27.3 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Efulim

 

Güneşin doğuşunu istemeyecek kadar hüzünlüyüm.

Beni arama efulim,

Yol meçhul,

Umudum bitik,

Gece zifiri hüzün,

Yokluğunda efulim.

 

Gel desem

Gelir misin?

Bir gece vakti;

Sahi ben,

Ben, her şeyden geçtim.

Bir senden geçemedim.

Sen neden gittin efulim!

 

Mağlup musun?

Mahçup musun?

Gün ışığım,

Seni yazacağım mısralarımda;

Beni bul efulim.

 

Ortak olabilir misin,

Uzatsam ellerimi?

Tutar mısın avuçlarınla?

Her şey henüz bitmemişken,

Susma, söyle gelir misin efulim?

 

Sizsiniz

 

Dağları, dereleri beklemekten yollardan olduk
Nergisleri, gülleri koklamaktan mavi koydan kaybolduk
Nicedir sevdamız kayıp, gök yüzünde artık siyah beyaz uçurtmalar
Diller kör, insanlık yabanî, boşaymış dağın ardına koşuşturmalar

Ağarmış seherin taşlanmış kederleriyle bezenmiş keyfiyet
Mefkûre yaydan çıkmış, alevler içinde küspe hürriyet
Nihayet, olduğunuzu söylediğiniz insanlar değilsiniz.
Kurulmuş hayallerin, yitik hatırları sarsın bedenlerinizi, kalpsizsiniz.

His

Bir his düşüyor aklıma

Duvarlarım devriliyor.

İlk şiirimi yazarcasına titriyor ellerim.

Satırların gizli ahenginde vücut buluyor sevdiklerim.

Bazen ipin ucunu kaçırıyorum.

Kalemimin ucu sivriliyor.

Yerden yere vuruyorum onları severken.

Ah bu ünlemler !

Rolleri büyük.

Bilhassa noktalar…

Noktaların yeri bir başka.

Sözün bittiği yere ne de güzel yakışıyorlar.

Aklımın eşiğine takılıyor bazı kelimeler.

Bir bir eksiliyorlar.

Olan yine özneye oluyor.

Tek Soruluk Szondi Kişilik Testi İle Kişiliğinizin Derinliklerine İniyoruz

Szondi Kişilik Testi, Léopold Szondi tarafından tasarlanmıştır. Testin amacı; kişiliğiniz, bastırılmış duygularınız ve bilinçaltınız hakkında bazı ipuçları vermektir.

[zombify_post]

Kırık Şiir

Gönlü buruk şiirlerin
Yüreği yaralı gecelerin
Pençesini geçirmiş günler
Vahşi ormanlarda tutsak edilmiş
Şiddetli fırtınalara maruz kalmış
Yüreği yangın yeri odacıklarının
Hazan vaktidir yine gecenin biriktiği vakit

Yüzün, ellerimin en nadide hatırası
Elin, tutabileceğim en amansız his
Kalbin, sevebileceğim son durak
Yolun, varabileceğim tek burak
Sen… Var olduğum, tek hayat

Yazamıyorum kalemim kırık
Tutamıyorum kulpu kırık
Nerden toparlasam oradan dağılacak
İçi pişip kızaran, dışı pişmeyen kurabiye gibiyiz
Dokunsalar darmaduman olacağız gibi
Yaşamak için, birkaç nevale yetecek gibi
Ölmek için ise, bir çift göz…

Darmaduman

Siyahımtırak Monologlar

Gökyüzünün kararmaya yüz tuttuğu bir devrin kırmızı yürekli siyahisiyim ben. Kızıl, kanlı bıçaklı dilimin ucundan çift başlı bir çatal yükselir; zehirler kelimeleri, zehirler mavilikleri. Ey kuzgun başlı kartal! Karşında işte tüm heybetiyle çaputlar bağladığın ağaç ve boynunu denize asmış kahverengi, çürük, tahtaları eksik kayık. Ve içinde ben, yalnızlık olgusunun ikiz kardeşi. Beyaz bulutlar kümelenirken tepemde, üzerimde uçan göçmen kuşlara sorarım; özlemle bezenmiş ayrılıklar yutabilir mi gönülsüz gönülsüz doğan güneşi? Sevgilisi kamerden ayrılalı şems bir daha serpmedi aydınlığını üzerime. Karanlık ihtilaller çıkardı mavi gökyüzümün güzel çehresinde. Ve ağardı saçları semanın, yüzü kararırken. Ayrılığın ağırlığı ölçülebilir mi? Ayrılamak… Süt tenli bir anneden, elleri nasır tutmuş bir babadan, bir sevgiliden veyahut yüzündeki kadın çehreli kamerden. Ölçülemez bana sorarsanız. Sekiz oktavlık isyan şarkıları boyarken annemin beyazlığını siyahlara, ayrılığın yalnızlığından korkan çocuk o an büyüdü, kabuklarını parçalarken.

Ve işte benim ben! Altımda uçsuz bucaksız siyah bir deniz. Üstümde güneşini kaybetmiş bir gök. Karşımda umutlar bağladığım kökleri kurumuş bir ağaç ve kulağımda canhıraşane çığlıklar; çıldırmış olmalı göçmen kuşlar. Yalan söyledim. Yalnızlıktan korkan çocuk büyümedi bir türlü. Yalnızca mahkûm edildi karanlığın kızgın sularının girdabına. Çok şey denedim geçen süre zarfında… Kağıttan dört kayık yaptım; kayığım denizdeki tek yalnız kayık değil demek için. Ağacıma ışıklar astım; güneş beni terk etse ne olur; benim ışığım bana yeter dedim. İçerisinde bulunduğum siyahlıklara inat bulutlardan bir tutam beyaz kumaş çaldım, üstüm paklanırsa kırmızı yüreğim belki gösterir kendini kıyafetimin altından. Tepemdeki kuşlar söyledi; kırmızı yürek siyah bir tene yakışmıyormuş… Denedim, ama olmadı… Ayrılıklarımın her bir kertesini boyayan yalnızlık haricindeki her şey, yalnız bıraktı beni. Göçmen kuşlar sevda türkülerini başka yerlerde tüttürmek için gitti. Gitsinler, onlar zaten yabancıydı tenimin siyahına. Kağıttan kayıklarım battı. Batsınlar, kağıttan hayır mı varmış! Daha yazılanların ağırlığını bile kaldıramayan kağıt, yalnızlığıma dost olacakmış (!) Güldürme beni Şüheda. Çok şey öğrendim geçen süre boyunca… Üç yaşında şiir yüzlü kadınlar gördüm. Otuz üç yaşında ağıt okuyan analar. İlk ağıdı komşum Hasibe’den dinledim. Bir ayrılık ağıdı; oğul ölmüş. İkinci ağıdı nenem Gülüzar’dan dinledim; ah oğul neden gittin. Annemin yüzünün deltalarında kahır gördüm, cefa içtim. Ve en müphem duygular beliriverdi göğüs kafesimde. Geçen 33 yıl boyunca ayrılık ağıtları ile büyüyen çocuk, ayrılığın göğüne terk edildi; siyah bir denizin içinde kırık bir kayıkta. Ne demiş Rumi; “Gel de  birbirimizin kadrini bilelim. Çünkü ansızın ayrılacağız birbirimizden.”

İçli içli Pinokyo’nun idamına ağlamıştım. Yalnız kalmıştı Gepetto Usta. Oysaki huysuz Pinokyo yalancının tekiydi; yalan söylemişti sana, Gepetto! Şimdiki yalancıların uzamıyor burnu. Uzasaydı eğer ayrılıklarımın sır perdesini aralardım. Özlem duymazdım geç(me)mişe. Hasibe sorardı oğluna neden öldüğünü. Suskun duvarların sessizliğinin yalanında boğulmazdı daha fazla. Gülüzar yakmazdı acıklı ağıtlar; uzasaydı ölüm haberi getiren kargaların burnu. Güneş tekrar aydınlatırdı göğümü; uzasaydı kamerin yanı başındaki huysuz yıldızın burnu. Neymiş başka galaksilerin güneşlerine vurgunmuş. Külliyen yalan! Ben ayrılıkların bağrında büyümüş yalnızlık güftesi. Yanı başımda kurumuş bir ağaç, altımda karalar bağlamış deniz, üstümde yüzü ağaran sema ve annemin ayrılığınının mayasında yoğurduğum ipe asılasıca yalnızlığım. Söyleyin lütfen! Hani her Adem’in kaburgasından yaratılır ya bir Havva. Ben Havva! Kaburgamdan yaratılacak mı bir Adem?

Zaruri Şiir

Aşk nedir ki?
Kim bilebilir ki hangi mevsimdeydi?
Benim yazımda susuz kalmış,
Bir avuç toprak gibiydi.
Benim kışımda gönüllere çığ düşüren,
Bir afet yeri gibiydi.
Aşk nedir ki?
Kim bilebilir ki hangi mevsimdeydi?
Bizim baharımızda iki kişilik,
Kalbimizde tek kişilik,
Düşündükçe ahirlikti.

Sen

Ne zaman ki bir ağacın gövdesine yaslasam başımı
Göz kapaklarım ağırlaşsa,
Uykuya meyletsem
Sen gelirsin gözümün ucuna
Rüya gibi güzel,
Rüya gibi kısa.
Senin kokunu her neredeyse bulur getirir rüzgar.
Dallara konan kuşlar
Adını öter durur.
Uğur böcekleri misafirim olur.
Senin esamen dahi yokken
Seni hisseder yapraklar
Titreyerek düşerler üzerime.
En çok gökyüzü tanır seni
Ona senin yüzünü gün gibi çizmişimdir.
Mavi bana hep seni hatırlatır.
Sen hep maviydin zaten.

Uzun İnce

Yolculuklar yaşanıyordu hayatta
Kimisi isteyerek, kimisi denk gelerek
Hayatı yol yapıyordu insanoğlu
Sonunun ne olacağını bilmeyerek
Mesela sayfaları yırtıyordu
Yolun bir yerini yanlış çizerek
Ama şunu bilmiyordu
Bu hayata kasislerde gerek
Gece saati kimsesiz sokaklarda
Yanıp sönen ışıklar gibiydi hayat
Kimisi isteyerek yanardı
Kimisi istemeyerek

Dem

Figân

Atf-ı ihaneti kısmetse arzın

Bırak dönsün felek…

Dönsün ki mazlumun ahı, zalimin bahtı olsun.

Bir feryad-u figansa gayen

Bırak çıksın gönülden…

Çıksın ki duysun aşk-ı naranı evkân.

Teşbih-i caizse aşkın buluta

Bırak salsın gözyaşını…

Salsın ki; bereket, can olsun canâna.

Uğrunaysa her şey bir beyhude

Dokunma Dîl-i Bîmar’a…

Dokunma ki; olmaya bir dîl-i Bîmar daha.

Korkuyorum

Korkuyorum

Dümdüz bir boşluktayım
Sensizlikten esen rüzgar nefesimi kesiyor
Bulutlar ışığımı kapatmış
Yolumu bulamıyorum karanlıkta
Korkuyorum!
Tam şuan da gelmelisin, elimi tutmalısın

Kar yağmalı şimdi
Biraz olsun aydınlatmalı yolumu
Karanlık dünyamı beyaza boyamalı
Ya yağmazsa
Ya karanlık ve rüzgar boğarsa beni
Korkuyorum!
Tam şuan da gelmelisin, elimi tutmalısın

Bir ışık gördüm uzakta
Koşuyorum ama yetişemiyorum
Sen misin o ışık
Eğer sensen ne karanlık ne fırtına
Engel olamaz bana
Ama ya sen değilsen
Korkuyorum!
Tam şuan da gelmelisin, elimi tutmalısın

Söyleyeceklerim Var

Yazasım var, ne yazacağımı bilmeden. Kaleme dokunasım, içimi dökesim var.

Söyleyeceklerim var.

Nedensiz, nasılsız, hesapsız, sadece içimi dökmek için anlatacaklarım var. Söylemek, cümlelerle mi olur hep? Konuşmadan da söyleyebilir mi insan? Bakarak, dalarak, susarak kimi zaman, söyleyebilir mi ki? Anlatabilir mi bir bir yürekten dökülenleri?

Anlatacaklarım var çünkü geçiyor dakikalar.

Farkına varmadan biz hayatın, zamanın, anın, geçip gidiyor ömür, durmadan. Bir gönle dokunmadan, bir el tutmadan belki de. Bir yara sarmadan, bir yüreğe şifa olmadan geçiyor zaman.

Günler geçiyor.

Umuda tutunmadan, hayal kurmadan, heves etmeden belki de. Geliyor ve geçiyor, salılar, çarşambalar, cumartesi ve pazarlar.

Bir dur demeli şimdi akıp giden ne varsa. Durup dinlemeli, yaşamalı, hissetmeli.

Uyanmalı, her gün yeni bir hakikate, yeni bir heyecana belki de. Ümide, tutkuya, sevdaya, huzura, bizi ayakta tutan sebep her neyse, ona uyanmalı. Yoksa eğer, bulmalı, aramalı.

Derin bir nefesin içine hapsedip korkuyu, acıyı, hüznü, salıverelim gitsin şimdi semaya.

Anlatacaklarım var çünkü geçiyor dakikalar.

Güreşçi Bir Baba ve Kızları: Dangal

Dangal filminde hepimizin Hint filmlerinden çok aşina olduğu bir kişi ile karşılaşıyoruz: Aamir Khan. Aamir Khan’ın filmlerinin ne kadar kaliteli ve anlamlı olduğunu fark etmeyeniniz yoktur. Bu filmde çok güzel bir konuya değiniyor.

Dangal Filminin Konusu Nedir?

Dangal filmi, gerçek bir hikâyeye dayanıyor. Böyle harika bir filmin gerçek bir hikâyeye dayanması etkileyiciliğini de epey arttırıyor. Film şu şekilde ilerliyor:

Mahavir Singh Phogat isimli güreş hayranı olan bir adam var. Bu adamın en büyük hayali de bir erkek çocuğu olması ve çocuğunun güreşte dünya birinciliği kazanmasıdır. Fakat erkek çocuğu deği de iki kız çocuğu olur. Bu iki kız çocuğuna güreş öğretmeye karar verir ve hayaline bu şekilde ulaşabileceğine inanır. Fakat orada yaşayan herkes kız çocuğu güreş mi yapar zihniyetindedirler. Kız çocukları onlara göre evlendirilmeli ve evinde kocasına hizmet etmelidir. Mahavir Singh Phogat bu insanların zihniyetinin aksine kızlarına çok inanır ve bıkmadan usanmadan onları güreş müsabakaları için hazırlar. Kızlarda çok iyi iki güreşçi olurlar. Hayatlarında bazen düşüşler yaşasalar da babalarının yaptığı bu önemli şeyi hiçbir zaman unutmazlar.

Aslında film pek çok önemli konuya değiniyor. Özellikle de kadınlara bakış açısı konusuna. Bir babanın o dönemin zihniyetine karşı böyle bir başkaldırıda bulunması önemli bir adım aslında. Ne yazık ki her dönemde kadınlar belirli bir kalıbın içerisine sokulmaya çalışıyor. Ama bu önyargılı insanlar bilmiyorlar ki kadınlar istedikleri zaman her şeyi yapabilirler.

Bazı sahneleri izlerken gözyaşlarınıza hakim olamayacağınıza eminim. O kadar heyecanlı ve duygusal bir film ki bence beğenmemek mümkün değil. Filmi izlediğinizde düşüncelerini benimle paylaşmayı unutmayın. 🙂

Şimdiden iyi seyirler dilerim…

Meftun

Ruhum sana meftun

Sen ki bana efsun

Usulca başımı kaldırıp gökyüzüne doğru bakıyorum,

Seni görecek gibi oluyorum.

 

Geçen zamanı özetliyor yüzümdeki çizgiler

Hiçliğe gömülüyor,

Yumdum gözlerimi

Belki geçer diye…

 

Ve ben senin varlığına meftunum!

Varlığından geçiren duygu ve inşirah,

Edep ve sükutun harını seçer.

Sessiz düşündüm.

Bu şehir çoğu zaman ;

Sen oluyor.

Yüreğim bir sana meftun

Müptela isen bırak tevekküle.