunun çaresizliği ile baş başa bırakır. Yani kendini kaybetmek acıdır, kendini bulmak ise ıstırap. Çünkü insan kendini kaybettiğinde ve kaybettiği bu şeyi aramaya başladığında; kendini arıyor olmanın, yani bir anlamda hareket halinde olmanın ve kendisini bulduğunda bu acının artık sona ereceği fikrinin bir getirisi olarak duyduğu acıyı büyütse, genişletse de fazla derinleştirmez. Kendini bulmak, kendine ulaşmak ise insana, kendini ararken yaşadığı bütün acılardan, çektiği bütün sıkıntılardan, geçirdiği bütün buhranlardan sonra acının kaynağının aslında kendinin bulunmazlığında olmadığını, bunca zamandır asıl acının aslında tam da kendisi olduğu aydınlatmasını yaşatır ve beraberindeki çaresizliği sunar. Kendini bulmasıyla acının aslında bizzat kendisi olduğunu ve kendisinden de hiçbir şekilde sıyrılamayacağını, kaçamayacağını fark ettiğindeki o anda ise kişinin ıstırabı da başlar. Acı bundan sonra artık genişlemez, bundan sonra yapacağı tek şey ancak derinleşmek olur. Tıpkı Yeraltı Yazarı için de gittikçe derinleşmiş ve en sonunda da ruhunda bir yeraltı oluşturmuş olması gibi.

Tahmin edilebileceği gibi bir yeraltında yapılabilecek en iyi, belki de tek şey; düşünmektir. Fazlasıyla, olanca derinliğiyle her şeyi düşünmek, en ufak detaylara bile yorgun düşene kadar kafa yormak. Bir süre sonra bununla da yetinmemek ve düşündüğü her şeyi kendisi dışındaki başka başka insanların gözünden, farklı bakış açılarından da ele almak, onların yerine de düşünmek. Bir süre sonra artık bununla da yetinmeyip, düşündüğü şeyleri, kendi kendisine yazdığı senaryoları tüm detaylarıyla kafasının içinde tekrar tekrar yaşamaya başlamak. Yeraltı Yazarı da kendisinden bekleneceği şekilde bunları yaptı. Fakat elbette ki yalnızca çevresini gözlemlemek ve düşünmekle yetinmedi, kendisinin ve yeraltının üzerinde de fazlasıyla derinleşti. Ancak sanırım bunlar üzerinde gerçekten derinleşebilmesinin ilk şartı kendisine karşı olabildiği kadar açık olmaya çalışmasıydı ve o da bunu yaptı. En azından yaptığını iddia etti. Peki böyle bir durumdaki birinin: Kendisine ulaşmış ve kendisiyle yüzleşme cesaretindeki (Veya korkaklığındaki. Çünkü buna, yeraltından çıkacak cesareti olmadığı için yöneldiğini de düşünebiliriz.) bir insanın, yani kendisini kendisine tüm samimiyetiyle itiraf eden bir insanın, kendisine saygı duyabilmesi veya duyduğu saygıyı muhafaza etmesi mümkün olabilir mi? Veya bir başka soru olarak da: Yeraltı Yazarı’nın da bu notları yazmaktaki amacının bu olduğunu söylediği gibi, insan kendine karşı tam anlamıyla samimi olabilir mi? Eğer olabilse bile, olmayı gerçekten ister mi? Yeraltı Yazarı bunu isteme cesaretini gösterebilmişti evet. Ve kendisine karşı bütünüyle samimi olması, en azından olmayı denemesi, içten içe farkında olduğu veya olmadığı bütün çirkin ve adi taraflarını ortaya çıkardı, ve böylece kendisine olan güven ve saygısını da biraz biraz yitirmeye başladı. ‘…Bu, kendime saygı duymayışımdan ileri geliyor. Anlayışlı bir adam kendisine saygı duyabilir mi hiç?’  Gerçekten de anlayışın fazlası, insana öz saygısını yitirtebilir. Hislerin, duyguların, bakışların, davranışların görünmeyen yüzlerini görebilmek, karşıdaki kişide belki kendisinin bile fark etmediği, edemeyeceği bazı detayları ve incelikleri fark etmek, beraberinde rahatsız ve kötü hisleri getirmeye başladığında artık bir hastalık sayılabilir. Söz gelimi bütün bir samimiyetle edilen bir iltifatın arkasında iltifat duyma beklentisi sezmek, en içten ve derinden ilan edilen bir sevginin temelinde son derece bencilce bir sevilmek arzusunun yattığını görmek, iyi, güzel, yüksek bir şeyi öven birinin sözlerinin alt metninde bu iyi ve güzel şeyi fark ettiği ve gereken kıymeti verdiği için aslında kendine övgüler diziyor olduğunu fark etmek, bir insana en kötü zamanında yardım eli uzatan birinin aslında saf veya iyi bir niyetten dolayı değil; ruhunun yüceliğini kendine ve başkalarına ispatlama çabası içinde olduğu için, sırf kibrinden bunu yaptığını anlamak, gülümseyen dudakların kıvrımlarındaki sahteliği yakalamak; yani hemen hemen her şeyde çirkin/adi/sahte taraflar bulabilme kabiliyetine sahip olmak. Bu detayları tüm çıplaklığı ile fark edebilmek ama yine de bunları tümüyle çirkin ve yakışıksız hareketler olarak değil, olması gereken şekilde ilerleyen bir akışın içinde görmek ve bunda bir kötülük bulmamak. Anlayışın fazlası budur ve bu fazlalık insana bir müddet sonra her hareketinde, her bakışında, her göz kırpışında, kurduğu cümlelerdeki kelime seçiminden ve diziliminden ellerini bir masaya koyma biçimine kadar her şeyde bir alt anlam, asıl sebep aratır. Böylece en basit ve sıradan hareketleri bile zihninde bir derin düşünmeye tabi tutar. Ve bu şekilde giderek kendinden tiksinmeye başlar. Hareketleri altında yatan gizli, bayağı olduğunu düşündüğü sebepler ile dışarıdan bakıldığında görülen sebeplerin farklı olması dengesizliği insana en sonunda öz saygısını yitirtebilir. Çünkü kişi dışarıdan görünen yüzüyle ‘ahlaklı’ kabul edilen, düzgün ve iyi biçimli olan davranış ve fikirlerinin, derin sorgulamalar sonucu, bayağı ve çirkin sebeplerden temel aldığını görür. Fakat bunu istese de bütünüyle kötü bir şey, kötü bir karakter, kötü bir özellik olarak göremez. Çünkü çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da neredeyse sonsuz anlayışta bir tutum içerisindedir ve iç dünyasına da yine bu sebeple anlayışla yaklaşacaktır. Tahmin edilebileceği gibi adilik olarak gördüğü bu şeyleri bir yandan da insanın bir parçası olarak kabul edip anlayışla yaklaştığında, bunu fark etmiş ve anlamış olmanın kendisine sağladığı güç ve kendisine duymaya başladığı hırsla beraber kendini hem çevresindeki herkesten üstün ve akıllı hem de içten içe alçak ve ahmak olarak görecektir. Ve bu türde bir dengesizlik insana kendisine duyduğu saygıyı kaybettirmeye neredeyse yetecektir. Yeraltı Yazarı her ne kadar açık ve net bir biçimde kendisine saygı duymadığından bahsediyor olsa da aslında sadece kendisine olan hırsından dolayı bunları söylüyor. Kendisine olan saygısını ne tamamen yitirebilir ne de onu üstüne örttüğü şeyleri kaldırarak açıkça yaşamaya cesaret bulabilir. ‘Anlayışlı bir adam kendisine saygı duyabilir mi hiç?’ Hayır, böyle bir durumda ve anlayışta olan bir insan kendisine saygı duyamaz, ama kendisine olan saygısını yitiremez de. Bununla beraber sonraki bölümde de okuduğumuz gibi (‘Keşke sadece tembellik yüzünden bir şey yapmasaydım. Tanrım, o zaman kendime ne büyük saygı duyardım. Tembellik de olsa belirli bir özelliğe sahibim, buna eminim diye kendime saygı duyardım.’) Yeraltı Yazarı eğer tembel biri olsaydı ve her şeyi fazlasıyla anlayabilmesinden, kendisine ve başkalarına duyduğu hırstan değil de sadece tembelliğinden dolayı hiçbir şeyi yapamıyor olsaydı, çok daha farklı bir hayat sürebilirdi. Yalnız burada bahsettiği tembellik elbette yalnızca fiziksel bir hareketsizliği ifade eden bir tembellik değil. Tembel olmak; yalnızca hiçbir şey yapamayacak kadar değil, hiçbir şeyi derince düşünemeyecek kadar tembel olmak. Bir şeyleri bırakın gereğinden fazla umursamayı, gereği kadar bile umursamayacak kadar tembel olmak. Bir şeylerden, birilerinden nefret edemeyecek kadar tembel olmak ve dolayısıyla kendinden de nefret etmemek. Ama bunu kendinden nefret etmeye bir sebep bulamamaktan değil, bulduğu sebepleri bir adım ileriye taşıyıp da uygulayamayacak kadar tembel olmaktan dolayı yapamamak. Yani kendinden ne nefret etmek ne de kendini sevmek. Böylece bunlardan arta kalan zamanında sadece kendiyle ve tembelliğiyle övünebilmek. ‘O zaman dünyada ne varsa güzellik ve yükseklik açısından görür, pisliği tartışma götürmeyecek en el dokunulmaz çirkefte bile güzel ve yüksek taraflar bulurdum.’ Oysa gerçekteki durumu bunun tam tersi; güzelliği ve iyiliği tartışma götürmeyecek en el dokunulmaz şeyde bile çirkin ve alçak taraflar bulabiliyor. Bunun bir kabiliyet ve güç olarak değerlendirebilirliğinin yanında bir çeşit lanet ve zayıflık sayılması da mümkün.

  ‘İnsan bütün ömrünü iki kere iki peşinde geçirir, bu uğurda denizler aşar, hayatını harcar, fakat yemin ederim, arayıp gerçekten elde etmekten korkar.’ Yeraltı Yazarı’nın kendisini anlayabilecek birine/birilerine dair olan arayışı da burada söylediklerine paralel şekilde ilerliyor. Böyle birinin varlığını hiçbir zaman açıkça yazmasa da içten içe bunun ihtiyacını hissettiğini biliyor. ‘’Ne ben kimseye benziyordum ne de herhangi biri bana. ‘Tek başınayım ama onlar hep birlik’ diye düşünmekten kendimi alamıyordum.’’ Bu durumdan hoşnutsuzluğunu dile getirmekle beraber bir yandan da bu tek başınalığın kendisine bir eşsizlik, biriciklik durumu kattığının da farkında. Böyle olmasına sitem ediyor fakat eline bunu değiştirmek için bir fırsat geçseydi de muhtemelen bunu kullanmazdı. Tıpkı iki kere ikinin cevabını arayan insanın ona ulaşmaktan, onu elde etmekten korktuğu gibi kendisi de bir yandan onu bu tek başınalıktan kurtaracak birilerini arıyor fakat aynı zamanda bulmaktan da korkuyor. Nitekim Liza’yı bulduğunda onun kendisini bu durumdan, hatta belki yeraltından da sıyırabileceğini ilk karşılaşmalarında olmasa da daha sonradan fark etmişti. Liza ile ilk karşılaştığında, geçirdikleri gecenin sonunda onunla konuşurken karşısındaki ruhu etkileyebilme gücünde olmasından ve hayatında belki de ilk kez bu kadar sağlam bir ciddiyetle dinlenmesinden fazlasıyla etkilenmiş olmalı. Ve elinde böyle bir gücü tutuyor olmanın kendisine getirdiği bir çeşit öfori halinin, hastalıklı bir coşkunun içindeyken o an, bu gücü sonuna kadar kullanmış olmayı arzuladı. Hayatı boyunca yapayalnız olan bir insanın kendisine yaşatılan onca acının ve ıstırabın bir kısmını, kendisi dışında bir başkasına da yaşatabilme gücünden o kadar etkilenmişti ki, bu gücü sadece karşısındakine değil kendisine de bir yıkım getirecek olsa bile, kullanmaktan hiç çekinmedi. Bunu yapmanın kendisine verdiği o gizli hazzın yanında bir parçası da elbette ki anlamsız bir biçimde Liza’ya aslında bir iyilik yaptığını düşünüyordu. Çünkü nasılsa bunu yapmazsa beraber oldukları müddetçe kendi ifadesiyle Liza’nın ruhunu da tekrar kirletecekti. Yine bu çelişkiler içindeyken kendi ruhunu o kadar yücelmiş ve aynı anda o kadar ayaklar altında hissetmiş olmalı ki, bu iki zıt durumun kendisine verdiği müthiş bir coşku ile konuşmaya başladı. Büyük bir hırsla Liza’nın hayatını ezerek ve onun bu hayatını neredeyse yokmuş, yaşanmaya değmezmiş gibi göstererek bir yandan da kendisine kendi hayatının varlığını ve yaşanabilirliğini ispat etmeye; Liza’nın yokluğu üstünden kendisini var etmeye çalışıyordu. Bir yandan Liza’ya demediğini bırakmazken ve onu yeraltına çekerken bir yandan da ona tutunup yeraltından çıkmaya çabalar gibi bir hali vardı. Bu yüzden söylediklerinde aynı zamanda samimiydi de, sadece saf kötücül bir hırsla konuşmuyordu. Liza’ya onu bekleyen iğrenç ve beş para etmez hayatının, umutsuzluklarının, karamsarlıklarının ve ölümünün senaryosunu yazarken aslında ona bunları yaşatacak olan rezil ve pis düzene de kızıyordu. Çünkü Liza aslında Yeraltı Yazarı’nı gerçekten ilgilendirmişti. Bu yüzden ona duyduğu hırsın ve konuşmalarını bu hırsın etrafında şekillendiriyor olmasının dışında, aslında bir yandan da samimi, içten konuşuyordu. Anlaşılmak istiyordu. Ve bir şekilde anlaşılabileceğini de biliyordu. Bunu belki sadece hissetmiş veya belki de Liza’yı gözlemleyerek böyle bir sonuca varmıştı. Ama kendi çirkinliğinden Liza’nın yüzüne bile bakamamış olduğunu, onu ancak göz ucuyla inceleyebilecek kadar çekingen davrandığını düşünürsek, muhtemelen sadece hissetmişti. İçindeki bütün zehri, hem hırstan ve karşısındaki ruhu etkilemek isteğinden hem de dinlenmek ve anlaşılmak arzusundan acınası bir kargaşa içinde Liza’ya akıtmak istedi. Kendisini, içindeki en adi zehir olarak görüyordu, bu yüzden Liza’ya bizzat kendisini kusmak istedi. Ve içindeki bütün hırsı, aşağılık saydığı fikirlerini, hislerini, gerçekliklerini, duygularını ve duygusuzluklarını Liza’nın hayatını kendisine bir araç olarak seçerek ortaya döktü. Müthiş bir tutkuyla ve sanki iğrenç birinden öç almak ister gibi konuşuyordu. Burada Liza’yı sanki bir günah keçisi olarak seçip şimdiye kadar yaşadığı bütün olayların, başta son yaşadığı subay ve arkadaşları ile olan olaylar olmak üzere, intikamını almaya çalıştığı yorumu yapılabilir. Bence yanlış bir yorumlama da sayılmaz. Kitaba dair okuduğum birkaç kısa incelemede de bu şekilde yorumlamalar yapıldığını gördüm. Fakat bana göre ortada Liza’yı bir çeşit kurban seçerek alınmaya çalışılmış bir intikam varsa bu, Yeraltı Yazarı’nın başkalarından önce bizzat kendisinden almaya çalıştığı bir intikam olur. Şimdiye kadar yalnızca kendi yeraltında sakladığı fikirlerini, aşağılıklarını, çirkinliklerini ve kötülüklerini, kendisini gerçek anlamda dinleyen tek insana, anlattıkları sonrasında onu kaybedeceği ihtimalini göze alarak her şeyi yine de anlatması, kendisine duyduğu hırstan ve bir çeşit duygu boşalması nöbetinden kaynaklanabilir ancak. Madem bir şeylere başladı, başlamışken her şeyi tüm açıklığı ile anlatmalı, kendisini tamamen kusabilmeliydi ki Liza ondan tiksinip onu bırakabilsin ve böylece Yeraltı Yazarı da kendisine kendisinin ne kadar aşağılık biri olduğunu ilk defa bu kadar açık bir biçimde ispatlamış olmasının hazzını yaşayabilsin. Fakat ilk görüşmelerinde konuştukları karşısında Liza’yı altında bıraktığı tesirden öyle çok etkilenmiş ve korkmuştu ki, ne yapacağını bilemeyerek bir panik hali içinde Liza’nın eline adresini yazdığı bir kağıt tutuşturarak ve onu mutlaka ziyaret etmesini söyleme tesellisine kalkışarak hızla hazırlandı ve oradan ilk ayrılan kişi böylece kendisi oldu. Sonraki günlerde başka telaşları içinde Liza’yı pek düşünmemiş olsa da adresini ona vermiş olmasının ne kadar düşüncesizce ve aptalca bir hareket olduğunu ve kendisini sürükleyeceği azap halini muhtemelen daha o gün kapıdan çıkar çıkmaz tahmin edebiliyordu. Bunu hatırladıkça yaptığı hata kendisini içten içe kemiriyordu. Liza ile olan ikinci görüşmelerine kadar anlattıklarından ve yaşadıklarından dolayı bile Liza’yı sorumlu tuttu. Liza’nın eline adresini tutuşturmasından ve ona ziyaretine gelmesini söylemesinden derin bir pişmanlık, korku ve hatta utanç duydu. Gelmeyeceğine ne kadar inanmak istese de geleceğini biliyordu, emindi. Hatta o kadar emindi ki bunun için zihninde saat kaçta geleceğine dair bir zaman dahi ayarlamıştı. Nitekim öyle de oldu. Her şeyin hepten battığı, bütün tahammül sınırlarının aşıldığı, uşağı Apollon’a karşı olan büyük yenilgisiyle birlikte nefretinin ve öfkesinin dehşetli boyutlara ulaştığı o anda, saat hışırdayarak yediyi çalarken içeriye yavaşça biri girdi. ‘Liza’nın önünde şaşkın, bitkin, iğrenç derecede bozulmuş bir halde duruyordum; galiba bir yandan gülümsüyor, bir yandan da tıpkı önceden, can sıkıntıları arasında düşündüğüm gibi pamuklu, hırpani sabahlığımın önünü kavuşturmaya çalışıyordum.’ Liza elbette ki fazlasıyla afallamıştı ve bu durumun Yeraltı Yazarı’nı sakinleşmeye itmesi gerekirken onu daha da öfkelendirmişti. Bütün bu olanlardan yine ve yine Liza suçluydu. Yeraltı Yazarı’nın ona adresini verip onu davet etmesinden, sonrasında bundan pişman olmasından, gelmemesi için acı içinde kıvranmasından, Apollon ile olan kavgasından, hatta sabahlığının eski püskü olan halinden ve bundan dolayı Liza’dan utanmasından, her şeyden Liza ve onun bakışları, Yeraltı Yazarı’ndan yine de bir şeyler umar gibi olan tavırları suçluydu. Ve bu da Yeraltı Yazarı’nı çıldırtıyordu. Oysa aslında bir şeyleri yanlış anlıyordu. Liza oraya ne Yeraltı Yazarı’ndan güzel ve dokunaklı sözler işitmeye ne de ondan bir şeyler ummaya gelmişti. Liza’nın o an orada bulunmasının asıl nedenini basit bir ifadeyle sadece göremedi, o kadar. ‘Durumu kurtarmak için olanların farkında değilmiş gibi davranmak lazımdı, halbuki o… Liza’ya bunların pahalıya mal olacağını belli belirsiz hissediyordum.’ Elbette ki bunu hissediyordu, hatta hissetmekle kalmıyor bunu kesin bir biçimde biliyordu da. Sadece bildiği bu şeyleri çabuk bir şekilde kabullenemediği için görmezden geldi. Bir süre kendini tutarak devam ettiyse de birkaç dakika sessizce oturmalarının sonrasında birdenbire az önceki olaydan dolayı Apollon’u kastederek ve kendisini daha fazla tutamayarak ‘Geberteceğim onu!’ çıkışıyla olacağını bildiği olayları böylece başlatmış oldu. Gerisi bir ip söküğü gibi, kolayca geldi. Ne kadar yersiz ve manasız davrandığını, fazla tepki gösterdiğini bilse de kendini artık durduramadı. ‘Birdenbire ağlamaya başladım. Buhran geçiriyordum. Hıçkırıklar arasında büyük bir utanç duyuyordum, ama artık kendimi tutamıyordum.’ Artık öylesine savunmasızdı ki, bu kez söyleyeceklerini Liza’nın hayatı üzerinden değil, bizzat kendi üzerinden, müthiş bir taşkınlık, hırs, nefret ve kederle anlatmaya başladı. Her şeyi tüm çıplaklığıyla, sözlerinde mantık sırası bile gözlemeden, kusar gibi anlattı. ‘Söylediklerimin ona pek karışık geldiğini, muhtemelen çoğunu anlayamayacağını biliyordum, fakat esası kavrayacağından emindim. Tahminimde yanılmadım. Liza’nın yüzü kağıt gibi oldu; konuşmak istedi, ama dudakları ıstırapla kıvrıldı ve ayaklarına bir balta yemiş gibi iskemleye çöktü.’ Liza kapıyı çarpıp çıkmadıkça, gitmedikçe konuşma hırsı daha da artıyordu. ‘Bunların hiçbirini anlamasan da bana vız gelir! Sonra, buraya geldiğin, beni dinlediğin için de senden nefret edeceğimi biliyor musun? İnsan hayatta bir kere, o da buhrana tutulunca, olduğu gibi içini döker!.. Daha ne istiyorsun? Bu olanlardan sonra hala ne diye karşıma dikilmiş canımı sıkıyorsun, neden çekip gitmiyorsun?’ Liza artık her şeyi biliyordu. Onu, kustuğu bütün çirkinlikleri içinde tek başına bırakarak terk edebilirdi ve Yeraltı Yazarı‘nın adiliği de böylece ispatını tamamlayabilirdi. Fakat Liza tüm bunlardan sonra o anda Yeraltı Yazarı’nı inanılmaz derecede sarsacak bir şey yaptı ve kaldı. Yeraltı Yazarı bundan o kadar sarsıldı ki, gerçekliğine inanamadı. Ezdiği, hakaret ettiği Liza onu tahmin ettiğinden çok daha fazla anlamıştı. ‘İçten seven her kadının hemen fark edeceği şeyi, karşısında bedbaht birisi olduğunu anlamıştı.’ Böylece Yeraltı Yazarı hayatında belki de ilk kez maskesinin arkasından ve olanca samimiyetiyle içini kusmuştu. Bunu yapmanın kendisine getirdiği fazlaca bir yorgunluk ve halsizlik içinde konuşmasını kesti ve Liza’ya daha fazla hakaret etmedi. ‘’ ‘Ne duruyorsun burada, niye gitmiyorsun?’ diye bağırmama da aldırmadı, çünkü söylediklerimin bana ne kadar acı geldiğini fark etmişti.’’ Liza ise bütün bu süreç içinde karşısındaki ruhun ıstırabını anlamış ve kendisi de bundan ıstırap duymuştu. Yeraltı Yazarı kendi kendine ‘adi’, ‘alçak’ gibi sıfatlar verdikçe de ıstırabı artmıştı. ‘’Birden oturduğu sandalyede doğrularak içten kopan bir taşkınlıkla bana atılmak istediyse de, hala benden çekindiği için daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedi ve durduğu yerden çekingen, ürkek bir halle ellerini uzattı… O anda içimde bir şey kopmuştu sanki. Liza birden bana doğru atıldı ve boynuma sarılıp ağlamaya başladı. Ben de kendimi tutamadım ve daha önce hiç ağlamadığım kadar, katıla katıla ağlamaya başladım… ‘Bırakmıyorlar… İyi… İyi olamıyorum!’ diye kekeledim güçlükle.’’ Gerçekten Yeraltı Yazarı’nı bir türlü rahat bırakmıyorlar mıydı? İyi olmasına kimse bir türlü izin vermiyor muydu? Yoksa yakasını bir türlü bırakmayan, iyi olmasına izin vermeyen aslında tam da kendisi miydi? Cevap gayet açık bir biçimde ortada duruyordu ve Liza da bunu görmekten geri kalmadı. Yeraltı Yazarı tüm bunlardan sonra tam da kendisinden beklenecek şeyi yaptı ve az önceki bütün o duygu nöbetlerinden, her şeyi açıkça ve acizce itiraf etmesinden biraz sonra, bunları yapmış olmaktan dehşetli bir biçimde utanç duydu. Ve tabii ki bunları anlatmış ve Liza’nın da bunları anlamış olmasından dolayı Liza’yı bir kez daha affetmeyecekti. ‘Ondan son derece nefret ettiğim halde öyle arzu duyuyordum ki. Bu iki duygu birbirini körüklüyordu.’ Bana göre Yeraltı Yazarı Liza’dan sandığı kadar nefret etmiyordu, nefret duyduğu asıl kişi; kendisiydi. Kendisinden de tamamen nefret ediyor değildi, fakat nefret ettiği ve tiksindiği fazlaca yönü vardı. Ve Liza’ya duyduğu nefret, kendisini ona anlatmış olmasının onda oluşturduğu yansımalarından kaynaklanıyordu. Yani Liza’ya kendisini anlatarak onun eline sanki bir çeşit ayna vermişti ve Liza’da gördüğü kendi yansımasından dolayı da artık ondan nefret ediyordu. Yeraltı Yazarı eğer kendisini kabul edebilecek veya en azından etmeye kalkışacak kadar cesur olsaydı, muhtemelen Liza’yı da kabul edebilecekti. Ama yapamadı. Veya gayet bilinçli bir şekilde, sadece yapmak istemedi. Böylece bütün hayatını huzursuzluklarla, kendine ve çevresindekilere olan hırsıyla ve tiksintisiyle geçiren, devamlı tek başına olan ve gizliden gizliye kendisini bu tek başınalıktan sıyıracak olan bir elin hayaliyle yaşayan Yeraltı Yazarı, bu eli bulduğu anda geri çevirdi. Çünkü anlaşılıyor ki aslında istediği şey kendisine uzatılan eli tutmak değildi, sadece bu elin varlığına ve kendisine uzatılmış olması durumuna sahip olmuş olmak istemişti. ‘’Bana dayanılmayacak kadar ağır gelen, sadece burada bulunmasıydı. Bir an önce ondan kurtulmak istiyordum. ‘Sükunet’e kavuşmayı, yeraltımla baş başa kalmayı istiyordum.’’ Kendi yeraltının ağırlığına o denli alışmıştı ve daha da önemlisi onu o denli benimsemişti ki, Liza’nın onu yeraltından uzaklaştıran varlığı ona dayanılmayacak derecede ağır gelmeye başladı. Yeraltından bile daha ağır. Böylece Liza’nın gitmesine izin verdi. Bunu yaptığı an yaşadığı pişmanlıkla Liza’nın peşinden koşmak istedi ve bir anda sokağa çıktıysa da yeraltının ağırlığı ve içinde bir yerlerde bunu yapmış olmaktan duyduğu memnuniyet, daha fazlasına izin vermedi. ‘O gün kederimden hastalanacak hale gelmekle beraber hakaretin, kinin faydasına ait cümlem beni son derece memnun etmişti.’ Bütün bu olayların ve durumların sonucunda ise bekleneceği şekilde daha önce hiç duymadığı kadar büyük bir azap ve pişmanlık duydu. Bence Yeraltı Yazarı son derece zeki bir adamdı, bununla beraber pek de akıllı değildi. Zekasının görkemi ve onu sürüklediği ruh hali, aklını ve cesaretini bir noktada köreltmişti. ‘Şimdi de kendi kendime şu lüzumsuz suali soruyorum: Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir? Evet, hangisi daha iyi?’ Aslında Yeraltı Yazarı’nın kolay elde edilebilecek bir saadeti kolayca elde edebilme kabiliyeti yoktu, hiçbir zaman da olmadı. Eğer olsaydı, bana kalırsa hiç düşünmeden bu seçeneği seçerdi. Oysa zihninin her şeyde çirkin taraflar görebilmesi ve her şeyi fazlasıyla anlayabilmesi sebebiyle en basit saadetlerde bile müthiş bir karmaşıklık ve en büyük, en güzel saadetlerde bile bayağı ve sahte bir taraf bulabildiği için, bahsettiği o ‘basit saadet’i elde etmek onun için aslında hiçbir zaman basit olmadı. Oysa hemen hemen her durumun içinde kendisine ‘insanı yücelten’ türde bir ıstırap bulması hiç de zor değildi. Ve bu ıstırap ne kadar büyürse bundan alacağı hazzın da o kadar büyüyeceği bir gerçekti. Öyleyse Yeraltı Yazarı’nın en kolay elde edebileceği saadetin, ruhunu yücelten bir ıstıraptan geçtiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Tıpkı Liza’nın gitmesine izin vermiş olmak ıstırabının, sahip olabileceği en büyük saadetlerden biri olması gibi.

 

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, ”Yeraltından Notlar”, İş Bankası Kültür Yay., İst. 2019, (Çev. NİHAL YALAZA TALUY)

*Kapak Resmi: EMİNE ÜNAL

 

One Comment

  1. emine Cevapla

    yeraltından notları hala okuyamadım ama kitabın tüm hissini içine çekebilmişsin? insan anladıkça nasıl tepkisizleşiyor, anladıkça nasıl tembelleşiyor, nasıl yerin altına iniyor… ve evet acı belki ilk başkalarının dokunmasıyla başlıyor ama onu alıp büyüten kişinin tam da kendisi oluyor ? belki de acıyı büyütürken adı ıstıraba dönüşüyordur yazdığın gibi.. ıstırap sıcak evi olur kişinin, inip nefes alabildiği yeraltı ♥️ yüreğine sağlık Aylin kız ???

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir