20.5 C
İstanbul
Pazartesi, Temmuz 6, 2026

Çölden Gelen Rüzgâr

İnsan doğası gereği anlaşılmak ister. Muhatabı ile aynı kelimeleri farklı anlamlarda kullandığında, birinin dünyaya baktığı pencere diğerine bütünüyle yabancı olduğunda döktüğü kelimelerin de bir önemi kalmıyor. İnsan, konuştuklarının muhatabında bir tesiri olmadığını görünce, kullandığı tüm kelimelerin anlamı yitmeye başlıyor. Küçük bir çocukken yüksek sesle söylediği şarkıların muhatabında aynı hisleri uyandırmadığını, aynı şarkının birini dalıp dalıp geçmişe götürürken, diğerine geleceğe dair hayaller kurdurduğunu fark ediyor. Kelimelerin anlamı insan için göreceleri değişse de onlara tutunma ihtiyacı ekseriyetle aynıdır. Öyle ya, kimi zaman kelimeler öğretiyor kalmanın doğru olduğu gerçeğini, kimi zaman ise kelimeler anlamsızlaştırıyor bulunduğumuz yeri. Ormangülüm; insan kelimesiz kaldığı yerde hayatın sesini duyamıyor. Oysa duymak ve duyulmak arzusudur yüreğin, bilirsin. Bazı durumlar içinde zorunlu bir değişim barındırıyor. İnsanın bazen kendine yeni bir dünya inşa etmesi gerekiyor.

Her insanın kendine ait, içinde güvende hissettiği bir balonu var. Kendi elleriyle kendine kurduğu bir ilticagâh, yeni bir dünya… Sevdiği tüm sesleri içine topladığı, gözlerini kapattığında ellerinin titremesinden tanıyacağı tüm elleri, elinin üstünde hissettiği, serinliğini babaların gölgesinden, huzura çalan kokusunu annelerin sesinden alan bir mevzi.

Asudem; eski fotoğrafları, yarım kalmış sesleri, şehre gelen yabancıları, sihirli bir değnek ile zamanı geriye almak isteyenleri, günlerini tasa ile geçirenleri, kalbinde kelebek uçuranları… Hepsini balonunda sakladın. Kimi zaman tüm bunlardan bir teselli bulabilmek için koştun o mevziye; kimi zaman ise oraya buyur ettiğin bir şeyler acıttı canını. İçeriden, benliğinden gelen o acıya yakalanmamak için kaçtın oradan. Kaçtığın o şey bilmediğin yollarda yürüttü seni. Kayboldun ve kaybolmak bu şehrin insanlarının lügatinde yoktu. Senin ilticagahına çıkmayan her yerde mülteci gibi hissettin kendini. Dilini, dokusunu bilmediğin bir şehrin sokakları ayaklarının altında çatladı sen adım attıkça. Her yolda bir parça eksildin. Kiminde gövdeni bıraktın, kiminde parmak izlerini, kiminde kalbin kaldı, kiminde yaşama dair umutların. Hangi yolun sana ait bir parça taşıdığını bir sen bilirsin. Kendine kurduğun dünyanda bir acı yaşamayı beklemezdin. Bu yüzden kaçmak istedin oradan. Ama hiç bilmediğin yollarda yürümek seni eksiltti, içindeki acıyı çoğalttı.

Asudem kaçmak seni sana yabancılaştırır, bunu adım adım fark edersin. Azar azar yitip gittiğin o yollardan ayak izlerini sile sile uzaklaşırsın. Yarayı nereden alırsan merhemini de ancak orada bulursun. Kendi ellerinle kendine hediye ettiğin bir balon içinde patladığında onu terk etmek yerine onarman gerektiğini bilmelisin. Seni inciten ve sana merhem olacak şeyi yalnızca balonunu yeniden inşa ettiğinde bulursun. O mevziinde biriktirdiğin bir şeylerin ruhunu acıttığını kabul etmeli ve seni eksilten ne varsa sende onu bırakmalısın.

Bazen sadece bir ateş yakarsın. Göğe yükselirken balonun, içine buyur ettiğin ve sana iyi gelmeyen ne varsa hepsini boşluğa bırakırsın. Bu savaşmaktan vazgeçmektir ama insan bazen vazgeçmeyi de sever.

Ormangülüm; bilirsin senin hikâyende yeri olan sana dönecektir. Ne eski fotoğraflar, ne zamanla anlaşamayanlar ne de balonunda topladığın başka herhangi bir şey ruhunu onarmaya yetmez. Bir avuntu bulmak uğruna gözlerini dökme fotoğraflara. Sevdiklerinin yüzlerini göz kapaklarında sakla.

Yağmurun Mevsimi

  • Yağmur yağdı toprağa
  • Mis gibi kokusuyla büyüledi etrafı
  • Yağmurun sesiyle karışıp giden
  • O şarkılar..
  • Çok iyilik gördük gökyüzünden
  • Belki Methiyeler yazdığım için,
  • Ağaçlarda kalan son yapraklar
  • Usul usul dökülüyor.
  • Yağmuru dinle, anlatacakları var.
  • Artık geldi hüzün taşımanın modası
  • Gözlerin yaşı,
  • Durmayacak bu hengame dercesine..
  • Yağ yağmur ;
  • Yıka insanları, arındır onları kirlerinden
  • Boşlamış bütün caddeler.
  • Sokaklar boş kaldı.
  • Yıkamaktan korktular galiba
  • O hoyrat yağmurundan.

Nostaljik Bir Esinti: Seviyorum Delicesine

Bazen ruhun daralır, gözlerin kararır. Hissedersin, içinde bir yerlerde bir şeyler kırılıyordur. Tam o esnada gözlerin, hemen karşıda yer edinen tozlu bir plakta mühürleniyor. Kulakların, nağmeleri aç bir aslan edasıyla içine hapsetmek istiyor. Yüreğin en doruğuna çıkmak istiyor hazzın. Ve ruhun içinde bulunduğun melankoliden seninle birlikte kurtulup dalmak istiyor içine müziğin.

Ve ruh lisanını bulur, sana sadece dinlemesi kalmıştır.

Aklından geçenleri bir bir
Sanki okur anlar gibiyim
Ben senin hiç tatmadığın
Duyguların esiriyim ah

Sanma ki bir anlık bir heves
Çılgın bir sevgili gibiyim
Ben senin ürkek, çekingen
Gözlerinin delisiyim

Sen de sev artık sev gönlünce
Susadım, hasretim gülüşüne
Duysun artık duysun bizi herkes
Seviyorum delicesine

Biliyorum çok uzaklarda
Beni bensiz yaşıyorsun
Bir yanardağ içindeki
Söndürmek mi istiyorsun

YouTube ve Gmail gibi birçok önemli GOOGLE Hizmeti ÇÖKTÜ!

Aralarında, Gmail, Google Dökümanlar, YouTube gibi birbirinden önemli servislerinin bulunduğu birçok Google servisine erişim sıkıntısı yaşanıyor.

YouTube’a giren kullanıcılar gün içerisinde something went wrong yazısı ile karşılaştı. Down detector haritasına göre saat 14.50 itibariyle sosyal medya platformu Youtube’a girişte sorunlar yaşandı. Yaşanan sorunun Türkiye bazlı değil de küresel olduğu da belirtilen haberler arasında.

YouTube’un yanı sıra bundan Google’ın bazı servisleri de etkilendi. Gelişmeler aşağıdaki gibi;

Gelişmeler

  • 14.12.2020 Öğle saatlerinde Google’ın birçok hizmetine erişim sıkıntısı yaşandı.
  • 14.12.2020 tarihi 15:38 saati itibari ile bazı kullanıcılar erişim yapabildiğini bildirdi.
  • Dünya genelinde yaklaşık yarım saat süren sorun saat 15.40 itibariyle düzelmeye başladı.

Sorunun Nedeni Gmail!

Normal şekilde erişilemeyen Youtube’un, gizli sekmede çalışması akıllara asıl sorunun gmail kaynaklı olabileceğini getirdi. Youtube’a gmail ile giriş yapmayan kullanıcılar video hizmetlerine erişebiliyor.

Bir Dizi Önerisi: The Queen’s Gambit

Dizinin Künyesi

Orijinal Adı: The Queen’s Gambit

Tür: Dram

Yapımcılar: Scott Frank, Allan Scott

Oyuncular: Anya Taylor Joy, Chloe Pirrie, Bill Camp, Matthew Dennis Lewis, Russel Dennis Lewis

Ülke: Amerika

Bölüm Sayısı: 7

Ortalama Süre: 50 dk.

Dikkatimi ilk önce tahta çekmişti. 64 kareden oluşan bir dünya. Orada kendimi güvende hissediyorum. Kontrolümde, egemenliğimde olabiliyor. Öngörmeye müsait. Zarar görürsem tek suçlusu benim.

Ekim ayında Netflix’te vizyona giren The Queen’s Gambit, yayınlandığı ilk günden itibaren büyük ilgi gördü. The Queen’s Gambit, gerçek bir hikayeye dayanmıyor. Ancak dizideki karakterlerde geçmişteki satranç ustalarından esinlenildi. Dizi Walter Tevis ‘in kitabından uyarlanmıştır.


Annesi, Beth ile ne yapacağını bilemeyip her ikisini de öldürmek üzere büyük bir trafik kazası yaptığında 9 yaşındaki küçük Beth yara almadan kurtulur ve bir yetimhaneye yerleştirilir. Babasını da hiç tanımamış olan Beth artık yalnızdır ve hayatta tek bir amacı vardır. O da satrançta en iyisi olmak. Toplumdaki kadın-erkek eşitsizliğini de ilk olarak satranç tahtası ilgisini çektiğinde ve nasıl oynandığını öğrenmek istediğinde fark eder: kızlar satranç oynamaz cevabıyla. Ancak Beth vazgeçmez ve artık evi olan yetimhanenin hademesinden satrancın inceliklerini öğrenmeye başlar. Beth’in yeteneğini ilk fark eden kişi de hademe Mr. Shaibel olur. Yaşıtlarından farklı ilgi alanları olan Beth, yetimhanede verilen sakinleştirici haplara giderek bağımlı hale gelir. Lise çağına geldiğinde bir aile onu evlat edinir. Ancak Beth burada da bir baba figüründen uzak kalır. Başarı basamaklarını bir bir tırmanan Beth, onu evlat edinen annesiyle birlikte ülke ülke gezerek satranç turnuvalarına katılmaya başlar. Henüz bir çocukken biyolojik annesi intihar eden Beth, onu evlat edinen annesinin de ansızın ölmesiyle kendi zihninde kaybolmaya ve bir yıkıma doğru sürüklenmeye başlar. Bu kayıplar onun için dibe vurmaktı; belki vezirini kaybetmekti kendini şah olarak düşünürsek. Ezeli rakibi Borgov’a yenilmesi de yine başka bir kayıp olarak karşısına çıkıyor. Yaslarını düzgün tutamaması, alkole ve haplara sığınması onu neredeyse yaşam amacı olan satrançtan uzaklaştırıyor. Burada “tutulmayan yas” kavramını açmakta fayda var: Beth, ikinci kere anne kaybıyla beraber tüm geçmiş kayıplarının anısıyla da yüzleşmeye başlıyor. Çünkü her güncel kayıp aslında geçmişteki kayıpları özetler, tetikler ve onları yeniden görünür kılar. “Ben”in yası varsa ve bu yası yaşayamadıysa gündemdeki olaylar, yaşananlar “ben”in yasını tekrar canlandırır. Yıllar geçse bile “ben”in yasının tekrar ortaya çıkmasına neden olur.

Tutulamayan yas demek anlamlandırılamayan travmalar demektir. Ötekinin ölümüyle bende kalan yan o kadar azdır ki bu travmatik bir nitelik taşır. Ben artık bundan sonra o yası bir şekilde ele alıp, irdeleyip bu kaybı “Evet, bu kaybolmuştur. Ben artık onun olmadığı bir dünyada yaşıyorum” deyip hayata yeniden başlamamı mümkün kılmaz. Çünkü bu o kadar büyük bir travmadır ki onun gittiğini ve gelmeyeceğini düşünmek benim için öylesine travmatiktir ki bunu reddeder, yadsır, olmamış gibi yapar. Bu bir bakıma esasında “ben”in sürekli yas içinde olmasıdır. Beth biyolojik annesi öldüğünde bu durumu yaşadı. Bu, Beth’in daha sonra olabilecek kayıplara önemli bir duyarlılığıyla ilgilidir artık. Hayattaki kırılganlığını arttırır. Benlik yasın zemininde insanları, dünyayı ve var olan ilişkilerini değerlendirmeye başlar. “Ben”in hayatımı önemli ölçüde zorlaştıran bir şeydir. Tutulamayan yas “ben”in en önemli kırılganlığıdır. Anlamlandıramadığı bir kayıptır. Ben bu anlamlandıramadığı bir kenara koyar. Bu yasta bir şekilde örtülür, bir kenara konulur. Hayata devam eder. Ama her küçük kayıp o yasla ilgili, o tutulamayan yasla ilgili kaybın acısına dokunur. Ona temas eder, onunla kısa devre yapar. Ben son derece hassas, tepkisel olur. İşte Beth’in onu evlatlık edinen annesini kaybetmesi, biyolojik annesinin tutulmayan yası, kaybın acısına dokunur. Herhangi bir olayda gerçekleri görmeyle ilgili korku duyan o yasa göndermeler yaşar. İyi gömülmemiş olanlar hortlaklar hayatında dolaşırlar. Bir örnek vercek olursak sevgili kayıpları da böyledir. Ayrılık da bir kayıp, illa ölmesi gerekmiyor. Buna narsistik mortifikasyon da deniliyor. Narsistik olarak “ben”in ölmesi demektir. Kişi “ben”ini onun üzerinden sever çünkü. Kendini sevmemeye başlama. Bazı ölümlerin ardından kişinin de somut ve soyut olarak ölmesi buradan ileri geliyor. Şimdi demek ki ben ötekini kaybedince şu soruları soruyorum: “O gittikten sonra benden geriye ne kaldı? Ne kaldı bende? Şimdi ben neyim?” Tam da yas bunların cevaplarıdır. “Yeniden başlayabilir miyim? Yeniden kendimi kurabilir miyim? Yeniden bir şeyleri sevebilir miyim? Yeniden hayattan zevk alabilir miyim?” Bu her yas yaşayan insanın bir parçasıdır. Yas için sevilen bir insanım kaybı dedik ama bu bir ülkede olabilir, özgürlük de olabilir. Bu bir ideal de olabilir. Bütün bunların, yani bir insanın yerini almış soyut kavramların da kaybına karşı bir tepkidir yas. Bizim dünyayla ilgili, gelecekle ilgili, belli bir toplumsal ilişkilerle ilgili bir hayalimiz, tahayyülümüz varsa ve bunu kaybediyorsak, bunun olacağıyla ilgili inançlarımız zayıflıyorsa bu da bir yası gerektirir. Tabii bu konumuz olan sevilen birinin gelmemek üzere gitmesi yası, insanlık tarihi boyunca çok temel ritüellerle, taziyelerle anlamlandırılmaya çalışılan, ötekilerle paylaşılan bir süreç. İnsanlar bunu ötekilerle paylaşmak istiyorlar. Çünkü kayıp insanlara acı verir ve insan ruh sağlığı içinde acıdan kaçma gibi bir eğilim vardır. Bu yasın uzamasına neden olur. Yasın paylaşılması bu eğilimi bir şekilde hafifleten bir süre. Yas tutma süreci ötekini bir bakıma içinde gömme sürecidir. Beth de bu yas sürecini yaşadıktan sonra nihayet kendi benliğinde sade bir huzur buluyor. Kendi alanını korumak için insanları yıllar boyunca uzaklaştırdıktan sonra Beth sevgi ve takdiri hak ettiği şeyler olarak benimsiyor. Bu da kendi içinde iyileşme ve mutluluğa giden bir yola işaret ederek diziyi arınmayla sonlandırıyor.

Yılın Son Güneş Tutulması

Sevgili arkadaşlarım 2020’de artık yılın son tutulması!

23 derece Yay burcunda bir Güneş Tutulması yaşayacağız. Bu tutulma bizim için çok önemli olacak çünkü etkisi min. 6 ay üzerimizde sürecek. Yani 2021 yılının ilk yarısını nasıl geçeceği ile ilgili aslında bize çok fazla bilgi verecek.

Arkadaşlar tutulma ülkemizden görünmüyor. Özellikle Güney Amerika bölgesinden geçecek. Pasifik Okyanusu, Atlantik Okyanusu’nun güneyi ve Afrika’nın güneydoğusundan izlenebilecek.

Güneş tutulmaları kuvvetli yeniaylardır ve hayatımızda çok büyük yeni başlangıçlara yol açarlar. Ancak bu tutulmanın güneyli Ay Düğümü yününde bir tutulma olması aynı zamanda da bırakılması, terk edilmesi gereken birtakım şeylere de işaret etmekte.

Bir önceki tutulma yazımda, bitmesi gerekenleri nihayete erdirdik ve şimdi güzel başlangıçlardan konuşma zamanı. Uzun zamandır beklediğiniz bir şeyi yeniden başlatma hususunda bize destek verecek gibi gözüküyor bu tutulma. İş, aşk, mevki, sağlık gibi konularda küllerimizden yeniden doğmak için umut verici güzel bir tutulmanın desteğiyle karşı karşıyayız.

Yay, İkizler, Koç, Aslan, Terazi ve Kova burçları: 1. dereceden bu tutulmadan etkilenecekler.

Boğa, Başak ve Oğlak burçları ise: Yaşamlarında görmedikleri yeni deneyimleri, yeni yetenek alanlarını keşfedecekler.

Yengeç, Akrep ve Balık burçları ise: Bu tutulmada iradelerini geliştirecekler.

Tutulma Sembolümüz: Şemsiye

Çok entresan bir semboldür. İşin ilginç yanı ise daha eski zamanlarda ilk kullanılan şemsiyelerin yağmurdan korunmak için değil güneşten korunmak için üretilmiş ve kullanılmış olmasıdır, bilgisini de sizlerle paylaşayım arkadaşlar. Aslında Şems, Güneş demek. Yani şemsiye güneşten korumak için. Peki ezoterik anlamında bu ne ifade ediyor?

Güneş: Bilgi demek, ego demek, parlaklık demek, o en güçlü tarafı ortaya çıkartmak demek. Şemsiye peki ne demek? Bizi biri parlatsın diye beklemiyoruz. Güç savaşında dikkat edeceğiz kendimize. Bir şeyler parlarken, bir şeyler ortaya çıkarken biz de kendimizi güçlü hissederiz, çok fazla ön plana çıkmak hissederiz.

Ama hayat inişli çıkışlıdır. Bunun biraz mütevaziliğinde olmak gerekiyor. Kibirden uzak durmak gerekiyor. Yani o güneş gibi parlatılan alanlar olmasına rağmen “Ben yine gölgede kalıp sezgiselliğimi de bunu işin içine katarak ilerlemeyi uygun görüyorum.” diyoruz.

Yani o şemsiyenin altında olmak o gölgelerin altında olmak “Ben kendi güneşimi içimde parlatmaya çalışıyorum. Bana sunulanı değil, madde alemini değil, mana aleminden yola çıkmaya çalışıyorum.” demektir.

Şöyle boş beyaz bir sayfaya şemsiye açalım!

Onun için bu sembol çalışmamızda güzel bir şemsiye çizeceğiz arkadaşlar. -Aynı zamanda bu tutulma Merküryendir. (Merkür yazıp çizmektir canım Merkür.)- Şöyle boş beyaz bir sayfaya şemsiye açalım. Bu şemsiyenin altına da önemli notlar alalım. Bu şemsiyenin altı bizim korunma alanımız gibi düşünelim. Yani kendi güneşimizi parlatacağımız bir alan gibi düşünün.

Burada geniş zaman kipi kullanarak niyetlerimizi yazmaya dikkat etmemiz gerekiyor. Örneğin: “Bu yıl sınavlarımda başarılı olmak istiyorum.” gibi bir yazı yazmayacağız. Ne yazacağız biliyor musunuz? “Sınavda her zaman başarılıyım.” Yani bunu bilinç haliyle ortaya çıkaracağız.

Ya da “Aşkımı doyasıya yaşıyorum.” “Sevildiğimi biliyor, her daim hissediyorum.” “Edindiğim bilgiler önümü aydınlatıyor.” (Yani bilgi birikiminde kaygı gütmüyorum, kendimi yetersiz bulmuyorum. Hepsini buradaki niyetle ortaya çıkarıyoruz.) “İşimde her zaman takdir ediliyorum.”

Buna inanarak o şemsiyenin altında da, bunu birine ispat etmek zorunda olmadan bunu gölgemizde yaşayacağız, şemsiyemizin içerisindeyiz bakın.

Kendi hayatınızda problemli gördüğünüz süreçleri sanki onları aşmışsınız da her daim böyley-miş gibi bunun niyetine girerek çizdiğiniz şemsiyenin altına yazın.

Bu kağıtları da Haziran ayındaki diğer Güneş Tutulmasına kadar gözünüzün önünde bir yerde saklayınız arkadaşlar. Bir “Mottolu Mutlu” olumlama sembolünü de sizlerle paylaşmanın sevinciyle gülüşlerimiz parlasın.

“Seher yeli çık dağlara, Güneş topla benim için” deyip dinleyelim mi o zaman…

İnanç ve ümitle…

Gönlünüzün ve ruhunuzun gölgesinde o sıcak parlak güneşin hüzmesini içimizde görmek üzere…

Güzel niyetlerimiz tutulsun bu tutulmada. ?

Çevre Bilinci Üzerine Bir Kitap: Son Ada

Zülfü Livaneli’nin “ada” metaforu etrafında çevre bilinci vermek amaçlı yazdığı romanı Son Ada ’dır. İlk kez 2008 yılında, Remzi Kitabevi yayınları arasından 183 sayfa olarak yayımlanan yapıt, 2012’de 36. baskıya ulaşmıştır. Roman, 2009 yılında, Tahsin Yücel başkanlığındaki Seçici Kurul yayınları arasından “toplumsal sorunlara gerçekçi yaklaşımını, fantastik bir anlatımla yansıtmadaki başarısı nedeniyle” Orhan Kemal Roman Armağanı ödülünü kazanır.


İnsanoğlu yüzyıllardan beri mutluluk, dirlik, düzenlik, ölümsüzlük yönündeki özlemlerini çoğunlukla uzak bir ada görüntüsüyle birleştirerek dile getirmeyi seçmiş, günlük yaşamın katı gerçekliğinden bunaldıkça gönlündeki adanın mutlu yalnızlığına sığınmıştır. Bu nedenle “ada” metaforu, edebiyatta oldukça fazla kullanılmış ve “kaçış” özlemini dile getirmiştir. Zülfü Livaneli’nin Son Ada adlı romanı, 40 haneli bir adada yaşayan halkın arasına emekli eski bir başkanın katılmasıyla birlikte adada değişen yaşamları ve ekolojik dengeyi konu almaktadır. Romanın en önemli yanı; içinde yeni anlatım tekniklerinin denenmesi, romanın her yönüyle bir değişim sürecini içermesidir. Romanda değişim geçiren iki varlık söz konusudur: Biri doğal çevre yani ada, diğeri ise adadaki insanlardır. Emekli darbeci başkanın adaya gelmesinden memnun olmayanlar adadaki “yazar” lakaplı kişi ve martılardır. Fakat başkanın her ikisiyle de savaşacak gücü vardır. Başkan, emekli de olsa içinden geldiği yoğun politik hayatı unutmamış ve bu adaya da aynı disiplini uygulamaya kalkmıştır. Fakat adanın yıllardır süren doğal bir dengesi vardır.


Başkanın bu düzeni değiştirme çabaları, adanın toptan yıkımına sebep olacaktır. Değişim, her canlının doğasında olan ve ihtiyaç duyduğu bir unsurdur. Fakat değişimin aşırıya kaçması kişi ve toplum yapısına zarar verebilmektedir. Son Ada romanında da Zülfü Livaneli’nin “ada” metaforu üzerinden özellikle 21. yüzyılın en önemli sorunlarından olan çevre sorununu anlatma sebebi budur. Yazar, insan müdahalesinin aşırıya kaçtığı yerlerde doğa üzerinde geri dönüşü olmayan bir tahribat bırakıldığını anlatmaktadır.

Yasak tanımaz rüzgar, zincir vurulmaz martıya bir de insan kalbine.

Son Ada, Zülfü Livaneli

İnsanlar Tanrı önünde eşittir ama hayattan zekâları, becerileri, azimleri ve kazanma hırslarına uygun olarak pay alırlar.

Son Ada, Zülfü Livaneli

Biz insanlar sınırlarımızı bilmeden kendi aklımızı beğeniyoruz, öğrenmiyoruz, akıllanmıyoruz. Her şeyi anladığımız zaman da genellikle iş işten geçmiş oluyor.

Son Ada, Zülfü Livaneli

Zaten bir yerde kötülük varsa orada herkes biraz suçludur.

Son Ada, Zülfü Livaneli

Eğitim ve Toplum Girifti

Eğitim toplum için mi, topluma rağmen mi ?

Samimi bir dost ile yaptığım münâzarada kendi tezim …..

Eğitim, gerek toplum için gerek kişinin kendisi için yapılan bir cihâd faaliyetidir. Mevzu’yu kendi alanım üzerinden değerlendirecek olursam eğitim iki şekilde olur. Bunlar :

  • 1- Şahsî eğitim 2- Toplum eğitimi 

1- Kişi kendisini gerek pozitif gerek dîni yönden geliştirmesi, vâr oluş felsefesini daha iyi çözümlemesidir. Dîni yönden kendini geliştirdikçe; niçin yaratıldığının derûni tefekkürü içinde olur ve kendisini yaratan zâtı yakînen tanıyabilmek için pozitif ilimlere başvurur. Astronomi alanında biraz araştırma yapınca; kâinat üzerinde var olan nizâmın alelâde bir şekilde değilde, bir yaratıcı eli ile oluşturulduğunu, zincirin son halkasında bir yaratıcının olduğu sonucunu çıkarabilir. Kişi pozitif ilimleri araç olarak kullanarak dîni vechî ile yaratıcısına olan inancını kavîleştirip dîni vecîbelerini yerine getirdikçe dünyevî ve uhrevî saadeti elde etmiş olur. 

2- Kendisini kurtaramayan başkasının yardım çığlığına koşamaz. Kişi rûhi doygunluğunu ilim yolunda elde ettikten sonra toplumu, kendi beslendiği nûr ile aydınlatabilir. Nitekim Rasulullah (s.a.v) kişinin ölümünden sonra amel defteri üç şey harici kapanır buyuruyorlar. Bunlardan birisi de ilim talebesi yetiştirmek. Toplumu bir okul olarak derk etmemiz lazım geliyor. Şöyle bir düşününce, yeni öğrenmiş olduğumuz her bir şeyi kelimelere döküp, lisân-ı hâlimiz ile mânâya aks ettirdikçe  topluma “tebliğ” yaptıkça, tahsil ettiğimiz ilim ibkâ olur, yâni ebedîleşir. Dünyadan göç etsek dahî topluma kazandırdığımız bir çok kavram vesilesi ile hem toplumu anarşi terörizmin den kurtarmış oluruz;  hem de ahiret yurdunda rahat edebileceğimiz, suyu kesilmez bir pınarı kendi elimiz ile yapmış oluruz.

Kişi, kendinden ziyâde mensubu olduğu toplumu düşündükçe terakkî mümkün olur. Hem bu vesîle ile bir kâideyi dile getireyim: “Marifet, iltifâta  tâbidir.” Şahsî becerilerimizi, toplumun nazarına sundukça, şevklendirici tebriklerle birlikte geliştirici tavsiyeler almamız kâbil-i tatbiktir.

Toplum lehine çalışma yapmanın menfi sonuçları da olabilir. Toplum bizi yoldan çıkmış avâne gürûhuna dâhil edebilir. Bütün mesele bu riski göze alabilmektedir.  Rasullulah (s.a.v) bu riski göze alarak yola çıktılar.  23 senelik bir mücâdelenin akabinde yıkılmayacak bir ” İdeoloji Devleti ” tesîs etmekle kalmayıp kişiye dünyada iken cennet saadetini sundular. 

HİTÂM-I KELÂM/ MÜLÂHAZA 

Eğitim toplum için mi? Sorusu dahî mantık çerçevesinin dışında kalıyor. Eğitimi tahsîl eden de nihâyetinde toplumun herhangi bir ferdi oluyor. Toplum eşittir ferd , ferd eşittir toplum

Toplumun bir ferdi düzeltme/ıslah çabalarıda eğitim oluyor . Ferdin toplumu ıslah çalışmaları da lügatte eğitimin manası olarak geçiyor…..

Absürt Sinema: Güneşin Oğlu

Güneşin Oğlu da Olmak Mutlu Olmaya Yetmiyor

”Yapılan işin saçmalığı seyirci sayısıyla doğru orantılıdır.”


Yönetmen: Onur Ünlü

Senaryo: Onur Ünlü

Oyuncular: Haluk Bilginer, Özgü Namal, Hümeyra, Köksal Engür, Bülent Emin Yarar

Müzik: Doruk Somunkıran

Yapım: Eflatun Film, Funda Alp

Filmin Konusu

Bütün hayatını bir mucize bekleyerek geçiren Fikri Şemsigil, sonunda bu mucizeyi yaşar ve “Güneşin Oğlu” olduğunu öğrenir. Fakat yaşadığı mucize düşündüğünün aksine Fikri Bey’in hayatını altüst eder. Fikri Bey’in ruhu artık çevresindeki insanların bedenine girip çıkmaktadır. Sonunda Fikri Bey, bu kez yıllarca beklediği mucizeden kurtulmak için gerçeklerin peşine düşmek zorunda olduğunu anlar. Olaylar çığırından çıkmıştır. Peki, karşı apartmandaki dünyalar güzeli kız ne olacaktı?

Hayatta duyduğum en büyük yalan, “gerçeğin görece olduğu” yalanı. Neymiş efendim, gerçek güya kişiden kişiye göre değişirmiş. Herkes nasıl algılarsa öyle inanırmış! Hal bu ki, mühim olan, nasıl algıladığımız değil; neyi algıladığımızdır! Mesela insanı düşünün; siz onu aptal olarak gördüğünüz için, aptal olarak düşündüğünüz anda gırtlağınıza kadar kibre batmışsınız demektir. Bunu nereden mi biliyorum? Ben o adamım. Aptal falan da değilim, sadece sizin kadar hızlı düşünemiyorum.

Başıma ne geldiyse senin yüzünden geldi ama ben yine de meftunum sana.

Yaşlanmak gerçekten büyük mucize ama ben artık ondan daha büyük bir mucizenin olduğunu biliyorum.

O da ölmek!

Çünkü hayat başlayan bir şey olduğu gibi biten de bir şey olmalı.

Yaşadığınız en iyi seksi düşünün, yediğiniz en iyi yemeği, seyrettiğiniz en iyi maçı.

Eğer bunlar hiç bitmeyip hala sürselerdi şu anda en iyi değil en sıkıcı olacaklardı.

Hayat da böyle işte.

Eğer bir noktada bitmezse insanı canından bezdirebilir.

İyi ki ölüm var da hayatta he rşeyi yerli yerine koyuyor.

Nasıl diyorlar : ”Yaşasın ölüm !

Ne kadar afilli bir sözcük öyle değil mi? Kader.

Bir gün bir şölene davet edilirsin, gittiğinde bir bakarsın ki yemek listesinde adın yazılı.

Bir insanın düşebileceği en ulvi hata: kibir! Her şeyin en iyisini kendinin bildiğini düşünürsün. Her zaman kazanacağından eminsindir. Başka insanların hayatlarının senin için hiç bir önemi yoktur. Onlar, sen varsın diye hayattadırlar, sen daha iyi yaşa diye. Hatta bazen seni o kadar rahatsız ederler ki, bunların sayısı ne kadar az olsa o kadar iyi dersin kendi kendine. Bu yüzden de hastalıklı bir meydan okuma içinde oradan oraya saldırır durursun ve bu uğurda yalan üstüne yalan söylersin ve bu yalan bazen o kadar büyür ki kendine bile inanırsın ve zamanla kendini kandırman imkansız hale gelir. İşte o zaman, bir tane daha kendine ihtiyaç duyarsın; senin gibi olmayan ikinci bir sana…

Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen!
 Ülkü Tamer

Tüketim Çılgınlığının Felaket Sonu: Wall-e

Pixar ve Disney stüdyolarının ortak yapımı olan bu mükemmel animasyon filmi size yaşadığımız çağın çok çok ötesinde senelere ve bambaşka bir dünyaya götürecek. Bir öneri yazısına ‘bu mükemmel film’ diye başlamak ne kadar doğru, tartışılır elbette; fakat insanoğlunun sonunu düşünmeden fütursuzca yaşadığı bu çağda, hatta sonunu değil bir nesil sonrasını düşünmeden yaşadığı bu dönemlerde, uzak gelecekte karşılaşılacak yeni dünyayı gözler önüne seriyor.

Tüketim çılgınlığına ara vermeden, hız kesmeden devam eden insanlık dünyayı bir çöp yığınına, yaşanılması imkansız bir hale getirmiş başka bir gezegende tembellik ve hareketsizlikle zulmettikleri bedenlerinin obez hale dönüşmesiyle yaşamlarına devam ederler. Bu çöp yığınını temizlemek ise sevimli robotumuz Wall-e‘ye kalır. Wall-e bu çöplerden kendisine bir ev yapmakla uğraşırken artık sıkılmaya başlamıştır ki bir diğer sevimli robot Eve gelir ve aralarında film boyu yüzünüzü gülümsetecek sahnelere imza atacak o aşk filizlenir. Elbette henüz çöp yığınına dönüşmemiş dünyadaki aşk hikâyeleri gibi onların aşk hikâyeleri de türlü zorluklarla ve maceralarla karşı karşıya kalır fakat asla bitmez. Tabii robot dediğime bakmayın, gerek kocaman, anlamlı anlamlı bakan gözleri gerek seslendirmelerle Wall-e yüreğinize dokunacak…

Gelin biraz da bu anlam yüklü filmdeki birkaç göndermeye bakalım.

  • Tatlı robotumuz Wall-e’nin açılımı waste allocation load lifter-earth-classwaste allocation load lifter-earth-class yani atık tahsisi yük kaldırıcı – toprak sınıfı sevimli ilişkisinin bir diğer ortağı Eve’ninse extraterrestial vegetation evaluator yani dünya dışı bitki örtüsü değerlendiricisi.
  • Wall-e güneşten şarj oluyor ve şarjı tam dolduğunda bir ses çıkarıyor. Bu ses Apple bilgisayarı machintosun çıkardığı ses. Her akşam en sevdiği filmi ise bir Ipad ekranından izliyor. Uzay gemisinin otomatik pilot sesini yine macintalk seslendirirken tasarımlarda da Apple modelleri göz önünde. Yani anlaşılan o ki filmed Apple’a bolca gönderme var.
  • Wall-e dünyadan uzaya çıktığında üzerine bir sürü uydu takılıyor ancak bütün uydulardan kurtulup üzerinde tek bir uyduyla kalıyor işte bu da Sputnik.
  • Filmin sonunda Pixar logosundaki Luxo. Jr’nin ampulünün bozulmasıyla Wall-e yeni nesil tasarruflu bir ampulle değiştiriyor. Kırık ampulü ve kafasını okşuyor, manidar.
  • Uzay gemisindeki kaptan fotoğraflarının Pixar kadrosuyla oluşturulması ve kaptanların isimlerinin yazarlarının isimleri olması yine güzellikler arasında.

Oscar odüllü bu anlam dolu animasyonu once Wall-e’nin tatlılığı sonra Eve ile olan ilişkilerinin sevimliliği sonra da verilem mesajlar adına mutlaka ama mutlaka izlemelisiniz… Keyifli seyirler.

Yeni Başlangıçlara: Ezginin Günlüğü – Gemi

Her şarkının her insana hissettirdiği duygular, insanı elinden tutup götürdüğü (bazen de sürüklediği) anlar, anılar vardır. Bu yüzden değil midir kıymeti de? Her insana farklı etkiler farklı hissiyatlar uyandırır. Bazen de bir şarkı keşfeder paylaşmayız uzun süre kimseyle, belki de açık yaralarımızdır gizlediğimiz, kıymetli anılarımız…

Ah, küçücük gemi, sulara attın şimdi kendini, delisin
Ah, yakarlar seni, dönmezsin bir daha geri, delisin

Bazı adımlar vardır; yeni yollara, yeni başlangıçlara, yeni korkulara, yenilgilere, başarılara, başarısızlıklara açılan. Yeni şehirlere, yeni ülkelere, yeni dünyalara… Korka korka ama içimizde bir inanç, bir ereğin getirdiği azim, bir sevgi, bir tatlı güdüyle çıkarız yola. Geride bıraktıklarımız bazen bir aile, bazen en güzel anıların şahidi olan mekanlar, bazen dostluklar, bazen uykusuz geceler olur. İşte bu şarkı bana hep yeni adımlarımda arkadaş olur, güç olur tereddütlerle attığım adımlarda beni ileri iten.

Kime sorsam dönüşüm yok
Nereye gitsem mavi
Yelkenimde deli rüzgâr
Her yanım tuz, deliyim

Bir sahne canlanır gözümde bu şarkıyı her dinlediğimde. Bir otobüs terminalinde vedalaşma sonrası usulca koltuğa gidip el sallar bir insan. En büyük insan da olsa, vedalaşmalarda çocuk olur yürekler. O çocuk yürek, o küçücük gemi; engin denizlerde bir başınadır artık… Şarkı sizi mükemmel ezgileriyle içine çekerken, ondan bir daha kopamayacağınız bir bağla da gönlünüze ilişir sessiz sedasız.
Keyifli yolculuklar…

Ah, deniz olayım, tuzumu rüzgârda savurayım, deliyim
Ah, ne yelken ne yel, köpüklerde kaybolayım, deliyim

Murat Dölek’in Tahta Yürek’i

“Kafesin biri bir kuş aramaya çıkmış.” der Franz Kafka. Kafesin, yani aslında varlığın anlamını mümkün kılan şey içinde bir kuş olmasıdır. Dolayısıyla kafes, varlığının anlamının peşinden koşmaktadır. Evrende kapladığımız alanın ya da başka bir ifade ile işgal ettiğimiz yerin hakkını verebilmek bu anlam ile mümkün olmaktadır.

Heidegger’in dünyanın ruhunu kaybettiğini ısrarla dile getirişine inat, dünyada sahici varlıkların da var olduğunun kanıtıdır Murat Dölek’in atölyesi ve Tahta Yürek.

Evet, bir şey vardır, Tahta Yürek bize bir şeyi gösterir; fakat bu haliyle gösterilmemiş olanı akla getirir. Bu durum görünüyor olmanın bilmecesidir; ‘kendi’nin anlamıdır.

Bu düşünceler içerisinde sevgili Ferit Karaduman ile kalktık modern dünyanın bekleme odasına gittik. Başka bir ifade ile atölyenin yolunu tuttuk; “Bir ağaç nasıl ayaklanır?” öğrenelim diye.

1. Murat Dölek’in ve beraberinde Tahta Yürek’in öyküsünü dinleyelim önce?

İki tane kalp yapmıştım ahşaptan, birini bir arkadaşıma vermiştim, diğeri de kitaplığımda duruyordu. Birkaç ay kitaplığımda tahta bir kalp olarak bekledi. 2016 yılının mart ayında saat 22.00 civarında o kalbe elimi attığımda Tahta Yürek’i almış oldum. Tezgaha gittim ve gece 00.10 gibi ilk Tahta Yürek ortaya çıktı. Planlı bir durum söz konusu olmadığı gibi birdenbire ortaya çıktığını söylemek de doğru olmaz. Birikenlerin dışa vurumu ya da yalnızca sağ kolunun olması, kalbinin olması ve kafasının kitap şeklinde olması nedeniyle bilinçdışının sonradan anlam kazanması da diyebiliriz. Şekli itibariyle ilginç tepkiler aldığım da oldu. Mesela; “Neden sağ kolu var, sağcı mısınız?” gibi. Oysa dünyada emeği temsil eden sağ koldur, bu nedenle sağ kolun olması tercih edilmiştir. Bununla beraber kafanın kitap şeklinde olması, kitaba saygı denilebilir; fakat dikkat edilmesi gereken nokta açık bir kitap değil. Dolayısıyla içinde ne yazdığını bilemiyorsun; tıpkı insan gibi. Tahta Yürek, bir yandan çok kapalı bir kutu, bir yandan da çok evrensel; çünkü yurtdışından da oldukça olumlu tepkiler alıyorum.

2. İsim konusunda da biraz konuşmak istiyorum açıkçası. Başka bir şey de denilebilirdi çünkü. Kitap kafa gibi ya da şu an aklımıza gelmeyen bambaşka bir şekilde de isimlendirilebilirdi. Tahta Yürek olmasının, yürek kelimesinin ön plana çıkarılmasının, isim noktasındaki bu tercihinizin hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?

Aslında kendiliğinden gelişti. Fakat ne olursa olsun biz Ortadoğu’nun insanlarıyız. Birçok olaya duygusal bakarız, kalpten yürekten bakarız. Tahta kalp de denilebilirdi fakat yürek kelimesi daha sıcak, daha iyi ifade ediyor. Ayrıca ağaç, doğayla insanın arasındaki en önemli bağlardan biri. Topraktan geliyor ve insan eşya olarak kullanarak hayatının birçok evresine dahil ediyor ahşabı. Sanıyorum bu bağı doğru bir şekilde ifade eden kelime de yürek oluyor.

3. Modern dünyanın Pinokyo’su diyebilir miyiz?

Modern dünyanın Pinokyo’su derken oradaki çizgi çok önemli. Çünkü asla Pinokyo ile yarışmak gibi bir durum söz konusu olamaz. Fakat kalpsiz çağın kalbi şeklinde yorumlarsak evet, olabilir. Pinokyo’da yalan kısmı var ya bizde o şey yok gibi. Gibi diyorum çünkü tartışmaya açık aslında; çünkü o kafadaki kitabın içerisinde ne var bilmiyoruz. İnsanlar ne ararsa Tahta Yürek’te onu bulacağı için spesifik bir karaktere büründüremiyoruz. Fakat evrensel bir dili olduğuna inanıyorum, tıpkı yoruma dayalı her eser gibi.

Yapılan İlk Tahta Yürek

4. Birçok Tahta Yürek var aslında sizin eseriniz. Peki hangisi gerçekten sizin Tahta Yürek’iniz? Yani en çok size ait hissettiğiniz hangisi ve sebebi tabii?

Yaptığım ilk Tahta Yürek kesinlikle.

5. Tahta Yürek bir insan olsaydı nasıl bir karakteri olurdu?

Çocukların çok sevdiği, çocukların keyifle tanıştığı, danıştığı, koşarak yanına geldikleri bir karakter olurdu. Çünkü çıplak, açık… Çocuklar da daha çok şeffaf insanları severler, kokusu az olan, kirlenmemiş, açık ve net, içten pazarlıksız insanları… Dolayısıyla, çocukların koşulsuz şartsız yanına geldikleri bir karakter olurdu. Kendi sosyal hayatında da çok iyi, naif bir karakter olacağını hissettiren bir duruşu var.

6. Tahta Yürek ile ilgili düzenlenmiş herhangi bir etkinlik veya bir yarışma var mıydı? Edebi, sanatsal vb.

Samsun İl Kültür Müdürlüğü tarafından bir öykü yarışması yapıldı, fakat duyurular vs. biraz kısıtlı kalmıştı. Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere Türkiye’de birçok kitapevinde Tahta Yürekler mevcut.

7. Samsun’u sanat noktasında nasıl değerlendiriyorsunuz? Hem tiyatro bağlamında soruyorum bu soruyu hem de şehrin genel olarak sanat algısı bağlamında?

Samsun, estetik noktasında biraz problemli bir şehir. Sanat bağlamında da aslına bakarsanız eksilerde değerlendiriyorum şehrimizi. Sanat olmasa farkına varacak insanlar çok çok az Samsun’da. Mesela bir tiyatro oyunu olmasa bu durumun farkına varacak ya da bu durumdan rahatsız olacak kişileri düşündüğümüzde Samsun’u etkileyecek bir oran çıkmaz neden sanatsal bir etkinlik yok diye. Samsun çok kozmopolit bir şehir, bu kadar farklılığın ortasında bir sanat birikimi olması gerekiyor normalde. Fakat Samsun’da böyle bir gıdaya, sanat gıdasına, ihtiyaç duyulmuyor ne yazık ki; kötü yemekler var mesela, kötü lahmacun var, kötü sunumlar var, kötü balık pişiriliyor, kötü tatlı yapılıyor. Yalnızca yapmış olmak kısmıyla ilgileniliyor.

8. Tahta Yürek’in Samsun dışında farklı şehirlerdeki macerasından da söz edebilir misiniz biraz?

Geçen yıl Çankaya Belediyesi’nin Sinetopya grubu ile birlikte yapmış olduğu çocuk filmleri etkinliğine atölye çalışması olarak katıldım. Nasrettin Hoca Ortaokulu’nda çocukların karşısına geçip çocuklarla birlikte Tahta Yürek yaptım. Trabzon Şalpazarı ilçesindeki yatılı bölge okulunda çocuklarla birlikte TRT’deki belgeselimi izledik. İzmir’de fuar sürecine dahil oldum yine Tahta Yürek ile birlikte.

9. Tahta Yürek dışında başka bir üretiminiz var mı?

Son dönemde ‘Okur Yazar Bavulu’ yapıyorum, ‘Gezen Kitaplık’ımız var. Tahta Yürek dışındaki üretimlerime bu minvalde şeyler diyebiliriz.

Okur Yazar Bavulu ve Gezen Kitaplık

10. Son olarak biraz da Tahta Yürek Oyununuz hakkında konuşalım istiyorum. Biraz da ondan söz edebilir misiniz?

Yıllardır en büyük hayallerimden birisiydi; sahneye çıkacağım ve sıfırdan bir Tahta Yürek yapacağım. Yapıyormuş gibi değil, yapmış gibi değil, gerçekten orada bir Tahta Yürek yapacaktım ve ortaya çıkınca seyirciye hediye edecektim. Bunun aynısını da yaptım. Çok araştırdım sıfırdan çıkıp sahnede böyle bir şey yapan var mı diye. Yapmış gibi olan var kil kullanarak ama bu şekilde sıfırdan bir eseri tiyatro sahnesinde yapan kimse bildiğim kadarıyla yok, bu noktada da dünyada bir ilki gerçekleştirdim diyebiliriz. Sahnede gerçekten, sıfırdan bir Tahta Yürek yaptım. Samsun’da bunun karşılığı çok çok düşük oldu. Çünkü insanların istediği bir şey değildi; insanlar sahneden bir mesaj almak istiyor. Tahta Yürek tiyatro oyununda böyle bir mesaj yok. Sıfır mesaj kaygısıyla çıktığım bir ustanın kendi atölyesindeki iç dünya oyunu. Zaten bir mesaj kaygısı da Tahta Yürek’e ters bir durum olurdu; çünkü herkes ne mesaj almak isterse onu bulacak Tahta Yürek’te. Mesaj yoktu, fakat bir hikayesi elbette vardı. Buradaki temel hikaye şu aslında, çevremizde o kadar insan var ki kapalı kutu içerisinde, kendi duvarları içerisinde bir şeyler yapıyor; bu bir yazar da olabilir, ben de olabilirim. Burada da usta kendi iç dünya oyunlarıyla bir Tahta Yürek ortaya çıkarıyor; ustanın hayatı yani özetle. Dışardan görünen görüntünün içeri girip seyredilmesi.

Bu röportaj da 24Okur’dan sizlere hediye edilen bir Tahta Yürek. Murat Dölek’i dinledik; fakat şimdi, yapılan her Tahta Yürek’in aslında tamamlanmamış bir bütün oluşu, yani sahibini bulduktan sonra dinleyici olması gibi, Murat Dölek bizi dinleyecek, bizim Tahta Yürek’imizi…

*Fotoğraflar için Uygar KARATAŞ’a teşekkür ederiz.

Canlılar Aleminin Enleri “Absürt Gezegen”

Bugünün dizi önerisi bir belgesel dizisi.

Netflix yapımı Absürt Gezegen; dünyada varlığından bile haberdar olmadığımız birbirinden ilginç canlıları ve onların yaşamlarını anlatıyor.

Belgesel dizisi sıkıcıdır diye düşünmeyin. Adı üzerinde Absürt Gezegen. Canlıları “doğa ana” kendi diliyle anlatıyor. Bölümler kısa ve eğlenceli.
Hayvanlar alemini seviyor ve merak ediyorsanız kesinlikle izlemeniz gereken bir belgesel dizi.

1 sezon ve 12 bölümden oluşuyor. Bütün aile birlikte izleyebileceğiniz, küçük çocukların sıkılmadan yeni bilgiler öğrenebileceği ve eğlenebileceği bir belgesel dizi. Güzel bir hafta sonu etkinliği arıyorsanız bu diziye başlayın.

Sinekler, karıncalar, balinalar, köpek balıkları, maymunlar, aslanlar, kaplanlar hatta solucanlar. Bütün gezegen tek bir dizide toplandı. En komik halleriyle. İyi seyirler!

Bir Yaşamdır: Toprak Ana

Toprak Ana romanda doruk noktasıdır. Bu durum, savaşların acı yüzünü cepheye gidenlerin bizzat savaşanların gözünden değil de arkada onları bekleyenlerin gözünden eşlerini, annelerinin yaşadığı sıkıntıları, zorlukları, çektiği acıları ve duygusal çöküşleri güzel ve yalın, çarpıcı bir üslupla anlatır. Olayda yazar anlatıyı bir çocuğun ağzından anlatır.

Savaş kitabı olmasına rağmen içinde savaş sahnelerini canlı görebilmek mümkün değildir. Savaş ve acıyı cepheden birebir aktarmaz, lakin hiç bahsetmeden bu esere her şey çok başarılı bir şekilde yansır. Cengiz Aytmatov’un tek seferde okunabilecek muazzam eseridir. Kadın, toprak gibidir, özdeştir, anadır. Besler, büyütür. Kitap da Tolganay için (kadın kahraman ) Toprak ana öyle tasvir edilir. Yazar, Tolganayı, ailesindeki tüm erkekleri şehit veren bir evin, yuvanın savaştan önceki mutlu günlerini, huzurunu, savaştan sonrada acıyı hüzün dolu anılarını sunar. Cengiz Aytmatov bu kitabında, yüce gönüllü büyük kadın Tolganay’ın yürek burkan öyküsünü bize sunar, zordur Tolganay gibi, Toprak gibi bir kadın olmak. Toprak ana tüm kadınları temsil eder. Tolganay ana evrensel kadının bir göstergesi, işaretidir. Tolganay gibi daha nice kadınlar tanıyan, gören ve onları anlayan kitaplarında yer veren, bilen, hisseden Aytmatov, bu figürde; savaşı, yıkımı, acıyı, umudu, yalnızlığı yaşayan tüm kadınları bir olarak ifade eder, söyler, sembol kişiliktir. Tolganayı yaşamak kocasını, çocuklarını, ailesini kaybedip hala ayakta durabilmek, direnmek. O topraklarda nice Tolganaylar yaşar, yetişir, büyür ama kimse bilmez anlattıklarını. Kadınıngücü, umudu, dirayeti, inancı, merhameti bu kadar güzel anlatılır, işlenebilirdi ancak. Okunurken, eserde başka türlüsü mümkün müdür? Onca yıldır insanlarla iç içe yasayan Toprak ananın insanların neden savaştığını çözememiş olması da göze çarpan ayrıntılardan biridir. Savaşlarla, yıkımlarla, kavgalar ile kan ile bir yere varılamayacağını Toprak ana romanında Tolganay ana karakteri üzerine kurularak anlatılır.

 Sen söyle bana ey Toprak ana insanlar savaşsız yaşayamazlar mı?

Kitapta Tolgonay adlı Toprak gibi güçlü, mücadeleci bir kadın görürüz. Tarlasıyla dertleşmesiyle ona içini açmasına tanık oluruz. Tolgonay küçük bir çocukken toprakla tanışmıştır, dost olmuştur. Önceleri toprakla mutludur, memnundur. Toprağı sürüp, geçimini sağlamaya başlar. Zamanla o da aile bireyleri gibi bir toprak işçisi olur. Hayatını toprakla kazanır. Tolgonay büyür genç bir kadın olur kendisi gibi işçisi olan Suvankul adında bir gence âşık olur, evlenirler. Tarlalarda çalışarak geçimlerini sürdürüp yaşarlar. Tolgonay ve Suvankul’un üç oğlu dünyaya gelir. İsimleri; Kasım, Maysalbek ve Caynak’tır. Tolgonay ve Suvankul bundan sonraki görevleri hayatları çocuklarının geleceği, yaşamı içindir. Tüm çabaları bu yöndedir. Çocuklar büyür, birer genç delikanlı olurlar. Kasım babasına benzer, traktör sürer. Maysalbek, öğretmen olmak için köy okulunu bitirip şehre gider ve en küçük çocuk Caynak bir kurula başkan olur. Bir müddet sonra Tolganay’ın oğlu Kasım evlenir. Aliman adında bir gelin gelir eve, Tolgonay gelinini kızı gibi sever, sahip çıkar. Bir anne, kadın şefkati ile sarar. Tolgonay, Suvankul, Kasım ve gelin Aliman hasat zamanlarını tarlada, bahçede beraberce el birliği ile ailece çalışıp hayatlarını geçirirler. Mutludurlar her şey bir düzende seyrinde devam ederken Bir gün kara bir haber savaş çıktığı haberini alırlar. Güzel giden tüm her şey bundan sonra kötü gider, felaket gelmiştir. Köydeki erkekler askere çağrılır. Kasım da gider, Kasım’ın ardından da ailedeki diğer erkekler, bütün ailedekiler savaştadır. Kadınlarda, köyde yalnız amansız bir savaşa esir olurlar. Tarla ekme işleri, tarım, çift, bağ, buğday hasadı, hayvanlar kadınların eline kalır. Bir yandan da cepheye yemek, erzak, cephane sorunu mücadele ederler. Kadınlar, umudunu yitirmezler, güçlüdürler, umutludurlar. Savaş tüm hızıyla devam ederken, cephedeki erkek yetersizliği baş gösterir.

Zaferin gelmesi yakındır, fakat sıkıntılar çok büyüktür. Acılar yıkıma uğramıştır. Kadınlar direnir, bir süre sonra savaş sona erer. Cephelerden gelen, evlerine dönen askerler işlerin başında tarlalarda çalışmaya başlarlar. Savaşın izleri yavaş yavaş silinir, fakat Tolgonay gelini için üzülür. Onun evlenmesini ister, ancak Aliman evlenmez. Güz aylarında sürülerini otlatmaya gelen bir çoban, Aliman’ı hamile bırakır bir süre sonra, Aliman hastaneye götürülürken yolda doğum yapar. Bebeği dünyaya gelir ve bir oğlu olur. Aliman hayatını kaybeder. Tolgonay ismini Canbolat koyar torununun. Torununa sarılır, onunla hayata yeniden tutunur, yine zor şartlar altında büyür torunu. Bütün bu olaylara bitmeyen bir kıtlık ve açlık eşlik eder, zorluklar hiç bitmez. Tolganay’ın sık sık dertleştiği sırrını, derdini her şeyin başladığı ve bittiği kaynak olan Toprak Anaya anlatır. Toprak gizli ve tek dostudur ananın sırdaşı, ailesi…

Toprak Ana romanında; insanın çok büyük paralara, mutluluklara ihtiyacı olmadığını, küçük mutlulukların yeteceğini, toprak üstünden geçim sağlayarak, üreterek, çalışarak ailesiyle, çocuklarıyla ilgilenerek mutluluğa ulaşabileceğini anlatır. Sadeliği, mutluluğu Cengiz Aytmatov’un savaş karşısında duruşu, fikri, tavrı şöyle belirir: “İnsanlar ne zaman bir savaş başlatacak olsa onlara şöyle diyorum: ‘Durun! Kan dökmeyin!’  Şimdi de tekrar ediyorum: ‘Ey dağların, denizlerin öbür tarafındaki insanlar, siz ki mavi göğün altında yaşıyorsunuz, savaş neyinize gerek?” cümlesi ile gözler önüne serilir. 

Papaz

Bir kumar masasıysa hayat
Ben en şanssız oyuncusu
İnsan merak eder
Neden ben hep sonuncusu
Bir gün fikrimi değiştirmeli
Bu masanın sahtekar kurucusu
İşte karşında kış gecesi
Bu tüm risklerin sonuncusu