27.3 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Ezelden Ebede

İnsanlık neyde, sevgi ne ile
Kim nerde, kimin derdinde?
Kiminle hemhal, kimin haline hâl,
sözüne kâl, diline lâl…

Varılmaz ve aşılmaz dağlara ulaşan güç kimde?
Yapmam dediğini yaptıran duygu nerede?
Olmaz dediğini olduran yâr…
Öldü dediğinde dirilten
Kurudu dediğinde yeşerten
Bitti dediğinde yeni bir başlangıç yazan

Ey derdiyle sınanan insanoğlu!
Şükür kime, isyan kime?
Dünya için çalışırsın insan eline
Aldığın nefesin vergisi kime?
Konuşan dilin yönelir gıybete
Yine aynı dil değil mi, yönelir Rabbe
Günahkâr dille dökülen duanın
Varışı kaç arşındır arşa
?..

Vücudun sporu namaz
İbadet olarak gör çünkü; farz
Dünyalık haz bu, gelip geçici
Yaşarken ölümü düşünen seçici
Müslümanlık bir nimet gerçi
Ebedi olarak kalan; ahiret seçildi
Meyil ile kalma, dar-ı dünya senden geçti

"...Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım..."
/İbrahim Suresi ayet;7/

Elhamdülillah;
” Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur. “

Hayalime Sesleneceğim Bugün

Bunu ben yazmıyorum çünkü;

Hayalime seslenmek istiyorum bugün.

“Gözlerimi kapattığımda seni görüyorum dersem, alınma. Biliyorsun, ben gözlerimi açtığımdan beri seni arıyorum. İki kelimeyi bir araya getirecek gücüm olursa eğer, gözlerinin içine bakarak da söylemek istiyorum. Seni öyle çok seviyorum ki varoluşum bu sevgiye borçlu gibi geliyor. Sanki ben bu sevginin hizmetkarı olarak doğmuşum. Burada olmak, seni anlatmak, seni dinlemek ve senin için çalışmak; sanki benim kaderime senin sözcün olmak yazılmış.

Herhalde bu yüzden gece gündüz demeden çalışıyorum. Bu yüzden mutluluk o boş günlerden çok parmaklarım sana dokunduğunda geliyor. Bu yüzden bu anı değil de hayalleri yaşamayı seviyorum. Belki bu yüzden başkalarının aksine benim içimde bir ateş yanıyor. Belki bu yüzden bütün belkiler bile sana çıkan yollar üzerine beliriyor.

Buradan sana sesleniyorum hayalim. Duyuyor musun beni? Görüyor musun çabalarımı? Ben sana koşsam, sen de koşar mısın bana doğru? Yolda nefesim tükense, uzatır mısın o su bardağını?

Haydi gel hayalim, seninle bir anlaşma yapalım. Ben senden vazgeçmeyeceğime söz vereyim. Sen de günün birinde, ben bugünü unutsam bile, gerçek olacağına söz ver. Günler gecelere karışsa, yılların takibi bile kaybolsa, ben içimdeki ateşe sadık kalacağım.

O zaman konuşma sırası sende. Haydi, söyle hayalim. Peki sen ne yapacaksın?

Ben sözümü tutarsam, sen de sözünü tutar mısın?”

Bildiğiniz Kedileri Unutun

Hafta sonuna yetiştirmek istedim. Fakat o kadar özel bir çalışma ki; hemen bitsin istemedim. Tane tane, sindire sindire, düşüne taşına okudum. Öyle keyifli bir okuma idi ki siz kıymetli okurlarımızla paylaşmasam haksızlık etmiş olurdum.

Kaptansız!!!

 Hem maneviyat hem huzur arayan her kaptanın gemisine güzergah çizen türden bir eser olmak konusunda oldukça başarılı. Her okuyanın kendisinden çok şeyler bulacağı çalışmayı Astrolog Can Aydoğmuş kaleme almış. Benim okuduğum nüsha beşinci baskı idi. Talep öyle artmış ki arzı beşinci baskıya sürüklemiş.

Dilin kullanımından örneklerin zenginliğine, hikâyenin özgünlüğünden gerçekliğine kadar hiç usanmadan okunası bir çalışma gerçekten. Genç yaşına rağmen oldukça seviyeli bir bilgi birikimine sahip yazar, son derece içten ve samimi duygularını tam yansıtmış. Sevgiyi gerçekten  temiz kelimeleri ile yazarak adeta yaşatmış. Hz Mevlana’nın konu olduğu hangi hikaye sevgiden eksik olabilir ki?

Artık Her Şeyde ve Her Yerde Olmak İstiyorum

Kitapta hiçbir satırı üzerinde biraz düşünmeden geçemedim. Altını çizdiğim bazı cümleler ise saatlerce üzerinde konuşulacak türden:

*…kitaplar okuyarak fazlasıyla farkındalıklar sağladım ve özgüvenimi kazandım. Dünya birbirinden güzel başarı hikayeleriyle doluydu.

*Dünya dediğimiz bu diyarda aslında hiçbir yaşanmışlık yok olup gitmiyor.

*Çiçeği açmamış bir dalken dalımdan dallar yeşerdi.

*Bakan ile gören dinleyen ile duyanın arasındaki fark…

Mevlana’nın Kedisi

Bir kediden bile öğrenilecek çok şey varmış diyenlerdenseniz…

Bir iç derinlik arayışında iseniz…

Bir öze yolculuk deneyimlemek isterseniz…

Kötülüğün nasıl daha iyiye hizmet ettiğini merak ediyorsanız…

Yaşadığım her şeyi iyi ki… iyi ki yaşadım diyebiliyorsanız…

Tüm bunları yaparken de güzel bir roman okumak niyetinde iseniz…

Bu kitap tam aradığınız gibi.

Okuyun.

Eğer bir insanın kokusu tüm kokuları bastıracak kadar güçlü değilse kendi doğasının güzelliğinde değil, karanlığındadır.”

Güzelliğine siz de ulaşacaksınız. Tadı damağınızda kalacak.

İstifadeli okumalar dilerim.

Kelebek Katilleri

Çorak şehirlerin,
boş mabedlerinden sesleniyorum
Dilleri itikat eden,
kalplerini afaret şeytanları yöneten; günahkar bir kavim arasından.
Kız çocukları katilleri ile dolu bir diyardan,
Bütün iğrençlikleri üstlerine giyinmiş,
Yaradan’ın korkusundan bihaber,
zalim insanlar arasından…
Oysa ben hiç kimseyi sevmedim;
Saçlarına baba eli değmemiş kız çocuklarından başka…
Hiç kimseye açamadım yüreğimin kilitli kapılarını,
Dünyayı bir elma şekerine sığdıran;
O masum kız çocuklarından başka…
Dimağımda yabancı bir kalabalık,
Zincir vuruyor yalnızlığımın ayak bileklerine.
Çığlıklarımı uyandırıyor;
Bedenimde adres sormaksızın gezen sızı…
Sonra,
Sonra bütün düşüncelerimi astım,
Gözlerimi dikip seyrettiğim o boşluğa…
Kan kokan,
İçinde katı yürekler ve ölü kız çocukları taşıyan bu şehirde;
Bir mahkumdum artık,
Ellerine “Töre” kelepçesi vurulan,
Özgür bir mahkum…

Kaç Bin Kez Yüzleştim

Bin kez

I.
Kendime bahaneler sunuyorum
Kalanlarımla yüzleşmemek için
Kaçmak için benden
Kaçırılmayacak olanı almak için
-Kaçanı bulmak için- senden
Bin kez yüzleşmeli aynada
Gök perdeyi aralayan yafta
Elime sunulan binlerce yalanla
İşte kapıma asılan yine o hain iftira
Bundandır bin kez yüzleşmeli insan
Bin kez düşmeli, bin kez izlemeli
Dinlemeli ve kaçmalı yırtık dağdan
Ay ışığı ile sağıma soluma
Düştüm düşeli kahrın bağrına
Soluklanamıyorum gecenin altında
Gitmeli mi, gitmeli bu yılışık ağrı
Ve kulaklarımdaki sinsi, çıplak çağrı
Bin kez vurmalı, vurmalı tufanımı yuvasından

Kaç kez

II.
Haftanın kaçıncı günü
Evine dönen o yorgun, hoyraz
Akıllanmaz gönlüm
Kaçıncı kez öldüm
Kaç kez gömüldüm
Bu ayık tarlaların başında
Derenin öbür yanından el sallayan
Kızıl elma, kızıla çalan gök
Semasında kanat çırp
Yüksel, yüksel ve düş
Düş ve yüksel…
Bu kaç kez yaşandı hatırlamıyorum
Affına sığınıyorum zerresi gafletimin
Kaçtım bu kıştan ve saklandım
Olası bir hatadan, sonra sızlandım
Şarkısı kulağımda, duraksadım
Söylesin bu tohum açan ahım
Kaçıncı kezdir kapınızda
Söz dinlemez oldu
Söz dinlenmez oldu
Bana bakan karanlığından
Doğuşu olan güneşe
Bu kaçıncı kezdir uğrayamadım kapına…

Yüzleştim

III.
Oysa bu biçare gafil göremedi
Kalbine saplanan hissizliğin sivri ucunu
Sapından yakaladı onu iyice inceledi
Biliyordu aynı yer aynı elin teri
İncelen ve kırılan tahta kurusu
Kurtlanan yara kanını emen binlercesi
Çaresiz yüzleşti, ay’ın, güneşin ve günün
Göze yansıyan, gözüyle kesişen yanını
Hakikat bu kadar mı kör ederdi insanı
Bu kadarı ile mi yıkıldı onca düş
Onca içe çekilen kahırlı ahlar!
Ve tozlu bir rüzgara kapılan yapraklar
Anlaşılmaz kıldı sonbaharın getirdiğini
Bilmiyorlar, bilemezler kaç bin kez yüzleştim!
Kaç bin kez yüzleşti gönlüm
Kaç bin kez yüzleşti yüzüm
Tahirin yakındığı yanıyla
Zehra’nın yakalanan sırrıyla
Geceye doğan o ısırgan ıslık
Sabahları bin kez yüzleşti duvarların bana anlattığıyla…
Ve soldu çiçek, soldu bağ bahçe
Binini bin kez yağdırsa da yağmur
Küstü çiçek, küstü bağ bahçe…

Uzun Gece

gölge ve tirad

Yokluğunun üstünü geçmişimle örtüyorum,

Üşümüyorum ama hissetmiyorum da…

Bir başıma direniyorum yalnızlığa,

Bir başına var olmak yetmiyor olsa da.

Düne dönüyorum aradığımı bulabilmek için.

İşte o an içimde birtakım fısıltılar beliriyor,

Dışımın duymadığı çığlıklar halinde.

Sana sesleniyor, seni arıyorlar,

Ve bu gece;

Seni bulmak ihtimal, umutlu el fenerleriyle

İlkin yüreğimdeki inanç tohumuydun,

Sonra gönlümün bahçıvanlığını üstlendiği,

Yaseminlerle dolu bahçesi.

Sana çok özenirdim sevgilim.

Öyle ki! Kış uğramazdı bize,

İklimler boyu korurdum.

Öyle içimden, öylesine derindeydik ki,

Yüzüm sadece sana dönük.

Gökyüzünü, yeryüzüyle ayıramayacak kadar,

Aşka kamburdum.

Bugünse bedenimi,

 Sana hibe edilmiş zannederken,

Yokluğuna yenik düştüm yeniden.

Bu zifiri günlerde,

Seni bulmak ihtimal, umutlu el fenerleriyle…

Rüyalarda yaşamak için seni,

Gece uyutmaya çalışıyor beni.

Gel sevgilim, gel!

 Gün ağaracak birazdan.

Zaman öldürmeye zorluyor içimden seni,

Gelmediğin her an…

Bendeki Sen

Çocukluk anılarımda biriktirdiğim bilyelerim vardı avuçlarımda.

Tek tek takacağım saçlarına.

Her renginde bir dünya kuracağım.

Havanın ayazında kirpiklerini ört ruhuma.

Sızlayan, çatlayan kemiklerim nefes alacak melteminde.

Yüzüne düşen birkaç tel saç,

Yüzündeki gökkuşağını okşamıştım nefesimle hiç dokunmadan.

Yanaklarında hissettiğin esinti, ürpertici gelmesin gönlüne.

İlkokulda başına düşürdüğün sarı masa mıyım?

Alnından düşen gül tanesi mi?

Savrulurcasına koşan hissiyatın mı?

Küçüklük anılarından kalan kaşlarındaki yaraların mıyım?

Ben neyim?

Kuruyan topraktaki çatlaklar gibiyim.

Bir yağsan diyorum, kapanacak bütün çatlaklarım.

Zeyna

      Zemheri gecelerin bekçisidir suretin,
      Odamdaki son ışık kırıntısı yenilince karanlığa;
      zihnim çizer duvarlarıma yüzünün en ince çizgilerini... 
      Gözlerimi kırpmadan,
      Şafak ve karanlığın boğuşacağı ana kadar izlerim seni... 
 
      İşte şimdi kovalıyor şairler kelimeleri,
      söyle bana ey nefesimin celladı;
      Hangi ananın rahmine sığamadın da,
      yüreğimde doğdun gecenin bir vakitleri?

      Hangi şairin şiirisin sen Zeyna?
      Yahut hangi şiiri mısrasız bıraktın da,
      Benim kalemimden sızdın dizelerime... 

      Seni izlerken,
      bir ressam gibiyim Zeyna!
      gözlerimi, kelimelere bulayıp;
      yüreğime şiirlerle çiziyorum seni... 

      Nedir bu ansızın gelişlerin Zeyna?
      söyle bana,
      hangi türkünün bağrından kopup da dilime doladın adını?
      sen hangi ozanın sazını notasız bıraktın?


      Korkuyla seviyorum seni,
      sanki birilerinden seni çalmışım da kaçmışım gibi,
      Bilmiyorum zeyna; 
      aşıklar bunu da dahil eder mi sevdaya?

      Zeyna... 

Biçare Umutlar

Güzel günlerin geleceğine inandık,

Giden günlere sayıp söverken.

Yeni düşler edindik,

Eskileri kırık, bin parçayken.

Ayrılıklara düştük,

Vuslatı beklerken.

Işıldayan umutlar büyüttük,

Karanlıklar çöktü üstlerine çok geçmeden.

Gelip geçse de beklediğimiz tarihler,

İstediğimiz olmadı günler.

Biz yine hayaller ekmeye devam ettik,

Mutluluğa elverişsiz topraklara.

Bu Yaz

Canım güller soldu bu yaz.
Öyle taç yaprakları uçtan uca kurumadı bile,
Büsbütün yok oldular ansızın zifiri karanlıkta.
Sabah ezanıyla uyandı Ruhi Bey bu yaz.
Koca sokakta aydınlık bir onun evi,
Daha ne hikmetler saklar kalbi!
Yeni savaşların habersiz çıkarmasıydı bu yaz.
Postallarını kaybetmiş Amerikan rüyası
Dişleri takırdıyor Sibirya soğuğunda
ve alınları terliyor Orta Doğu'da
Aç, huysuz ve bir o kadar da farkında...

Kimsin Sen?

Kimsin sen?

Ruhumda derin bir iz bırakan

Yüreğime sevda kıvılcımını koyan

Kimsin sen?

Sen ki bilinmeyen

Ama hayallerimi süsleyen

Bil ki gönlümdesin

Bil ki bendesin

İsterim ki senin de gönlün

                                          beni desin

Hissediyorum

Bir gün mutlaka karşılaşacağız

İşte o zaman tanışacaksın

                                          bendeki senle

Bekliyorum o efsunlu karşılaşmayı

Belki yine aynı yerde

Yine aynı gökte

Ama bu kez daha farklı

Bu kez daha sevdalı

 

Tak ve Tak

Biz bütün çocuklar,
toplanıyoruz avlularda.
Hep bir ağızdan doluşuyoruz mağaralara.
Bir var oluyoruz, bir yok.
Bir bakıyor kör,
Bir duyuyor sağır.
Biz kırık çocuklarız;
Görüp, işiten.
Koklayan, dokunan
ama hep suskun olan.

Sessizlik, şimdi susturamadığımız çığlıklara komşu.
Ölüm, şimdi bağıran komşulara aşikar.
Sen şimdi, ben şimdi.
Şimdi insanlık,
bir kapı bulduk
sığınamıyoruz.

Hep birlikte
bir kapı bulduk ve binlercesi.
Aç kapıyı!
tak ve tak
Aç kapıyı biz geldik!
Biz çocuğuz üşüdük de geldik.
tak ve tak
Aç kapıyı biz geldik!
Biz ihtiyarlar, bastonlarımızla geldik.
Ellerimiz buruşmuş ve kırışmış geldik.
tak ve tak
Aç kapıyı aç!
Biz çiçekler, dallarımızdan koparıldık da geldik.
Ah evet biz çiçekler, çok solduk susuz kaldık da geldik.
Açıyor musun kapıyı?
Biz kuşlar, kanatlarımızı yaraladık da geldik.
Uçuyorduk, düşmek neymiş öğrendik de geldik.
tak ve tak
Biz kediler, çocuklar gibi üşüdük.
Biz de geldik.
Biz anneler, ocaklarda çocuklarımızı unuttuk da geldik.
Biz babalar, direkleri kırdık da geldik.
Açıyor musun kapıyı?
tak ve tak
Biz ağlayarak geldik.
Biz gülen yüzlerden düşen maskeler,
Biz çok güldük de geldik.
Biz dolu gözlerimizi saklayan çocuklar,
Sığınmaya geldik.
tak ve tak
Aç kapıyı.
Yükü omuzlarımızda tarumar etmişler olarak, biz geldik

Deprem

Yine depremler oluyor beynimde

Yüzüm düşer damla damla defterimin üstüne.

Siz hiç beyninizin aktığını gördünüz mü?

Gözlerinizi kapatıp baktınız mı umutları yarınlara?

Koca evrende yalnızlıktan kırıldı mı kanatlarınız?

Ayrılık da kaderdendi, ömür de

Yanaklarına dokunan ellerinde kaldı ömrüm

Avuçlarının çizgilerinden gelen ruhundu.

Sıcaklığında bıraktım kendimi ateşine

Küllerinden düşen gönüldü, yarınımdı.

Sen sanır mısın ki tek nefes aldığını

Hiç umutlarını sarıp yaktın mı?

Dumanımda kaybettin mi beni?

Oysa küllerimden beni yakan sendin.

Sevdaya saldım gönül ırmaklarımı,

Güneş sendin, ateş sendin, gökyüzü sendin…

Bir kelebeğin kanadında etrafında dans eden ben.

Her şeyin bittiği yerde sen vardın

Ateşin etrafında dans ederek uçacağım ışığına.

Sonsuza kadar yanacağım.

Sen sönme diye ömrümle besleyeceğim ışığını

Belki ruhumu kaybedeceğim, yaşatacağım ışığını.

Nazar Eyle

Bu hayat bir girizgah
Yaşam ise angarya
Nefis bir sakırga
Aklım ise sakıt
Gözlerim bir sakit
Sözlerim ise hakir
Gönlüme bir nazar eyle.

Ben bir aciz.
Gönlüm kapalı kapı
Anahtar sende.
İsteğim saklı ismimde
Nasibim saklı göğsümde
Fecaatteyim nazar eyle.

Felek yar olursa
Yar fehvasınca fek etme bizi.
Sen ki mehlika bir ferişte
Münzevi etme beni, nazar eyle.

Ahraz olan ben ile ahu olan sen.
Sana sözlerim maval değil gözlerim kanıt
Ayna olan gözlerim.
Her an aklımdasın
Zinhar nisyan olamazsın.
Her anın anında kalbimdesin
Zinhar mazi olamazsın.

Nur Işığı’m
Bak gözlerime
Aşkımıza nazar eyle.

Afitap – Kalbimden Sesler

Ruhunla gururunu ayıran bir perdedir yaşam
Kanatları çıkınca sonsuza dek uçacak olan
Ahu figan eden yürektir, kımıldamadan kanayan
Bir deli rüzgar eser, uçar yüzündeki hezeyan
Gecenin girizgahına girer, içeri dimağından
Ezgilerin arasına meyleden, meyil ile neylenen

Derinlerden kopar, gelir bir grup nagehan
Gülümüz bülbül olup, bülbül küle döner iken
Ateştir içimizi ezelden beri yakacak olan

Kimdir bu mabedimizdeki yabancı eller
Apansız bir fırtınadır, uzaktan gelir erler
Kor olur kalbin dokusundaki mertlik
Kör olur namerdin sapsız bıçağı
Her dilde hissedilir vuslattaki özlem
Dokunur usuldan, yer yer bölünen afitap

Söyle be içim!..
Kırılan dalından düşen bin parça…
Buruk tebessümlü sokakların ışıkları söyledi
Bir yanıp, bir sönerlerken yakaladım onları
Bir hayli mecalsizlerdi…
Yorgun argın, bıkkın bir ağaç gibilerdi
Onları görünce yüreğim gücendi kendi kendine
Durdum, düşündüm ve şükrettim
Vazgeçmedikleri için…
Hâlâ umutvari bir yansımayla diri kaldıkları için…
Oysa ne çok şükredecek şey vardı…
Ne çok umutlanacak hayal,
ne çok tutunacak hayat,
ne çok tutulacak söz…

Ellerimden değil,
kalbimden!
Tut kalbimden…
Tut ki gücenmesin ellerime…