27.3 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Tiradın Çığlığı Var Benim Gölgem Yok

gölge ve tirad

Tiradın tam orta yerinde bir çığlık başlıyor. Bu, gözyaşınızın saklanamayacağı bir şeydir. Bir insanın son yolculuğunun yeşillerden geçtiğine inanıyorsanız ve size göre her kalış bir gidemeyişse, bu çığlığa boyun eğmeniz gerekir. Ellerinizin kanat çırpışı da bir bakıma buna benzer. Yalnızca bir ışıltı sayesinde mümkün olabilir. Tirat çığlığa muhtaç, siz de gözyaşlarınıza.

Yani bu kadar. Sanırım ben 37 yaşındayım ve tek gerçeğim gölgemin olmaması. Otobüse ve vapura binmek arasında bir fark yoktur benim için. Sabahları pastane poğaçasıyla güne başlar, akşamları da hazır çorbalar fokurdatırım. Bir gün gerçekten bir çığlığa kulak verseydim sıyrılabilir miydim bundan bilemiyorum. Diyorum ya, benim tek bildiğim öldükten sonra ardımdan fatiha okuyacak tek kişinin imam oluşudur. Mezarımın başına su kabı konulmayacak ve arife günleri sümbüllerle, menekşelerle, mersinlerle donatılmayacaktır toprağım. Ölünce iyi adam da olamam, hatta ben olamam. Zaten hiç olmadım da.

Bir de… Bir de ben hiç “dönmek” kelimesini kullanamadım. Eve dönmeyi istedim, ancak hep eve gittim. Bir yere ait hissedemeyişim evimden kalmış olsa gerek. Bakın, evimden söz ederken iyelik kullanabiliyorum yahut kedim derken de. Ben onlara kucak açabiliyorken, onların beni benimseyebileceği fikri aklımın ucundan dahi geçmiyor. Kedim bana tiksintiyle bakıyor ve evim ben içeride değilken daha bir neşeli.

Evinin bile katlanamadığı bir adama bir gölge nasıl katlanabilir ki? Sürekli midenizi bulandıran birinin peşinden gittiğinizi düşünün. Böyle sürünmektense yok olmayı ya da sahibinizin yok olmasını dilersiniz. Ondan bir parça oluşunuz da külfettir sizin için. Bana ait bir gölgenin var olduğunu ve kendimi o gölgenin yerine koyduğumu biraz bile olsa düşleyince yok olmak istiyorum.

Bir saniye.
Ben zaten hiç olmadım ki.

Farklı Olmak: Fleabag

Merhaba sevgili okur;

Bu yazımda Instagram üzerinden bir sahnesine şahit olup merak ettiğim bir mini diziden söz etmek istiyorum. Sevdiğim türlerden biri olan kara mizahı da kendisinde gördüğüm için dikkatimi çekti sanırım.

Yaklaşık 25 dakikalık 12 bölümden oluşan Fleabag‘ı inceleyelim bakalım. Spoiler denilen şeyden de vereceğim biraz, baştan uyarayım efendim.

Phoebe Waller-Bridge

Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kadın ne kadar güçlükle karşılaşabilir sence?

Dostum diyebildiği tek kişinin de kendisi yüzünden ölmesi bir insana hangi vicdan muhasebelerini yaşatır?


İsimlerle kafamızı karıştırmadan olaylara farklı bir şekilde bakalım istiyorum.

Başrol oyuncumuz olan kadının cinselliğe ve insanların içsel sıkıntılarına gerçekçi bir bakışını görüyoruz dizide. Zaman zaman kendimi olayların bir parçası olarak gördüğüm de doğrudur. Bazen hoşuma giden bir şeyi daha yapıyordu, bana dönüp o anki gerçek düşüncesini söylüyordu.

Aralarındaki muhabbete hiç değinilmeyen annesinin vefatı üzerine babasının (sürekli iğneleyici konuşan bir kadınla) evliliği sonrasındaki olayları görüyoruz. A bir de ablasının dengesiz eşi de var başrolümüzün uğraştığı kişiler arasında.

Böyle çabuk bitmesi beni üzmüştü açıkçası. Özellikle son sahnesinden sonrasını merak ediyorum. O papazla güzel bir çift olurdular aslında…

Umarım yine böyle hoşuma gidecek diziler çıkar karşıma. Tavsiyelerinize açığım.

Sağlıcakla kalın, iyi seyirler dilerim…

Neyiz Biz

Sen kimsin ben kimim, bilsek neyiz biz?

Sevgili sevendir; seven sevgili.

Beş vakitlik ömrüm, bir O’na gönlüm…

Aşkına tutuşan pervaneyiz biz.

Zaman Yolculuğu Yapmaya Ne Dersiniz?

Durante La Tormenta/Fırtına Anı, İspanyol yapımı bir filmdir. Fırtına Anı, 2018 yılında gizem ve dram alanlarında Netflix’te izleyiciye sunulmuştur.

Filmin başrol oyuncuları ve filmdeki karakterleri:

Adriana Ugarte (Vera Roy)
Álvaro Morte (David Ortiz)
Chino Darín (Müfettiş Leyra)
Julio Bohigas (Nico Lasarte)
Javier Gutiérrez (Angel Prieto)
Nora Navas (Clara Medina)
Luna Fulgencio (Gloria Ortiz)

Hayatımızı tercihlerimiz şekillendiriyor. Bu tercihleri yaparken diğer insanların yaptığı tercihler de bizi etkileyebiliyor. Keşke her zaman doğru tercihler yapabilsek değil mi? Ama maalesef hayatta yanlış tercihler de yapabiliyoruz. Bazen de doğru yaptığımızı sandığımız tercihlerin aslında yanlış olduğunu sonradan görebiliyoruz ya da hiç göremiyoruz. Fırtına Anı filminde yaptığımız tercihlerin doğruluğu ya da yanlışlığının ne kadar önemli olduğunu, 1989 yılında acı bir kaza sonucu hayatını kaybeden Nico Lasarte ile 2014 yılında Nico’nun önceden yaşadığı eve taşınan Vera Roy’un bir zaman yolculuğu ile birbirlerinin hayatlarını nasıl etkilediğini, geçmişte yaşanan gizemli bir cinayeti ve etkilerini, Vera’nın kendi hayatı hakkında yaptığı bir tercihin aslında ne kadar yanlış olduğunu ve karşılaştığımız insanların aslında bizim hayatımızı ne kadar etkileyebileceğini görüyoruz.

Fırtına Anı çok sürükleyici bir film. Her sahnesine odaklanarak dikkatli bir şekilde izleyeceğinizi düşünüyorum. Filmi çok beğendim ve herkese tavsiye ediyorum. Filmi izledikten sonra yorumlarda film hakkındaki düşüncelerinizi görmek istiyorum. Şimdiden iyi seyirler… :))

https://www.netflix.com/tr/title/80991158 (filmin fragmanına buradan ulaşabilirsiniz)

Orta Doğunun Bülbülü Feyruz

Bugün Orta Doğu’nun Bülbülü Fairuz’u Tanıyacağız…

1935 doğumlu sanatçının asıl adı Nouhad Haddad. Babası bizim buralardan, Mardinli bir Süryani. Asil sanatçımız ise Beyrut’ta yetişmiş Lübnanlı. Çocukluğunda ailesine verdiği konserlerle başlayan müzik serüveni, konservatuara başlamasıyla profesyonelleşmiş.

Durun! Siz bu satırları okurken güzel bir parçasıyla Fairuz da bize eşlik etsin.

https://www.youtube.com/watch?v=let9-tF_pAA

Lübnanlı Halim El Roumi tarafından tam da bu konservatuar döneminde keşfediliyor. Lübnan Radyosunda şarkı söylemesini teklif ediyor Roumi ona. Ve böylece her şey bir ivme kazanıyor. Roumi ona sahne ismi olarak Feyruz’u öneriyor. Yani firuze, turkuaz renkli süs taşı… Sonrasında yine Roumi’nin desteğiyle, Arap dünyasının o zaman için en çok bilinen bestecileriyle tanışıyor. Rahbani Kardeşler ile…

Feyruz ve Rahbani Kardeşlerin bir araya gelmesiyle Arap müziğinde yeni bir dönem başlıyor denebilir. Kısa bir süre sonra da Feyruz, Rahbani kardeşlerden Assi Rahbani ile dünya evine giriyor. Böylece Orta Doğu müziği ile Batı müziği bir araya geliyor. Feyruz’un kadife sesi ile harikalar çıkıyor ortaya.

Orta Doğudan kan, savaş, ölüm eksik olmaz. Feyruz gibi vatansever bir sanatçı da buna kayıtsız kalamıyor. Savaşlar onu ve sanatını çok etkiliyor. Çoğu şarkısında da bu vatan sevgisine yer veriyor. Onu şimdiki konumuna, barışın simgesi haline getiren bir olay da yaşanıyor. Cezayir Cumhurbaşkanı şerefine bir konser vermesi isteniyor Feyruz’dan fakat Feyruz o sağlam duruşundan ödün vermiyor. Kabul etmiyor bu teklifi. “Ben sadece halklar için konser veririm.” diyor. İşte bu sebepten altı ay boyunca ambargo uygulanıyor sanatçımıza. Ama bu olay onu halkın gözünde daha da yüceltiyor.

https://www.youtube.com/watch?v=sIDWq7J__5A

Çok geçmeden Lübnan’da iç savaş başlıyor. Feyruz savaş boyunca Lübnan’da hiç şarkı söylemiyor. İşte, yine o asil duruşla karşı karşıyayız. Bu sırada Feyruz’un eşi Assi Rahbani vefat ediyor. Çatışmaların yaşandığı taraflar arasında, cenaze töreninin sorunsuz olması için ateşkes ilan ediliyor. Bu sebepler ışığında denir ki “Feyruz çalmaya başlayınca, silahlar susar!”

Hayat onun yüzünden gülümsemesini aldı, sahnede hep heykel gibi durdu. Çok seyrek izin verdiği röportajlardan birinde gazeteci sordu “Neden hiç gülmüyorsunuz?” Cevap yine Feyruz’caydı. “Anlattıklarım mutlu şeylerden bahsetmiyor. Sizce de bu şarkıları söylerken gülmem tuhaf olmaz mı?”

Eşinin vefatından sonra, işleri oğlu Ziad Rahbani devralıyor ve annesinin müziğini caz ile birleştiriyor. En son 2010 yılında oğlunun bestelerinin de bulunduğu Eh Fi Amal albümünü çıkaran şarkıcı, yine aynı sene içinde son konserini de veriyor ve tabiri yerindeyse inzivaya çekiliyor.

Acılarımız ortak, aşklarımız benzer; bu yüzden şarkılarını hissetmemek işten bile değil. Umarım sizler için güzel bir keşfe sebep olmuşumdur.

https://www.youtube.com/watch?v=y0SnHZepWVk

Yazıdakilere ek favori Feyruz şarkıları:

  • Le Beirut
  • Maroushka
  • El Bent Chalabiya
  • Bektob Esmak

Mevsim

Ben ismi Mevsim olan dört yapraklı bir yoncayım.

Her bir yaprağım farklı dilime tekabül eder.

Mesela seni görünce kış tarafım kabarır,

Kar taneleri birbirine dolaşmasın diye

Eşlikçileri olan her bir melek bana seni fısıldar.

O yüzden ki seni gördüğümde, ben Kış’ımdır.

Sana kırgın olduğumda ise,

Küçük bütçeli cehennemimi yaşarım.

Kol gezen iblisler beni sana karşı hırslandırırlar.

O yüzden ki sana kırgın olduğumda, ben Yaz’ımdır.

Ayrılık vakti geldiğinde ise,

Gözyaşlarım kuru yapraklardır.

Her biri ok misali kalbime düşer.

O yüzden ki sana hasret kaldığımda, ben Güz’ümdür.

Vuslat zamanı geldiğinde ise,

Umudum yeni tomurcuklanan elma çiçekleridir.

Öyle temiz, öyle ferah, öyle tazecik!

O yüzden ki sana karşı hadsiz bir sevgiyle dolduğumda, ben Bahar’ımdır.

Filistin Şiirleri |6| Arap Kadına Aşık Olan İsrail Askerinin Şiiri

(Dur!
Yaklaşma!
Bir adım daha gelme üzerime
Burası kontrol noktası
Kimlik yoklaması
Ve ölüm fışkıran volkan kaynağı
Dur!
Yaklaşma nolur!
“Neyi bekliyorsun, ateş etsene!’ diyecekler
Seni öldürmek zorunda kalacağım
Dur!
Bir israil eri bir Arap’a
nasıl aşık olur?
Tanrı’m aklımı yitireceğim..)

-Durun!
Kimliğinizi gösterin
Buradan öteye geçemezsiniz
Geri dönün!

+Yafa’daki akrabalarımızı
ziyaret edeceğiz
Çekil yolumuzdan
Üzerindeki üniforma
Elindeki silah
Beni alıkoyar mı sanıyorsun toprağımdan
Vazgeçmeyeceğiz köylerimizden
Ağaçlarımızdan, ekinlerimizden
Verimli tarlalarımızdan!
Gerçek bir nefer mi görmek istiyorsun
Çevrendeki korkaklara değil
Bana bak!
Çocukların oyuncak tabancalarını toplayan
Geceleri ansızın evleri basan
Elimizdeki çakıl taşlarından ürküp
Siperlere sığınanlara değil
Bana bak!
Dünyayı gerçekten seven mi görmek istiyorsun?
Yaşamak için öldürenlere değil
Şehit olmak için yaşayanlara bak!
Gerçek bir korkak mı görmek istiyorsun
Evinde bomba patlayan çocuklara değil
Ölüye bile kurşun sıkan
Zırhlı zalimlere bak!

Bir adım daha atıyorum
Hadi boşalt şarjörünü üstüme
Evet Arap’ım
Evet sizden değilim
İşte bu yüzden, ölmeliyim
Bekleme, öldür beni!
Kavuştur özlediğim cennetime

(Yaklaşma!
Yalvarırım yaklaşma!
Sen denizin gelini Yafa’dan da güzelsin
Filistin’in tüm zeytinliklerini
ellerimle budadım
ve gözlerin kadar siyahını
görmedim hiçbir yerde
Tüm hurma dallarını
Kahkahalarla kopardım
ve sözlerin kadar tatlısını
yemedim hiçbir yerde
Tüm limon ağaçlarını
vinçlerimle kazıdım
Bakışların kadar kekre bir koku
almadım hiçbir yerde..
Sınırın ötesinde bir kuş uçuyor
Onu öldürmeliyim
Bir insan olsaydı
Arap olurdu herhalde)

Buradan öteye geçemezsiniz!
Çabuk geri dönün

Onlara bir gaz bombası
sürprizi yapmaya
ne dersin
Diyor, yanımdaki
-Arkalarını döndüğünde ateşle..

• • • • •


(İşte yine o !
Tanrım neler oluyor!
Tel Aviv sınırındaki Arap kadın
Uçsuz çöllerde serap kadın
Darp edilmiş bitap kadın
İnsan minnet duymadığı bir tanrı için
Ve yüreğine kazınmamış bir vatan için
Ölüme koşar mi böyle
Dünyanın seyretmeye doyamayacağı
Güneşin ışığını kıskanacağı
O güzel yüzün
Şimdi kanlar içinde
Nolur direnme!
Nolur vurulma!
Nolur ölme!
İnandırdık herkesi gücümüze
Ve toprağını sattığına
Ve toprağının bize vadedildiğine
Ve inandırdık
Bir parça toprağı
kanla harmanlayıp
temelini attığımız
işgal ülkemize
İnanmadılar..
Her an ölüm dağıtan silahım bile
inanmaz böyle işe
Fakat kim toprak verecekti bize
Bir çıkar masasına yerleşmiş yamyamlar
dediler ki içlerinden
arkandayız
yeter ki, dokunma
bize
Ve inandılar düzülmüş sözlerimize
Keşke Ortadoğu’da kurulsaydı
Bir kirleşmiş milletler
O zaman,
bir Avrupa ülkesinde
ölüm dağıtırdık evlere
Ve belki o gün
Sevebilirdim bir Arap kadını
özgürce…
Şimdi karşımdasın
Arkanda duran mescidine
Küfürler etmemi öğrettiler
Keşke yahudi olsaydı annen
“Arapları öldürmek istiyorum” diye
Haykırırdık okullarda beraber
Senden nefret etmeliyim
fakat
Kayboluyorum direnişinde)

+CANIM KANIM SANA FEDA OLSUN YA AKSA!
CANIM KANIM SANA FEDA OLSUN YA AKSA!

(Aramıza duvarlar ördüler
Size düşman dediler
Bırakmadılar düşünelim
Hamurumuza kin ektiler
Kanla mayaladılar sonra
Okumadılar Tevrat’ı
Zaten ‘Yaşat!’mayı da hiç sevmediler
Şanslıyım İşte
Öldüren taraftayım
Hayattayım
Duymaya dayanamadığım sloganlar
Dilinden ahu gibi damlayan
Ve kulağıma
dünyanın en lezzetli sesi gelen
müjdeleyici bir haber gibi gelen o sesin sahibi
Sen
Arap kadın
Sana kadın demek isterdim yalnızca
Belki güzel kadın
Cesur kadın
Gökten gelmiş melek kadın demek
isterdim
İstemezdim
Arap kadın demeyi
İstemezdim yaşamın bana layık
Sana zehir oluşunu
İstemezdim inan
Vatanını yurt edinmeyi
Şaşırma benden
böyle sözler duyduğuna
Şaşırma melek kadın
En ücra köşelerime
İçimin en derinlerine sakladım merhameti
Mossad bulmasın
İsrail
onu da vurmasın diye..
Zor olan
Duvarların o tarafında ölmek değil
Bu tarafında yaşamak elemsizce
Zor olan
Evinden atılmak değil
İşgal edip yaşamak tereddüt etmeksizin
Zor olan
Acıyı hissetmek değil
Hissetmeyecek kadar felç olmak…
Tanrı
İçini sevgiyle donatalım diye
bir kalp yarattı
Sevgiyi de kana buladılar
Kafamda kasktan başka
Öldürme iştiyakı
Göğsümde çelik yelekten başka
Zulmetme iştiyakı
Elimde tüfekten başka
Tutuklama iştiyakı
Sen denizin dibindeki inci tanesi
Kalabalık güruhlar arasında
yüreğime çarpan Arap kızı
dinle
Bir fikir olsun kafamda
Yaşamaya değil
Uğruna ölmeye değer bir
fikir olsun isterdim
Bir aşk olsun isterdim gönlümde
fanilere, canilere değil
bir bâkiye tutulmuş, Aşk..
Kalem tutmak isterdim elimle
Bir flama tutmak isterdim
Öz vatanımı, dinimi savunmak için
Gökyüzüne kaldırdığım bir elim olsun isterdim
Bir işaret parmağım
Hakikati işaret eden..
Nafile içimden haykırışlarım
Göremiyorum efsunlu çehreni
Kaldın gazlar dumanlar içinde
Şimdi silahlarımızı yöneltiyoruz
bu puslu topluluğa
Sözlerim de pek mühim değil
İşte yerlere kadar uzanan kıyafetini görüyorum
Sana aşığım Arap kızı
Ama Arap’sın
Arap’sın işte
Tanrım bir kez daha öleceğim
Öleceğim Arap kızı seninle
Tetiği çekiyorum
Sana aşığım Arap kızı
Yaşanır mı bu tarafta şefkatle
Saklandığı yerden çıkardı onu bakışların
Senden nefret ediyorum
Tetiği çekiyorum)

+Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abd..

Yanıyorum

Yanıyorum
Cayır cayır yanıyorum
Etrafıma yaymadan
Yanıyorum.
Dalıma konan güvercini incitmeden
Dallarımda gezen sincabı üzmeden
Yanıyorum.
Bir yerlerimde kelebekler doğuyor
Bir yerlerimde böcekler türüyor
Bir yanım semaya uzatıyor ellerini
Ama hep bir yanım faniler diyarında.
Yanıyorum
Köz olmuşum közümde demleniyorum
Yeter artık harlamayın közümü
Yeter artık dökülmesin yapraklarım
Yeter artık dökülmesin gözümden yaşlar
Dışardan gencecik bir çınar
İçeriden harıl harıl yanan bir dirdihim.
Yanıyorum,
Dışarıdan  yaşıyorum gibi.
Yaşıyorum,
İçeriden bir hayy-ı meyyitim.
Yanıyorum,
Kabrin azabı gibi görünmeden.
Ölüyorum,
Her aklıma geldiğinde…

Ayrılık da Sevdaya Dahil Çünkü Ayrılanlar Hâlâ Sevgili

‘ Şu an yanımda olmanı çok isterdim,
Ama değilsin.
Sen oradasın;
Ve orası ne kadar şanslı olduğunu bilmiyor. ‘
Nazım Hikmet

‘Ah!’ dedim onu gördüğünü söylemek için arayan arkadaşıma.
‘Ah!’.
Ve zaten aklımdan çıkaramadığım kömür karası gözlerinin hapsinde rezil olmuş bir gecenin sabahına zar zor uyandım.
Milyon kez aklıma gelişlerini savurmak için uyguladığım en etkili yöntem olan ‘kötü hissettirdiği şeyleri hatırlama’ merasimine geçtim.

Telefonunu açmadığı zamanlarda hiç uyuyamadığım geceleri anımsadım. Bir gece nasıl zehir olurdu insana hâlâ iliklerime kadar hissedebiliyorum. Nasıl nefes alamazdım, nasıl dakikaları geçiremezdim. Bir de o uykusuz sabahlarda işe gitmek zorundayken üstelik…
– Neden bir insan merak edildiğini bildiği halde, uyuyamayacağımı bildiği halde bunu yapar ki? Çünkü seni önemsemiyordur. Ya da bencildir.

Bu düşüncenin arkasından hep söylediği ‘ En çok kendini düşüneceksin ‘ deyişleri çınladı kullağımda.
Sanıyorum ona olan sevgimin bana verdiği zararı görmüş olacak ki sıkça tekrarlardı bu cümleyi.
Oysa ben kendimi zaten düşünüyordum. Ve zaten önce kendi saadetimi düşündüğüm için onun iyi olduğunu duymaya ihtiyaç duyuyordum.

Dünyanın en güzel anlarını yaşadığımız sıralarda bir anda alevlenen ansız öfkelerimizi düşündüm. Gülünerek başlanılan gecelerin sonu genelde kavgayla bitiyordu. Sebebi yokken üstelik. Ben şuan dahi o anların aşktan olduğunu biliyorum. Birbirini çok kıskanan, iki öfkeli insan bir aradayken kavga da kaçınılmaz oluyordu. Ama sanki üzerimden tır geçmiş gibi hissediyordum ertesi günlerde. Dünyanın yükünü omuzlamışım gibiydi kavga sonrası günler. Ve açtığı yaralarımı sarmak için uzatmıyordu ellerini. Bir kere özür dilediğini hatırlamıyorum mesela. Hatta bir kere uyuyamadığım bir gecenin akşamı, çift olan arkadaşlarıyla yemeği gidip bana ‘ Dün gece için özür dilerim, bana eşlik eder misin? ‘ dememesi hala boğazımda bir yumru oluşturuyor.

‘ Sevgilim, denize karşı bir bankta sesinden adımı duymak gibi çocukça isteklerim oldu. Bağışla. ‘

Ne çok istemiştim aşığı olduğum denize karşı aşık olduğum adamla rakı içmeyi. Değil denize karşı, bir kere bile dışarıda baş başa oturamayışlarımızla perçinledim düşüncelerimi. Bu kadar mı zordu? Asla değildi. Ama yapmadı. ‘ O kadar çok söylüyorsun ki yapasım gelmiyor ‘ gibi saçma sapan bir cümleyle cevap verirdi. Ondan sonra denize karşı çok rakı içtim. Ilık rüzgar, dalga sesleri ve rakı. Ama o yoktu. Arka fonda aşk şarkıları çalarken ben içimden ona küfürler yağdırıyordum bana böyle bir an yaşatmadığı için. Kavga etmeyi, kalp kırmayı, öfkelenmeyi kendine hak görüyordu ama benim istediğim şeyleri yapmayı hak görmüyordu.

Muhtemel bu satıları okuyanlar tek taraflı bir aşk yaşadığımı düşünecekler.
Oysa öyle değildi.
Çok sevdi o da beni. ‘Güzelim benim’ diye diye. Dünyanın en güzel kadını gibi hissediyordum kendimi.
Aşktı yaşadığımız.

Ve ben 30 lu yaşları yarılarken aşkın çok kötü bir şey olduğuna inanmıştım yeniden. Nefes aldırmayan, uyutmayan, baş ağrıtan hastalıklı bir hal.

Hiçbir şey istememiştim ben ondan.
İçim öyle rahat ki.
Benim yaptığımın yüzde birini bile yapmadı.

İşte bu düşüncelerle soğuttum içimi gece boyu.
Sonra görüntülü aradım arkadaşımı.
‘ Göstersene bi!’ dedim.
Aşık olduğum her zerresiyle oradaydı.
‘Ah!’ dedim.
‘Ah! Bazı acılar neden hiç geçmiyor ?’

Falih Rıfkı Atay

Falih Rıfkı Atay, kendi adlandırması ile Osmanlı İmparatorluğu’nun son çocuklarından biri olarak dünyaya geldi. İmparatorluktan ulus devlete geçiş aşamalarının hepsine tanıklık edip içinde bulunan Falih Rıfkı Atay, eserlerinde dağılma dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarını konu olarak aldı. Edebiyatımızda gezi ve fıkra yazıları ile ön plana çıkmış olsa da gençliğinden itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazarlık yapmış, daha sonrasında İstanbul’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne üye olan Falih Rıfkı, Ankara hükümetinin sözcüsü olarak yazılar kaleme almış,1 milletvekili olarak da görevde bulunmuştur. Bundandır ki edebiyatçı kişiliğinin yanı sıra gazeteci, siyasetçi ve tarihçi kimliği ile Falih Rıfkı Atay’ı pek çok kez sahnede görmekteyiz.

Falih Rıfkı Atay 1893 yılında, Hoca Hilmi Efendi ve Huriye Cemile Hanımın çocuğu olarak İstanbul’da doğdu. İlk olarak Sıbyan mektebine giden Atay daha sonra Rehber-i Tahsil Rüştiyesine devam etti. Rüştiyeyi bitirdikten sonra müdürlüğünü Hüseyin Cahit’in yaptığı Mercan idadisine başladı. İdadi yıllarında edebiyat ile ilgilenmeye başlayan Atay, ilk yazısını Faik Sabri’nin çıkardığı “Çocuklara Mahsus Gazete” için yazmış lakin yayınlanmamıştır. Atay, ağdalı bir dil kullandığı yazısını 1907’de yani daha 13 yaşındayken yazarlık hevesine kapılarak kaleme aldığını dile getirmiştir.2 İlk şiirini ise edebiyat öğretmeni Celal Sahir’in yardımı ile Nisan 1909 tarihli Servet-i Fünun’da “Kenarı Kabrinde” ismi ile yayımladı, böylece Falih Rıfkı edebiyat hayatına adım atmış bulunuyordu. Bu yıllarda Atay’ın düşünsel gelişimi üzerinde etkili olan isim Ziya Gökalp’tir. Atay, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Genel Merkez üyesi ve gençlerin eğitiminden sorumlu olan Gökalp’in hem seminerlerini hem de yayınlarını yakından takip etti. Düşünce akımları içerisinde Türkçülük ve öncülerinden Ziya Gökalp, Atay’ın üzerinde belirli etkilere sahiptir. Sadece Türkçülük açısından değil Türkçenin kullanımı ve kullanılan eski sözcükler yerine yeni Türkçe sözcüklerin kullanımını sağlama açısından da Atay’ın üzerinde belirli bir etkiye sahiptir.

Daha sonra Darülfünun Edebiyat bölümünü bitirdi. Bu dönemde meydana gelen 31 Mart isyanını, “on gün süren bir yılgın tedhiş havası” olarak nitelendirdi. Bu nedenle yüksek öğrenim yıllarında isyanı bastıran İttihat ve Terakki’den yana tavır aldı. 1912 yılında İttihat ve Terakki hükümetinin düştüğünü öğrendiği zaman altüst olmuş ve hemen kâğıda kaleme sarılmıştır. Ümitsizlik içinde haykırışa benzeyen “İttihat ve Terakki Evlatlarına” başlıklı küçük bir protesto yazısı yazmıştır. Tanin gazetesine yolladığı bu yazı, Falih Rıfkı Atay’ın siyasi bir gazetede çıkan ilk yazısı olmuş ve böylece gazeteciliğe de ilk adımını başlayan gazetecilik hayatını 1971’e yani ölünceye kadar sürdürmüştür. Aynı yıl Bab-ı Ali ve Dahiliye nezaretinde katiplik yaptı. Burada Talat Paşa ile birlikte Bükreş’e seyahat etti ve seyahat gözlemlerini Tanin gazetesinde yayımladı. Atay, bu manada seyahat edebiyatının gelişmesinde etkisi bulunan mühim bir yazardır. Ayrıca Tanin gazetesindeki yazılarından Zeytindağı kitabında ‘‘Üslup, dışından cenap taklidi bir şey, içinden acemi ve bir hayli çiğ’’(s.35) olarak bahsetmektedir. Yine Zeytindağı kitabında daha sonraları çocukça gördüğünü söylediği İstanbul Mektupları yazıları ilgi çekmektedir.

Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla Darülfünun’u yarıda bırakan Falih Rıfkı Atay yedek subay olarak Suriye’ye gitti, burada 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın hususi kâtipliğini yapan Atay pek çok önemli olaya tanık olup, cepheyi ve Arap vilayetinin durumunu birinci dereceden gördü. Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru 4. Ordunun dağılıp yerine Alman General Falkenhayn’ın komutanlığında Yıldırım Orduları Grubunun kurulmasıyla Cemal Paşa ile birlikte Almanya’ya gitti ve bu gezi boyunca Batı cephelerinin durumunu yakından gördü. Almanya gezisini tamamlayıp Şam’a döndüklerinde Kudüs’ün düşmesiyle Türk ordusunun civarda yapacak işi kalmamıştı böylece Atay, Cemal Paşa ile birlikte İstanbul’a döndü. Atay Suriye’de geçirdiği günlerini, gözlemlerini ve eleştirilerini Ateş ve Güneş, Zeytindağı kitaplarında anlattı.

Ateş ve Güneş, Falih Rıfkı Atay’ın bize aktardığı anılarla savaşın acı yüzünü göstermektedir. Atay’ın hissettirdiği çaresizlik ve yorgunluk hissi açık bir şekilde duyulmakta ve okuyucuyu düşünmeye itmektedir. Mesela Suriye cephesinin başarıya kavuşamayacağı onun yerine ordunun Anadolu’ya tahsis edilmesi gerektiği, Türk askerinin çöllerde bitap düşüp tabiri caizse sonuç alınamayacak bir şey uğruna can verdiği gibi düşünceler sıkça okuyucunun etrafını sarmakta ve cephenin gerekliliğini sorgulatmaktadır.

Anadolu’ya olan hassas yaklaşımını daha kitabın önsözünde belli eden Falih Rıfkı Atay şu cümleleri kurmaktadır: ‘‘Gerçek şu ki Anadolu’yu hiç tanımamışız. Bizim sevdiğimiz, acıdığımız, bildiğimiz gibi bir Anadolu yoktur. Köyler ne bizim merhamet ettiğimiz kadar bedbaht, ne de bizim anladığımız şekilde memnundur. Bunların bizim gözlerimize kapalı, dedikodularımıza yabancı, bizim kalplerimize uzak sırra ve keramete benzer bir varlık olduğuna dört buçuk seneden beri damla damla inandım.’’ Atay’ın, 1918’de yazmış olduğu önsözden bir kesit olan bu yazı ile inandığımız Anadolu’dan başka bir Anadolu olduğunu göstermek olduğuna inanıyorum ve yeni bir yurt tanıtıyormuş gibi Anadolu’yu tanıtmasının dikkatleri Anadolu’nun üstüne çektiğini, benimsediğini ve benimsetmeye çalıştığını görebiliyoruz.

Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı’nın önsözünde Ateş ve Güneş’i Cemal Paşa’ya okuttuğunu söylerken eserinden şu cümleler ile bahsediyor: ‘‘Ateş ve Güneş’te birkaç subay ve neferden başka hiç kimsenin ismi yoktu. Eski Dördüncü Ordu Kumandanının dört yıl yanında çalışan bir yazardan beklediği, belki bu değildi. O kitabımda kendini aramıştı.’’ Gerçekten dediği gibi Ateş ve Güneş’te birkaç subay ve neferden başka kimsenin adı yoktu. Kitap çöl ordusuna yazılmıştı. Onların çektiği acılar, ıstıraplar ve kahramanlıklar adına. Devamında bahsettiği Cemal Paşa’nın adını da yazdığı Zeytindağı eserinde sıkça geçirecek kendisinin söylediği gibi ‘‘Zeytindağı’nda tarihin hakkını tarihe, Cemal Paşa’nın hakkını Cemal Paşa’ya verdim.’’ diyecektir.

Zeytindağı ise adını Birinci Dünya Savaşında Dördüncü Ordu Karargahının bulunduğu dağın isminden almaktadır. Zeytindağı Birinci Dünya Savaşına ait anı ve eleştirilerin bulunduğu bir eser olduğundan Ateş ve Güneş adlı eser ile benzer anı ve eleştirilere sahiptir. Aralarındaki farklardan biri Zeytindağı’nda daha kesin yargı ve eleştirilerin bulunmasıdır. Bu durum Ateş ve Güneş’in daha çok çekilen ıstırapları içermesi ve belli bir karakterden bahsedilmemesinden kaynaklansa da yazıldığı dönem ile de ilgili olduğu açıktır. Ateş ve Güneş, bir savaş sonrası eseri iken Zeytindağı, ulus devlet üzerinden mağlup bir imparatorluğun anılarına bakan bir eserdir. Ateş ve Güneş’in aksine kişiler net bir şekilde verilerek karakterleri ve görünüşlerinden bahsedilmiştir. Mesela Cemal Paşa sert profil çizen ama çizdiği profil kadar sert olmayan, gururlu bir kişilik olarak anlatılmıştır. Aynı şekilde Talat Paşa politikada başarılı, şark ahlakına sahip biri olarak nitelendirilmiştir. Bu yönden Zeytindağı için daha kapsamlı demenin doğru olacağını düşünüyorum.

Atay, Milli Mücadelenin ilk günlerinden itibaren Anadolu’da başlayan hareketi destekledi. 20 Eylül 1918’de yakın arkadaşlarıyla çıkarmaya başladıkları Akşam gazetesinde Milli Mücadele yanlısı yazılar kaleme alan Atay, Anadolu’da düşmana karşı verilen mücadeleyi İstanbul’da basın üzerinden vererek Milli Mücadele için kamuoyu oluşturdu.3 İzmir’in kurtuluşundan sonra da arkadaşı Yakup Kadri ile birlikte İzmir’e giderek Milli Mücadeleye destek verdi. Falih Rıfkı Atay, İzmir’e gitme kararını şu şekilde anlatıyor:

“Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren gündelik emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk. Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim. Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu. İkdam’daki Yakup Kadri’yi aradım, ilk vapurla İzmir’e gitmeyi teklif ettim.”4

Bu gelişmelerden sonra Falih Rıfkı Atay, İkinci Türkiye Büyük Millet Meclisine Bolu Milletvekili olarak girdi ve 27 yıl boyunca milletvekilliği yaptı. Atay, 1947’ye kadar ise Halk Partisinin sonradan adı Ulus olarak değişecek olan Hakimiyet-i Milliye gazetesinde başyazarlık yaptı. Atatürk’ün ölümüne kadar en yakınındaki insanlardan biri olan Atay, İsmet İnönü’nün de yakınındaki kişilerden biri olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında diplomatik görüşmelere katıldı, okuyucularıyla gelişmeleri paylaşırken iktidarın tedbir ve uygulamalarının desteklenmesi ve kamuoyu oluşturmak amacıyla kalemini etkili bir şekilde kullandı.5 Ulus’un başyazarlığından ayrıldıktan sonra Yeni İstanbul ve Cumhuriyet gazetelerinde Pazar Sohbetleri başlıklı köşede yazmaya başlayan Atay, 1952’de Bedi Faik Akın ile birlikte Dünya gazetesini çıkardı, daha sonra kitaplaştıracağı Çankaya kitabını ilk kez burada yayımladı.

Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün yanında bulunma şansına sahip olduğu için kendisinden çok şey dinleyip, işitmiş ve bazı olaylara bizzat şahit olmuştur. Bundandır ki Çankaya’da bize aktardıkları bakımından önemlidir. Çankaya, Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar ele alan, Cumhuriyet tarihinin önemli gelişmelerine ve yaşanan bazı olaylara ışık tutan temel bir eserdir. ‘Ancak Çankaya aynı zamanda Atay’ın çok partili siyasal yaşama geçişle birlikte başlayan ve 1950’de iktidar değişimi ile sonuçlanan sürece dair tepkisinin de eseridir.‘6  Atay, eserinde Mustafa Kemal’in özelliklerini, nasıl bir asker olduğunu, nasıl bir yönetici olduğunu, sanata ve eğitime düşkünlüğünü kısacası çok yönlü bir lideri birçok yönden anlatmıştır.

İmparatorluktan Ulus Devlete geçiş aşamasında bulunan ve bu geçiş serüvenini bize sunan Falih Rıfkı Atay ve eserleri, Türk Tarihi ve Edebiyatı açısından oldukça önemlidir. Yeni sistemin içinde bulunarak sistematikleşmesi için çapa sarf eden Atay’ın, hayatının sonuna kadar icra ettiği mesleğinin hakkını verdiğini düşünmekle beraber eserlerinin okunması ve okutulması gerekmektedir.

1 Şirin, F. S. (2009). Ulusal Tez Merkezi.

2 Şirin, E. (2007). Ulusal Tez Merkezi .

3 Kardeş, Z. (2010, Haziran 14). Ulusal Tez Merkezi.

4 Şirin, F. S. (2010). İslam Araştırmaları Merkezi

5 Şirin, E. (2007). Ulusal Tez Merkezi .

6 Şirin, F. S. (2017). Bir Gazeteci ve Aydın Olarak Falih Rıfkı Atay. Vakanüvis: Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi , 248-274.

Bilmiyorum

Uzun zaman oldu, ellerim terledi, ellerim yeşerdi
Gözlerime bir şeyler oldu, düşünemez oldum veya belki de duygusuz
Acıdım, merhamet besledim, yardımda bulundum
Durmadan koştum şu koca dünyada ama yine de yetişemeden kendime
Başkalarının yarasını saramadan, gözlemci ve hisseden oldum
Hissettim… Büyük bir tarlanın ortasına akan o bozguncu hayallere ortak oldum
Orada vuruldum, orada doğdum ama gelmedi, kimse ortak olmadı bana
Kimse sessizliğin ne anlatmak istediğini duymak istemedi
Öylece kulaklarım çınladı ağlamaklı bebek sesleriyle
Yetim çocukların gözleriyle dünyama renk katmak beni çıkarmadı o kurak topraklardan
Sel olup giden bu insan yığınına bir toprak dolusu huzuru serpemedim
Değmedi onca fırtınanın arasında gönüllere rahmet
Bilmiyorum ne yapmalıydım, bilmiyorum ve bunu size söylemekten korktum
Korktum olası faciadan ve kapandım, yerim olan toprağa sarıldım kaldım
Halen anlamıyorum, halen zihnimde kör olası yer kavgası var
Kim ne götürecekti bilmiyorum, bu fırtınada kimin avucuna sığacaktı ki bu feza
Bir ağaç gölgesine olan bu hasretlik, birbirimize olan sığlığımız ve gafletimiz
Bizi yuvamızdan yakalıyor, evimizin bacasından sızan kahkahaları
Hiç düşünmedik, hiç bilemedik yuvasızları vurur mu gönül yuvasından
Kalemi ele almadan dökülen sözler incitir mi defteri bilemedim
Yazılıyor, çiziliyor ve sonunda canla başla finali bekliyoruz
Yolda ne yaptık, ne kırdık ne döktük bilemeden geçen hayatlar
Sorumsuzca sarf edilen şeylerin karalığına aldanmadık, bir şey olmaz dedik
Devam edilen şeylerin üstüne bina ettik geleceğimizi
Devam edileni devam ettirdik peki ya başlangıçlarımız nerede?
Başlanılan işin besmelesi, saf niyeti, özgünlüğü nerede!
Nerede o dağların yüklenemediğini yüklenen insan
Neredeydi toprağı avucuna hapsedip gideceği yeri bilen insan
Bilmiyorum… Kim nasıl katlanır, nasıl cevaplanır bu sorular
Sen de ben de okuyoruz, işin bâtınına takılıp aslından mahrum kalıyoruz
Ufukta ışığı gören vardım sanıyor, ışıktan mahrum olan varamam diyor
Biri seyirci, biri düşman, biri hasatçı
Biri zevk alıyor, biri kinini bileyliyor, biri menfaatini hesaplıyor
Kalıyoruz kuru tarlanın ortasında, ne rüzgar esiyor, ne gökte yağmur
Ne de gönüllerimizde hüzün var
Gözler umutsuzluğun sabahına açılmış zamanın getirisine odaklı
İnsan diyorum… İnsan nasıl da taşlaştı, nasıl da yukarıdan aşağıya bırakılmış
Eze eze, direte direte geliyor, kör bırakmış topal bırakmış
Ekinleri ezmiş, yer gasp etmiş umurunda değil
Onun işi geçip gitmek hem de sonunda uçurum mu var, bağlar bahçeler mi var bilmeden
Geçip gidiyoruz derken kastedilen bu değildi
Kastedilen; gidiyoruz ne götürüyorsun sonuna, gidiyoruz kimi bıraktın arkanda
Ve gidiyorlar arkası kurak, önü kurak, gönlü yuvası kurak
Rahmet dilenip pişmanlık sunuyorlar ama nafile!
Gitti hâfile, her şeye rağmen Azrail (as) geldi kâbile
Bilmiyorum… Küçük bir çocuğun gönlüne dokunmak dünyayı değiştirir mi 
Ama şunu çok iyi biliyorum ki beni değiştirdi
Çocukların elinden tutmak, onlara yol göstermek geçmişimin elinden tutmak, geçmişime yol göstermek
Ve geleceğime ışık tutmaktır, halen aranıyoruz ışığımızı nereye koyduk nerede bu diye!
Arazimizden çıkıp bakamamışız etrafımıza, tohumlar atılmış gözler gökte bekleniyor nerede bu yağmur
Bulut biziz, yağmur biziz, rüzgar biz
Ekinimiz, hasadımız, dünyamız, mutluluk ve huzurumuz yanımızda
Her şey, geriye bıraktığımız sâlih ve sâliha yavrularımız
Gözümüz ağaçtaki meyve sayılarında, çalınmış mı, kaç tane var, eksik var mı?
Merhametimiz karnımızın tokluğunda, sevgimiz arazilerimiz ve malımız
Böylelikle kimseye bir şey kalmıyor, tüketiyoruz kendimizi
Sonra birden sevgi beslemek, merhamet etmek zorlaşmış ve kaldık kuraklığımızla koca arazide
Bekleniyor Azrail (as), kapı çalınıyor, tık tık tık, kim o demeden göçmüşüz
Ve çoktan gitmiş rahmet, bizden sonra yağmış rahmet kime ne fayda!..

Tramvay Durağı 9. Bölüm

Hepsi aynı terane şu bölüme kadar ne yazdıysam. Hepsi aynı gibi görünen ayna gibi sorular ki cevaplarının ya sizde ya da bende olduğunu zannetsem bile belki de hiçbirimizde yahut her birimizde. Laf olsun diye söylenmiş, iş bulamazlıktan düşünmüş olmak için öylesine akıldan geçivermiş kelime yığınları.

Durak çok uzakta. Her gün bıkmadan banklarına oturup olmayan treni gözleyen (affedersiniz) öküz gibi seyrettiğim tramvayın gelmeyişi… Gereksiz geliyor bu anlamsız uğraşım şimdi. Gözden ırak olması, gelişi olmayan bir bekleyişi, gönülden de ırak ediyor gibi.

“Bekleyiş” denen ne idüğü belirsize rastladınız mı siz hiç hayatınız boyunca? Eminim, defalarca…

Gözden ırak dedim, bir yayla başında püfür püfür esen rüzgârı penceremin sinekliğinin boşluklarından sızan sesiyle izliyorum. Soğuk almışım da biraz, üstünüze afiyet, belki koronayımdır diye bir odaya tıktılar beni, bildiğiniz kırmızı burunlu bir gribin karantinasındayım. “Rüzgârın Ardından” isimli bir kitabı hemen şu pencerenin ardındaki yemyeşil bahçemizde bana el sallayıp duran salıncağımda hafif hafif sallanarak, rüzgâr yanaklarıma dokuna dokuna okumak dururken, bir üçlü kanepeye uzanıp burun silerek küllük küllük öksürerek okuyorum. Ne çok ikileme kullandım şu cümlede! Editörler birkaçını silip düzeltebilir, benden söylemesi.

Gönülden ırak dedim, bekleyişler özlenilesi şeyler midir? Hani önce acısı, sonra mayhoş tadı, sonra resmen tastamam tadı gelir. Sonrasında sadece yorgunluğu kalır üzerinizde. Bir bıkkınlık çöker. Ve derler ya, tam ümidinizi kestiğiniz anda! Hayır hayır, henüz o durakta değilim zira hissediyorum hâlâ. Ne kadar istemesem de “bekleyiş”i, o kadar da her an, hani “bir ümit”miş gibi… İşte bu yüzden korku sarıveriyor ihtiyar ruhumu, sanki gözlerimi kapadığımda bir daha hiç açamayacakmışım gibi…

Ben Türk’üm

Ben Türk’üm
Bayrağım aldır
Tarihimde kan, hüzün, keder
En çok da şeref vardır

Ben Türk’üm
Vatanım, devletim
Türkiye’yim, Anadolu’yum
Ciğeri yanık, mendili ıslak
menzili puslu
Ana doluyum
Anadolu’da misafire
açılır sonuna dek kapılar
Misafirdir, hâneye bereket dolar
fakat
Açılmaz sonuna kadar
Gelsin diye misafir
Hırlısı var hırsızı var
Evde çoluk çocuk
Torun torba
Sapığı var arsızı var
Rızka Allah kefildir de
Şeytan delikten içeri dolar
Deftere katipler kul hakkı yazar
Aman kapılar kapalı dursun
Misafirin de merdi var namerdi var

Ben Türk’üm
Kırılırım da
eğilip bükülmem
Ölürüm de
ezilip büzülmem
Öyle bildiğiniz gibi de değildir
benim ölümüm
Eren gibi ölürüm
İsmim Bülbül olur
Süzülür göklerde
Şahin gibi ölürüm
Semada olduğum gibi
Yerde de bir başıma
Dolaşırım alevden ummanlar arasında
Aybüke gibidir benim ölümüm
Yalçın kayalıklar ardında
İlim olur, irfan olur
Kazınırım kalplere, akıllara
Düşman bitmez
Düşman, hâyâsız; bitmez
Ben ölürüm Ömer gibi
Sanki gövdem Ömer(r.a) gibi
30 kurşunluk kanın rengi
Başımdaki berem gibi
Siz bilmezsiniz
Ben ölürüm Necmettin Öğretmen gibi
Ölürüm, yılmam; ölür, Yılmaz
Ben ölürüm Selçuk Paker gibi
Naaşım tabuta sığmaz
Gülşah’ım, Kübra’yım, Cennet’im
Şehadetimde saklı
Toprağıma olan minnetim
Güneydoğu’da değil
Ege’de Fırat’ım
Yirmi itin üstüne
Yürüdüğü kır atım
Şahlanırım göklere
Ben ölürüm
Ölümüm, benzemez sizinkilere

Ben Türk’üm
Çanakkale’yim, Malazgirt’im
Seyit Onbaşı’yım, Nene Hatun’um
Ne elemim biter ne umudum
Helaldir boğazımdaki yudum
Helaldir aşım
Helaldir sütüm
Emaneti de bilirim ihaneti de
Bu vatana el uzatan
Dalaleti de
Öfkem dinmez
Nefretim sönmez
Düşman ölür de bitmez
Çıkaramayınca porsuk
ininden kafasını
İnip şehre
tutuşturur dört bir yakasını

Ben Türk’üm
Bağrımda taşırım cehennemi
Dokunur mu itin köpeğin alevi
Külümden gül doğar benim
Toprağım gül kokar benim
Gölgem hudutsuz
Koca bir çınarım
Gövdemde çizgiler
Zulüflerimde aklarım
Kabul etmem
Ye’se düşüp ufka dalmayı
Tarihim olmazlarla dolu
Olmazları oldurur Anadolu
Ah, her tarafı yara dolu..

Ben Türk’üm
Bayrağım aldır
Dicle’den Fırat’tan Basra’ya akan
Göğe bulut bulut yükselip kokan
Manavgat’ta yangın olup yanan
O şerefli kandır
Vatanımı yok etme hayali
Ne gülünç bir zandır

Dipnot: Şiirimdeki mecbur kaldığım benzetmelerden ötürü tüm porsuklardan, itlerden ve köpeklerden özür dilerim.

Seni Aramak

Gidilen her yerde
Dalınan her düşte
Düşülen her yolda
Bazen bir kuş cıvıltısında
Bazen çimen sallanışında
Bazen bir yağmur, bir kar damlasında
Her yerde her bakışta seni
Seni aramak

Zamansız yolculuklarda
Vakitsiz gelen misafirde
Beklenmedik bir anda çalan kapıda
Sessizliği bozan seste
Uykuyu bölen kabusta
Hayatı değiştiren bir sallantıda
Her yerde her bakışta seni
Seni aramak

Şiir İçimizdeyken

Geceye sarmalanan belli hisler
Koca bir yaprağa bürünen yeşil orman
Gözlerinin ışığındaki tanıdık sima
İçimde kıprayan aziz, ulu çınar
Ay gökteyken, gök içimizdeyken…

Ruhumu sıvazlayan konuk yabancı
Boşluğumu okşayan el yokken ne acı
Sabır ağacımın yeşermesidir heyecanlı
Meyveden öte dallardır ömürden alacaklı
Umut yaşamdayken, yaşam içimizdeyken…

Sır verme bana! yağmur yüklü bulutum
Şimşekler ayazım olurken büyür kalbim
Hasretler yazım olurken yürür, kırılırım
Son kalan yaprak düşer ırgalanır yaşım
Ömrüm soluğumdayken, soluğum içimdeyken…

| İçimizin boşluğundan, hayatımızın boşunalığından geçmişiz de; yanımızdakinin yoldaşlığını seçememişiz, yolundan geçememişiz gibi… |