Bugün gözlerini hiç açmak istemedi, saatlerce yatakta gözleri kapalı kaldı. Gözlerini açmasa yılanları hiç göremeyecekti, aynı dehşeti yaşamayacaktı. Kim bilir kaç saat öylece kaldı. Yavaş yavaş Allah’a yalvara yalvara göz kapaklarını oynatmaya başladı. Korkulu gözlerle sağına soluna baktı derin bir “oh” çekti. Masası yerli yerindeydi. Mor kalemliği aynı yerdeydi. Sonra kitaplığına baktı, yaşamı orda bulmuş gibi yerinden fırlayıp kitapları eline aldı. “Hangisini okusam?” diye düşünürken yılanları unuttu. Sapsarı saçlarını topladı. Yavaş adımlarla odadan çıkıp mutfağa yöneldi. Çayı koyup öylece durdu. Bir şey unutmuş gibi aceleyle mutfaktan çıktı. Yüzünü yıkadı, aynadan yüzüne baktı. Yüzü bembeyaz olmuştu, gözleri aydınlığını kaybetmişti. Ne kadar güzel olduğunu anımsadı, aniden güzelliğinden ürktü. Hızlıca aynadan uzaklaştı. Uzun koridoru geçip büyük salondan pencere önüne yaklaştı. Yapraklar yerli yerindeydi, besbelli mevsim sonbahardı. Yıllardır dışarı çıkmamıştı. Zaman kavramı onda tükenmişti. Kendisini teselli eden cümleler kurdu. Acaba insanlar hala arkasından konuşuyorlar mıydı? Dışarı çıksa, o vahşi o canice yargılayan gözlerle karşılaşacak mıydı? Yapmadığı bir suçtan dolayı evdeki müebbeti ne zaman bitecekti? Bir zamanlar kuş gibi cıvıldayan, oradan oraya koşan biriyken, şimdi sesi çıkmıyordu. Ayakları bedenini taşıyamayacak kadar yorgundu. Yanakları hep nemliydi, konuşmaktan yorulmuş dudakları kupkuru olmuştu. İnsan ümit etmeden yaşayabilir miydi? Kendinden çok önce ölmüş olan biri ümit etmeden de yaşayabiliyordu. Hayal kurmayı bırakmıştı. Allah’a olan teslimiyeti dışında elinde bir şey kalmamıştı, çıkan dedikodular yüzünden yıllardır dışarı çıkmıyordu. Babası dedikoduları susturmak için kızını evlendirmeye çalışsada çabaları boşa gitmişti. Bütün bu olaylarda Amina kendisini suçluyordu. Bu dedikoduları kim yaymıştı? Aslında kimin yaydığını Amina biliyordu. Odasına geçip bari bir kitap okuyayım dedi. Odasına yöneldiği sırada simsiyah bir yılan orada duruyordu. Amina donup kaldı, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Kalbi duracak gibiydi, hızlı hızlı nefes almaya başladı. Nefesi kesilene kadar “İmdat! İmdat!” diye bağırmaya başladı. Hızlıca büyük odaya koştu. Kapının altına halıyı sıkıştırdı. Bir yandan da “Allah Muhammed aşkına beni kurtarın!“ diye bağırmaya devam ediyordu. Komşular sesi duymasına duyuyorlardı ama gelmiyorlardı. “Amina her zamanki gibi hayali bir yılan görüyor, zavallı kız delirdi, yaptıklarının bedeli” diye konuşuyorlardı. Amina bir köşede feryat etmeye devam ediyordu. Bir süre sonra insanlardan umudunu kesip sustu. Onun teslimiyeti Hz.İsmaili’in teslimiyetiydi. Gözünde yaş, dilinde dua eksik olmazdı. Tam o sırada mutfaktan kokular gelmeye başladı. Amina çayı unuttuğunu fark etti. Yılanlar yüzünden mutfağa gidemedi. Pencereye koşup avazı çıktığı kadar bağırdı. Pencerenin parmaklıklarını kırmaya çalıştı. Elleri bir süre sonra kanamaya başladı. Yangın odaya kadar sıçradı. Yılanlar belki ölmüştür diye içinden geçirdi. Bu yangın yılanları kül edecekti bu düşünce onu mücadele etmekten alıkoydu. Her şey bitecekti. Bu ıstırap, bu azap son bulacaktı. Yaşamıyordu ki, insanlar onu çoktan öldürmüştü, kendinden önce ölmüştü. Artık onu hiçbir şey teselli etmiyordu. Kitaplar ve filmlerden bıktığı gibi onların izdüşümü olan muhabbetler de canını sıkıyordu. Tükendiğini, bittiğini hissetti. Kanepenin köşesine oturdu, gençliği karşısında duruyordu. Ne kadar güzel, ne kadar tazeydi. Gençliğine gözyaşları içinde sarıldı. Beni affet beni…Seni soldurmalarını engelleyemediğim için… Bu hayatı hak etmiyordu. Mutlu olmayı herkesten çok hak ediyordu. İnsanlar gerçekleri bir bilseydi ciğerleri parçalanır, oturup ağlarlardı. Hayatın adil olmadığını biliyordu. Dışarıda toplum içinde ahlaklı gibi görünen insanların, tek başlarına kaldıklarında ne kadar ahlaksız olduğunu biliyordu. Böyle bir dünyada var olmak yaşamak değildi. Gençliğiyle vedalaştı… Artık özgürdü… Bir kuş olacaktı kimseler vuramayacaktı, kimseler onu yaralamayacaktı… Dışarda babasının sesini duydu. ”Kızım beni affet, affet” diye feryat ediyordu. Bir anda tüp de patladı, ev küle döndü. Ölüm belki de Amina’ya bir ömür istediği sükutu, huzuru verecekti. Her gün Amina’nın mezarının başına bir adam geldi, üstü başı perişan. Amina’nın toprağını eline alıp yüzüne sürdü. ”Bana kalasın diye ah! Bana kalasın diye bunca söylentiyi yaydım da yine bana kalmadın”diyordu.”Amina, Amina, Amina, beni affet!“ diye feryat ediyordu.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Yazar/şair.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir