8.4 C
İstanbul
Cumartesi, Ocak 31, 2026

Ah Filistin!

Bugün ağlıyor Filistin,
Yaşları gözümde
Bugün yanıyor Filistin,
Alevleri ruhumda

Zulmün sesini duyuyorum,
Yankılanıyor kulağımda
Acının ağırlığını hissediyorum,
Büyüyor yüreğimde

Şahit oldum bugün
Tükenen umutlara, yarım kalan hayallere
Şahit oldum bugün
Yaralanan ruhlara, kanayan yüreklere

Ah Filistin!
Sen ki,
Dilimde direniş, aklımda devrimsin
Sen ki,
Ruhumda özgürlük, yüreğimde Me’vâ ‘sın

Ah Filistin!
Hisset erişilemez kutsallığını
Ve başlat ebedî cihadı

Not: Me’vâ: Bir cennetin adı

Sabahın Aydınlığına

Her ölüm, alnıma kazınan şeffaf birer tohum gibi

Terledikçe ruhum, tenim hakkı olan canlılığı ve yaşamı alıyor benden.

Oysa bu aralar ölüm tarlalara saklanan kuraklık sanki.

Herhalde bu devirde yalnızlığı yaşamak

sonradan kazanılmış hastalıklı bir mükâfat.

Yoksa Ramazan’ın gölgesi altında bayram nasıl gelebilirdi insana.

Bayramın sonuna doğru çocuklar yıldızlara koşuşanlardan farksızdır.

Ya günahsızlar olmasaydı? Aydınlanamazdı gök kubbe semalarımızda

Namazda içime düşen o kurgucu o yalancı sevda sendin

Koca bir neslin kanında dolaşan, insanı aldatmak için mühlet dilenen

Sen, içimdeki nefsim ve ben.

Kıyama durmam lazım, ikametin, ruhun ikametine,

nurun yakinine durmak lazım.

Öyle ki bedensiz kuşların ruhuyla ayak bastım ben bu toprağa

Daha ilk adımımda uçmak isteyişim bundandır

Hor görmeyin bir kafes kuşunu,

hor görmeyin yeşillikler arasından geçip

rüzgarı göğsüyle delememiş masum kuşları.

İstemez miydi sanıyorsunuz?

Önce özgürce uçup sonra hain bir avcının tuzağına yakalanmayı!

Her yere mi koymuşlar bundan, her sokak başında da olur muymuş bu tuzaklar?

Hele ki senin gözlerin bana çevrildiği vakit! Sahi hangi kafesteyim ben o an?

Senin gönlüne mi düştüm yoksa soğuktan çatlayan toprağın altına mı?

Neden bilinmez dersiniz ki?

Neden bilinemesin ruhumdaki yama,

daha doğmamışken çamura saplanan ben!

Neden bu yamayı saklayayım? Neden böyle bir şeyden utanmış olayım.

Bu durumdayken insan, uzanamamış, tutunamamış

Susuzluktan ölecek iken yavrusu, annenin suyu bulamaması gibi

Öldüm bir avuç dünyanın kolları arasında

Kulağıma üflenen,

beni sahtekarlıklarımla tekrar dünyaya getiren ne olsa gerek!

Yaşamak

Evet evet, sihirli sözcük bu! Yaşamak.

Akıllara sığmayandan, fikrimi zehirli yemek gibi önüme süren şey

ağaç kurduna dönüşen göz bebeklerimdir.

Küçük bir beşikteki bebeğin ilk cümleleri gibi

Bana annemi verin! Bana annemi verin diyordu.

Ve siz onu bilerek öksüz bıraktınız.

Soğuk kış günlerinde bilerek

kapı önünde bırakarak hasta olsun istediniz.

İnkarınız bile suç atmak iken

“bu yalnızlığı kime borçluyum” türküsünü söyleminiz

iliklerimde borçlu bırakmıyor, hepsi hakkı olanı alıp gitmiş.

Geriye, geriye sadece birkaç söz ve kemikler

Evet, sadece birkaç söz ve kemikler.

İçi boşalmış kemikler, hesabı görülmüş.

Borç kapanmış, defter dürülmüş.

Oysa bundan kime ne idi ki değil mi?

Birkaç kuş kafesinde bilmeden özgürlüğü istemiş

Kanunen yasak! Kafaları vurulsun, günyüzü görmesinler.

Hükümler kesilidir, sanki günyüzü gösteriliyor gibi

utanmadan bunu da dillendirirlerdi.

Hiç anlamamıştım o gün,

neden kızıla çalan günde özgürlüğüne kavuşurmuş mavi kuşlar.

Bahara doğru kanat çırpar,

yapraklar ve güllerin güzelliği kanatlarında cenneti yaşatır onlara.

Gökyüzünde uçmanın heyecanı, havada özgürlükle tanışmanın telaşı.

Göz uçlarım güneşi süzüyor, ne olur doğ artık!

Doğ ve kör et beni, dayanamıyorum bu bendeki cahil sabırsızlığa.

Karanlıkla olan bağımı kopardım yine de doğmaz mısın?

Göklerdeki kural: uçuyorsan ellerini kulak hizasına kaldır bağır.

Ey güneş sen biraz daha bekleyebilirsin!

Gönüle dökülen dile gelsin; Esselatu Hayrum Minen Nevm, Esselatu Hayrum Minen Nevm…

Anılar

Zorlu geçen birkaç gecenin sonunda nihayet kalemini yeniden eline alabilmişti. Kaleminden çıkabilecek cümlelerin birisini yaralamasından korkuyordu ama bir şeyler yazmazsa da içinin sıkıntısı tüm benliğini esir alacak kadar büyümeye çoktan başlamıştı. Yazdığı kitaba yeni bir şeyler eklemeye karar verdi ve yazmaya başladı…

“Ben hep böyle karanlık gecelerde pencerenin önüne çöküp ilk önce gökyüzünü incelerdim. Daha sonra kaldırımlar gözüme çarpardı, üzerinde birlikte yürüyen insanlarla. Sahi ya bize nasip olacak mıydı kapkaranlık bir gecede yan yana yürümek?

Bazen bağırmak istiyorum ama sesimin duyulmayacağını bildiğimden sürekli sessizliğe gömülüyorum. Çoğu anım zihnimde yaşandığı günkü kadar taze. Ne zaman herhangi birini unutacak gibi olsam rüyalarda hatırlıyorum. Anıların içimde yaktığı ateşler söndü ama her yere isleri bulaştı. Ne kadar temizlemeye çalışsam da her yeri siyaha boyadığımla kaldı ellerim. Ellerime de bulaştı o isler, sonrasında da her yere benimle birlikte gelip başka yerleri de siyaha boyadılar.

Hayatımı bir gün doğumunda ya da güneşin batışında renklendirmek istedim hep. Hatta bazen öyle çaresiz kaldım ki kar yağışını, sis oluşunu, dalganın kıyıya vurmasını ya da ağacın yaprağına rüzgar değmesini milat kabul ettim ömrüme. Milatlarım hayallerim kadar uzun ömürlü olmadılar. Gidişleri hep kursağımda yumru bıraktı ve beni nankörlükle suçladı. Hep bir yerlerde deniz kenarında gün doğumunu izlemenin dinginliğini aradım. Ben bu hayat yapbozunun kayıp değil fazla parçasıydım.”

Kısa Bir İnstagram Sohbeti

Herkese merhaba.. Yüreğimizde Filistin’in ateşi yanmaya devam ediyor. Direniyoruz, ses çıkarıyoruz, dua ediyoruz fakat her şeyden önemlisi bir sonraki nesillere bugünleri yaşatmamak. Bunu da yalnızca kendimizi yetiştirerek, eğitimle, ilimle ve daha fazla çalışmayla başarabiliriz. Bugün sizlerle geçenlerde yazdığım “İnstagram Kullanmak Beni Neden Rahatsız Ediyor?” sohbetimi paylaşmak istiyorum. Bu sohbet tam olarak da kendime bu soruyu sormamla ve cevabı yazmaya koyulmamla doğdu. Katılırsınız, katılmazsınız amenna fakat ben gerek akranlarımı, gerek kendimden küçükleri gerekse henüz büyümemiş büyükleri anladığım ya da anlamaya çalıştığım hususlarda, bilgilendirmeyi, uyarmayı kendime görev biliyorum.

1• Zaman..

Hepimiz sosyal medyanın zamanımızı fazlasıyla aldığının farkındayız, yapay zeka seçimlerimize, ilgi alanlarımıza bizden daha hakim bu da bizi 1 bildirimle girdiğimiz sitede karşımıza çıkan gönderilere dalıp bilinçsiz şekilde ekranı kaydıran robotlara dönüştürüyor. Yaklaşık 1 ay önce hesabım açıkken çok çabalamama rağmen en iyi ihtimalle ortalama 2 saatim (günde) sitede geçiyordu. Haftada 14 ayda 60 saat. Yeni bir enstrüman öğrenebilir, ayda 10’a yakın kitap okuyabilir yahut ilgi alanımıza yönelebiliriz. Başka bir boyuttan bakarsak 2 saatimiz sitede geçiyor ama 2 saat mi kaybediyoruz? Ben genelde gece vakit geçiriyordum; göz sağlığı, baş ağrısı, sağlıksız uyku mevzularına girecek kadar tıbbi bilgim henüz yok fakat hiçbir zaman uykumu alarak uyandığımı, uyandığımda başımın ağrımadığını ve o günkü planlarıma istediğim enerjide başladığımı hatırlamıyorum..

2 • Hafıza

Son 2-3 senedir yani sosyal medyayı aktif kullanmaya başladığım 2-3 senedir ki buraya bir parantez açmak istiyorum. [Gerek yapımız, gerek büyürken bulunduğumuz ortamların etkisi olaylar karşısında tutumumuzu belirliyor. En basit örneğiyle ses çıkarmak, paylaşım yapmak diyebiliriz. Kimi sessiz kalmayı haslet edinmişken, kimi benim gibi hiçbir şartta susmayı beceremiyor 🙂 Attığım hikayeyi 300 kişi görsün değil görenlerden 1i düşünsün, duymadıysa duysun umuduyla hemen hemen her konuda paylaşım yapmışımdır. Malum Türkiye şartları ve dünyaya bir bakınca da sürekli olay sürekli gündem, hesaptan çıkamıyoruz.] 2-3 senedir sürekli hesapta oluşum hafızamda artık beni rahatsız edecek boyutta değişmeler meydana getirdi. Örneğin iki okuyuşta ezberlediğim şiirleri 2 haftada ezberleyememeye başladım. Bununla ilgili çok önceden bir yazı okumuştum, sürekli anasayfanın akışı ve yeni haber düşmesi kısa süreli belleği aktif hale getiriyormuş sanırım. Uzun lafın kısası, hafızamız bize lazım

3 • Gıybet

(Ben böyle adlandırıyorum) Maydanoz olmak diye de adlandırabiliriz. Hayatımızdaki her şeyi o kadar kolay kabul ediyoruz ki bir saniye bile düşünmeden.. Bunu fark ettiğimde uzun uzun düşündüm x kişisinin akşam yemeğinde ne yediğinden bana ne, y kişisi yolculuk yapıyormuş bana ne, z kişisi ya da kuşağı tiktokta dans ediyor bana ne?.. Altta yatan politikaları anlamak için çok kafa yormaya gerek yok. Hayatımızın her alanını işgal ediyorlar, o çok korktuğumuz çipleri bize takalı hayli zaman oldu farkında değiliz ‘gibi yapıyoruz.’ Başkalarının hayatına bu kadar affedersiniz laçka olduğumu hissetmek bana rahatsızlık vermeye başladı ve benim hayatıma laçka olunduğunu hissetmek de.

Yine bir başka tarafından bakalım, son zamanlar Twitter’da sürekli şu cümleyi görüyorum “Biz bu hayatı izlemeye gelmişiz.” İnsanların hayatının bu kadar gözler önünde olması öte yanda birilerini sürekli olumsuz düşüncelere, depresyona, isyana sürüklüyor. Evet eşit şartlarda değiliz belki ama oturup gün batımını izlemek, renklerin geçişini seyretmek, düşünmek için hepimiz eşit şartlardayız diye düşünüyorum.. Off polyannacılık yapma! Diyebilirsiniz canınız sağ olsun fakat hiç olmadı bir saksıya çiçek dikip onu büyütmek gerçekten insanların hayatlarını seyretmekten daha iyidir.

Gıybet başlığını vermeme sebep olan asıl meseleye geleyim. Söz gelimi x kişisiyle bir husumetim var ve görünce ister istemez nefsim atıp tutuyor ve normalde dışarıda çok da karşılaştığım biri değil ama her Allah’ın günü bu sitede görüyor muyum, evet; her gördüğümde ister istemez içimden bir şeyler geçiyor mu, evet; dönüp yanımdakine ıyy ayy şuna bak diyor muyum, evet. (Ben yapmıyorum bunu hepimiz yapıyoruz…) E ne gerek var? Görmesem unutup gideceğim, değiyor mu kısacık ömrü böyle şeylere heba etmeye üstelik amel defteri İnstagram’a girerken durun yazmayın burası sosyal medya mı diyor?.

4 • Riya

Mescid-i Aksâ’ya içimiz yanıyor evet, kendime olayları takip ederken sık sık soruyorum sen böyle durabilir miydin o silahın karşısında diye.. O anı yaşamadan cevabı bulamam ama 2 parmak hareketiyle twit atar, İsrail’e atıp tutar, Yahudi’lere küfür edebilirim. Yahut işime gelen, çıkarım olan bir meselede desteklemesem de çevremdekileri kaybetmemek için paylaşım yapabilirim, seneler önce çektiğim fotoğrafı atıp şu an oradaymışım gibi davranabilirim, gram hoşlanmadığım birinin fotoğrafının altına -edebiyatım da iyidir- sevgi sözcüklerini doldurur geçerim.. Bunlar basit küçük detaylar mı? Kesinlikle değil, sanal alem evet ama yalan bir alem.. Dürüstlüğümüzü kaybediyoruz, kendimizle olmak istediğimiz -sanalda gösterdiğimiz kişi arasında- kaybolup kişiliğimizi kaybediyoruz, şeffaflığımızı ve dahi özümüzü kaybediyoruz.. Bu bir süre sonra kontrolün de dışında bir noktaya gidiyor.

Küçük bir itiraf, sevdiğim türküleri ve kitapları paylaştığım bir hikaye serisi vardı; bir şey önerirken çok korkan, verdiği sorumluluk altında ezilen biri olarak o seriye başlarken kendime bir söz verdim, okumadığım hiçbir kitabı paylaşmayacağım diye; sonra ne oldu? Yoğunluktan ötürü okuyamadığım bir dönem girdi araya ve beni yöneten hesabımda okumadığım kitapları da paylaşmaya başladım.. Bunlar basit örnekler gibi gelebilir size ama gerçekten hafife alıyoruz.. Sözde hak hukuk savunucuları Kudüs’le ilgili bir tek twit dahi atmadıklarında bu riyakarlığın başka bir boyutunu da bir kez daha gördüm ve düşüncelerimi tasdikledim.

5• Ama Ben Verimli Kullanıyorum Hesabımı

Buna inanmıyorum ama maalesef hayatı buraya taşıdığımız için ister istemez burada bulunmak zorunda kalabiliyoruz. Yarın hesabımı kapattığımda eminim ki gün gelecek yine açmak zorunda kalacağım. Madem açık bari verimli kullanayım, yok kardeşim o iş yaş. Ve fakat yukarıda da belirttiğim gibi hayatı buraya taşıdılar, ne yazık ki bir noktadan sonra istemesek de kullanmak zorunda kalabiliriz. Dolayısıyla kullanacaksak da en ciddi önlemlerle, en dikkatli şekilde kullanmakta fayda var.

En üzüldüğüm ve kızdığım nokta da sevdiklerimi takip ediyorum noktası. Sevdiklerimizi takip ediyor oluşumuzu, önemsiyor oluşumuzu, sağlıkları sıhhatleri yerinde mi diye merakımızı sosyal medya gideriyorsa, buradan takip etmek kâfi ise; sevgimizi bir gözden geçirelim.

Dışarıda yaşanacak güzel bir hayat var ve ömür çok da uzun değil. Dışarıda dediğim evin arka bahçesi değil her şeyi sığdırmaya çalıştığımız telefonun dışında. Bu sıraladığım maddeleri 100e kadar uzatabiliriz ama özellikle düşünülmesi gerektiğini düşündüğüm konuları paylaşmak istedim. Benim çok da büyük gayelerim yok, yaşayıp gitmek istiyorum diyenlere saygım sonsuz ama ben gideyim adım kalsın diyen gençlere, akranlarıma biraz bu konularda düşünmeyi tavsiye ediyorum…

Sağlıcakla kalın.

Tramvay Durağı 2. Bölüm

Penceremden seyrediyorum bugün tramvay durağını. Diyorum ki, boşuna yapmışlar şu bankları, sabahtan beridir hiç kimse oturmadı kim geldiyse ayakta beklemeye koyuldu. Yetişebilmenin derdinde gibi her biri, işleri var. Oturmak, dinlenmek zaman kaybı.

İşim yok benim, zaman mütemadiyen benim sanıyorum. “Boş boş oturmaktan başka bir işe yaradığın yok” derler bana. Yazmaksa koca bir bahane! Haklılar biraz. Kaçmanın en güzel yolu. Başka hiçbir yol bulamadım içime doğru. Dışarısı çekiyor, elbet bakışlarıma dokunuyor davetkâr dünya. Ancak yazarak reddedebiliyorum. Çünkü yazarken sadece gitmek istediğim yerlere gidiyorum. Beklemek istediğim tramvayı bekliyorum. Gelmiyor, isimsiz, gelmedi hiç belki gelmeyecek biliyorum, ben, özlemek istediğimi diliyorum.

Şu duraktaki yolcular… Onlar ne için bekliyor dersiniz? Herkesin bir telâşı var; sanki gelmesini umdukları tramvayı değil de gitmek istedikleri menzili gözlüyorlar gibi.

Bir yazı okumuştum “hissettiklerimi değil hissetmek istediklerimi, olduklarımı değil olmak istediklerimi yazarım” böyle diyordu yazar.

Hissettiklerimden başkası olmadım hiç. Denedim, yazamadım başka türlü. Bu yüzden siyah olsam beyaz kızdı, beyaz olsam siyah kırıldı. Renksizdim aslında hep, bu yüzden fotoğraflarda görünmezdim, kutlamalarda, bayramlarda. Bu bayram göründüm; bakışlarım, sağ üst köşedeki hayallerimdeydi bir fotoğrafta, diğerinde sol alt köşedeki hüzünlerimde…

Diyorum ki bir gün de şu tramvay durağındaki banklardan birine oturayım, öyle bir fotoğraf çektireyim. Kimse oturmuyor madem, ben dinleneyim.

Her Gecenin Biri

Öylece uzanıyorsun yatakta. Uyumak istesen zihnin gözlerini kapatmana izin vermez, sevişecek olsan yatağın tek kişilik. Bahanelere de gerek yok aslında; yatağın çift kişilik olsa, hatta yanında yatsa biri, bu sefer de çift kişilik yalnızlık başına bela olacak. Yalınsın ve yalnızsın. Dün geceki misafirin de avutamaz artık seni. Aklının oyunlarının bir parçasıydı tüm o misafirler, geçmişte kaldılar. Kim bilirdi zihninin kendi patolojik durumunu bir başka patolojik duruma çevirmek için yarattığı o hayali misafirleri bile senin gün gelip de özleyeceğini? Kimse bilmezdi. Kimse hiçbir şeyi bilmezdi.

Seni gökte ararlardı, yerde bile değildin. Yoktun sanki. Hatta hiç var olmamıştın. Eğer bir farkındalık insanı üzüyorsa geç geldiğindendir çoğu zaman. “Hep öyleydi, hep böyleydin,” deyince kendine, üzülmüyor musun sen de?

Kitap okusan uyuyakalırsın. Uyumak gelmiyor içinden. Bedeninin uykuya ihtiyacı var oysa.

Belirli aralıklarla kalkıp evi turluyorsun. Buzdolabını açıyorsun canın hiçbir şey yemek istemediği halde.

Bazen seri katil olmayı düşünüyorsun. Hâlbuki bu hiç sana göre değil. Kurban olmayı tercih ediyorsun sonra. Sanıyorsun ki bu hayatta yalnızca kurtlar ve kuzular var. Çakallar ne olacak peki? Al başına belayı. Düşünecek bir zırvalık daha çıktı.

Hiçbir şeyin farkında olmak istemiyorsun, herhangi bir şeyin farkına vardığını hissetmek de… Kendini her şeyin farkında sanan ve ölümünün bundan olacağına inanan bu Dostoyevski çakması insanların saçmalıklarından bıktın çünkü. Çoğu olgu saçmalaşıyor gözünde. Yedi kere “iskelet” de, anlayacaksın ne demek istediğimi.

Bir şeyler yazmak istiyorsun. Haftalardır bunaltıyor kendi cümlelerin seni. İçine sinmiyor yazdıkların. Kullandığın kelimelerin her biri birbiriyle alakasız, harfler kaleminden dökülürken ağlamak geliyor içinden. Ağlayamıyorsun da bir türlü. Bu his, üzerinde bir lanet olup kalıyor saatlerce. Yazmak da iyi gelmiyorsa artık, ne beklersin o ruhtan?

Bir yandan hayat devam ediyor. Sorumlulukların var. Hedeflerin var, en azından dışarıdakiler öyle biliyor. Hayatın amacı mutlu olmak mı, bilmiyorsun. Zaten John Lennon da değilsin, ilkokul çağında kurmuş olduğun öyle etkileyici cümlelerin yok mutlu olmak fikriyle ilgili. Bunu uzatmaya gerek yok, sıradaki konu gelsin. Veya gelmesin. Önce dinle. Ya da dinleme. Önce içinde bulunduğun hiçliği gör. Bu belki seni mahveder. İyi olacağının sözünü veremezsin. İyi olmak ne demek, onu da bilmiyorsun sen. Boş gezer boş konuşursun kendi kafanın içinde.

Eski aşklarını düşünürsün bir de. Sanki sen değilsindir o sevgili, bir başkası yaşamıştır o ilişkileri. Ama bir tanesi, bir tanesi vardır ki onu gerçekten sen yaşamışsındır iliklerine kadar. O ilişki öylesine “sen”dir ki hiç yabancı gelmez sana, zaman zaman kendine bile yabancılaştığın halde. Bir iç çeker, “Keşke böyle olmasaydı,” dersin şimdiki haline bakıp. Bu işler böyledir işte.

Kuşların farkına varmıyor musun ya da gerçekten uçmuyorlar mı artık mavilikte? Oturur bunu düşünürsün. Gecenin üçüdür vakit. Seni hep zamansız fikirler yorar ya zaten…

Farkındalık hakkında çok düşündün. Farkındalık mutluluk ister, keder ise farkındalık; bilirsin. Önemi yoktur. Çünkü merkezinin sen olduğu bu küçük çembere çok uzaksındır. O nasıl oluyor? Sorma artık bunu. Zihnine karşı çık, gözlerini kapat ve artık yaşamaya başla o yarı ölüm halini. Nasıl olsa bir sonraki gece devam edeceksin bu mesaiye. Eğer seni bekleyen gün bu dünyadaki son günün değilse tabii.

Bir de yarın sabah yatağını toplamayı dene. Belki yatağını toplasan olmayacaktı bunların hiçbiri.

Temizlikçiden Seri Katile: Fatma

fatma dizisi

Başrolünde Burcu Biricik’in yer aldığı Netflix yapımı olan dizi, ilk yayınlandığı günden itibaren konuşulmaya başlandı. İlk olarak sosyal medyada yankı uyandırdı ardından Burcu Biricik’in muhteşem başarısı gözler önüne serildi. Başarılı yerli dizilerimizden biri olan Fatma’da Burcu Bircik’e Uğur Yücel, Melis Sezen, Mehmet Yılmaz Ak, Hazal Türesan, Olgun Toker, Gülçin Kültür Şahin ve Deniz Hamzaoğlu eşlik ediyor. Dizi 6 bölümden oluşuyor.

Dizinin konusuna geldiğimizde ise günümüzün çarpıcı gerçeklerinden biriyle karşılaşıyoruz; ataerkil toplum yapısında var olmaya çalışan kadın profili. Ne yazık ki günümüzde “kadın başına” tabiri ile giderek küçültülen kadınları bir kez daha gözler önüne seren dizi, bir kadının başkaldırı hikayesidir.

Temizlikçilik yapan Fatma karakteri otizimli oğlunun ölmesinin ardından hapisten çıkan kocasını arayamaya başlar. Kocasıyla ilgili bilmediği gerçekleri öğrenirken cinayetlerin faili olur. Kimsenin şüphelenmediği Fatma tek tek karşısına çıkan 5 kişiyi öldürür. Hayatta kalmak için sürdürdüğü bu cinayetler oğlunun intikamını almak için de devam ettirir.

Dizinin 2. sezonunun ne zaman yayınlanacağı bilinmezken sizlere fragmanını bırakıyorum ve en kısa sürede izlemenizi tavsiye ediyorum

Çocukken

Mutfaktan gelen nefis kokular,

Uykumdan uyandırdı.

İçimde bir yerlerde inadına inanan bir çocuk

Az sonra bayramlıklarını giyip kendini sokaklara atacak

Bir şeyler eksik biliyorum ya da artık ben fazlayım

Ne garip şey değil mi?

Her an değişirken, hep aynı kalmayı istemek.

Gidenlerle kalanlarla bir sabaha daha uyanmak.

İçimde derin bir özlem, sitemim kendime

Ceviz ağacım hala yerinde ben neredeyim?

Çocukken annem saçlarımı okşardı

Dünyanın bütün huzuru toplanıp dolardı sanki avuçlarıma.

Kalbimin odaları dolup taşarken

Mutluluk vardı, anlık heveslerde hapsolmayan.

Yıldızlar eskisinden daha da uzak,

Çok uzak…

Mezar Bekçisi

Bir mezarlık bekçisiyim. Ölülerin hepsi cinayete kurban gitmiş. Güneşin doğmadığı bir yer burası. Ürkütücü kuş seslerine bürünür her an, vakit hep gece yarısı. Yağmurdan başka durumu da yoktur havanın. Süratle yağar, eşeler toprağı döver gibi. Yakacak odunum, yatacak yatağım da yoktur hem. Ben bir mezarlık bekçisiyim. Üstüm başım perişan. Saçım sakalım karışmış. Dolaşır dururum mezar taşları arasında. Beyaz değildir taşları buranın. Üzerinde okunamaz bir dilde anlaşılmaz sözler yazılı. Yalnız ben anlarım onları. Anladıkça daha da perişan bir görünüme bürünür, bir yaş büyürüm her seferinde. Kelime mezarlığı burası. İçlerinde söylenemeyen sözler gömülü. Kimi derin hepsinden daha derin, kimi özensiz gömülmüş, sayısız kelimenin olduğu mezarlık burası. Ne yol varır, ne iz buraya ulaşan. Bir ben varım bir de medfun kelimeler. Bir ben varım bir de ölmüş kelimeler. Bir ben varım bir de çürümüş kelimeler. Bir ben varım bir de toprağa karışmış kelimeler. Esasında hepsi yok olmuş da yarası kalmıştır içimde. Bir mezar bekçisyim. Her gün sayısız ölü gömerim. Mezarlık içimdedir. En içimde. Mezar bekçisi içimdedir. Daha da içimde.  İçim hep gece yarısıdır. İçim karanlıktır. İçim soğuk ve söylenmemiştir. Binlerce kez söylenmemiş, binlerce kez gömülmüş, ardından binlerce kez gözyaşı dökülmüştür. Yasin dağıtmamıştır arkamdan teyzeler. İrmik kavurmamıştır. Kelimeler her gün ölmüştür. Bunu yalnızca perişan bir mezar bekçisi görmüştür.

Yarının Hayali, Bugünün Masalı

“Yarının hayali bugüne yeter mi?” Tek duyduğum ses bu. Müziğin sesinden salıncağın gıcırtısını bile duymuyorum. Kim bilir ne kadar ses çıkarıyorumdur. Bugün bana yarının hayali yetmedi. O yüzden tüm sorumluluklarımı, kafamdaki tüm sesleri bir odaya kilitleyip özgürlüğümün tadını çıkarıyorum. Gökyüzünde 3-5 yıldız var. Aslında bu cümle diğerlerine biraz haksızlık oluyor. 3-5 yıldız bugün beni kendilerine layık görmüş desem daha doğru olacak. Birini seçip güzel bir dilek diledim. Diğerleri gocunmasın, daha gece uzun. Bende dilekten bol ne var? Ne dilediğimi de gökyüzünden saklamayacağım, nasıl olsa bu gecenin başrolü o. Ne olursa olsun bunu yapabilmeyi diledim. Günün tüm yükünü, yorgunluğunu, birikimini bırakıp tam burada, yıldızların altında, olabilme gücümü hiç kaybetmemeyi… dilekleri söylersek gerçekleşmez derler, belki yarın pişman olurum ama şimdilik buna inanmak istemiyorum. Şu an her şey çok kusursuz. Hava nemli değil, ılık ılık esiyor. Bir sarılmanın özlemiyle üzerime geçirdiğim tişörtüm üzerimde. Yalnız da değilim, en yakın arkadaşım yanımda bağıra bağıra şarkı söylüyor. Kendimden bahsediyorum, çok da ciddiye almayın beni.

Saat 23.51. Aklıma gelen 1568 varoluşsal sorudan biri de şu: Acaba 23.51’de tam bu saatte, bu toprak parçasında kim bulunacak? Acaba o da benim gibi hayat geri çağırana kadar biraz dinlenmek için mi gelmiştir buraya? Minik bir bebek ilk adımını tam da buraya atacaktır belki de ya da yaşlı bir adam ilk kez tek başına doğum gününü kutlayacaktır. “Herkesin birkaçı var kendisinden içeri.” Şarkı durdu şimdi. Gecenin sessizliğinde salıncağımın gıcırtısına bir de duvardaki saatin sinir bozucu tik takları eklenmiş. Sinirimi bozmasına izin vermeyeceğim ama negatif her şeyi reddediyorum bu gece. Kulaklıkta yeni bir şarkı başlıyor ve gecenin büyüsüne geri bırakıyorum kendimi. “Gökyüzü dökülür sanki bahçeye.” Sahiden de gökyüzü gerçekliği hiçe sayarcasına tüm görkemiyle karşımda. Nil çok doğru söylemiş, bundan büyük huzur yok.

Ayağa kalkıp dans etmeye başlasam ne olacak diye 1568. kere düşünürken salıncağı bilinçsizce durdurduğumu fark ediyorum. Eyvah, yan balkondaki yaşlı teyze ışıkları kapatıp usulca içeri geçti. Umarım gecenin bu vakti deli bir kadın oradan oraya salındığı için değildir. Deliye her gün bayram ama bugün gerçekten bayram, affet teyzeciğim.  Balkonundan buraya fırlattığı çay paketiyle güne başlamıştım oysaki. Memleketinden getirmiş hem de. Komşuluk ölmemiş henüz, eğer az önce muhteşem dans figürlerim tatlı teyze için talihsiz bir gösteri olmadıysa.

Birkaç yıldız bulutların ardına karışırken yavaş yavaş hanelerden birkaçında karanlık hakimiyeti eline alıyor. Sayamadığım kadarıysa henüz uyumaya niyetli değil. Ne hayatlar var acaba bir pencere ötemde? Şu kocaman bayrağı iki silindir bina arasına nasıl astıklarını anlayamadığım binaların birinde, 4. kattaki soldan ikinci pencereyi görüyor musun?  İşte o odanın şu anda mor bir ışık yaymasının bir sebebi olsa gerek. Mor ışığın sezgileri güçlendirdiğini öğrenen bir ebeveyn çocuğunu mu uyutuyor? Bir üyesi olduğum Z kuşağından bir genç sosyal medyadaki sonsuz meydan okumadan birini deniyor da olabilir. Belki de başka bir deli zıplıyordur oradan oraya. Tüm delileri, kaçakları, kaçamayanları buraya toplasam ne de eğlenirdik şimdi. Sığar mıydık buraya, bilmiyorum. Kocaman ormanın ortasındaki gökdelenli site göz kırpıyor bana oradan, sorumu yanıtlarcasına. Biz daha şu kocaman dünyaya sığamıyoruz, neyin hayalini kuruyorum ki!

Az önce bir motosikletle iki genç geçti penceremin önünden. İnsanların hikayelerini tahmin etmeye bayılıyorum. Biraz fazla meraklıyım biliyorum. Şimdi hayal zamanı. O iki adam tam 10 dakika önce aşağıdaki caddede karşılaşmış. Beyaz gömlekli olan kaldırıma oturmuş elinde sarı papatyalar ağlıyor. Biraz klişe biliyorum ama karakterimiz romantikmiş, bana söz düşmez. Üzerindeki lacivert tişörtünü üniformaya benzettiğimse gece vardiyasından dönmüş, nasıl da yorulmuş. İki bahtsız adam. İkisi de eve gitmeye henüz hazır değil. Kader bu iki dostu 15 Mayıs gecesi bir araya getirmiş.

Üniformalı olanın adı Koruhan olsun. –Evet ilk gördüğüm yerin adından esinlendim, çok da yaratıcılık aramayın bu satırlarda.- Koruhan kıyamıyor bu zavallı adama. İnsan insana bu saatte güvenir mi demeyin, romantik karakterimiz bir o kadar da korkusuz. Onun da adı Can olsun. –Kulağıma bir yandan “Saçlarında bir sonbahar estikçe üşütür.” diye fısıldayan o sese de merhaba.- Sahile doğru usul usul ilerlerken Can başlıyor hikayesini anlatmaya. Kendi mazlumluğunu hikayesinde arayan Can, gerçekliğin bu kadar yakında yüzüne vuracağını fark edememişti. Mutlu olmak zordur, biliyor Can bunu. Ama gecenin büyüsüne kapılan tek ben olmasam gerek Koruhan’dan gelen tek bir söz masallara geri uçuruyor Can’ı “Kötü günler görmeden.” 

“Yarının hayali bugüne yeter mi?”. Çalma listemin başa dönmesiyle ben de gerçek hayata dönüyorum. Yarının hayali bugüne yetmedi belki ama bugünün masalı bana yarın yeter. Can’ın hikayesine gelecek olursak onu da hayal gücünüze, bugünün masalına bırakıyorum. Yarın sabah 8.30’da kalkıp Miescher nükleik asitleri nasıl bulmuş, onu öğrenmem gerek ne de olsa. Şimdilik hikayelere, yıldızlara, Koruhan ve Can’a veda zamanı. İyi geceler dünya! Mor camlı evdeki dost, sana da iyi geceler.

Not: Koruhan, eğer bu satırları okuyorsan yarın gece 23.51’de tekrar buradan geçmeni bekliyor olacağım, bugünün masalı yarım kalmasın.

Ruhun Parçalanması

Yürüyorum

Bilinmezliklerin korkusuyla,

Yarınların pençesinde

 

Yürüyorum

Ruhumun yaralarıyla,

Acıların gölgesinde

 

İnsanlar kopkoyu yalnızlıklarıyla,

Yanımda kalabalık

Geçiyorum yanlarından,

Buz dağı bedenlerine çarparak

 

Ruhum parçalanıyor, yavaş yavaş 

Yalnızlığımda kayboluyorum

Ve boğuluyorum biraz daha,

Kalabalıkların ürkütücü sularında 

Savaşın Çocukları

Savaşın çocukları
Çocukluk insanın evidir derler. Hangi çocuğun evi çadır olsun ki? Hangi çocuğun evi tabut olsun ki?
Hangi birimiz hak eder çocukken ruhunun ölmesini? Daha büyümeyi beklemeden. Geceleri çocuğunun üstünü örtmeli insan. Savaşta vurulan çocuğunun naaşını değil.
İstediği tişörtü giymeli çocuk ya da giydirmeli. Savaş pankartı tişört değil.
Sokakta oynamalı çocuk ama babasının sokakta vurulmasını anımsayarak değil. Oyuncak bebeğini kucağında sallamalı fakat sütten yeni kesilen, öksüz bırakılan kardeşini değil.
Dinini öğrenmeli çocuk. Ama ibadet yerini yıkanlardan değil. Ve gülümsemeli çocuk, korkusuzca, emin bir şekilde.
Ve en önemlisi çocuk büyümeli, annesiyle, vatanıyla, diniyle…

Benim Adım Kudüs

Adım Kudüs Benim

Kubbesi sarı,
Göğü mavi,
Yeryüzüne bedel bir şehir,
Kalplerde sessiz çığlık,
Gözlerde hüzün,
Toprağında kan,
Damarında iman,
Bir hüzün şehri,
Kudüs’üm ben.

Sabahında bombayla uyanan,
Akşamında sela ile uyuyan,
Namazında kurşunla vurulan,
Ölümün şehri,
Kudüs’üm ben.

Bayramlık yerine kefen giyen çocuklar,
Namazını kılarken şehit düşen insanlar,
Babasını mezara koyan evlatlar,
Acının şehri,
Kudüs’üm ben.

Bir zamanlar barışın sesi yükselirdi buradan,
Şimdi sesiz çığlıklar yankılanır her köşede,
Minarelerden yükselen ezan,
Yürekleri titreten bir davet,
Ama ne yazık ki, o ezan artık yalnızca
İnleyen bir kederi fısıldar geceye.

Çocuklar ölürken susan dünya var,
Müslüman diyerek saldıran düşman var,
Elindeki taşla düşman kovalayan imanım var,
Adım Kudüs soyadım Cihad benim.

Yüreğimde kırık dökük taşlardan inşa edilmiş duvarlar,
Ve her bir taşında bir hatıra var,
Bir anı, bir dua, bir kan damlası,
Her adımda özlem, her adımda acı,
Kudüs’üm, senin her bir sokağında
Bir tarih yazılı,
Bir ümmetin kaderi seni bekler,
Bazen kurşunla, bazen dua ile…

Her sabah orada, yeni bir umut doğar,
Ve her akşam, o umut,
Biraz daha kaybolur gökyüzüne.
Her köşe başında bir dua,
Her duvarda bir yıldız,
Kudüs’üm, senin her noktanın
Gözlerimdeki ışıltıdan daha değerli,
Her köşe başında bir hatıra,
Ve her hatırada bir yara…

Ama sen yılmazsın,
Ve her yara sana daha da güç verir,
Her bir kurşun, her bir acı,
İmanını daha da kuvvetlendirir,
Adım Kudüs, soyadım direniş benim.

Sevincin Kursağı

Baharın geldiği kuş cıvıltılarından belliydi. Küçücük bir kasabaya atanalı daha on ay olmuştu. On aydır ilk defa bu kadar gün yüzü görüyordum. Ekmek almaya çıkmıştım, kulağımda kulaklıklarımla. Kendimi müziğin ritmine kaptırmıştım. İçimde tarifi imkânsız bir mutluluk vardı. Sekerek yürüyordum nerdeyse… Tam o sırada omzuma bir el dokundu. Döndüm baktım, esnaflardan Musa beydi bu. Ağzını kımıldatıyor belli ki bir şeyler söylüyordu. Kulaklığımı çıkardım, Buyrun Musa bey, dedim. Gülmekle ciddiyet arasındaki duran suratı birden bir anlam ifade etmemeye başladı. Hoca hanım, dedi kaşlarını çatarak. Dalmışsınız yolda giderken, pek de keyifli tırı vırı bir şeyler söylüyordunuz lakin bu kadar gürültü buralara fazla gelir, dedi. Gülümser gibi oldum önce. Yüzüne tekrar baktım, niye gülmem gerekli ki diye düşündüm. İşte tam da karşımda durmuş olan şu adam benim iki mırıldanmamdan rahatsız olmuş ve belli ki bir şeyler de ima etmeye çalışıyor. Ciddiyetimi topladım, Musa Bey keyifli bir şekilde ekmek almaya gitmem ne kadar gürültülü olabilir ki? Diye sordum. Ben bilmem hoca hanım dedi. Esnaf hep dükkanın önünde. Milletin aklına ne gelmez? Sen bu adetlerini o yüksek okullarda bırakmalıydın eski köye yeni adet getirme. Müziğini de sevincini de içinde yaşa, deyip yöneldi kasap dükkanına. Gerçekten şu beş dakika içinde yaşadıklarım gerçek miydi diye sorguladım bir an. Müzik dinlemek iki dakika keyifli bir şekilde ekmek almaya gitmek kime ne kadar gürültülü gelebilirdi ki? Kim bundan neden rahatsız olabilir ki? Keyfim o beş dakikada bozulmuştu, çıkardım kulaklıkları. Gayet sert bir şekilde girdim o rutubet kokan dükkanın içine. Şöyle bir etrafa bakındım, sanki alacağım iki ekmek değil de başka bir şeyler de arıyorum gibiydi. Sonra düşündüm, gelen rutubet kokusu bu cıvıl cıvıl kasabadan değil belli ki insanların o boş zihniyetlerinden ileri geliyordu. Müzik dinlemeyi çok büyük ayıp sanan o zavallı insanlar, bir kilo kıymayı eksik tarttığında ayıp olarak algılamıyor, ekmeğin gramından çaldığında kimin hakkı diye düşünmüyor. Üzücüydü gerçekten, yüksekokulda okuyup insanların hakkından kaçınmak(!) Oysa insan dediğin güzelliklerle değil, çalmalarla çırpmalarla var olmalıydı. Otuz cm kulaklık takmak yerine, otuz gr bir şey çalmalıydı insanlardan. Çünkü eski köyün eski âdeti buydu. Ve asıl var olansa mutsuzluk tek başına egemen olmamalıydı hayatlarımızda. Kasap Musa Bey mutsuzsa hoca hanım da mutsuz olmalıydı elbette. Çünkü insanlık bunu gerektirirdi onlara göre, nasırlı bir ayakla yaşamak ömrünce…

Toprağa Kavuşma Vakti

Yalnızlık dolu kadehler
İçtikçe sarhoş oluyorum.
İçmeyince kahroluyorum.
“Asla yalnız bırakmayacağım.”
Diyenler, neredeler?

Gün dönüyor, gece ile gündüz eşitlendi
Elimde sizden kalan üç beş resim idi
Gerek kalmadı resimlere, özledikçe
Hatıralarınız zihnimde kilitlendi

Aklımdasınız ama bedenî yalnızlık bitmiyor.
Terk edişlerinizi düşünürken çayım soğuyor.
Yalnız geçen her bir gün, her bir gece,
Sanki kalbim kendine taştan bir duvar örüyor.
Her bir tuğlada da sevdiklerim içime gömülüyor.

Belki de vakit gelmişti, göçme vaktine.
Öldükten sonra gireceksem terk edenlerin kalbine
kalsın! Yaşarken ihtiyacım vardı sevmenize.
Vakit geldi, şimdi toprağa kavuşma vakti…