24.1 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Doku

Hissettiğin kokunun bir sonraki evresi dokuyu görmek evresidir. Göz, alıştığını yitirmek istemez.

Pandemi süreci başlayalı tam bir sene oldu. Ne çok can gitti, ne çok şey kıymetsizleşti, nefes aldığımız milimden başka değerimiz yok. İnce eleyip sık dokumaktır emelimiz. Yoksa bir gazetede sudoku bulmacası çözer gibi beyinlere hükmetmek gayesini kastetmiyorum. Bilimde ‘Doku uyumu’ terimiyle ifadelendirilir. Fakat biz sözelciler, sağduyulardaki bileşimini kimya diye adlandırmayız. Buradaki doku, ruhun saydam, bakışın duruluğu, yüreğin kişiye ön yargı anestezisindeki tespitlerdir.

Mekanın fiziği insanın varlığınca mana kazanır. Jose Saramago romanında şöyle bir pasaj geçer; ’’Eczacı kalfası doktora konuşmak istediğini söyledi, yakalandıkları hastalık hakkında bir kanıya varıp varılmadığını öğrenmek istiyordu. Bunun şimdilik kesinlikle bir hastalık olarak nitelendirileceğini sanmıyorum diyerek söze başladı. Doktor, sonra gözleri kör olmadan önce kitaplarda okuduklarını çok basite indirgeyerek özetledi.’’ Hiçbir şey basit değildir.

Şaşkınlık içerisindeyim, katıldığım bir sempozyumda roman kurgusuna benzer olaya tanıklık ettim. Sosyal Bilimler Kent Tarihi hakkında düzenlenen programda eczacı hanımın görme engelli birey için ‘’Kör adam neden gelmiş ki?’’ Diyerek tık nefes yemeği yedikten sonra da sigara içmeye kapıya çıkması durumunda tamamen yorumsuz izledim. Sağlıklı düşünüyor muyuz? Her meslek ne kadar ruhuyla adanmış derecesinde üretim akıcılığında? Çalışmak ile hırs ve ihtiras bürünmesi arasındaki o muhteşem çizgi, ya bir duruşun vardır ya da göstermelik duruşun sır perdesini gizliyorsundur. Sanmak hissiyatının evvelinde işaretler görürüz. Mistik sezgilerden yeryüzünün hücre, doku, molekül ötesinde daha sinerjik yayıldığını kabul edelim. Neye hizmet ediyoruz? Varlığımızın amacını biliyor muyuz?

Cenk, çarpışmak, sahtelik ve gerçeklik taraftarlığı, şu çağın dokusuna; kimisi yarayı deşiyor mental yaraları çoğaltıyor, kimisi de tazelenecek sahi hayatın güz mevsimini silmek niyetiyle şeffaflığı irade paklığından kainata ışık merceği bırakıyor. Okyanus yüreklilerin bütünlüğü, dünyayı iyileştirecek.

Yangın Var Bana

Közü özü olanlara selam olsun!

İnançlarının alevini sormaya geldim,
Kendi kendime ne ettim?
Sabahlara kadar neyi beklettim?
Hakikaten de an bu andır…

Yangın var Baba! Yangın var!
Şu göğsümün içinde kıpırdanan, alevlerin coşkusu var.

Of içimde biriken şiirler de mi abayı yaktı!
Yaktı başını, bilmezken sonunu.
Alıp verdiğim nefes dahi ciğerimi kanattı,
Saplantıdan mı saplayandan mı bilirsin sorunu?

Yangın var Baba! Yangın var!
Şu göğsümün içinde saplanan, hançerin ateşi var.

Sevdiğim, gözüm, ciğerim, efendim…
Aşkın ateşinde tek emin yerdeydim.
Bu gerçeği ne zaman öğrenecektim?
En güzel saflaştırıcı ateş, en güzel vekilimden.

Yangın var Baba! Yangın var!
Şu göğsümün içinde sığmayan, ateşlerin cenneti var.

Aşktan haber verin bana, nerede aşkınız?
Derdi: Aradığı yolda seve seve teslim olmuştur.
Öylesine büyük sırlar taşıyan kalbin,
Aşık olmaktan başka çaresi yoktur.

Yangın var Baba! Yangın var!
Şu göğsümün içinde kurulan, aşığın yuvası var.

Yangın var bana! Yangın var!
Şu göğsümün içinde yokken var olan, bir bergüzar canım var.

Satırları Topla, Gözlerinde Ufala

İnsan cevaplamaktan korktuğu her sorudan kaçmakla, bilmediği topraklardan adımlarını kaçırmakla, kendisinin kıyısında durmakla meşhurdur. İnsanın kendisine ulaşması, iç’e konuşması kolay değil. Mesela sen Ormangülüm; kendi sesini kendine duyuramamakla tanınıyorsun yeryüzünde. Üstelik senin bir adın da Asude…

İnsan saatlerce oturabilir bir aynanın karşısında. Yürüdüğü yolların ayaklarında bıraktığı izleri seyredebilir. Dokunduğu duvarların dokusunu yeniden hissedebilir ellerine bakarken. Bakışları sol omzunun üstünde gezdiği anlarda tanıdık bir sızı acıtabilir içini. Yüzüne bakıp hikayesini okuyabilir çizgilerinde. Ama hiçbir aynada kendisinin karşısına oturup gözlerinin içine bakamaz insan. Çünkü gözlerin kulakla duyulmayan bir sesi vardır. İnsan gözlerine baktığında kalbinin konuşmasını dinlemeye başlar. Mesela sen Ormangülüm; kendi bakışlarını kendi gözlerinden kaçırmakla, kalbine sağır olmakla tanınıyorsun yeryüzünde. Senin bir adın da Ahraz hem de…

İnsan biriktirdiklerine rağmen devam eder. Toplasa, albümleri dolduracak fotoğraflara ve fotoğraflarda biriktirdiği gözlerine rağmen yeni bir şeyler görmeye devam eder. Kulağına değen veda konuşmalarına, yarım kalmış seslere rağmen yeni bir şeyler duymaya devam eder. Kırılan hayallerine, biten baharlara, defterlerde kuruttuğu güllere rağmen ummaya devam eder. Sen tüm biriktirdiklerinle, kendine sakladıklarınla, içinde çoğalttıklarınla koca bir kalabalığa gerçek bir bütün olduğunu haykırmaya yeltenirsin. Cesaretini sunmak istersin; tüm biriktirdiklerine rağmen devam ettiğini görsünler istersin. O anda kaçtığın soru yakalar seni. İnsanın nasıl devam edebildiğinin yanıtını vermeni ister…

İnsan biriktirdiklerine rağmen devam edendir çünkü neyi ne kadar biriktirirse biriktirsin muhakkak bir eksiği vardır. İnsanız, hepimiz bir eksiğiz, bazılarımız çok. İnsan eksiklerini tamamlamak için devam eder…

Yazmak kolay iş değil. Kelimeler insanı bazen kendisiyle burun buruna getiriyor. Satır aralarına gizliyor insan o anlarda nefes nefese kalışını. Yazmak; bir seferde yazamadığın kelimeyi harf harf dağıtmak başka sözcüklere…

Üfledim Hepsi Uçtu Gitti.

  • Dersimin kitabı, hâmûş dudaklar!
  • Duyulmamış sözler, duydu kulaklar!
  • Gönül bir misine, nefes oltası.
  • Akıl bir virane, meçhul rotası.
  • Yüreğime sığdırmadıklarıma,
  • Usulca üfledim gökyüzüne.
  • Belki yorgun gözlerden
  • Akıp giden bir anı yağmurudur onlar
  • Küllendi söndü derken alevlendi yanıyor.
  • Hasretle yandıkça için için kanıyor.
  • Üfledim hepsi uçtu gitti.
  • Gerçekler değil virüs hakim!
  • Bu devirde,
  • Kimse duymasın diye
  • Karanlığa gizlendim odama
  • Çığlığa tutundu yüreğim…
  • Üfledim hepsi uçtu gitti.

Ben bir şairim, şiire üfleyen bir şair..

Prehistorik

Prehistorik bakışların

Tek hücreli gölgelerin 

Şeffaf sularında

Sallanan saçlarına beni anımsatırken

Sonbahara senin adını verdim 

Astığım tanıksız mısraların 

Son faili olan gözlerine. 

Çıkıp gelsem 

İnceldikçe ıslık çalan 

Rüzgar dokunsa ruhuma 

Ve 

Yağmur nöbetleri evcil bir hüznün 

Son perdesinde seni anımsatsa

Onca bilinmezlik akacak 

Özlem ırmaklarına.

Küçüklüğümü Özledim Anne

Bir insan hiç gözyaşını özler mi Anne?!

Ben özledim…

Gırtlağım yırtılırcasına içten içe (o) ağlamalarım…

Bir tek ağlamalarımla kendimi başkalarının gözünde farklı tutabiliyordum, bir tek ağlamalarımla içimi ferahlatabiliyordum.

Küçükken her şeye duygulanan, kırılan, incinen (o) saf halimi özledim, çok özledim Anne.

Kendimi müziğin akışına bırakıp gözlerimden, yanaklarıma doğru akan gözyaşlarımı özledim…

Küçükken hep benden büyük ablaları görünce özenirdim, büyüyünce ben de onlar gibi olacağım diye hayal kurardım.

Büyümek için can atardım lakin bilseydim büyümek gözyaşlarını yitirmektir;

Değil büyümeyi hayal etmek, büyümekten bile bahsetmezdim…

Biliyor musun Anne?

Bu hayatta bana bir şans verilseydi belki de şansımı küçülmekten yana kullanırdım.

Saf, kırılgan, her şeyi gerçeğe alan hayallerle uyuyan, küçüklüğüme dönebilmek için, sırf küçükken başımı senin dizine koyup saçlarımdan okşayarak uyuyakaldığım günlere dönebilmek için.

Anne!..

Ben küçüklüğümü çok özledim.

Bahtiyar Şiir

Rüzgarın esintisi vuruyor yüzüme
Katıksız sevgiler atılmış
Göğümün koğuşu dolmuş şimdiden
Birer birer dökülüyor içimin yalnızlığı
Hülyalı akşamın deniz kenarında

Ufak bir gezintiye çıkıyorum
Bir akşamüstü serinliğinde seviyorum seni

Çocuklar koşuyor renkli balonların ardında
Artık onlar gibi şen gönlüm sevda aralığında
Ufukta güneş, içimde yaşama şevkim
Dalında bir gül tomurcuklanıyor
Yerinde bir tırtıl güzelliğe bürünüyor
Dalgalara sığınak oluyor sahiller
Denizin ilk dokunulmazlığında seviyorum seni

Şimdi bir kucak dolusu sevda getirdim
Yeşilliklerin ardında koca bir arsa
İçimin genişleyen ufkunda umut ışığı
Sesimin uzandığı yerden yanık türküler…
Ahenkli dizeleri bırakıyorum âşıklara
Nâmütenahi satırlara gizliyorum hevesimi
En bahtiyar şiirlerle seviyorum seni

Nâmütenahi
Gönül hun oldu ezele
Giren han buldu güzele
Yolu yokuş olsa da ebede
Yazacağımız vardır gazele

İçeriden Sözler

Yürüdüğüm yolda gölgem ne yana düştü
Ne ara kaybettim benliğimi ruhlar çarşısında
Zamanı harçlık yapan delik cebimde tutmuşum
Yine kapısı hüsran eşiğinde çocukluğum

Büyümek isterken delice
Tut ellerimden çocuk!
Diyemedim
Diyemediğim pek çok şey gibi tozlu sayfalar ardına sakladım
Bir sır ki kuyular içinde
Bir ışık ki umut içimde

Anlayanlar ağlarmış
Gün olur ağladığımı anlarım
Öznesiz yaşar bayramlık sevinçlerim
Gözü yaşlı annelerin yüreklerine takılır hüzünlerim

Kulaklar kapansa da konuşan kalbimin sesi duyulur elbet
Yalanın efendi olduğu çağ da hakikat köle
Sultan Süleyman’a ne kaldı söyle

Çocuk

Tarih atmadan yaşayamamak
Nasıl da önemsiz kalacaktı oysa
Dünyaya gelirken ve giderken atılan tarih dışında
Seni bir tek böyle yâd edecekler unutma!
Sakın ha sevmeyi yarına bırakma
Çünkü bilirim, yarına bırakılan hep yarım kalır

Kelebeğimin Etkisi

Yarın gelecektim halbuki aklına,

Şimdi neden geldi ki ölüm başıma!

Arayış

Gözden uzak bir köy buldum sevgilim.

Baktım, gerçekten de kokunu duyamıyorum.

Hemen gereken işlemlere başladım.

Bilirsin, bugünün acısını yarına bırakmayı sevmem.

***

Heyecanlandım, hangi şarkıyla veda etsem bilemedim dünyaya.

Bu arada sen hangi şarkıyla gelmiştin dünyaya?

Yanılış

Bir ateş yakmışlar meydanda, sebebini bilmiyordum.

Sordum, yüzyıllardır bunun sayesinde dünya ısınır, dediler!

Evet, ben de şaşırdım. Ne garip insanlar var gerçekten.

Kayboluş

Araştırdım, aşk teknolojisi gerçekten çok gelişmiş.

Mesela sen kalbinin %1’ini ihtiyaç sahibi bir kelebeğe bağışlıyorsun.

O da senin aşkının bir göstergesi olarak, sevdiğin kişinin karnında uçmak için ehliyet sınavına katılıyor.

Çıkmış acılara birlikçe çalışıyorsunuz tabii ki öncesinde ve nihayet beklenen an geliyor…

Aşk’ı Var Yaratanın

Yazmak ibadetimdir, ibadetimdir şiir
Kalemimdir askeri cihat meydanlarının
Göğsümde gizli şehir, efendim olur esir
Selvi boylu esirde izi var yaradanın

Denizin mavi kokusu sinmiş dudaklarına
Dağlar kadar heybetli yemyeşil bakışların
Her hecende kıyamet, üflüyor gibi sûra
Bu mahşer meydanında sesi var yaradanın

Dünya samanlığında ben bir iplik sen iğne
Kül etmiş samanları içimdeki yangının
Bulmuşum şimdi seni şaşılmaz bu ahvale
Kader içinde sonsuz gizi var yaradanın

Bulmak değilmiş murat aramakmış gaye
Simsiyah da olmuşsun hani nerde yangının
Ateş ateşi yakmaz sen bir korkak pervane
Cehennemde kaçılmaz közü var yaradanın

Yağmur indi büsbütün temizlemiş cildini
Özünü gördüm artık imtihan senin adın
O’nu ararken sende kaybetmişim kendimi
Kesmem ümidi yine affı var yaradanın

Yalnız yeryüzü değil, gökler de mahşer yeri
Her meftuna demişler bir yüzsüz dilber yazın
Binbir yıldız içinde, mecnun eden güneşi
Sûreti görünmez bir ayı var yaradanın

Bitmez mi senin çilen, hiç mi görmedin vefa
İmtihan mı zulüm mü yoksa bana yâr mısın
Sana değil inancım marifet sende sanma
Yokuşlar ötesinde düzü var yaradanın

Kalk artık ey perde kalk! Kalmadı tahammülüm
O’na giden yol nerde beni O’na götürün
Ara da bul dediniz, dümdüz yolda kayboldum
Aramakla bulunmaz yolu var yaradanın

Selvi dedim ay dedim güneş dedim yâr dedim
Tükettim nefesimi bulmak için, nerdesin!?
Çöle vurup kendimi aklımı da yitirdim
Derinlerde saklanmış aşkı var yaradanın

Bilmem Ki Belki De

Kalbim bir hovardanlık makinesi

İçine giren harap olur

Sen bile

Bilmem ki belki de

İki yüzlü derler bana

Cürret edemedikleri için saymaya, kinayeyle

Ben bile

Bilmem ki belki de

Ah! Şu nefsim, açtığı başıma dertlerle

Koydu beni bir başıma, kimse yok

O bile

Bilmem ki belki de

Ülkemden Hikâyeler – 1

Ülkemizde vatandaşlar susmuştu. Ülkede dönen tüm pisliklerin sebebi bu suskunluktu. Geriye güzel hiçbir şey kalmamıştı. Taciz, tecavüz, hırsızlık, yolsuzluk, cinayet, adaletsizlik, berbat bir gelir dağılımı ve en önemlisi; Eğitimsizlik ve suskunluktu.

Aslı araştırılmayan ve asla sorgulanmayan bir dinin kisvesi altında dönüyordu tüm pislikler. Dinleri kötüydü demiyorum, ama dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlardı. Kötü olan toplumdu, bilmedikleri bir dilden neye çevrildiyse ona inanıyorlardı. Çeviriyi kimin yaptığı, niye yaptığı, dillere olan hâkimiyeti, kişinin niyeti asla sorgulanmıyordu. Hal böyle iken bir süre sonra bu kitap, toplumu yönetenlerin, başucu kitabı olmuştu. Asla okunmayan bir başucu kitabı. Okuduklarını iddia ediyorlardı ve işlerine nasıl gelirse, çıkarları hangi doğrultudaysa ona göre çevirip halka sunuyorlardı. Halk da inanıyordu.

Mesela kadına, kadın kimliği dışında her sorumluluk yükleniyordu. Hayatları çekilmez kılınıyordu, dövülüyor, kaçırılıyor, taciz ediliyor, tecavüze uğruyorlardı. Ama sözde bağırmıyorlardı. Bağırmadıkları için sessiz sedasız ve adaletsiz bir şekilde ölüyorlardı. Sonra unutuluyorlardı. O unutulan ve zulme uğrayan kadınlar sadece sevenlerinin boğazında bir yanma, gözlerinde gözyaşı olarak kalıyordu. Zaten din adamlarına ve ülkeyi yönetenlere göre kadına yakışan da gözyaşıydı. Kadın gülmemeliydi çünkü ayıptı. Kadına yakışan gülmek değil ölmekti!

Bu ülkenin kralının kızına küfretti diye kellesi vurulanlar da vardı, yoksul halktan birinin kızına tecavüz edip, ölümüne sebep olup hiçbir ceza almayıp, elini kolunu sallaya sallaya halkın ortasında dolaşanlar da. Kral ve ailesi ahlaklıydı, kralın ailesi gibi düşünenler ahlaklıydı ama geriye kalanlar ahlaksızdı. Çünkü diğer kadınlar tahrik ediyordu, saçı açık dolaşıyorlardı. Çünkü çok sebebi vardı tacizcinin, çok suçu vardı kızların. Onların dinleri, açık giyinenlere, örtünmeyenlere, öldürülmeyi, tecavüzü layık görüyordu. Ama gelin görün ki aslında dine göre yapılması gereken, yüz çevirip bakmaktı. Ne olursa olsun bir cana kıymamaktı.

Bir kadın, çocuğunun gözü önünde öldürülüyordu. Bir kadın, hiç tanımadığı, cezaevinden izinli salınan bir psikopat tarafından sokak ortasında öldürülüyordu. Bir kadın, eski sevgilisi tarafından yakılarak öldürülüyordu. Bir kadın, iş görüşmesine gittiği yerden aşağı atılıyordu. Biri vezirin himayesinde ortalıktan kayboluyordu ve kimse vezire bu kız nerede diyemiyordu. Bir anne yıllarca kızından haber alamıyordu, ne ölüsü vardı kızının ne de dirisi. Her gün, her yerde kadınlar ölüyordu. Kimi 10 yaşında, kimi 20, kimiyse 70 yaşında. Ölmüyor, öldürülüyorlardı! Öldürenler ortaya çıkınca yargılanmamak için bazı martavallar okuyorlardı; Açık giyinmişti, o saatte orada ne işi vardı sizce, bağırmadı rızası vardı, eskorttu, o da istiyordu. Bence hiçbiri istemiyordu tecavüze uğramayı ve ölmeyi. Hiçbiri bunları hak etmiyordu, ya sizce?

Hikâyemizin bir de bu kısmında dinleyin ve asıl meselenin açık giyinmekle, örtünmemekle, serilip serpilmekle alakalı olmadığını anlayın. Bu tefessüh etmiş ülkenin, kral destekli bir kurumunda, 8-10 yaşın altındaki, erkek çocuklara tecavüz edildiğini ve tecavüzcülerin hiç ceza almadığını, kralın yandaşları tarafından bu olayın kutlandığını anımsıyorum. Yine bu ülkede gün yüzüne çıktığı kadarıyla köpeklere, atlara, kedilere, tavuklara ve aklımıza gelmeyecek kadar, bu da olmaz artık diyeceğimiz kadar, olmayacak şeylere zarar vermiş güruhlara rastlıyorduk hatta rastlamıyor onlarla yaşıyorduk.   

Yani asıl mesele, kadın olmak değil, açık giyinmek değil, kirli zihinlerin yönetimi altında olmaktı. Yani asıl mesele susmaktı. Cumhuriyet ile yönetilen Çaçaronya, krallığa dönmüştü, yetki tek elde toplanmıştı. İşin kötüsü bu rezalet tüm halkın eseriydi. Kimisi destek olduğu için suçluydu, kimisi sessiz kaldığı için ama herkes suçluydu.

Küçüğüm…

  • Beni dizinde uyut,
  • Bana masallar anlat.
  • Olur mu küçüğüm?
  • Sen türküler söyle
  • Şiirler oku,
  • Ve hatırla küçüğüm
  • Sen göğe bak,
  • Çiçeğini kokla,
  • Ve gülümse küçüğüm.
  • Özlem kokuyor benliğim,
  • Benliğine küçüğüm
  • Sen bana, hep öyle bak
  • Yüreğinin güzelliğiyle yeşerecek
  • Hasretin çiçekleri…
  • Yaşamak diyorum küçüğüm;
  • Sadece telaşlı bir koşturmaca…

Dün Bir Fidan Diktim Bahçeye

Bugün kapalı bir güne açıldı gözlerim, yatakta vakit kaybetmeden bahçeye ulaştım. Gözüme boşluklar takıldı, hüzünlü olduğum vakitlerde baktığım boşluklardan farklarının olmadığını anımsadım. Durumdan rahatsız olduğum için bahçeden de apar topar ayrıldım. Sokaklara daldım, meydanlarda yürüdüm, tenha mahalle aralarından usulca geçtim. Hasarlı binaları inceledim, içlerinde yaşayan insanların da hasar almış bireyler olduğunu varsaydım, bu düşünce gitmek bilmedi beynimden. İnsan kendisinde bolca bulunan bir kavramı etrafından da eksik etmez. Hüzünlüyse hüzünlü şarkılarla buluşturur kendisini, hasar almışsa sağlam olan her şeye imrenerek bakar ve acıyı tattıysa kendisine üzülmekten başka çaresi de yoktur. Saatlerdir sokaklardayım, hava bir türlü düzelmedi, bu durumu yıllardır bu hayatta bulunup düzelmiş hiçbir şeye rastlamayan benliğime benzetiyorum. Bir şeylerin farkında olmak, bir şeyleri bilmek bazen insanı yavaştan hasta eder. Küçük bir çocukken bir insanın saf sevgiye sırtını döneceğini bilmezdim, şimdilerde çok iyi anlıyorum. Benim gözümde insanlar ihtişamlı binalarda yaşayan yamyamlardır, bir insanı katletmenin sadece somut bir şekilde gerçekleştiğine inanırlar, bu yüzden de aptaldır birçoğu. Birbirlerine ettikleri kelimelerin çok güçlü bir silahın namlusunu terk etmiş kurşunlardan da ölümcül olduğunu düşünemezler. Çoğu gösterişten kopamaz, yaptıkları kötülükleri kimseleri tutamadıkları kalplerinde gizlerler. Gizledikleri sadece kötülükten de ibaret değildir. Kendisi de kötüdür aslında insanın, iyi yönleri olsa da kötüye daha yakındırlar. Ben de kötüyüm, şu kasvetli gökyüzüne bakarak bunu haykırabiliyorum, evet ben kötüyüm, birilerinin üzülmesine sebep oldum. Vurdumduymaz bir insan olmayı başardım. Tüm bunların altında yatan sebep, zamanında bir başkalarına yorduğum kalbimin onlardan gelen acılar sayesinde vücudumda en nefret ettiğim kısma dönüşmesidir, bu beni umursamaz yaptı. Bunca acıyı benimseyip günün her anında bana kendisini hatırlatması bilinçaltımı dağıtıyor. Sağlamlaşamayacak kadar dağınık bir bilinçaltına sahibim, orada ne yatıyorsa beni yıllardır rahatsız ediyor. Eğlenceli geçen nadir zaman dilimleri oluyor, oralarda bulunmak içimi ferahlatsa da bu anlar ne yazık ki çok uzun sürmüyor. Ben kendimi hasarlı binaların arasında benim gibi hasarlı insanları düşünürken buluyorum. Bazen sıradan geçen bir günden rahatsız olup bunun için de hiçbir şey yapmamakla yetiniyorum. Geç saatlerde gözümü kapatıp durgun günlere gözümü açıyorum. Sanırım her şeyden ümitsiz bir varlığa dönüştüm, hatta size bir sır vereyim, dün bir fidan diktim boşluklardan ibaret bahçeye, yıllar sonra onun dalında sallanacağım.

Sevda Dilenciliği

Gün tüm kötülükleri ve güzellikleri ile son buluyordu, kafasını koyduğu bir yastık, yastığını koyduğu bir döşek ve bir de han sahibiydi. Geçimini ise dilencilikle sağlayan bir ihtiyardan başka söylenecek bir tarafı yoktu. Kendi hanında dilencilik yapan bir ihtiyarın hikâyesidir bu, elbet bir gün son bulacak bir yaşamın penceresi. Her insan gibi düşünüyordu, aynı şekilde de diğer insanlar onun hakkında söyleniyordu. İki ayrı fikre ev sahipliği yapan iki ayrı bünye, iki ayrı beyin ve iki ayrı kalp.

Sabahın ilk ışıkları ile gözlerini açan ihtiyar, köşede duran testiye doğru uzandı, bu testi ona bırakılan tek armağandı. Testiden dökülen birkaç damla gözyaşı ile gözlerinin etrafındaki yaşanmışlıkları, tek seferde sildiğini düşünmüştü. Her gün aynı şekilde düşünürdü. Ellerini açar ve semaya bakarak sürekli ağzının içerisinde mırıldandığı duayı dillendirirdi. Tek isteği, tek kelimesi, ağzının içerisindeki birkaç sözcük idi. Şu an dilencilikten vazgeçse, ömrünün sonuna kadar keyif içerisinde yaşayacağı bir servete sahipti. Onun tek isteği bir sevgi idi, gönül idi, mesleği ise sevda dilenciliği. Kimsesiz bir handı oysaki neyin sevgisi, sevmek yaşlı ihtiyara denk gelecek miydi? Ömrünü kimsesiz bir taş yığını içerisinde geçirmesi bünyesindeki rutubetten belliydi, belki kalbi de taş misali sertleşmişti. El açtığı gibi emir de verebilecek bir yapıya sahipti. Daha önce sevda denilen illeti kestirememişti, sözleri iğneleyici, gözleri büyüleyici, yüreği ise buz tabakasından çıkan çöl kumu misali, bir gölgeye denk geldi. Bu belki de kalbinin çorak arazisini yağmur ormanına çevirmeye yetecekti, belki de karasal iklimini Karadeniz’e bırakacaktı, ondan gelen yağmurlar, gönül tabakasında bir fidan olup açacaktı. Açılacağını sanmıştı, yalnızlığa alışmıştı, gözlerine bakarak konuşmak için son adımları kalmıştı. Oysaki ihtiyarın bildiği tek cümle, ‘’Allah rızası için’’ demekti. Ne söyleyecekti, yerine getirebildiği tek görevi dilencilikti…

Öğrenmişti, sevda dilenerek bir yere erişilemeyeceğini. Konuşmak gerekti, her nefesinde oksijen tüketmek gerekirdi. Mesleğinden vazgeçmedi, ihtiyardı ihtiyarların inat denildiğinde, her daim başa çıkılmaz bir hal aldığını gösteriyordu. Yağmurlu bir han akşamı, toprak kokusu ile karışıyordu…

‘’Kendi hanında dilencilik yapan bir ihtiyarın hikâyesidir bizimkisi, her gün tezgâhı açtığında sevda diye öykünen.’’