Bir Dizi Önerisi: The Queen’s Gambit

Dizinin Künyesi

Orijinal Adı: The Queen’s Gambit

Tür: Dram

Yapımcılar: Scott Frank, Allan Scott

Oyuncular: Anya Taylor Joy, Chloe Pirrie, Bill Camp, Matthew Dennis Lewis, Russel Dennis Lewis

Ülke: Amerika

Bölüm Sayısı: 7

Ortalama Süre: 50 dk.

Dikkatimi ilk önce tahta çekmişti. 64 kareden oluşan bir dünya. Orada kendimi güvende hissediyorum. Kontrolümde, egemenliğimde olabiliyor. Öngörmeye müsait. Zarar görürsem tek suçlusu benim.

Ekim ayında Netflix’te vizyona giren The Queen’s Gambit, yayınlandığı ilk günden itibaren büyük ilgi gördü. The Queen’s Gambit, gerçek bir hikayeye dayanmıyor. Ancak dizideki karakterlerde geçmişteki satranç ustalarından esinlenildi. Dizi Walter Tevis ‘in kitabından uyarlanmıştır.


Annesi, Beth ile ne yapacağını bilemeyip her ikisini de öldürmek üzere büyük bir trafik kazası yaptığında 9 yaşındaki küçük Beth yara almadan kurtulur ve bir yetimhaneye yerleştirilir. Babasını da hiç tanımamış olan Beth artık yalnızdır ve hayatta tek bir amacı vardır. O da satrançta en iyisi olmak. Toplumdaki kadın-erkek eşitsizliğini de ilk olarak satranç tahtası ilgisini çektiğinde ve nasıl oynandığını öğrenmek istediğinde fark eder: kızlar satranç oynamaz cevabıyla. Ancak Beth vazgeçmez ve artık evi olan yetimhanenin hademesinden satrancın inceliklerini öğrenmeye başlar. Beth’in yeteneğini ilk fark eden kişi de hademe Mr. Shaibel olur. Yaşıtlarından farklı ilgi alanları olan Beth, yetimhanede verilen sakinleştirici haplara giderek bağımlı hale gelir. Lise çağına geldiğinde bir aile onu evlat edinir. Ancak Beth burada da bir baba figüründen uzak kalır. Başarı basamaklarını bir bir tırmanan Beth, onu evlat edinen annesiyle birlikte ülke ülke gezerek satranç turnuvalarına katılmaya başlar. Henüz bir çocukken biyolojik annesi intihar eden Beth, onu evlat edinen annesinin de ansızın ölmesiyle kendi zihninde kaybolmaya ve bir yıkıma doğru sürüklenmeye başlar. Bu kayıplar onun için dibe vurmaktı; belki vezirini kaybetmekti kendini şah olarak düşünürsek. Ezeli rakibi Borgov’a yenilmesi de yine başka bir kayıp olarak karşısına çıkıyor. Yaslarını düzgün tutamaması, alkole ve haplara sığınması onu neredeyse yaşam amacı olan satrançtan uzaklaştırıyor. Burada “tutulmayan yas” kavramını açmakta fayda var: Beth, ikinci kere anne kaybıyla beraber tüm geçmiş kayıplarının anısıyla da yüzleşmeye başlıyor. Çünkü her güncel kayıp aslında geçmişteki kayıpları özetler, tetikler ve onları yeniden görünür kılar. “Ben”in yası varsa ve bu yası yaşayamadıysa gündemdeki olaylar, yaşananlar “ben”in yasını tekrar canlandırır. Yıllar geçse bile “ben”in yasının tekrar ortaya çıkmasına neden olur.

Tutulamayan yas demek anlamlandırılamayan travmalar demektir. Ötekinin ölümüyle bende kalan yan o kadar azdır ki bu travmatik bir nitelik taşır. Ben artık bundan sonra o yası bir şekilde ele alıp, irdeleyip bu kaybı “Evet, bu kaybolmuştur. Ben artık onun olmadığı bir dünyada yaşıyorum” deyip hayata yeniden başlamamı mümkün kılmaz. Çünkü bu o kadar büyük bir travmadır ki onun gittiğini ve gelmeyeceğini düşünmek benim için öylesine travmatiktir ki bunu reddeder, yadsır, olmamış gibi yapar. Bu bir bakıma esasında “ben”in sürekli yas içinde olmasıdır. Beth biyolojik annesi öldüğünde bu durumu yaşadı. Bu, Beth’in daha sonra olabilecek kayıplara önemli bir duyarlılığıyla ilgilidir artık. Hayattaki kırılganlığını arttırır. Benlik yasın zemininde insanları, dünyayı ve var olan ilişkilerini değerlendirmeye başlar. “Ben”in hayatımı önemli ölçüde zorlaştıran bir şeydir. Tutulamayan yas “ben”in en önemli kırılganlığıdır. Anlamlandıramadığı bir kayıptır. Ben bu anlamlandıramadığı bir kenara koyar. Bu yasta bir şekilde örtülür, bir kenara konulur. Hayata devam eder. Ama her küçük kayıp o yasla ilgili, o tutulamayan yasla ilgili kaybın acısına dokunur. Ona temas eder, onunla kısa devre yapar. Ben son derece hassas, tepkisel olur. İşte Beth’in onu evlatlık edinen annesini kaybetmesi, biyolojik annesinin tutulmayan yası, kaybın acısına dokunur. Herhangi bir olayda gerçekleri görmeyle ilgili korku duyan o yasa göndermeler yaşar. İyi gömülmemiş olanlar hortlaklar hayatında dolaşırlar. Bir örnek vercek olursak sevgili kayıpları da böyledir. Ayrılık da bir kayıp, illa ölmesi gerekmiyor. Buna narsistik mortifikasyon da deniliyor. Narsistik olarak “ben”in ölmesi demektir. Kişi “ben”ini onun üzerinden sever çünkü. Kendini sevmemeye başlama. Bazı ölümlerin ardından kişinin de somut ve soyut olarak ölmesi buradan ileri geliyor. Şimdi demek ki ben ötekini kaybedince şu soruları soruyorum: “O gittikten sonra benden geriye ne kaldı? Ne kaldı bende? Şimdi ben neyim?” Tam da yas bunların cevaplarıdır. “Yeniden başlayabilir miyim? Yeniden kendimi kurabilir miyim? Yeniden bir şeyleri sevebilir miyim? Yeniden hayattan zevk alabilir miyim?” Bu her yas yaşayan insanın bir parçasıdır. Yas için sevilen bir insanım kaybı dedik ama bu bir ülkede olabilir, özgürlük de olabilir. Bu bir ideal de olabilir. Bütün bunların, yani bir insanın yerini almış soyut kavramların da kaybına karşı bir tepkidir yas. Bizim dünyayla ilgili, gelecekle ilgili, belli bir toplumsal ilişkilerle ilgili bir hayalimiz, tahayyülümüz varsa ve bunu kaybediyorsak, bunun olacağıyla ilgili inançlarımız zayıflıyorsa bu da bir yası gerektirir. Tabii bu konumuz olan sevilen birinin gelmemek üzere gitmesi yası, insanlık tarihi boyunca çok temel ritüellerle, taziyelerle anlamlandırılmaya çalışılan, ötekilerle paylaşılan bir süreç. İnsanlar bunu ötekilerle paylaşmak istiyorlar. Çünkü kayıp insanlara acı verir ve insan ruh sağlığı içinde acıdan kaçma gibi bir eğilim vardır. Bu yasın uzamasına neden olur. Yasın paylaşılması bu eğilimi bir şekilde hafifleten bir süre. Yas tutma süreci ötekini bir bakıma içinde gömme sürecidir. Beth de bu yas sürecini yaşadıktan sonra nihayet kendi benliğinde sade bir huzur buluyor. Kendi alanını korumak için insanları yıllar boyunca uzaklaştırdıktan sonra Beth sevgi ve takdiri hak ettiği şeyler olarak benimsiyor. Bu da kendi içinde iyileşme ve mutluluğa giden bir yola işaret ederek diziyi arınmayla sonlandırıyor.

Yazmaya on beş yaşımda şiirle başladım. Bu şiirler, ilk gençliğimin romantik tepkileriydi. Daha sonraları yalnızca kalemin ve dilin değil, bir alan olarak kâğıdın da imkânlarını sonuna kadar kullanmaya gayret ettim. İnsanın sözcükle her şeye ulaşabileceğini düşünen bir insanım. Çünkü söz yoksa insanı bir araya getiren bir şey de yok. Bir yerimiz varsa bu dünyada, o da birbirimizin sesini duymamız gerektiği inancındayım. O yüzden hayatımızdan sanat ve edebiyat eksik olmasın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir