Zorlu geçen birkaç gecenin sonunda nihayet kalemini yeniden eline alabilmişti. Kaleminden çıkabilecek cümlelerin birisini yaralamasından korkuyordu ama bir şeyler yazmazsa da içinin sıkıntısı tüm benliğini esir alacak kadar büyümeye çoktan başlamıştı. Yazdığı kitaba yeni bir şeyler eklemeye karar verdi ve yazmaya başladı…

“Ben hep böyle karanlık gecelerde pencerenin önüne çöküp ilk önce gökyüzünü incelerdim. Daha sonra kaldırımlar gözüme çarpardı, üzerinde birlikte yürüyen insanlarla. Sahi ya bize nasip olacak mıydı kapkaranlık bir gecede yan yana yürümek?

Bazen bağırmak istiyorum ama sesimin duyulmayacağını bildiğimden sürekli sessizliğe gömülüyorum. Çoğu anım zihnimde yaşandığı günkü kadar taze. Ne zaman herhangi birini unutacak gibi olsam rüyalarda hatırlıyorum. Anıların içimde yaktığı ateşler söndü ama her yere isleri bulaştı. Ne kadar temizlemeye çalışsam da her yeri siyaha boyadığımla kaldı ellerim. Ellerime de bulaştı o isler, sonrasında da her yere benimle birlikte gelip başka yerleri de siyaha boyadılar.

Hayatımı bir gün doğumunda ya da güneşin batışında renklendirmek istedim hep. Hatta bazen öyle çaresiz kaldım ki kar yağışını, sis oluşunu, dalganın kıyıya vurmasını ya da ağacın yaprağına rüzgar değmesini milat kabul ettim ömrüme. Milatlarım hayallerim kadar uzun ömürlü olmadılar. Gidişleri hep kursağımda yumru bıraktı ve beni nankörlükle suçladı. Hep bir yerlerde deniz kenarında gün doğumunu izlemenin dinginliğini aradım. Ben bu hayat yapbozunun kayıp değil fazla parçasıydım.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir