23 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Ram Oldum

Ram oldum aşkına

Ricat mı, imkansız

Ben aşkımda raci değilim

Rağm ile bekleyeceğim.

Radikal bir karar

Kesin bir emir

Sana olan aşkım.

Ben ki sensiz,

Fenerini kaybetmiş gemi,

Tedfin edilmiş meyyit,

Tedricen kuruyan çiçek,

Teessüf edilen aciz,

Koca acunda bahtsızım.


Ben ki seninle,

Can suyu verilen çiçek,

Koca dünyayı ısıtan güneş,

Sevinçten akan gözyaşı,

Tüm kenti seyreden çınar,

Çocuğunu kucaklayan baba,

Semada uçan bir güvercin,

Yağmuruna kavuşmuş

Bir çöl gibiyim.

Bir Tek Sen

Düşler düşleyemedi seni

Gözler, kalpler taşıyamadı seni

Rüyalar rüyada görmemiş seni

Ah bir sen görsen beni

Ah bir tek sen

.

Güneş semadan inmez

Ay döner dünyayı durmaz

Cemreler düşer bir bir bahar bitmez

Kainat seni görmek ister sen ise görmez

Ah bir sen görsen beni

Ah bir tek sen

.

Gözüm yolda, gönlüm mecnun

Yârim ırak, yollar uzun, ben vurgun

Yıllar bir gün, gurbet her gün, ben Yakup’um

Zaman kuyu, ben Yusuf’um, sen kervan

Ah bir sen görsen beni

Ah bir tek sen

Sen Mucizesin Kudüs!

Öfkem doldu, taştı Ya Rab!
Yine geldi rahmet mevsimi
Yine azdı zalim
Ve yine azaldı mazlum
Azaldıkça çoğalan o gür ses
Etrafını itler çevirse de
Kısılır mı aslanın sesi
Bir ses, yükseliyor Aksâ’dan
Duyuyorum başka bir kıtadan
‘Allahu Ekber’ diyor
Binse de göğsüne o hayasız şarlatan
Bilmezler ki o göğüs
Kudüs içinde o göğsün
Aksâ içinde
Beytullah içinde
İman içinde
Ne yazar zalim çökse üstüne

Bir anne
Eşarbı gözyaşı yurdu
Bir çocuk
Hiç çocuk olmamış
Kudüs’te doğmakla
O ki yeryüzünün en çetin davasına
Ümmetin yüz çevirdiği Aksâ’sına
Müslüman’ın gurbette kalan anasına
Açtı gözlerini doğmadan evvel
Biliyordu, geldiği mevsimin kış olduğunu
Biliyordu, bu yolun dikenle dolduğunu
Biliyordu, bu vatanda nice güller solduğunu
Bu vatanın acıyla yanıp kavrulduğunu

Topraklarında adım adım yürüdü Davud
Aksâ’nın tuğlalarını ördü Süleyman
İsa’ya vahyi burada gönderdi Mabûd
Namazla burada dost oldu Müslüman

Hiç görmemişti Alemin Fahri bu kutlu şehri
Bir gece İsra’yla buraya geldi
Burakla Sidret’ül Münteha’ya erdi
Durdu Cibril, aralandı perde
Selam olsun Hz. Adem’e
Musa’ya, İbrahim’e…
Elçisiz vahiy, perdesiz visal

Ey Kudüs!
Gökler şahittir bu kutlu buluşmaya
Toprak nasıl dayandı yerinde durmaya
Sema nasıl dayandı nur sağnağına
Ezelden belliymiş yükünün ağırlığı
Eğme başını yere, kaldır!
O gökler ki Miracın adıdır
Peygamberler cemaatidir son Peygamberin
O göklerde salınan Burak atıdır
Mucizenin sırrı dünyalar kadar derin

Dinledi Ebâ Bekir karış karış bu yolu
Pazaryerleri, kervanlar; Aksâ’nın sağı solu
El Hakk! Doğruydu hepsi gibi, dosdoğru
İnkarcılar hayretle dehşete boğuldu

Sen Peygamberin mucizesi Kudüs
Ey Peygamberin kıblesi Aksâ
Yeryüzünün incisi, öksüz evladı
Ümmet bir olsa da bir kere baksa
Gözyaşları bir kere Kudüs’e aksa
Diner mi göğsündeki yangın Ey Aksâ!

Zalimin elinde silah
Mazlumda sapan
Zalim büsbütün korkak
Mazlum büsbütün iman
Demeseydi Yaratan, sabırla dayan
Toprak çatlar, kan kusardı inan

Sen, ebabil kuşlarınla filleri bozguna uğratan
Sen, Bedir’de meleklerinle tozu dumana katan

Sen Hendek’te rüzgarınla düşmanı savurup
Sen, Yesrib’de Peygamber’e yeni vatan yaratan
İlk kıble, Kabil yurdu şimdi
Yetiştir lütfunu, ihsanını, keremini
Kahrolsun mescidime ellerini uzatan

Mavi duvarlarında yükselen o sapsarı kubbeye
Kefenden biraz evvel giyilen o bembeyaz cübbeye
Silahlar önünde adım adım çıkılan minberlere
Bir çocuğun parmağının gösterdiği gökkubbeye
Ömer’in eski bir gömlekle girdiği bu beldeye
Değince vahşi eli, inince kılıçlar
Ölür mü Hamza’lar, eğilir mi o başlar

Çocukların oynarken yere düşünce ağlasın
Analar bağrına bassın ayrı düşen Anayı
Babalar silahlara hudutlarda tutunsun
Kainat seyre dalsın bu huzurlu ravzayı
Top sesleri yalnızca Ramazan’da duyulsun
Geceyi aydınlatmasın göbeğinde çıkan yangınlar
Mü’minlerin bir gece huzurluca uyusun
Aksâ’da uyuyakalıp huzurla uyansınlar

Sabret Ey Kudüs! Sabret!
Dinecek bu fırtına, bu kasvet

Sen anasın, ümmet hayırsız evlat
Sen hasretsin, ahirette olsa da vuslat
Sen hicransın, sızın cehennemden keskin bir imbat
Sen İsra’sın, sen Peygamber’in bindiği kutlu at
Sen Miraç’sın, sen mucize sen inkarcılara tokat
Sen yolsun, sen köprü seninle geçilir sırat
Sen vatansın, etrafını sarsa da kanlı pusat
Sen İslam’sın!
Sen şehadet, sen diriliş
Sen en ulvi, en kutsi murat!

Saye(n)de

Kalbim(de), seni alıp nereye götüreyim?
Çok uzaktayım, uhtelerin ukdesindeyim.
Dudaklarının kenarında bir virgül kadar,
Gülüşün; şeklimden önce görünür şimalim.

Derin derine tesirin, varsın ki saye(n)de.

Kalbim(desin), seni alıp nereye gideyim?
Koydum başımı, koyduğu yere sevgilinin.
“Billur sevginin bir nuruna” derdim mi delil?
Âmâ olmuşum amma kalbim hiç öyle değil!

Razı mısın raz’ına de, varsam ki saye(n)de.

Kalbim(lesin), seni alıp nereye döneyim?
Bela’msın, yolun soluğun, aradım hemsen’i.
Tütmeyen yangınlar da mı gizledin yaren-de,
Avuç içlerimde filizlendirmek hep seni…

Değer tüm betimler, bir tecelli kalbimize.

Bergüzar senin halinde, vardık ki saye(n)de.

Ver Elini Güzellik

Günün biri, elin biri, emanetin diri
İri kapıların ardına kilitledin kalbini
Dallarında birikti yine heyecanlar
Çoktur içimizden taşacak olan canlar
Yoktur kıymeti gidene, bekletilen anlar

Al al olmuş yanakların şeker pembe
Begonvil açmış kuytularda, görülesi bir denge
Yüzünü eğdirir güneş bir bakışta
Kalbin seğirir güz gecikince zamana
Heybetli ama mahur gözlerin yaşarınca

Dereler daralır, gök çekilip susayınca
Bir mazlum bekler kapıda, elleri semada
Damla damla işler yüreğe, bir muamma
Sevinç gökyüzünde, hüzün ise kapıda
Gülmek güzeldir lakin ağlamak da bedava

Ver Elini Begonvil

Karşılaşmak mümkün, dünya dardır. Karşılaşınca bir şey beklemek kabahattir, har’dır, nâr’dır…

Mış…

Beklemek sevdayı eksiltmez ama âşığı çok yorarmış,

Sende öğrendim.

Bazı şeyler insanın elinde değilmiş, 

Ben sende öğrendim çaresizliği.

Hayat yerde tepinip ağlayınca verilen bir oyuncak kadar basit değilmiş.

İnsanın her mutluluğunun ardında onlarca  hüzün,

Her hüznünün altında binlerce mutluluk ve beklemek yatarmış.

Gözyaşı ağlayarak bitmezmiş.

Kayıplar insanı hem hayata bağlar hem de hayattan alırmış.

Yıllar sadece rakamdan ibaretmiş.

Geçen yıllar sevgiden hiçbir şey eksiltmezmiş.

Sevda sevilen kişiden bağımsız yalnız sevene bağlıymış.

Yürek çok kolay yorulurmuş.

Kalp atmak istemeyince durmazmış.

Yaşanılan mutluluktan onlarca kat fazla hüzün yaşanmadan, 

Hayat perdesi kapanmazmış.

Yaşanan her mutluluk zamanla birleşince, 

Gönle sadece hüzün yükü olurmuş.

Hisler bakiymiş.

İnsan ne sevgiyi ne de nefreti unutabilirmiş.

Hiçbir his karşıdaki insana boş yere bahşedilmez

Karşıdaki kalp insandan duygu seçermiş.

Yalnızlık hiçbir zaman kelimelerle ifade edilmez

Hep boğazda bir yumru olarak kalır,

Konuşmaya izin vermezmiş.

Ağızdan çıkan hiçbir söz boşa olmazmış.

Her sözün ardında onlarca sebep yatarmış.

Bu dünyada her şey olurmuş da…

Sevda Setri

Zelzeleye mazur nar taneleri dökülür semalardan. Ürkek ceylan adımlarım yetiyor sokağı inletmeye. Avaz avaz sevdanın kokusu mahrem dudaklarında. Karadeniz’in mavi gözlü çocuğu olmaktı hayali, bozkırın kısır kaderli esmer oğlu olmaktan yoruldu. Gecenin yorganı üstümü açık bırakıyor, sehere üşümüş oluyor ellerim. İlave sevdaların boynunda, takvimdeki katliam nedir? Gözlerinin kadri ısıtmaya yeter mi? Yoksa ben aidiyetsizlik naralarında dansa kalkmaya devam mı edeyim? Kandil susmuyor ki duyayım seni. Bu işitememezlik özrü de nerden peyda oldu? Doyumsuzluk iştahında en çok sana açım. Aziz şehrin sesleri hep muhtelif, ben sana muayyen. Sandalım suya ineli çok oldu, verdim onu ılık suların koynuna.. İşte, yüzüyor gözlerinde! Dimağım dolu müsaade et yer açayım, en güzel sofraları hazırlayayım sana gönül soframda. Ümitten aşımız ısınıyor ocakta.

Bağ için iki kelamın yan yana gelmesine ne hacet? Aynı semanın altında soluklanmak da hoştur. Söyle ona sevda setrini açmasın, vaktine meftun amellerin de yüzü asılmasın. Yoksa görülmüş müdür güneşin evvelden battığı? Elbet bu titrekliğin sebebi vardır, zira güllerin yanağı okşanmadan yaprağını açtığı nerde görülmüş?

Sümeyye Acar

Yazıda geçen şerhe muhtaç kelimeler:


Sema: Gökyüzü
Mahrem: Değerinden gizli kalması gereken
Kadr: Güç
Peyda olmak: Ortaya çıkmak
Muhtelif: Farklı, çeşitli
Muayyen: Belirli, bilinmiş olan
Dimağ: Zihin
Hacet: İhtiyaç
Setr: Örtü
Meftun: Gönül vermiş, tutulmuş

Gerçeğin Gölgesi Gölgenin Gerçeği

Gölgesiz bir gerçek düşünülebilir ancak gerçeksiz bir gölge söz konusu dahi değildir. -Bir ağaç gölgesi olmasa da vardır fakat bir ağacın gölgesi varsa mutlaka gölge oluşturacak bir ağaç gerektirir.- İşte ruh ve beden gerçek ve gölge gibidir. Beden gerçek ruh gölge gibi görünür, hakikatte ise beden ruhun ancak ve ancak gölgesi olabilir.

Zira öyle ruhlar vardır, öyle gerçeklerdir ki bedenleri toprağın altında dahi olsa onlar dipdiri hayattadır. Ve öyle bedenler vardır ki üzenlerine kainatin en büyük ışık demetleri de düşse asla gölgeleri gözükmez çünkü gerçek olan ruhtan mahrumdurlar ve gerçeklikleri silik bir gölgeden ibarettir.

Öte yandan gölge gerçeğin aksidir. Bu hem karşıt manasına gelen aksi hem de yankı manasına gelen akistir. Gölge gerçeğe sirayet edemeyeceği için ona çarpıp geri gelir ve gölge kendini ancak gerçekle var eder, yani gölge gerçeğin zıttıdır.

Zira vahdet yalnızca Hakk’a ait bir mefhumdur.
Kainatta Allah dışındaki hiçbir şey nicel olarak iki olmadan bir olamaz.
Hakka inanmak, batılı görmek ve kabul etmekle gerçekleşir.
Ölüm ancak yaşamla, yaşam ancak ölümle var olur.
Ezelini kabul etmediğimiz şeyin ebedinden de bahsedemeyiz.
‘La ilahe’ demeden ‘illallah’ denmez.

İşte gölge de ancak gerçekle var olur.
Gerçek(ruh)’in ispatı gölge(beden)’nin varlığını gerektirmez fakat bir gölge(beden) varsa mutlak bir doğrudur ki bu, gerçek(ruh) olanı gerektirir.
Bunun sırrına eremeyenler gölgeyi hedef alarak gerçeği yok edebileceklerini zannederler.

6.yy’da müşrikler, Çanakkale’yi kuşatanlar, Bosna’ya saldıran Sırplar, Ortadoğu’ya karabasan gibi çöken ABD ve diğerleri, Mescid-i Aksa’yı öksüz bırakan İsrailliler, Doğu Türkistan’a kan kusturan Çinliler ve daha niceleri bu sırra vakıf değildir.

Onlar kılıçlarını bedenlere doğrultur ve bilmezler ki gölgeye indirilen kılıç gerçeği yok etmediği gibi gölge kılıçla temas etmediğinden kılıç körelir, indiren el bükülür.
Onlar gerçeği camide, ezanda, eşarpta, ibadette ve benzerlerinde zannettiklerinden -ki kendileri bir gölgeden ibaret oldukları için gerçeği göremezler- onları yok ederek hakikati yok edeceklerini zannederler.
Oysa camii, ezan, eşarp, ibadet ve niceleri de imanın ve hakikatin gölgesidir.

Gölge, yanmaz.
Gölge, gerçek yok olmadan, yok olmaz.
Gölgeyi yok etmek için atılan her kurşun, atanı eksiltir.
Bir tarafın eksilmesi, karşıtın birbirini var etmesinden ve mukayeseyi bir referans kabul etmesinden yola çıkılırsa, karşı tarafı yüceltir.

Tarih boyu hakikati yok etmeye çalıştığını zannedenler, hakikati daha da var ettiler.
Ve hep olmaya devam edecekler. Bunu varlıklarına ve güçlerine olan inancıma dayanarak değil davama olan inancıma dayanarak söylüyorum.
Hakikat, İsrafil’in nefesine kadar var olacak ve hakikati var etmek için batıl da yaşayacak.

•Bir Olan Gerçek•


Eşref-i mahlukat bu birbirini var eden 2 şeyin –ruh ve bedenin- bütünüyle bir araya gelir.
Birbirine karışan 2 maddenin yoğunluğunu karışmadan evvel daha yoğun olan belirler.
İşte ruh ve bedenin bütünlüğüyle oluşan, insan,
ruhun çokluğuyla var, ruhun yokluğuyla yok olur.

Hakk’ın nuru, ruha -gerçeğe- düştüğünde hakikat -nurun gölgesi- doğar.
-Yani Hakk’ın tecellisiyle ruh, hakikate vasıl olur.-
Böyle böyle ilerlediğimizde her gerçeğin, bir başka gerçeğin gölgesi olduğunun idrakına varırız.
Ta ki, iki olmadan da BİR olabilen gerçeği buluncaya dek.

Çiçekleri Yaşatmak Zor

çiçekleri yaşatmak zor
Processed with VSCO with preset

konu komşu uyuyor şimdi mezarda
bir mezar ki
ne mermerden taşı var
ne de kahverengi toprakları
merhametsiz kaldım dik yapılar arasında
adıma edilen dualar yok
beton avlularda ise çıplak ayaklarım yanıyor
üzerime dökülen soğuk sular da yok

yalnızca bir şemsiyem var
gün uykusunda iken takınıyorum onu
eksik bir şey dinliyorum ve ellerin tamamlanıyor
bir de renkli renkli kupalarım var
renklerle aramız düzeldi ağbiler
ancak, hala siyahtan korkuyorum
siyah da bir renk demeyin ağbiler
ben bazen geceden de korkuyorum

güneş çok hızlı akıyor ve hilal onu kovalıyor
kovalandığından habersiz bir güneş
ne kadar kavurursa ortalığı
bir ağaç kaç nefes üretirse
ve kedim derken
niçin iyelik kullanıyorsam

bilmiyorum
bazı cevaplar çiçekleri yaşatmak kadar zor

Notalar ?

  • Yak notalarını , ey müziksiz dünya
  • Bir o kalmıştı zaten
  • Mahmur kalp atışımda demlenen
  • Eski türküleri, nota niyetine..
  • Eskidi suretim
  • İnsanların umursuz bakışları arasında
  • Çıldırmış olmalı bana göre sokaklar
  • Bize kaldı onları kabre koyan mel’unu bulmak
  • Susamak vardı vahalara…
  • Kalk, gidelim
  • Yabancıyız bu notalara
  • Melodileşen çağdaş müzikte
  • Beyin şişler her tarafta zırva müzikler
  • Yıkmak vardı şimdi medeniyeti.
  • Bakma ardına sakın
  • Yoksa geri çağıracak bizi notalar.
  • Dinlemeden gidelim.
  • Fırsat kolluyor kalbimizi kaydırmak için
  • Bağlamak için yüreğimizi.

Bir yarı aydınlıkta kaldık

Münteha Hanımla İstanbul Konuşmaları

Münteha Arıcan

Merhaba, bugün 24Okur’daki ilk röportajımla huzurlarınızdayım. Bu özel günde bana eşlik ettiği için değerli yazar, editör, kitap âşığı ve nice güzel yönüyle aramızda olan Münteha Arıcan’a da huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

Sevgili Münteha, hoş geldin. Çok güzel görünüyorsun. Bugün biraz edebiyatı, kitapları ve İstanbul’un senin için ne ifade ettiğini konuşmak istiyorum.

Öncelikle okurlarımızın Münteha Arıcan’ı senin gözlerinden görmesi güzel olur kanaatindeyim. Bize bu özel pencereden gördüklerini anlatabilir misin?

Kendini anlatmayı seven biri olmadığım için, bir de kendini yeni yeni tanıma aşamasında biri olduğum için pek rahat cevap veremiyorum böyle sorulara maalesef.

Sanırım keşfetmeyi çok fazla seviyorum. Yani her yeni şey beni bir noktada ileri taşıdığı için hayatımı keşfetme düzeni üzerine kurdum diyebiliriz.

Fotoğraf: Münteha Arıcan

İstanbul’a yolunun nasıl düştüğünü sormak istiyorum. Seni kendisine çeken yönü neydi İstanbul’un?

İstanbul’a ben senelerdir gidiyorum ama senelerdir oraya ait hissetmiyordum kendimi. Yani hiçbir gidişimde oraya ait hissetmedim. Ve hatta Denizli’ye o kadar hemencecik dönmek istiyordum ki günübirlik oluyordu zaten hep gezilerim. Akşama kadar orada sıkılıyordum, bunalıyordum, çok kalabalık geliyordu. Ama sanırım yaş aldıkça insan daha farklı şeyler görmek istiyor.

Çeşitli sebeplerle İstanbul’dan şikayetçi olanlara rastladığında ne hissediyorsun? İçinden veya dışından onlara ne diyorsun?

Çok garip geliyor. Onlara hep bunu söylüyorum. Ama ne hikmettir ki hep böyle karşılaştığım insanlar yani İstanbul’u sevmeyenler, İstanbul’da doğup büyümüş olanlar oluyor. Yani aslında öyle bir nimetin içindeler ve bunu fark etmiyorlar ki…

İstanbul’dan sıkılıyorum diyenlere hep aynı cevabı veririm: Gel seni Denizli’de bir ay misafir edeyim. Ondan sonra İstanbul’u seviyor musun, özlüyor musun, özlemiyor musun, her şeyi görürsün!

Fotoğraf: Münteha Arıcan

Kitaplara karşı ayrı bir muhabbetin var. Bunu neye/kime borçlusun? Mesela sana okunan veya senin okuduğun ilk kitabı hatırlıyor musun?

Bana okunan veya benim okuduğum ilk kitap… Güzel bir soru. Bunu bir arkadaşımla daha konuşmuştuk. Şöyle bir kitabı hatırlıyorum, Sıcak Çikolatalı Yolculuklar. Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim sayesinde okuduğum bir kitaptı. Sınav için okuyacaktık ama çok eğlenceli bir kitap seçmişti. Tam bizim düzeyimize uygun. O Türkçe öğretmeninin bize olan tavrı, yaklaşımı ve edebiyat sevgisini aşılaması o kadar farklıydı ki beni bir noktada Türkçe Öğretmenliği okumaya iten sebep de oydu, o kadındı.

Sanırım gerçekten güzel bir öğretmenle tanışmak hayatınızda yakalayabileceğiniz en büyük fırsatlardan biri. Ve zamanında, çocukken özellikle.

Özel değilse eğer, yakın ve uzak geleceğe dair hayallerini/hedeflerini paylaşabilir misin bizimle?

Şimdi özellikle bu 2020’nin hepimize öğrettiği en güzel şeylerden biri plansız olmak. Yani plansız demeyeyim de hani hiç değilse çok çok yakın vadede planlar yapmamak. İlk önce elbette hepimiz okulumuzu bitirip, o alanda kendimize uygun bir meslekte hayatımızı idame ettirmek isteriz. Ama bunun dışında isteyeceğimiz çok fazla şey de vardır.

Yaşadığımız dünya öyle bir hâle geldi ki hayal kurmamız zaten engelleniyor, önüne geçiliyor! Yani ne hayal kursak aslında o kadar boş geliyor ki benim için şu an.

“Biraz idealist ol, şöyle yap; realist ol Münteha, onu yapamazsın!” düşüncesi hep oluyor.

Hayatımın şöyle bir gayesi olsun istiyorum: Hakkını vererek bir eğitimci olmak istiyorum.

Nerede eğitim verdiğimin hiçbir önemi yok. Ki bu eğitime sadece okul çatısında bakmak da bana kalırsa büyük yanlışlardan biri.

Üslubundan etkilendiğin, biz okurlara da tavsiye edebileceğin yazarlar var mı? Mesela bir kitap yazacak olsan bunun içeriği nasıl olurdu?

Şu an kendime baktığım, gördüğüm kadarıyla mutlaka bir şiir kitabım olurmuş gibi geliyor. Zaten biliyorsunuz yazdığım şiirler var. Kendimi şair olarak elbette tanımlamıyorum ama onları elimde somut bir şekilde görmek isterim.

Ben pek kurgusal şeyler yazamayan, yazmayı sevmeyen biriyim daha doğrusu.

Öykü yazacaksam eğer bu benim için mesela durum öyküsü olur. O an durumu çok edebî bir şekilde aktarabilirim size ama kurguya dökme noktasında gerçekten başarısızım. Bu yüzden muhtemelen roman veya hikâye türünde bir şeyler olmaz.

İlk soruna değinecek olursam da şöyle söyleyeyim: Tarık Tufan’la yeni tanıştım ve gerçekten muazzam bir insan. İki deneme kitabını okudum. Bana o kadar fazla şey kattı ki o iki kitap (Bir Adam Girdi Şehre Koşarak, Kekeme Çocuklar Korosu)…

24Okur

Biraz da 24Okur ile tanışman ve sonrasındaki süreçten konuşalım istersen. 24Okur’un sana neler kattığını da merak ediyoruz. Burada yer almak isteyenlere de tavsiyen nedir?

24Okur ile tanışmam sevgili editörümüz Gülsüm vesilesiyle oldu. Kuruluş aşamasında olduğu zamanlarda da iletişim hâlindeydik değerli dostumla.

Malumunuz pandemi sebebiyle hepimiz evlerimize çekildik. Bir şeyler eksik kalıyor hayatımızda…

İstanbul gibi bir yeri bırakıyorsun, Denizli’ye geliyorsun. Bir anda hayatında bomboş bir yer açılıyor yani. Onun içerisine ne dolduracağını bilemiyorsun, afallıyorsun. Kendini yeniden keşfetmeye başlıyorsun.

Belki kendinle çok fazla baş başa kaldığın için de o sesleri duymaktan sıkılıp ya da bunalıp onları bir yere aktarmak istiyorsun.

Ben hayatım boyunca birilerine aktaran birisi olamadım. Hep olmak istedim ama insanlar buna pek müsaade etmediler veya suistimal edildi de diyebilirim bunun için. O yüzden kâğıt kalem daha iyi bir dosttu, seçimdi. Ben de onları seçtim kendi başıma kaldığım süre içinde. Daha sonra baktım bunların oluru var, biraz biraz gelişiyor. Ve birkaç arkadaşımın daha yazdığını görünce onları da alayım, 24Okur’a girelim biz dedim. Sağ olsun Gülsüm bu noktada çok yardımcı oldu bana. Motivasyona ihtiyacım olduğu zamanlarda da…

Baktım oluyor. İnsanlarla paylaşınca güzel geri dönüşler de alıyorsun. Seni mutlu ediyor. Yazma noktasında da heveslendiriyor bu durum. Kimseye anlatamadığın şeyleri yazıyorsun ya, o çok büyük bir rahatlık. Yani gerçekten üzerinden bir yük kalkıyor. Yaptığın kelime oyunları hoşuna gidiyor…

Çok güzel eleştiriler aldım. Kendimi o noktada geliştirdiğimi de düşünüyorum. Yani birçok arkadaşım belki de bu yazılarla beni tanıma fırsatı elde etti.

24Okur’un bana kattıkları gerçekten fazla; arkadaşlık, dostluk, samimiyet, içtenlik, yazarlık, editörlük…

24Okur’a başvurmak isteyenlere Instagram sayfamıza bir göz atmalarını tavsiye ederim ilk önce. Orada yaptığımız kaliteli içerikleri görüp zaten biyografi kısmındaki linkten bizlerle iletişime geçebilirler. Daha sonrasında editörlerimiz yardımcı olacaktır.

Münteha Arıcan
Münteha Arıcan

Yoğun tempona rağmen bize vaktini ayırdığın bu hoş sohbet için çok teşekkür ederim Münteha. Kalemine, ağzına, yüreğine sağlık…

Ona İhtiyacımız Var – Ramazan

Söze başlamadan evvel bu yazıyı okuyan kardeşim, dostum, büyüğüm; ümmeti Muhammed’in ferdi, cennete talip, günahlara ahbap, acz içindeki Müslüman kişi;
Ramazan-ı Şerif’imiz mübarek olsun..
Uzak yolun yolcusu, bereketli misafiri layığıyla ağırlayabilmek, ev sahipliği yapabilmektir tek muradımız..
Rabbim bu güzel ayın feyzine nail eylesin ve bizleri affetsin..

Yaklaşık 5-6 yaşlarımıza dönüp baktığımızda yaklaşan bir ay için bir telaş, tatlı bir heyecan, bir sevinç hali görürüz büyüklerimizde. Recep ayı geldiğinde sevinir, Şaban’ı görünce mutlu olurlar ama Ramazan geldiğinde öyle bir şükür öyle bir kıvanç hali vardır ki 5-6 yaşlarında bir çocuğun kavrayışına sığmaz, mânâ çemberine koyamaz bir türlü bu durumu. Artık öyle Ramazan, öyle bekleyen mi kaldı demeyin hemen, bir sene evvel necip, halis Müslüman bir teyzem ‘Ramazan geldi Beytullah yapayalnız’ diye gözyaşlarına boğuldu gözlerimin önünde. Konudan uzaklaşmayalım. Biraz daha büyüdüğümüzde Ramazan’ın sevincini anlamlandırmaya çalışırız. Acaba bir hevesle kurulan kalabalık iftar sofraları mı, yoksa sonunda bütün akrabaları bir araya toplayan bayram sabahı mıdır bu sevincin esbabı diye düşünür dururuz. Çok sonraları anlarız ki bu ay emrettiği ve nehyettiği her meselesiyle bir şükür, hayatımızı şekillendirme ve imanımızın tahkiki iman mertebesine yükselişinde bir basamak mahiyetindedir. Bin aydan hayırlı oluşu, ibadetlerin sevaplarının kat be kat fazla yazılması da cabası.

Sonra anlamlandıramadığımız bir başka tanım. “Oruç tutarız çünkü nefsimizi terbiye eder oğlum/ kızım” der durdurdu anne babalarımız. Aç kalacağım ve nefsim terbiye olacak öyle mi? E nefs denen şey böylesine tehlikeliyken ve insanlar zayıflamak için bile türlü türlü diyetlere katlanırken, o zaman aç kalalım ve hallolsun bu iş. Ne diye uğraşıyoruz, günahlarla boğuşuyoruz ki? Bunu senelerce kavrayamadım. Aç kalmak nefsimi niye terbiye etsin, ki kısa süreli bir açlık. (Afrika kıtasına şöyle bir göz ucuyla bakınca, yahut çok uzaklara gerek yok camdan kafamızı çevirip sokakta yaşamakla imtihan olunan insanlara baksak da kâfi.) Hayır, mesele açlıktan ibaret ve fazilet de aç kalmakta gizli değil elbet. Meselenin özünü anladığımda, Ramazan’ın neden Kadir Gecesi gibi, Berat Kandili gibi bir gün ya da bir hafta olmadığını, neden 1 ay olduğunu da daha iyi kavradım.(elhamdülillah)

İnsanın en temel ihtiyaçlarından biridir uyku. Normal şartlarda bir insanı gecenin üçünde uyandırmaya kalkışsanız muvaffak olamadığınız gibi azar yahut dayak yeme ihtimaliniz de bulunur. Sonra yemek, yemeksiz hayat olur mu? O kadar ehemmiyetli bir konudur ki “Yaşamak için mi yiyorsun yemek için mi yaşıyorsun” gibi mizahi içerikler üretilmesine de sebebiyet vermiştir. Bir kişinin önünden yemek yerken tabağını alıverin bakalım neler olacak. Kan bile dökülür mazallah. Fakat işte bu ayda, bu bin aydan hayırlı ayda saat üçte gözlerini açar insan hiç tereddüt etmeden. Yemek yemeye koyulur ve imam mikrofonu açtığı an yemekler elden bırakılır. İşte bu lisan-ı hâl ile; Allah’ım gündüzün üstüne örttüğün gece de senindir, gecede bana dinlenmem için verdiğin uyku da senindir, midemi doldurup bana güç vermesi için bahşettiğin ekmek de, o ekmeğin içindeki buğday, o buğdayın yetiştiği toprak, o toprağı sulayan, elementlerle donatan yağmur da senindir demektir. Ve sen benim için uykundan kalk dediğin an, ve sen benim için yemeğini bırak dediğin an işte ben bunların hepsine razıyım demektir. Bu doymaz nefsime senin için dur diyorum, uykundan kalk, yemeği bırak diyorum demektir. Nefs 5 adım uzağımızdaki mutfağa gidip yemek yemeyerek değil işte bu şuuru idrak ederek ve idrakı daim hafızada tutarak terbiye olur. Yemeğe uzanmıyor oluşumuzun altında eğer “Allah’ım beni nimetlerle rızıklandıran sensin, sayısını bilmediğim hücreler içinde, adını bilmediğim emilim kanalları yaratıp, her birinden besinin ayrı nimetini, fayda sağlayacağı noktalardan vücuduma sirayet ettiren sensin, bu kendimi sahibi zannettiğim vücudun sahibi sensin, her gün üzerinde bir saniye tefekkür etmeden fütursuzca yediğim bu ekmeğin sahibi sensin, muhteşem bir döngü içinde sürekli yer ile gök arasında hareket halinde olan, vücudumdan biraz eksilse türlü hastalıklarla hemhal olacağım bu nimetler nimeti suyun sahibi sensin, ve senin adınla nimetine sarılır, senin adınla nimetinden vazgeçerim; şuuru yatmıyorsa geçmiş olsun aç kaldığımız günlere…

İşte bu şuur ve havsala açısından baktığımızda Ramazan’ın 30 gün olması daha da anlam kazanır. Bugün bilimsel araştırmalar ve çalışmalarla da desteklenmiştir ki bir alışkanlığın kazanılması için ortalama 20-40 gün arası bir zaman dilimi gereklidir. Yani Ramazan bize bir hayat tarzı sunar. Bir alışkanlık haline getir ve yaşamını düzenle ey aciz kul, bak sana fırsat der. Dünyanın binbir çeşit, lezzetli kabuklar içinde türlü zehirler bulunduran meyvelerle dolu günah sofrasında her daim oruçlu ol der. Öyle bir oruç halinde ol ki şeytan sana sekerat anında uzattığı suyla imanını elinden alamasın. Ve bayram sabahında Kevser Havzası’ndan aldığın bir yudum suyla da iftarını yap…

Nefs terbiyesi bu cihetten baktığımız takdirde tecelli edecektir. Ramazan bittikten üç veya dört ay sonrasında bir günaha karşı, masanın üstünde duran su bardağına takındığımız tutumu takınmıyorsak, yazık bize ve ne mutlu o nefse ki emeline ulaşmış. Dostun gamını çekeriz, o bile hoş gelir de düşmanın alaycı mutluluğuna dayanamayız. Ve dahi dayanmamalıyız da. Bu yüzden bu şuuru hayatımızın merkezine öyle yerleştirmeliyiz ki sarsılmasına dahi tahammül ve imkan olmasın. Ve Ramazan bittikten altı ay sonra bize uzatılan bir harama karşı elimizi uzattığımız an “Allah’ım beynimden giden hangi sinyallerle, kaç tane eklem yardımıyla, hangi kasların hangi hareketiyle, hangi organellerde üretilen enerjinin hangi kanallar aracılığıyla ilgili hücrelerime gidip, onları besleyerek diri kalmasını sağladığını ve bu hücrelerin bir araya gelmesiyle oluşan bu dokuları ve bu dokuların birbirine hangi iletim sistemleriyle bağlandığını dahi bilmediğim bu uzvum olan elimin de sahibi sensin, bu haram lokmanın da.” diyebilelim. Ve her şeyin sahibi olanın kudretini ve azametini görelim ki o el uzanmasın, o ayak günaha gitmesin.

Buraya kadar anlattıklarım bu yaşıma kadar anladıklarım, anlamaya çalıştıklarımdır. Bu yaşım dediğimi de 19 saymayasınız. İman gözlüğüne sarılıp körlükten kurtulma gayemde bahşedilen yolda henüz 1 yaşında bile sayılmam. Dolayısıyla hatamız, kusurumuz, eksiğimiz varsa affola henüz hamız, pişmeye yolumuz çoktur..

Buradan sonrasında biraz da ‘Ona İhtiyacımız Var‘ serisinin temel taşı, kitaplar kitabı, cevherler cevheri Kur’an-ı Azimüşşan’dan bahsedelim. Malumunuz bu ay Kur’an’ın nuzülünun şerefine bize bahşedilmiş bulunmakta. Bu ayın faziletinin, yukarıda izah etmeye çalıştığım şuurun gıdası yalnızca ve yalnızca bu kutlu sestir. Dolayısıyla nasıl ki o şuur olmadan oruç ibadeti faziletine ulaşamazsa, Kur’an olmadan da o şuura ulaşamayız. Gelin bu ay nihayetsiz dünyadan yüzümüzü bir çevirelim. Gelin bu ay “Bu nihayetsiz ve faydasız dünyanın sahibi sensin ve onun bana yararı yoktur, senin için senin adınla ~ Allah-u Ekber ~ ondan yüz çeviriyorum Allah’ım” diyelim. Gelin bu ay “Allah’ım bana görebilmem için göz bahşettin, onu öylesine mükemmel ve eksiksiz yarattın ki milyarlarca kilometre uzaklıktaki Ay’ı yanımdaymış gibi görebilirim, onu öyle güzel yarattın ki mevsim geçişinde yapraklarda aynı anda görülen sayısız renk ve tonunu birbirinden ayırt edebilirim, onu öylesine güzel yarattın ve tüylerle ona öyle bir siper ördün ki, güneşe bakabilir, tozdan korunabilirim, onun üzerinde esmaların öyle teşekkül ediyor öyle kudretli ki murad edersem senin tecellinle ilk emrini gerçekleştirip kainatı okuyabilir, kendimi okuyabilir ve seni daha iyi bulabilir, daha emin olabilirim. Fakat ben, bana bahşettiğin bu lütfun ihsanını bilemedim, sen affeyle ve beni Kur’an’a dost eyle. Ve bana ‘görmeyi’ ve ‘okumayı’ bahşeyle.” diyelim..

Bu günah sofrasına biçilen ömür çok kısa. Değmez nimet görünümlü zilletlerine el uzatmaya. Ki bize uzanmış dururken Kur’an’ın eli, ondan el çekip diğerlerine uzanmaya değmez. Burada ne kadar oruçlu kalırsak, orada o kadar iftar sofrasına nail olacağız. Gelin boşu boşuna aç kalmayalım, gelin aç kaldığımız yetmezmiş gibi orucumuzu içmekle susuzluğu gidermez kaynar su çağlayanlarında açmayalım.. Gelin bu Ramazan Kur’an’ı en sadık dostumuz bilelim. Ve bize bahşedeceği nimetleri seyredelim. Gelin bu şuuru şiarı edinelim ve bu şiar iman davasında bizi galip getirsin.. Galip olmak değildir muradımız yanlış anlaşılmasın, galip getirsinden kasıt safımız belli olsun diyedir. Hz.Ali(k.v.)’nin duasında dediği gibi “Allah’ım cehennemde olsam dahi beni sana secde eden kullarından eyle.” Görebiliyor muyuz muradın cennetle sınırlı olmadığını… Rabbim doğru safa çeksin bizleri ve muhafaza eylesin..

Sözü sonlandırırken eklemek istediğim şeyler vardır.
Allah’ım;
Yazmaya niyet ederek başlarım çünkü senin ve rızan için yaptığım ne varsa ibadetimdir ve yazdıklarım yalnızca ettiğim dualardır. Kula acz içinde ibadeti icra etmek ve dua etmek düşer. Kabulü senden, takdirine razı olup boyun eğmek bendendir..
Kardeşlerim, büyüklerim, dostlarım;
Sahur ve iftarlarda dualarınıza;
Yalnız kalan Beytullah’ı, öksüz kalan Mescid-i Aksa’yı, savaşın içinde kalan Müslümanlar’ı, savunmasız mazluma eziyeti güç sanan fakat hakikat mahkemesinde en elim cezalara düçar olacak olan korkak Çin’lilerin baskısı altında zulme uğrayan Doğu Türkistan’ı, fotoğrafını görsek korkacağımız, dağ başlarında küçücük karakollarda, vatanın, al sancağın müdafaası için göğsünü siper eden kahraman asker ve polislerimizi, bu salgın illeti yüzünden hastane köşelerinde şifa bekleyen hastaları ve onlar için canla başla çalışan sağlık çalışanlarımızı, ümmeti Muhammed’i ve bu aciz kardeşinizi eklemeyi unutmayın olur mu?..

Rabbim Ramazan’ı layığıyla yaşamayı hepimize nasip eylesin, bizi afv-ı ilahisine, fevz-i ilahisine nail eylesin…

İsmail Hoca’mıza bir fatiha okumadan geçmeyelim..

Başucu niteliğinde bir kitap: Bilinçli Genç Olmak / Var Mı Beni Anlamak İsteyen diyen gençler, ebeveynler ve eğitimciler için

Kitap İncelemesi: “Var Mı Beni Anlamak İsteyen” – Prof. Dr. Nevzat Tarhan

“Dünya değişiyor.
Diğer gençler gibi, sen de ailenden çok daha farklı bakabiliyorsun dünyaya…
Ebeveynlerin ve öğretmenlerinle ufak tefek tartışmalar yaşaman çok normal.
Özgür olmak istemen, gelecek hakkında kaygılanman, teknolojiye kolayca adapte olman gayet doğal…
Çünkü anlaşılmaya ve anlamaya ihtiyaç duyuyorsun.
Seni duyuyorum ve seni gerçekten anlıyorum…”

Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın kaleme aldığı “Var Mı Beni Anlamak İsteyen” kitabı, ilk olarak sekiz baskı yapmış ve ardından, son olarak 20. baskısıyla okurlarla buluşmuş bir eserdir. Kitap, insanın içsel dünyasına dair derin bir bakış sunuyor, özellikle gençlik dönemiyle ilgili kaygıları, aile-çocuk ilişkilerini ve toplumsal bağlamda kişisel sorumluluğu ele alıyor. Kitabın başlığındaki her bir kelime, okuyucuya anlamlı bir şekilde dokunuyor. Okuduğunuzda, “Beni anlayan biri var mı?” sorusunun cevabını almış gibi hissediyorsunuz; yalnız değilsiniz, çünkü gerçekten anlaşılmak, çoğumuzun içsel arzusudur.

Kitap, hayata dair dersler sunuyor ve dönüp dönüp tekrar okunacak bir nitelikte. Altını çizmediğiniz bir cümle, bir paragraf yok. Okudukça daha çok anlıyor, öğreniyor ve bilinçleniyorsunuz. Şimdi, kitaptan en sevdiğim alıntıları sizlerle paylaşıyorum:


“Başarı da ayrıntıdadır, şeytan da…”

Hayatın inceliklerinde başarıyı ve başarısızlığı anlamak, her zaman ayrıntıların içinde gizlidir. Her başarının arkasında, fark edilmeyen ama çok önemli olan bir ayrıntı bulunur. Ve aynı şekilde, başarısızlık da bazen küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmakla gelir.
“No pain, no gain” yani “çile yoksa kazanç da yok”. Bizdeki “zahmetsiz rahmet olmaz” sözüne denk olan bu İngilizce deyişi aklından çıkarma. Hayat, mükâfatını zorluklara tahammül edenlere verir. Başın dik dolaşmak ve onurlu yaşamak istiyorsan, emeğinle kazanmaya çalışmalısın.


Mevlâna “Elinde olsun ama gönlünde olmasın” diyor.
Çok şeye sahip ol ama onlar sana sahip olmasın.

Bu sözü okuduğumda, sahip olduğumuz şeylerin hayatımızdaki gerçek yerini tekrar sorgulamak istedim. İnsan, sahip olduklarıyla mutlu olmalı ama bunlar ona sahip olmamalıdır. Zenginlik, güç ya da prestij arayışında kaybolmamalıdır insan. Gerçek zenginlik, ruhsal huzurdur.


Değiş ama başkalaşma.

Hayatın en değerli yolculuğunun, kimliğini kaybetmeden değişim süreçlerinden geçtiği noktada başladığını hatırlatıyor bu alıntı. İnsan, değişmeli ama özüyle barışık kalmalı.
Neyzen der ki: “Kalkın ey ehl-i vatan dedik kalktık, bir baktık ki kalktığımız yere başkası oturmuş.”
İnsanlara güven ama kendini kullandırtma. Güven kural, güvensizlik istisna olsun. Yani, başkalarına güven duymak önemli ama kendinizi onlara teslim etmemelisiniz. Bu, kendi içsel gücünüzü korumanın yoludur.


Aldıklarımız değil, verdiklerimiz bizi yüceltir.
Alabilmek için değil, verebilmek için çalışanlar sosyal sermayelerini artırırlar. Başarı alabilmekte değil, verebilmektedir. Yardımlaşma sevgi dillerinden birisidir, davranışsal sevgidir. Başka bir deyişle sevmenin davranışıdır. Sözde değil, özde sevgidir.

Bu alıntı, bir insanın karakterini en iyi şekilde tanımlayacak cümlelerden biridir. Hayat boyunca, aldıklarımızın değil, başkalarına sunduklarımızın, verdiğimiz değerlerin kalıcı olduğunu unutmamalıyız. Yardım etmek, sadece maddi değil, manevi bir değer taşır ve ancak bu şekilde, gerçek anlamda insan olabiliyoruz.


Başarısızlık yoktur, sonuçlar vardır.
Uçurtmaları uçurtan rüzgârın gücü değil, yükseklerde iken uçurtmanın o güce karşı koyma kapasitesidir. Kaybetme riskini göze almazsan, kazanamazsın.

Başarı ve başarısızlık arasındaki ince çizgi her zaman vardır. Bu alıntı, insanın başarısızlıklar karşısında nasıl dik durması gerektiğini anlatır. Başarısızlık aslında bir sonuçtur; bunu kabullenmek ve yeniden denemek, başarıyı getiren asıl güçtür.


Bir günlük mutluluk istiyorsan eğlen, ömür boyu mutluluk istiyorsan insanlara yardım et.

Ömür boyu sürecek gerçek mutluluğun, insanlara yardım etmekten geçtiğini anlatıyor bu cümle. Kendimizi başkalarına adadığımızda, hem içsel huzuru hem de toplumsal huzuru yaratıyoruz.


Ancak insanın iyiyi-kötüyü tanımadan hayatı anlaması mümkün değildir.
Bazı şeyleri ancak yaşayarak öğrenirsin. Deneme yanılma pahalı bir yöntem olsa da ebeveynin bu riski almalıdır.

Hayatın anlamı, bazen hatalarla, bazen zorluklarla şekillenir. Bu, insanın büyümesinin, olgunlaşmasının kaçınılmaz bir parçasıdır. Deneyimler, insanı hem daha güçlü kılar hem de hayatın derinliklerine götürür.


Anne-babaların sıklıkla savunduğu “sana güveniyorum, ama çevreye güvenmiyorum” yaklaşımı da gerçekçi değildir.
Zaten sözün kendisi bir mantık hatasını barındırır. Annen baban sana güveniyorsa senin güvenilmeyecek kişilerle arkadaşlık kurmayacağını da bilmelidir.

Çocuk yetiştirme anlayışındaki önemli bir noktayı vurguluyor Prof. Dr. Nevzat Tarhan. Ebeveynler, çocuklarına güvendiklerinde, onlara gerçekten güvenmelidir. Güven, karşılıklı olmalıdır. Çocuklarının çevresine güvenmemek, onların potansiyelini sorgulamak demek olabilir.


Dövmese de davranışlarıyla öğrencilerin ruhunu yaralamaktadır.

Eğitimdeki başarının sadece fiziksel değil, manevi boyutunun da ne kadar önemli olduğunu anlatan anlamlı bir cümle. Öğretmenlerin ruhsal etkisi, öğrencilerin gelecekteki başarılarını etkileyebilir.


Ümidini kaybedersen her şeyini kaybedersin.

Umutsuzluk, hayatın en büyük düşmanıdır. Umut, insanın hayatta kalmasını, gelişmesini ve ilerlemesini sağlar.


Hz. Ali’nin çok güzel bir sözü vardır:
“Çocuklarınızla 7 yaşına kadar oynayın, 7-15 yaş arasında arkadaş olun, 15’inden sonra istişare edin, onlara danışın.”
Hz. Ali, 1400 yıl önce söylediği bu sözle aslında bugün ideal aile olarak tanımlanan aile tipini öğütler.

Bir ailedeki iletişim, her yaşa uygun olmalıdır. Çocuklarla güçlü bir bağ kurmak, onları anlamak ve desteklemek, sağlıklı bir aile yapısının temelidir.


Zaman, insan hayatının en önemli sermayesidir.
Para kaybedildiğinde tekrar kazanılabilir, ama zamanı geri getirmek hiçbir şekilde mümkün değildir.

Zamanın kıymetini bilmek, hayatın en önemli derslerinden biridir. Para kaybedilebilir, fakat zaman bir kez geçtiğinde geri getirilemez. Zamanı doğru kullanmak, hayatın anlamını en iyi şekilde idrak etmek demektir.


Kitap, yaşamın her alanında derinlemesine düşünmeye, anlamaya ve öğrenmeye teşvik ediyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın bu eseri, sadece bir psikoloji kitabı değil, aynı zamanda yaşamın anlamını ve insan ilişkilerinin derinliklerini keşfetmek için bir rehberdir. Kendi yolculuğunuzda size ışık tutacak bu kitabı, şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum. Şimdiden keyifli okumalar!

 

 

Kuş Olup Gitmeliyim Bir Trenle*

Ölmeye yatmak mı Godot’yu beklemek mi dersiniz,

Bilmiyorum.

Sonsuzlukta sıkışıp kalmak mıdır yoksa?

İkisi de tartışılır.

Ama bu devirde ölmeye yatılmıyor pek,

İnsanlar sıkılıyor beklemekten.

Godot’ya gelince;

Onun gelmeyeceğinden herkes çok emin zaten.

Yani koşuyor

Herkes

Boşluğa

O nedenle varılmıyor hiçbir yere.

Yani boşluk kocaman bir sonsuzluk kalplerde,

Sonsuzluk kavramının eksikliği her yerde;

Sevgide!

Aşkta!

Merhamette…

Ve belki de ben *kuş olup

Gitmeliyim

Şimdi, bir trenle.

*Cahit Zarifoğlu – Sen Kuş Olur Gidersin Bir Trenle

Leyla İle Mecnun

Sevdalısı çok, izleyici kitlesi geniş, hafızlarda yer edinen gelmiş geçmiş en iyi dizilerden biridir Leyla ile Mecnun. Son zamanlarda yeniden çekilecek iddialarıyla gündeme geliyor. Sizin de konu dikkatinizi çekmiş olacak ki;

ı

Leyla İle Mecnun yayın hayatına 2011’de başladı. Geçenlerde Burak Aksak twitter hesabından dizinin 10. yılını kutladı. Yine geçtiğimiz günlerde yeniden çekilecek iddialarıyla gündeme gelince, sevenlerinin anılarını canlandırdı, defalarca kez izleyenlere “tekrar başlasam mı?” sorusunu sordurdu.

Temel olarak Leyla İle Mecnun’un hikayesi üzerine kurgulanmış absürt komedi dizisi olarak adlandırılsa da; ekran karşısında bizleri güldürürken düşündüren, sosyal konulara dikkat çeken, bir an da ağlatan, yeri dolmayacak, üzerine çok şey söylenecek dizidir. Madem anılarımız depreşti gelin hep beraber Kireçburnu’nda bir günde neler yapabiliriz bir bakalım.

Sabah İsmail Abi ile iş ilanlarına bakabilirsiniz. Muhtemelen iş bulursunuz çünkü siz daha İsmail Abi’nin dedelerini bilmiyorsunuz.
Sabah sabah çay iyi gider ama unutmayın ki “Çay Erdal Bakkal’da İçilir”
Burada günler olaysız geçmez, tercihen Mecnun ile çöllere düşebilirsiniz. Bizden söylemesi, asa yüzünden kafanız biraz yamulabilir.
Günün ilerleyen saatlerinde Yavuz’dan şiir dinleyebilir
veya beraber performans sanatı icra edebilirsiniz.
Başka bir seçenek olarak İsmail Abi ile o gemiyi bekleyebilirsiniz.
Yorulduysanız Mecnun’un yatağında dinlenebilirsiniz. Az sakallı dede de mutlaka oralarda bir yerde uyuyor olacaktır.
Acil bir yere yetişmeniz gerekiyorsa veya yürümekten yorulduysanız İskender Abi ile taksiyi vurdurmak da bir alternatif olacaktır.
Ben farklı ülkelere gitmeden yapamam diyenlerdenseniz, Metonya sizin için iyi bir seçenek olacaktır.
Ben aksiyon olmadan yapamam diyenler de üzülmesin; Kireçburnu Çakalları’nda mutlaka olaylaaar olayyylar vardır.
Kireçburnu’nda geçen bu harika günü üzüme düşerek sonlandırabilirsiniz.