26.9 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Budala ve Pansiyoner

Benim aklım,

Konteynırın yanına bırakılmış çöplerin hemen yanında,

kahvaltısı olan 3.5’luk bir pansiyon.

Issız bir kalabalık hakimiyet kurmuş,

Herkes var ama kimse yok.

Tandık birkaç eski düşünce…

Selam vermeye tenezzül etmeyen sokak kedisi

Gitmeye de kalmaya da karar verememiş elektrik,

Ve onun askılığını yapan direk

Yorgun gözlerim.

İntihar meyillisi budala bir kalp

ve en çok da sen.

“Ben seni fütursuzca sevmedim.”

Yazmış biri duvara.

Siyah sprey kullanırken, alın yazısını karalıyor olmasın?

Ölçüp biçmiş ve tartmış olsa gerek.

Satıştan alışı çıkarıp yüze vurmuş…

Zararlı çıkmış. Şaşırmamış da.

Kovmak istemiş O’nu,

Budala, O’nu kendisine çağırmış.

Şimdi ikiniz benim pansiyonumda,

Aynı odada kalıyorsunuz.

Şaşırmadık.

Budala ve ben yakından tanışıyoruz.

Kafamın İçinde…

  • Kafamın içinde yarattım seni galiba
  • Kafamın içi karmaşık,
  • Çarpışıyor sözcükler
  • Kalbimde ayrı bir dünya…
  • Ve kafamda ise çok ayrı bir hayat.
  • Maziye bir bakıver neler neler bıraktık.
  • Bir ben var benim içimde benden de öte.
  • Artık gözlerini kapat.
  • Ey insan!
  • Karanlıkların bütün kirli renklerine.

Işığa Geçtim Kendime Baktım

Işığa geçtim kendime baktım
Karanlıkta kalsam ağlayacaktım…
Bakma! Düşünme
Bakınca görecek
Düşününce üzülecek çok şey var
Sonu hüzünle biten filmler var mesela
Yarım kalmış diziler
Acı çeken kalpler
Derdi olduğunu bilmeyen insanlar var
Kendi derdinden çok başkasıyla dertlenenler de var tabii
Yara var! Biraz da sızı
Kocasından dayak yiyen karşı komşun var mesela
Hasta insanlar
Daha acısı hasta ruhlar
Ondan da acısı var;
Ruhsuz insanlar…
Boş’lar var
Boş kelimesinin içini dolduramayacak kadar boşa yaşayanlar
Bir de hiç yaşamayan ölüp gidenler var
Ölüm var mesela
Severken ölenler de tabii
Sevdiğini öldürenler de
Ne olduğunu bilmeyenler
Nereye gideceğini anlamayanlar…
Çok şey var, çok!
Bu karanlıkta efkar var
Işığa geçtim kendime baktım
Karanlıkta kalsam ağlayacaktım
Böyle konuşma
Susunca çok dertlisin
Anlatsan bitmeyecek
Öyle içerlisin
Mecnun Leyla’ya kavuşmadı
Öyle kederlisin
Sanki Robin Hood hiç yaşamadı
Kırmızı Başlıklı’yı kurt yedi
Uyuyan güzel uyanmadı
Öyle çaresizsin
Aydınlık sana yaramadı
Karanlıkta kalacaktın…

Şşşt sessiz olun
Birazdan hafifler herhalde bu acı
Hayatın her anı ayrı bir sancı
Sanki yaraya tuz basmak amacı
Sehpaya serçe parmağım değil kalbim çarptı
Şimdi yüreğimde öyle bir sancı
Yorgunluk diz boyu
Gözyaşı çok Sen gülersin, onlar ağlar
Bin yaş, bir tebessüm
Seni bu hayata bağlar
Peki ya senden kopanlar?
Sesime ses
Nefese nefes
Musallaya değen tenin soğukluğu
Soluğumda kesilen acının donukluğu
Birden bire ölmezsin
Kaç ölüm var bir ömürde?
Bir kere mi ölür sandın insan Öldüğünde anlar insan
Ne diyorum ben, susayım
Benliğimi çok haykırdım
Işık gözlerimi acıttı
Artık ışığı değil gözlerimi kapattım…

Bilemedim

Adem oldum söz bilmedim
Yunus oldum unuttum
Yusuf oldum kim dost bilmedim
Musa oldum yoruldum.
Göz oldum, müjgan oldum
Akan yaşı bilmedim.
His oldum, duyu oldum
Ölen kalbi bilmedim.
Ben beni bilmeden
Ben olamadım.

Canan oldum, canı bilmedim
Aşık oldum, aşkı bilmedim
Hızır oldum, ölümü bilmedim
Züleyha oldum bir gömleğe tuş oldum
Aşkı bilmeden aşka talip oldum.

İkinci Waliz

Ah İskender!
Ah iki gözümün çiçeği!
En şair yanlarım önünde diz çökmek istiyor usulca.
Ses tellerim çırpınıyor seni duyurmak için tüm şiir severlere.
Kalbim kanatlanıyor kütüphanemde gördüğümde kitaplarını.
Nedendir bilinmez dün ‘İkinci Waliz’ kitabından seslendirdiğim bir şiire takıldı insanlığım.
Elbette biliyordum nedenini ama bilmenin çözmeye yetmediği durumlarda ‘Nedendir bilinmez’ le başlayan cümlelere alıştırdım kendimi.
Şiirler…
Şiirler diyorum efendim!
Ne de güzel sarıp sarmalıyorlar en çıplak yerlerimi,
İçimi ürperterek hem de.
Isıtarak üşümüş ayaklarımı
Yerden keserek hem de.

‘Zaman her şeyin ilacıdır ‘ sözüne inanılmaz katılıyorum.
Ama ne zaman bu cümleyi dile getirsem arkasından aynı derecede inandığım
‘Zamana bırakma, kayboluruz’ sözünü yazıyor parmaklarım.
Hayat işte tam da böyle sevgili okuyucu.
Birbirine tezat cümleler var fakat ikisi de doğru.
Tıpkı tezat iki insanın birbirine doğruluğu gibi.
Toplumlar müsaade etse ne aşk hikayelerine tanıklık edecek coğrafyamız da
Başkaldıracak yerlerimizi kırdılar inceden.

Ve bir başkaldırı şairi olan Küçük İskender şöyle diyordu ‘İkinci Waliz’ kitabında

Hayır.
İçimde bir köpek uyuyor.
Ben uyandığımda o dalıyor. Hepten uzaklaşıyor.
Evet.
Kısa yalnızlıklar tanrı tanımaz ama şiir hatasızdır gerçeğe.
Ayrılık kalbi eksiltir, eskitir.
Desem de sabah yoruyor insanı
Çünkü dün çok insafsız
Çünkü geçmiş fazlasıyla kıskanç ve saldırgan.

Küçük İskender, Büyük Şair

Doğan Cüceloğlu’nun Son Kitabı: Var Mısın?

Rengarenk bir kültür mozaiği olan yurdumuzun yetiştirmiş olduğu en değerli hocalarından biridir Doğan Cüceloğlu. Ülkemizde psikolojinin doğru tanınması için elinden geleni yapmış, bizim anlayacağımız yalın bir dille anlatmıştır yıllar boyu heybesinde biriktirdiği bilgileri. Çocuk – ebeveyn ilişkilerine sıklıkla dikkat çekmiş, anne babalara kendi çocukluklarından çıkarım yapmalarına fırsat vererek tavsiyelerde bulunmuş, gelişmiş bir toplumun mihenk taşını ‘Özgüveni yerinde, sorumluluk sahibi özgür çocuklar’ olarak nitelendirmiştir.
Ve şöyle özetlemiştir tüm bildiklerinden öğrendiklerini: Madem insan olarak doğduk, olabileceğimiz en iyi insan olmayı istemeliyiz.

1938 yılında Silifke’de dünyaya gözlerini açan Cüceloğlu’nun çocukluk hatıraları da oldukça dikkat çekicidir. Mutlaka okumanızı öneririm. Ben şimdilik üstadın en son çıkan kitabı ‘Var Mısın?’ dan alıntılar yaparak bakış açınızda bir farkındalık yaratmaya çalışacağım.

‘Güçlü Bir Yaşam İçin Öneriler’ veren bu kitap 14 bölümden oluşuyor. Ben de bu ilk yedi bölümden altını çizdiğim yerleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

  • Başarının sonuçta değil süreçte yaşandığını anlayıncaya kadar uzun süre acı çektim.
  • İnsan olarak doğduk! Olabileceğimiz en iyi insan olmayı istemek ve bu yolda emek vermek gerek.
  • Sorun çözen insan vardır, sorun yaratan insan vardır. Sen hangisisin?
  • İnsan kendi özünü ne kadar erken keşfederse, o denli yaşar.
  • Biz büyükler sahip olmadığımız şeylerde mutluluk arar hale gelmişiz. ( Şu kadar param olursa, şöyle evim olursa, şu makama gelirsem…)
  • Her gün kendine sor: Bugün en güçlü duygum neydi? Neden böyle hissettim?
  • En önemli ilişki insanın kendisiyle olan ilişkisidir.
  • Hayatımın anlamlı olabilmesi için önce kendi gözümde var olmalıyım.
  • Yaşadığın tüm süreçleri olgun bir insan gibi yönet.
  • İnsan hayatının anlamını refahta bulamaz, ancak içindeki iyi niyetin saflığında bulabilir.
  • Bazen içine sinmeyen bir tavır içindeyken DUR. Bu sana yakışmaz. Sana yakışan neyse onu bul ve ona göre davran.
  • İnsanlar sana ne zaman inanır biliyor musun? Sözlerinle ifade ettiğin hali içine sindirip konuşmalarına, hal ve tavırlarına yansıttığın zaman
  • Temelsiz umut da umutsuzluk kadar tehlikelidir. O yüzden gerçekle ilişkini kesme.
  • Kimsenin kimseye teşekkür borcu olmadığı ilişkiler kurmak iyidir.
  • Söylemeyi unutma : Yaşadığım bu güzel an için evrenin özüne teşekkür ederim.

Daha sonra devamını getireceğim bu maddeleri ruhunuzun daraldığı, aklınızın karıştığı zamanlarda kendinize hatırlatmanızı tavsiye ederim.

Unutmayın,

Hiç bir sorun kalıcı değildir.
Siz yeter ki çözmek isteyin.
Hiç kimseden bir şey beklemeden
Sadece kendinize güvenerek.

Sevgiyle kal canım okuyucu.
Sen sevilmeyi çok hak ediyorsun….

The Salesman \ Satıcı

Satıcı (2016), Asghar Farhadi’nin senaryosunu yazıp yönettiği İran-Fransa yapımı bir filmdir. Filmin başrol oyuncuları Taraneh Alidoosti, Shahab Hosseini ve Babak Karimi’ dir. Tareneh Alidoosti’nin filmdeki adı Rana, Shahab Hosseini’nin adı Emad ve Babak Karimi’nin adı Babak’tır. Bu film birçok alanda ödül almıştır. Shahab Hosseini’nin aldığı En İyi Erkek Oyuncu ödülü ve Asghar Farhadi’nin aldığı En İyi Senaryo ödülü bunlardan bazılarıdır.

Asghar Farhadi
Taraneh Alidoosti
Shahab Hosseini
Babak Karimi

Rana ve Emad çifti yaşadıkları binayı boşaltmak zorunda kalırlar. Kalacak bir ev bulamayan çift tiyatrodan arkadaşları Babak’ın tavsiyesi ile bir eve yerleşir. Bir gün Rana’yı yakından ilgilendiren bir olay yaşanır. Bu olaydan sonra Rana ve Emad’ın hayatı farklı bir yönde ilerlemeye başlar.

Satıcı filminde dram ve gerilim yoğun bir şekilde hissedilmektedir. Filmi izlerken özellikle gerilimi her sahnede hissettim. Filmde bir kadının hayatından bir kesit karşımıza çıkıyor. Bu kesit derin ve etkileyici duygularla aktarılıyor. Filmde uzun bir süreç anlatılmıyor. Kısa bir zamanda bir olayın nelere sebep olabileceğini görüyoruz.

Filmi herkese tavsiye ediyorum. İyi seyirler 🙂

Kriz Anında Ömer Olmak

Nedir kriz anında Ömer olmak?
Olaylar biraz durulmuşken, yani en azından gündemimizi başka meseleler meşgul etmeyi başarmış ve Filistin meselesi gözden düşmüşken zihnimi meşgul eden bazı düşünceler beni bu yazıyı yazmaya teşvik etti. Öyle anlar olur ki ne açıdan bakarsanız bakın, hangi zaman diliminde, neresinden tutarsanız tutun her şey sizin haklılığınızı gösterir. Zaman adeta sizin haklılığınıza arka çıkmak için akmaya başlar, nesneler vasıflarından ziyade yalnız bu haklılığa hizmet etmek için görev yapar. Her zaman firak eden duygular tek bir amaç için bir araya gelir omuz omuza verir. Her şey böyle sürüp gider, ta ki olduğunuz yerden birkaç adım geri çekilip içinde bulunduğunuz olaya dışarıdan bakıncaya dek…

Gözler, kör olmaya müsait bir fıtratta yaratılmış kanımca. Bir sevda, bir öfke, inanılmış bir dava, sonuca varamayan mülahazalar silsilesi ve saire ve saire. Hararetli bir olay anı da aynı bu şekildedir. İnsan hakikati göremez, odaklanılmış tek bir şey vardır ve odaklanılan şeye giden yolda takınılan tutuma kördür gözler. Olayların üstünden biraz zaman geçince ve biraz hararetin ortasından dışarı doğru yönelince aklımı önceleri okuduğum ve üstünde hayli düşündüğüm bir hadise işgal etti.

Alemlere rahmet Peygamber Efendimizin fani dünyada görevi bitmiş, tebliğ sona din kemale ermişti. Veda Hutbesi’ndeki konuşmasından birçok sahabe meseleyi idrak etmiş, hüzne boğulmuştu fakat O da bir beşerdi ve O da karşılaşacaktı ‘Ağızların tadını kaçıran’ ölümle. Durumu daha da ağırlaştı ve 12 Rebîülevvel, pazartesi günü Mescid-i Şerif’te, Cebrail (a.s) eşliğinde Azrail (a.s)’ı huzuruna kabul etti.

Zihnimi işgal eden mesele ise biraz sonra yaşanan hadiseler. Dünyada Habibullah’ın ebedi aleme gidişinden daha hüzünlü bir mesele yoktur herhalde. Bizler O’nu hiç görmemiş, sesini hiç duymamışken okumaya dayanamıyoruz düşünelim ki sahabeler ne denli üzülmüş ne denli acı çekmişlerdir. Burada bir parantez açmak gerekli diye düşünüyorum meseleyi başka tarafa çekecekler için. Duha Sûresi 4. Ayette der ki: Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Bizim için ebedi yurt fani alemden evladır elbette.

Sahabelerin üzüntüsünden kasıt, özlemden gayrısı değildir. İşte böyle bir anda, gözyaşları Medine topraklarını suluyorken Hz. Ömer odaya girer, dehşete kapılıp dışarı çıkar ve “Re­sû­lul­lah ölmemiştir ve sağdır! Ona sadece, Hz. Mûsa’ya ârız olan saika gibi bir saika ârız olmuştur. Kim ‘Muhammed öldü’ derse, onu kılıcımla iki parça ederim!” diye bağırır.  Sonra Peygamberimizin sadık dostu Ebâ Bekir haberi almış, kalbinde ağır bir yük, hicranın şimdiden saran ateşiyle gelir ve yanına varır. “Ölümün de hayatın gibi temiz ve lâtif, yâ Re­sû­lal­lah!” der dışarı çıkar. Hz. Ömer’in dediklerinden haberdardır, hüzne boğulan sahabelere şöyle seslenir: Kim ki Muhammed’e (a.s.m.) tapıyorsa, bilsin ki Muhammed (a.s.m.) öl­müştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa, bilsin ki Allah, Hayy’dır, ölümsüzdür.

Bu noktada karşımıza türlü türlü sorular çıkar. Hz. Ömer, Ebû Bekir kadar tanımamış mıydı İslam’ı? Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’den daha mı çok seviyordu Resûlullah’ı? Adalet ve hassasiyette benzeri bulunmayan Hattaboğlu Ömer bilmiyor muydu O’nun fani olduğunu ve yalnızca Allah’ın baki olacağını? Hayır, ortada tek bir gerçek vardı. Her alanda sıdkın eşsiz örneği metanete de şuura da sadıktı. Onun da yüreği yanmıştı, onun da göz pınarları Medine çöllerini ummana çevirecek kadar dolmuştu fakat o şuura dayandı.

Bu meseleyi düşündüğümde kendime hep iki sonuç çıkarırım. Hz. Ömer’in bu tutumu beni şu noktaya götürür: “Demek ki Peygamber’in ‘Allah’ım İslam’ı 2 Ömer’den biriyle güçlendir’ diye ettiği duanın kabulü olan, okuduğum hadisleri bizzat gören, yaşayan; müşriklere meydan okuyan, gecelerini gündüzlerini ibadetle, tefekkürle geçiren Ömer bin Hattab da olsan bazen duyguların şuurunun önüne geçebilir.” Bunu düşündüğüm an aklıma gelen soruya Ebû Bekir aleyhisselamın duruşu cevap verir. “Öyleyse Ebû Bekir ol yahut Ömer mizacındaysan etrafını Ebû Bekirlerle donat.”

Öfke Ne Tarafa Yönelmeli?

Biz bazı meselelerin özünü yeterince idrak edememiş olduğumuzdan kriz anlarını yönetmede Ebû Bekir şuuruna eremiyoruz ne yazık ki. Evet öfkeliyiz, evet olayın içinden baktığımızda yüzde yüz haklıyız, evet yüreğimiz yanıyor fakat ateş, ateşle sönmez. Evet canımız acıyor fakat acı, daha büyük acılarla dinmez. Zalime daha beterini dilemek, mazlumun ıstırabını azaltmaz. Okları her seferinde karşıya yöneltmek asıl hatanın bizde olduğu gerçeğini değiştirmez. Sen diliyle muamele yalnızca nefs karşısında nihayete götürür bizi.

Uhud bize bir şeyler anlatır, Bedir’de atılan toprak bir şeyler anlatır, Taif bir şeyler anlatır, Miraç bir şeyler anlatır. Yalnız kim olduğunu bilmeyen ve gözlüğü kirle pasla dolu olan kimse gerçeklerin özündeki hakikati anlayamaz, anlamak bilmekle değil amel etmekle mümkündür. Ebû Bekir’i anlamak Ebû Bekir olmaktan geçer. En yakın örneğiyle Filistin meselesinde ben birçok meseleyi anlayamadığımı, anladım. Anladım ki Ömer mizacındayım ve gördüm ki etrafımda Ebû Bekirler de var Ebû Cehiller de. Bilenler bilir Hattaboğlu Ömer Peygamberimizi öldürmeye niyetle çıktığı yolda hidayete erer. Bu sebeple etrafımızdaki Ebû Bekirlerin sayısını Ebû Cehillerin sayısından fazla tutmaya dikkat etmekte fayda var, maazallah insanı çıkmaz sokaklara sürüklerler haberi olmaz.

İsrail’den nefret ediyoruz evet. Fakat olayın birkaç adım gerisinden değil de binlerce adım dümdüz ilerleyip onların safından meseleye bakalım. -Doğru veya yanlış- inandıkları dava uğruna bebekleri katlediyorlar. İnandıkları dava uğruna işgal ediyor, saldırıyor, zulmediyorlar. İnandıkları dava uğruna çalışıyor, üretiyor ve topraklarını büyütüyorlar. İşte mesele tam da bundan ibaret, davanın doğruluğu değil davadaki samimiyet. (Doğruluk önemsiz gibi bir sonuç çıkmasın, şayet önemsiz olsaydı bir avuç Müslüman orada her gün şehit verdikleri halde hala şehri müdafaada başarılı olamazlardı.) Buradan bakınca öfkemizi yöneltmemiz gereken şahısların düşman olmadığına kanaat getiriyorum. Zira düşman, düşmanlığını yapıyor. Buradan bakınca kendi eksikliğini, güçsüzlüğünü eşine şiddet uygulayarak kapatmaya çalışan bir erkek figürü canlanıyor gözümde. Buradan bakınca diyorum ki hezimet düşmanın tavrı değil, bizim tutumumuzdan ibaret.

Bizim nefretimizi, öfkemizi yöneltmemiz gereken şahıs ve kurumlar; bizi ayırmaya, bölmeye çalışanlar olmalı. Bizim menfi duygularımızda toplanan enerjimiz müspet projeler için, daha fazla çalışmak için güce dönüşmeli. Basit ideolojiler ardına sığınıp kaybettiği insanlığına kılıf uydurmaya çalışanlara dur demeliyiz. Biz bir olduğumuzda ağaçların, dağların dillenip bize yardım edeceğinin bilincinde olmalı ve bir olmaya odaklanmalıyız. Her fırsatta sizli-bizli konuşan, her fırsatta bizi karşı karşıya getiren, her fırsatta alevi-sünni, Türk-Kürt, siyah- beyaz, bizi ayırmaya sınıflandırmaya çalışan kirli zihniyetlere yöneltmeliyiz öfkemizi. Onlara haykırmalı, onlara dur demeliyiz evvela.. Mehmet Akif ne demişti: Girmeden tefrika millete düşman giremez! Biz bize nifak tohumları ekenlerin arasında kör sağır yaşıyorken ne Filistin’i kurtarabiliriz ne Doğu Türkistan’i ne Yemen’i ne de kendimizi..

Şamil Basayev

Yine başka bir açıdan bakacak olursak Çeçen komutan -ruhu şad olsun ve Allah ondan razı olsun- Şamil Basayev şöyle demişti: “Moskova’ya 150 askerimle girdim. 2 gün içinde 2 bin kişiyi rehin aldık. O gün 3 savaş uçağını düşürdüm, dünya ayağa kalktı. Rusya 46 bin Çeçen çocuğu katlederken sözde Müslüman’ım diyenler neredeydiniz? Ben bir generalim ve halkım için cihad ettim” sonrasında da şu sözleri sarf etmişti: “Eğer Allah’ın çağrısı ve tehdidi bu insanların kalplerini titretmediyse benim, yani Rabbine karşı son derece zayıf ve aciz olan Şamil’in onlardan yanıt beklemesi yanlış olur.” Olayın bir başka boyutu da bu iki sözle açıklığa kavuştu sanıyorum.

Biz çağrıyı alacağız, bir olacağız, samimi olacağız sonra da:

Her 15 Dakikada 8,5TL ‘lik $AXO Coin Kazan!

Hepinize merhabalar arkadaşlar yine bir fırsat yazısı ile karşınızdayız. Evet yanlış okumadınız, her 15 dakikada bir 1$ (Yaklaşık 8.5TL) kazanabilir ve 200$’a ulaşına kripto para cüzdanınıza çekebilirsiniz. Üstelik davet ettiğiniz her arkadaşınızdan ekstra %30 kazanacaksınız!

Çekim talebi sınırına sizlerin de desteği ile hızla erişeceğiz ve ödeme kanıtlarını da yakın zamanda paylaşacağız.

Peki nasıl kazanacağız?

Öncelikle bir TrustWallet hesabına sahip olmanız gerekiyor…

Sonrasında https://axo2moon.com/?r=289124 Bu adrese girerek TrustWallet’tan aldığınız SMART CHAIN adresiniz ile kayıt oluyorsunuz!

Sonrasında ise 15 dakikada bir siteye gelerek CLAIM yapıyorsunuz ve 15dk’de bir 1$’lık AXO veriyor.

Tek şartı 200$ kadar biriktirmek. Ayrıca %30 Ref geliri var.
Telefon veya bilgisayarınıza TrustWallet kurarak SmartChain Adresinizi kullanabilirsiniz.

Axo Kayıt Linki: https://axo2moon.com/?r=289124

Trust Wallet:
AppStore: https://apps.apple.com/app/apple-store/id1288339409?pt=1324988&ct=website&mt=8
Google Play: https://play.google.com/store/apps/details?id=com.wallet.crypto.trustapp&referrer=utm_source%3Dwebsite
APK: https://trustwallet.com/dl/apk


Axie Infinity (AXS) Nedir?

2021 yılındayız, bu da demek oluyor ki artık sanal hayvanlar üreterek para kazanabilirsiniz.

Axie Infinity’yi anlamak için Pokémon ve CryptoKitties’i birleştiren bir blockchain oyununu hayal edebilirsiniz. Axie Infinity, Ethereum blockchaini üzerinde inşa edilmiş bir NFT oyunu ve ekosistemidir. Yerel para birimi ise Axie Infinity Shard (AXS) adındaki bir ERC-20 tokenıdır.


Netflix Platformunda Yer Alan En İyi Dizileri Seçiyoruz!

Netflix platformunda yer alan en iyi dizileri seçmeye var mısın? O zaman hemen anketimize katıl! 🙂

[zombify_post]

Bellek ve Ölüm Arasında

Dalga çekilirken
çocuk sarı kum kovasının peşinden koşar,
annesi çocuğun peşinden.
balıkçı adamın oltasında bir düş;
aile,
çok zaman geçmiş üzerinden.
dalganın bıraktığı köpükler sönerken
kumda tanıdık bir isim yabancılaşır,
adam ismin içinde boğ-
ulur.

Emrivaki

En büyük aksesuarım hüzün benim

Kalbimle beynimin savaşa oturduğu gecede

karanlık,

korkunç bir karabasan gibi girerken koynuma,

rüyamda dudaklarıma siyanür süren insanlar gördüm

Esir düştüğüm yıkık şehirde

ruhum kendinden tasarruf etmekte

İçimden dışıma yürüyen bir kâbuslar senfonisi

Belki göğe çıkar şehirdeki yıldızları sayarım

belki de yere iner sahipsiz sevgileri çalarım

Ayrılığın tadı damağımda

tarifi imkânsız, telafisi zor

Giderken kalbime emrediyorum!

‘’aşkla arana mesafe koy’’

Seni öldürürsem kusuruma bakma

İçimdeki avcı yüzündeki ceylana âşık

Mütemadiyen yazdığım bir veda mektubu gibi

içeceğim yüreğinden akıttığın zifiri

Tamam, gideceğim! Tamam gidiyorum!

Sana devrediyorum bu yıkık şehri

Bir Merkür Retro Meselesi 2

Yılın ikinci Merkür Retro Meselesi geldi çattı. Gerçi her zaman bir mesele var arkadaş! “Bir duruşu olmalı insanın, bir bakışı, bir anlayışı, bir davası olmalı.” ACZ

Bu retro bugün İkizler burcunda gerçekleşecek ve 22 Haziran’a kadar etkisini sürdürecek. Hatta 10 Haziran İkizler burcundaki Güneş Tutulması da retro etkisinde olacak. İletişim ve bilgi temasının hâkim olduğu bu retroda eski defterler bir bir açılırken çok önemli, hatta denklem değiştirebilecek diyaloglara şahit olabileceğiz.

Merkür -İkizler- Retroları bol bol eskilerin yad edildiği dönemlerdir. Geçmişi düşünmek ve paylaşmak daha keyifli olur. Geçmişten beslenebilir biraz da bozuk plak gibi takılabiliriz. Düşünceler daha çok iç dünyamıza yönelecektir. “Ya çık gel aşkın zümrüt tepelerinden/ Ya da kır belini hasret denilen illetin” deyip durabiliriz. Bu sebeple bazen çok konuşmak isterken bazen de ciddi şekilde sessizliğe ihtiyacımız olabilir. Kendimize bu tür dinginlik boşlukları vermekte fayda var. “Ben onunla içimden konuşuyordum/ Birbirimize bakmadan denize baktık” hallerine bürünmüşüzdür bile.

Bir mesele var arkadaş! Temel taşlarını oynatmadan mümkün mü devrilmesi karanlığın? “Bize sözlerimizden çok yüreğimizden anlayan gerek.” Meselenin (s)özü bu. Hemen bir soru işareti kurdurturum aklımıza. Yolun sonuna kadar gitmeye yeter mi yüreğimiz? Hemen cevap verilmiyor değil mi(!) Ya… Ya… Yapacağınız bir şey var: “Kalbinizi yumuşatın ama iradeniz sert olsun. Kelimelerinizi yumuşatın ama nüfuzunuz kuvvetli ve derin olsun.” Sadetin medeti bizde.

Bir mesele var arkadaş! “Otur konuşalım şunu/ Bulsun kelimem kelimeni/ Eğer uyku daha aziz esirlik daha ehven değilse” Peki devamını hatırlıyor muyuz? “Bir deli akıl çırpınıyor aramızda, rızık korkusu can korkusu baş mesele” diyor okuyup geçerken geçemediğim biri. Günümüzde ve gündemde hâlâ yerini tutuyor. Dünya denilen gezegenin dahi etkiler altında lâl olmuşluğu var. Dünya susar bomba gibi, kardeş kardeşine koşar can gibi. An bu andır. İçimizden biri çıkıp da bağırıyor. “Çıplan bu dünyadan çıplan ve gövdenden.” Silksin göremez olduğumuz meselelerin sarsıntısı.

Sancılı olmak gerek arkadaş! İnsanın içinde bir şeyin sancısı, tutkusu ve arzusu olmazsa insan asla o şeye yönelmez ve gerek bu dünya veya ahiret, gerekse ticaret, yöneticilik, bilim astronomi, vs. konusunda olsun asla arzularını gerçekleştiremez. Sancımdır -sancımızdır- bir mesele. “Yine de biri çıksa karşıma, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.” şu sıra.

Bir mesele var arkadaş! “Ömür sevmeyi öğrenmeye yetmiyorken, nefret etmeyi hangi ara öğreniyorsunuz?” Biraz daha anne kucağı, biraz daha baba şefkati, biraz daha kardeş bölüşmesi, biraz daha çocuk gülüşleri sarmalı her şeyi. Merkür geriliyor, kafalar duruyor, insan ilişkileri yavaşlıyor, aksaklıklar çıkıyor devamlı biliyorum. Olması gereken olacaktır. Önüne geçemezsin ama güzel şeyler olması için emek harcayabilirsin. Kendinizi fazla yıpratmayın ya da başınıza gelen her negatif olayı Merkür Gerilemesine bağlamayın.

Bir mesele var arkadaş! “Hayalinden vazgeçenin başına topraklar saçılsın.” Acz emarelerini taşısak da vazgeçmeyiz bu sözden sonra. Yer ile gök arasında bir şey olur, sanırsın aklın ile kalbin arasında olur. Bu meseleyi gözde daha fazla büyütmem de şairane başladık bir kere. “Ah kardeşler gönlümün yükünü kaldıramıyorum.” dünya meselesinden kaçmaya çalışırken.

Ben de gelmiş sizlere burada “Bir Merkür Retro Meselesi” anlatıyorum.

Asıl meselemiz açık ve belli arkadaş! Yeter ki meselimiz mesele olsun.

Sokağın Aydınlık Yüzü

2008 krizi biz 2000’lilere vurmamıştı sanırım. Zira o dönemin Hasır Üstü oyunlarından olan Borsacı’da kah Sirkeci Garını kah Mecidiyeköy iş hanlarını kah Tarabya villalarını alıp satmaya devam ediyorduk hâlâ. Yaz dönemlerini genellikle bu Hasır Üstü oyunlarıyla geçirirdik. Artık dönemin en popüler oyunu ne ise bizde de o oyundan olur ve ikindi sonrası büyük bir ağacın gölgesini bulur, Hasırımız serer, eğer varsa meşrubatlarımızı da alır, başlardık oynamaya. Tabi yaz aktivitemiz yalnızca bununla sınırlı değildi. Oyun dışında bir de sokak turlarına çıkardık. Zira bizim orası bunun için çok müsaitti; birçok ara sokak, çıkmaz sokak bulunur, velhasıl keşfedilmeyi bekleyen birçok geçit vardı. Bu sokaklardan bazıları insanın ruhunu söndüren bir karanlığa sahipken, bazıları da ruhu aydınlatır nitelikteydi.

Yine o sokak turlarından birine çıkmıştım. Bu sefer camiye çıkan bir numaralı sokağı seçtim ve oradan gidiyordum. Bu tur, sair günlerde olduğu gibi yalnızca geçip gitmek için değil de bilakis yürüdüğüm sokağın yolunu, taşlarını, otlarını, duvarlarını, evlerini ve insanlarını incelemek içindi. Bunun sayesinde belki ileride anlatacağım birçok keşfe imza atmıştık Yavru Kurtlar Cemiyeti olarak. Ancak şimdi bahsedeceğim tura tek çıkmıştım. Neredeyse camiye varmak üzereydim ki sokağın sağında kalan bir eve gözüm ilişti. İncelemek için siyah, kıvrımlı demirden desenleri olan avlu kapısına sokulup içeriye göz atmaya başladım. Avlu çok büyük sayılmazdı, her bir köşesinde çeşit çeşit çiçekler vardı; sümbüller, leylaklar, manolyalar, kasımpatılar ve daha envai çeşit çiçek. Çiçekler o kadar çok ve yoğundu ki dikkatli bakılmasa hemen arkalarında bulunan ev görünmüyordu. Buraya daha önce hiç böylesine dikkatli bakmamıştım. Ve bakarken envai çeşit çiçeğin kokusunun sokağa yayıldığını duyumsadım. Derin derin içime çektim o kokuyu, hala anımsar gibiyim. Sesini, bu oyunun müdavimlerinin duyunca hemen tanıyacağı o cam çarpışma sesini işittim ve dikkat kesildim. Büyükçe bir saksının arkasında çömelmiş misketleriyle oynayan bir çocuk olduğunu fark etmem çok uzun sürmedi. Pek görünmese de ara sıra attığı misketleri almak için uzandığı elini ve sandaletlerini görebilmiştim. Tam son bir bakış atıp o kokuyu son kez içime çekip gidecekken o çocuk yine uzağa kaçan misketini almak için uzanmış olacak ki beni fark etti ve arkamdan seslendi. “Hey, dursana biraz. Burada birçok misketim var ve tek başıma oynamaktan sıkıldım. Bana biraz eşlik eder misin?” diye seslendi. Şaşırmıştım bu teklife, çünkü daha önce hiç karşılaşmadığım birinden bir anda geliyordu. Biraz tereddüt ettikten sonra, “Peki olur. Adın ne senin, daha önce seni burada görmemiştim, herhalde burada oturmuyorsundur?” diye art arda birkaç soru sordum. Adının Akın olduğunu, burada babaannesinin yaşadığını ve yaz tatillerinde birkaç hafta kalmaya geldiğini, bu gelişinin de ikinci sefer olduğunu söyledi. Bende ona kendimi tanıttım biraz. Konu konuyu açtı ve uzun soluklu bir konuşma yaptık. Birbirimizi tanıdıkça sanki kaybolmuş bir arkadaşı bulmuş, sanki unutulmuş bir kişiymiş de onu hatırlamaya başlamışcasına hemen yerini buldu gönlümde. O saatte arkadaş olmuştuk bile onunla. Görüldük şey değil bu doğrusu, zira çocuklar mahalledeki arkadaşlarını doğuştan edinir, ne zaman başladığı ve öncesi hatırlanmaz, daha doğrusu yoktur. Bu bir ilkti benim için ve içten içe heyecanlanmıştım. Ardından misket oynamaya başladık ve kısa süre sonra gitmem gerektiğini söyledim ve daha sonra tekrar buluşmamızı teklif ettim. Yüzünün biraz ekşidiğini gördüm. Evet çok iyi vakit geçirdik ancak bir amaç için sokağa çıkmıştım ve devam etmeliydim. Buluşmak için bir vakitte anlaşıp ayrıldığımda artık daha bir neşeyle etrafa bakıyordum, meşhur Heidi yürüyüşüyle seke seke turluyordum artık sokağı.

Günler günleri kovaladı ve biz gün aşırı buluşup bazen oynuyor bazense hemen yolun kenarındaki banka oturup sohbet ediyorduk. İkimiz öyle saf ve masumduk ki, eminim o erken saatlerde orada geçirdiğimiz vakitlerde sokak daha bir aydınlık, daha bir geçilesi, daha bir havadar oluyordu.

Bir yaz bu şekilde geçti ve onun gitme zamanı gelmişti. Tam bir yaz arkadaşı olan Akınla artık görüşemeyecek olsakta eminim ki ikimizin gönlünde de çok farklı bir yer edinmiş bu ilişki hiç unutulmamıştır. En azından ben unutmadım.   

Sokak turlarımız yaz boyu devam etti tabi. Ve bunu genelde Yavru Kurtlar olarak hep birlikte yapardık. O ara sokaklarda ki, sanki bize bir şey anlatmak istercesine fısıltıyla esen rüzgarın yüzümüze temasını hala anımsar gibiyim. Özellikle Ramazan Bayramlarında ellerimize poşetleri alıp tüm o sokaklara girer, çalınmadık kapı, kutlanmadık bayram bırakmazdık, tabi poşetlerimiz şeker ve çikolatalarda dolana kadar. Hani derler ya, “Nerede o eski bayramlar,” diye. Sanırım bizde bunu şeker toplamayı bıraktığımız bayram demeye başlamıştık. Artık bayramlar, biz yetişmemiş çocuklar için ana gayesini kaybetmişti; şeker toplamayıp, cebimizi o bozuk paralarla doldurmayıp, herkesin bayramını kutlamayıp evde oturduktan sonra ne anlamı vardı ki bayramın, diye düşündük o gün. Yine bizim için o dönemin en aydınlık sokakları en çok güler yüzle karşılaşıp birkaç bozuk paranın cebimizi bulduğu ve en sevdiğimiz çikolataların alındığı sokaklardı. O sokağın girişini görmek bile mutluluk verirdi bize. Aydınlatırdı o masum ruhlarımızı, sürûr içinde günü bitirmemize vesile olurdu.

Bitirirken şunu da eklemek isterim; aslında bir sokağı aydınlık ya da karanlık yapan şey, bulunduğu yer yani mekansal konumu değildir. İnsanların oraya getirdikleri ve orada yaptıklarıdır bu atmosferi değişken kılan. Yani bir dönem karanlık olan aydınlığa, başka bir dönem aydınlık olan sokakta karanlığa bürünebilir. Bizim temennimiz orada masum ruhlar varken karanlığa bürnmemesidir, zira ne (eğitim) ışığıyla ne (edebiyat) ziyasıyla ne de (minare) kandiliyle aydınlanmaz bu karanlık. Vesselam.

Hasret Durağı

Sevdiğim,
Hasretinle koyulaştı gecem
Hasretinle yüreğim oldu cem*
Hadi gel; bekliyorum seni,
Hasret durağında

Bugün de gelmedin
Getirmedi rüzgâr kokunu
Getirmedi kuşlar sesini
Getirmedi yollar seni

Bulamıyorum seni
Hiçbir yerde bulamıyorum
Sanki dünya bana küs
Gizliyor, ruhuma dokunan ellerini
Gizliyor, güzelliğinde ısındığım yüreğini
Gizliyor, sonsuzluğunda kaybolduğum gözlerini

Hadi gel sevdiğim
Gelirken bakışını da getir,
İçim ısınsın
Gelirken gülüşünü de getir,
Gecem aydınlansın
Hadi gel; bekliyorum seni,
Hasret durağında

*Cem: yığın