Bir his var en içeride, Her gün katlanarak artan bir his. Sevmek neden bu kadar yüce? Neden bu kadar keskin? Bu neyin yansıması? Neyin mutluluğu bu? Yüzümde istemsiz gülümsemeler, Niye bu kadar belli saflığım? Aşkın insanı sınadığı yerdeyim. Ya çıkar kalbime giderim Ya da bir hiçlikte kaybolur yüreğim.
Tozkoparan’a sahil gelse
Anneler ağlamazdı hiçbir zaman
Ve ben korkmazdım boş sokaklardan
Ege’nin incisi olurdu belki güzel şehrim
Ama yakıştıramadılar tek bir sahili
Deniz kokusunu, yakamozu
Sahi yakamoz nedir bilirdim
Tozkoparan’a sahil gelseydi
Veyahut sen gelseydin bugün o kapıdan
Biraz düşünmeliyim zira
Sahil de gelse, sen de gelsen
Ben korkarım boş sokaklardan
Anneler, çocuklar ağlar Orta Doğu’da
Zaten ne sen gelecekmişsin ne de sahil
Ne yemyeşil olacakmış Orta’m
Ne de karanfil kokacakmış Doğu’mun sokakları
Tozkoparan’ım gibi
Abdülhamid’in Osmanlı Mebusan Meclisini yeniden toplantıya çağırmayıp Kanuni Esasiye ters düşecek harekette bulunmasıyla başlayan baskı dönemine karşı askeri tıbbiyeli İshak Sükuti İbrahim Temo’nunda bulunduğu bazı aydın kesimler örgütlenerek mücadele yolunu seçmişlerdir. 1889’da İstanbul’da İttihad-i Osmani adında bir cemiyet kurmuşlar ve Abdülhamid’in ülke çapında uyguladığı baskı politikasına karşı gizlice faaliyet göstermişlerdir. Daha sonra cemiyet üyeleri Paris’te bulunan Ahmet Rıza ile temas kuracaklar; onun yönlendirmesi sonucu Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını benimseyeceklerdir.
İttihad-ı Osmani Cemiyeti, 1895’te meydana gelen müslüman-ermeni çatışmayla cemiyet üyeleri bir fikir kulübü kimliğinden öteye geçerek; hazırlamışlar ve bunları çeşitli yerlerde paylaşarak ilk kez fikirlerini kamuoyuna bildirmişlerdir. Bu bildirilerde Ermenilerin çıkarttıkları olayların asıl sorumlusu padişah ve onun kurduğu rejim olduğunu vurgulamışlardır. İttihat-ı Osmani hareketinin bu biçimde ortaya çıkması ile bu cemiyete bağlı olan özgürlükçü aydınların üzerindeki baskı daha da artmıştır. Artan baskı muhaliflerin bir bölümünün Paris’e kaçmasına neden olmuş; İstanbul’da kalanlar ise 1896 da bir darbe girişiminde bulunmuşlardır. Fakat bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Paris’e gelerek Ahmet Rıza ile hareket etmeye başlayan aydınlar, faaliyetler ile meşrutiyet öncesi muhalefeti yürüten Yeni Osmanlılar gibi Fransızlar arasında yeniden JÖN TÜRKLER olarak tanınmışlardır.
Bu ilk günlerde Jön Türkler arasında henüz düşünce birliği oluşmamış ancak genel olarak mutlakİyet rejimine karşı çıkmak anayasanın yeniden işlevsel hale gelmesini sağlamak ve Osmanlıcılık düşüncesi çerçevesinde siyasi özgürlükler talep etmek gibi ortak fikirlere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Süreç içinde devletin nasıl kurtulacağı sorusuna aranan cevaplar, bu hareketin iki kanada ayrılmasına neden olmuştur. Ahmet Rıza’nın önderliğindeki İttihat ve Terakki kanadı bunların başında gelmektedir. Diğer kanatta ise Prens Sebahattin’in öncülük ettiği grup yer almıştır. Sebahattin yurt dışında yaşayan muhaliflerin 1902’ de Paris’te I. Jön Türk Kongresinde bir araya gelmesini sağlayan kişi olmuştur.
Bu kongrede muhalefet yeni bir boyut kazanmıştır. Buna göre büyük devletler ile işbirliğine girerek silah zoruyla Abdülhamid’in saf dışı bırakılması ön plana çıkmıştır. Paris’te Jön Türkler hareketi bölünmeler yaşasada 1905 sonrasında askeri çerçevelerde 2. Abdülhamid’e muhalefet etkin olmaya başlamıştı. Ancak asıl örgütlenme 1906’da Sadrazam Talat Bey’in Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kurmasıyla gerçekleşmiştir. Cemiyet kısa bir zamanda Edirne merkezli 2. Ordu ve Selanik merkezli 3. Ordu’da yer alan Harbiye mezunu subaylar arasında yoğun bir taraftar bulmuş ve yayılmıştır.
27 Eylül 1907’de Selanik merkezli 3. Orduya tayin edilen M. Kemal, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılmasında önemli bir rol oynamıştır. 1907 yılında Paris’te II. Jön TÜRK Kongresi toplanmış; bu kongrede bütün muhalifler bir araya gelmiştir. Bu kongrede alınan kararlar doğrultusunda Makedonya’daki örgütlerle temasa geçilmiş, üç örgüt İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında birleşerek bir bütün hale gelmiştir. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti Paris ve Selanik olarak iki merkezli hale gelmiş ve bu yeni oluşum hem fikri yönden hem de ihtilalcilik yönünden bir önceki döneme göre daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Yolların sonunu hayal ettiğin gibi başlangıcını da kabul et. Gecenin ıssız, sabahın tenha adımlarını tatsın ruhun. Kalbin hiçbir zaman acıya uzak kalmasın bu yolda. Yeri geldiğinde mutlu olmayada. Hava bozabilir, fırtınaya tutulabilir, ayazda kalabilirsin mutlak koşulda. Yine de kapatma gözlerini. Keşke deme hiçbir zaman. Meçhul yaşamda kendi içine gurbet olma.
Hangi günü gördün akşam olmamış ? Gündüzlere dalıp da isyanlara kapılma. Yolu bitirdiğin vakit geri dönüp adımlarınla yeşillendirdiğin çiçekleri sulamayı sakın ha ihmal etme. Bazen geri dönüşler insana şefkat yükler, unutma. Kalbine dokunmak için ağrımasını bekleme. Zira yürek unutuldu mu acısı daha çok hissedilir. İklim koşulları ne olursa olsun gökyüzüne bakmaktan vazgeçme. İnsan bir kere mavinin tonlarını unutmaya başladı mı bütün renkler sisli görünmeye başlar gözlerine. Hayata doğuşun tek seferliğe mahsus olmasın. Yanlışlarından, hatalarından, tecrübelerinden de yeniden doğar insan. Bir hayvana, bir bitkiye dokunmak için önüne çıkmasını beklemekle geçirme vaktini. Aksine sırf onlara dokunabilmek adına düş yollara.
Dünyaya daha güzel bir yer olabilmesi için sen de yardım etmek istemez misin ? Hadi öyleyse sevgili dost, bak ne güzellikler var yaşamın hamurunda. Senin için sayabilirim bazılarını :
Bulutların ceplerinden gökyüzüne dökülen kuşlar var bu hayatta.
Denizin tükenmez kalemleri sandallar, camlarımızın asfaltı olan perdeler var.
Bir tutam hüzün de var elbet.
Ama bolca da sevgi.
Hem fark ettin mi ? Hiç eskimeyen bir güneş var…
Her ormanın bir ağacı var Ama her ağacın bir ormanı yok Her denizin bir nehri var Ama her nehrin bir denizi yok Her sevdanın bir sebebi var Ama her sebebin bir sevdası yok Senin gibi birinin, benim gibi birileri çok Benim gibi birinin, senin gibi birisi yok … Her yağmurun bir bulutu var Ama her bulutun bir yağmuru yok Her ışığın bir karanlığı var Ama her karanlığın bir ışığı yok Her arının bir çiçeği var Ama her çiçeğin bir arısı yok Her sevdanın bir sebebi var Ama her sebebin bir sevdası yok Senin gibi birinin, benim gibi birileri çok Benim gibi birinin, senin gibi birisi yok
Neyin var, neyin yok? Burada mısın sevgili okurum? Kim bilir neredesin? Tam yerindesin; benim yazar köşemdesin; bugün üstümde ‘cana yakın hoş geldin’ciliğimi konduruverdim gülücük diye yanağıma. Sabahın ilk ışıklarında “Senin Gibi Birisi”ylekollarımı açarak hoş geldin dedim yeni aya.
Tevafuklar beni bulurrrr!!! Kıymetli dostum Dorsalida’m sayesinde Sedat Anar dinler oldum ve kendimi buldum. (Tekrar kocaman bir tebessümle onu da anıyorum.) Tevafuklar beni bulur dedim ya bugün de böyle bir kıpır kıpır besteyle dinle(n)mek niyetine tutuşmamışken aniden tutuldum öyle. Ansızın.
Yazının başında da sözlerini paylaştığım bu beste; mart havası gibi günü gününe uymayan, huyu sürekli değişebilir (kimse). Mart havası gibi ne sıcak ne soğuk. İnsanın içi nasıl bir durumu gerektiriyorsa ona, o istediğini hissettiriyor.
Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift sarnıç gemisi gözlerimizden, bir iş açacağız başımıza. Yangın mı olur artık, bahar mı? Yücel’miş Can da bunu sormuş, ben neden soruştururum ki mekan benim diye…
“Madem mart geldi, umutlanırım valla. Kimse kusura bakmasın!” Zaten yer arıyorum çiçeklenmeye, zaten göğüs kafesimin içinde bir kuş uçmaya bahane arıyor, hazır bahar da gelmiş, “Tutmasın kimse beni umutlanırım valla…” Aldanırım, yanılırım, gülerim, oyalanırım, hayra yorarım ben bahar diye kabusları bile. Mart geldiyse gerisi de gelir inşallah.
Hz. Mevlana’nın “Yeni Şeyler Söylemek Zamanı” cümlesinden yola çıkarak “Bir mart düşüncelerini dahi tart.” demeden birileri henüz, içimden geldiği gibi, yeni şeyler de denedim diyebilirim. ?
Benim gibi birinin, senin gibi birisine uzanacağı, ulaşacağı, uğraşacağı birkaç dakikayı aldım. Kendine yeni şeyler söylemek zamanı. Öyle şeyler söylemek ki: Ruhunu teninden süzebilecek, bilinmedik bilmeceler sorabilecek kadar…
Her gülüşün bir sesi var,
Ama her sesin bir gülüşü yok.
Her söylenilenin bir gerçeği var,
Ama her gerçeğin bir söylenileni yok.
Bu son satırlar zımbalansın haftanın ilk gününden, pazartesinden, ay sonuna kadar bu köşeden yankılansın, varlığındaki (g)izlerle… Şimdi yazının başına dönüp tekrar tekrar dinleyebilirsin “Senin Gibi Birisi”.
Kafamda, susmayan bir tribün davulunun,
Sağlamlığı kadar saçma bir düşünce var,
Ve sen onu bilemezsin.
Yüreğimde, garlarda çekilen bavulların,
Yollarda sürtünerek çıkardığı alevlerin,
Kalan közleri var,
Ve sen onu bilemezsin.
Gözlerimde, sana ayrılmış bir karalık var,
Beyazı ile hiç çift olmayan.
Gözlerinde ve gözbebeklerinde kuruldu medeniyetim,
Gözlerimdeki karalıktan, seni atamama hissim,
Ve sen onu bilemezsin.
Nefesimde, saçların gibi kokan bir mucize var,
Allahtan bana bahşedilmiş olan,
Anladım, olamıyoruz zaten bir şiirde başkahraman,
Sen varsın dünyadan bana tek kalan, ana can,
Her bakışınla, her şiirde başkahraman,
Ve sen onu bilemezsin.
Bir bünyede hayali bir sima var, Gözlerin görerek, yüreğin sevdiği,
Bir düşünce var, kafanın oksijenlendiğisin,
Gönülde açan nefesin yeşermesisin,
Ve sen onu bilemezsin.
Bir şiir oku sağır kulaklarıma, daha önce hiçbir şey duymamış ben mest olayım. Bu da yetmezmiş gibi kör gözlerim şiiri dudaklarının arasından çıkaran kadın karşısında yenik düşsün, belki de en güzel yeniliş olarak adlandırılsın bu birileri tarafından, böyle geçsin tarihe. Bir kelime dahi edemeyen dilsiz ben seninle oturup yıllarca sohbet etsin, hiç de sıkılmasın bu durumdan. Sen varlığını yakın tut bana, tut ki tutmayan ayaklarım ayaklansın, günahlarımızı çekmek için cehenneme kadar seninle yürüsünler, kapısından girerken ne korkudan titreyeyim ne de ateşin vereceği acı içimi ürpertsin. Ben sadece yanımda senin varlığını barındırdığım için gülümseyeyim, isterse cennetten de mahrum bıraksın yaradan bizi, sen benimle olduktan sonra, cehennemin en ücra köşesi de cennetimdir benim.
Sessiz ve sakin bir ormanın girdabındayım Usul usul yağıyor yağmur Usul usul indiriyor içinin levhini Kana kana içiyorum hüznün damlalarını Kanaya kanaya şahit oluyorum toprağın ıslanışına
Üstüm başım tarumar, incinmekli Göğsümde bir alev sıçramaklı Başımda güçlü bir ses yankılanmaklı İçimde; verdiğim savaşlar saklı Dışımda; panjurlu, sisli pencereler ağlamaklı
Birkaç satır, birkaç dize… İçimde neyim var ise hepsini harcadım beyaza Yüreğimde neyin ezgisi var ise, dansa kaldırdım Havanın aydınlanmasıyla sağanak oldu yağmur Tekrar şahit oldum toprağın nefis kokusuna
Söyle bana derttaş; Her gönül yangınını kendi söndürebilir mi? Her şiir sadece kendine mi yetebilir? Ya da kendini kimlere yetirebilir?..
Sevdanın, aşkın, hasretliğin prangasız şairi; Ahmet Hamdi Önal, bilinen adıyla Ahmed Arif.
Ahmed Arif, Diyarbakır’da yaşayan baba tarafından Kerkük kökenli, anne tarafından ise Kürt olan kozmopolit bir ailenin sekiz çocuğundan en küçüğüdür. Annesini daha bebekken kaybeden Ahmed Arif’in hayatında birden çok anne rolüne sahip insan olmuştur. Ayrıca hayatı boyunca farklı şehirlerde yaşadığından dolayı Arapça, Kürtçe ve Zazaca gibi 3 farklı dili ana dili seviyesinde kullanabiliyordu.
Hayatının ilk kademelerinden itibaren haksızlığın tam karşı tarafındaydı. Bu haksızlıklar canından çok sevdiği kişilerin başına geldiğinde ise öfkesi de prangasızlaşıyordu. Fakat bir taraftan da hayatını kavga ederek değil de severek ve sevilerek geçirmeye de çalışıyordu.
Eğitim hayatına Siverek’te bulunan bir anaokulunda başladı. Daha ilköğretime başlamadan evvel anaokulunda okuma-yazmayı öğrenmişti bile. İlkokulu bitirir bitirmez hayat onu değişik yerlere sürüklemeye başlamıştı çoktan. İlk önce ortaokul için Urfa’ya, daha sonra yatılı lise okumak için Afyon’a gitti ama hayat onu doğduğu topraklara geri sürükledi ve şiir hayatının başladığı Diyarbakır Lisesi’nden mezun oldu.
Ahmed Arif‘in şiirlerinde de mutlaka gözümüzün değdiği iki nokta vardır. Bunlardan ilki sürgün zamanları, ikincisi de “Leylası”dır. Ahmed Arif‘in sürgünü üniversite yıllarında başladı. Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’de okuduğu zamanlarda benimsemiş olduğu “toplumcu gerçekçilik” akımıyla birlikte daha da gelişen komünist görüşleriyle birlikte TKP Ankara İl komitesinde aldığı görevler sebebiyle 1951 ve 1952 yılları arasında sık sık tutuklanıp ceza evine gönderildi. Bu sebepten dolayı da eğitim hayatı üniversiteden mezun olamadan sona erdi. Eğitim hayatı her ne kadar sona ermiş gibi gözükse de bu şiirleriyle arasına mesafe koymasına sebep olmadı. 1940-1955 yılları arasında şiirleri birbirinden farklı dergilerde yer aldı. Şiirlerinde kullandığı lirizm ile birlikte Türk Edebiyatı’na yeni bir kapı açmaya çalışıyordu.
Hayattayken kendi yazdığı şiirleri bir kitap haline getirmeye karar verdi, fakat kitabın adı konusunda bir süre muallakta kaldı. İlk olarak kitabının adının “Dört Yanım Puşt Zulası” olmasını düşünürken kardeşinin “Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok, seni 15 yaşındaki çocuklar, kızlar taparcasına seviyorlar. Sen bununla ola ki burjuvazinin tuzaklarını söylüyorsun. Ama şu da var, o çocuklara saygı duymalısın. Hatta bu adı bir şiirine bile verme, mısra olarak kalsın” önerisi üzerine kitabının adını “Hasretinden Prangalar Çürüttüm” olmasını karar vermişti. Fakat bu isim de içine tam olarak sinmemişti. “Çürütmek” kelimesi çok fazla kulağını tırmalamıştı ki bu kelimeyi “Eskitmek” kelimesiyle değiştirdi.
Ahmed Gibi Sevmek
Bu kitapta yer alan şiirlerde karşılaştığımız ikinci önemli şey olan ve Ahmed Arif’in “sevda şairi” olarak tanınmasına sebep olan kadın Leyla Erbil‘den başkası değildi. Ahmed Arif Leylası’na “…Bilmiş, Bilsinler!.Sana nasıl yandığımı” mısralarıyla seslenmişti. Hatta ilerleyen yıllarda bu sevdadan doğan mektuplardan “Leylim Leylim” kitabı bile doğacaktı. Arif’in Leylası’na olan sevdası onu hayattan koparan bir sevgiden ziyade ona yaşaması için sebepler sunacak cinstendi. Ne yazık ki duygularının Leylası’nda bir karşılığı yoktu. Ortak çevrelerinde gerçekleşen olaylar sebebiyle aralarına bir süre soğukluk girdi. Bu soğukluklar düzeldiğinde ise Leyla Erbil Mehmet Erbil’le evlenme kararı almıştı çoktan. Ari’in sevdası kin gütmediğinden Leylası’na düğün hediyesi olarak bir şiir bile hediye etmişti. Şiirinin yanına da bir mektup iliştiriverdi. “Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur.’’
Ahmed Arif’in hayatından ufak bir kesiti size aktarmaya çalıştım.
Ahmet Arif hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz:
Ahmed Arif ve Leyla Erbil’in İmkansız Aşkları’nın hakkındaki bilginizi arttırmak isterseniz:
videolarını izlemenizi öneririm.
Yazıma da en sevdiğim Ahmed Arif şiiriyle bitirmek istiyorum.
Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden
Yiğit harmanları, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar, amana gelmiş,
Yetim hakkı sorulmuş,
Hesap görülmüş.
Demdir bu...
Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs...
Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası korugan\'ların.
Ölünmüş, canım,ölünmüş
Murad alınmış...
Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe,yemeğe...
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.
İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı,kınsız,uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam...
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri...
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep...
Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
Ve zehir - zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık...
Film İncelemesi: The Blind Side (2009) – Koca Mike’in Hikayesi
Bazı insanlar soğan gibidir, onları anlayabilmek için katman katman kabuklarını soymak gerekir. The Blind Side, Michael Oher’in (Koca Mike) gerçek hayat hikayesini anlatan ve sevginin, desteğin ne kadar güçlü bir değişim aracı olduğunu gözler önüne seren bir başarı öyküsüdür.
Başarıya Giden Yol: Sevgiyle Değişen Bir Hayat
Film, sokaklarda yaşayan ve annesinin uyuşturucu bağımlılığından dolayı zor bir hayat süren Michael Oher’in, Tuohy ailesi tarafından sahiplenilmesi ve onlarla birlikte nasıl başarılı bir insan haline geldiğini konu alıyor. “Kötü çocuk yoktur, sadece ilgisiz ve sevgisiz büyüyen çocuk vardır.” Bu söz, filmdeki ana temayı yansıtarak, sevginin ve ilginin önemini vurguluyor.
Koca Mike’in Zorlu Yaşamı ve Ailenin Destekleyici Rolü
Michael Oher, annesinin uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle sokaklarda yaşamaktadır. Bir akşam, yağmurdan korunmak amacıyla Tuohy ailesi onu evlerine davet eder. O geceyi geçirip sabah evden ayrılmak üzere olan Mike’a aile, birkaç gün daha kalması için teklifte bulunur. Küçük S.J. ile aynı okula giden Mike, ailenin sıcaklığından ve desteğinden faydalanarak onlara alışır ve birlikte vakit geçirirler. Aile, Mike’ı evlat edinerek ona yeni bir başlangıç yapma şansı sunar.
Özel Öğretmen ve Amerikan Futbolu
Mike, okulda başarısızdır ve eğitimine devam etmekte zorlanmaktadır. Bunun üzerine Tuohy ailesi, ona özel bir öğretmen tutar. Zamanla derslerinde ilerleme kaydeden Mike, fiziksel özellikleri sayesinde Amerikan futbolu takımına girmeye hak kazanır. Takımda ilk başlarda çekingen tavırlar sergilese de, S.J. ile birlikte yaptığı sıkı çalışmayla başarıyı elde eder. Ailesinin sürekli desteğiyle, Mike maçı kazandıran oyunculardan biri olur. Filmde vurgulanan, sevgi ve desteğin insanın hayatındaki dönüm noktalarına nasıl etki edebileceğidir.
Gerçek Bir Hayat Hikayesi
Film, gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor ve izleyiciye sevgi, aile ve azimle neler başarılabileceğini gösteriyor. “Hiç kimse kötü şartları hak etmez.” Film boyunca, Mike’ın başarısı sadece fiziksel gücünden değil, ona sahip çıkan ailenin sevgisinden de kaynaklanıyor. Her çocuk iyi bir başlangıç hakkına sahiptir ve film, sevgi ve desteğin en güçlü dönüştürücü araçlar olduğuna işaret ediyor.
Destek ve Başarı
Koca Mike’in başarısındaki en büyük etken, ona her zaman inanan ve destekleyen ailesidir. Ailesinin sevgisi ve güveni, onu sadece Amerikan futbolunda değil, hayatta da önemli başarılar elde etmeye teşvik eder. Filmde, aile bağlarının ve kişisel desteğin, insanın potansiyelini ortaya çıkarmada ne kadar kritik olduğu bir kez daha kanıtlanıyor.
Gözyaşlarına Hazırlıklı Olun
Koca Mike’in zorlu yaşamına tanık olurken, onun hayatındaki değişimi ve büyük başarılara ulaşışını izlerken gözyaşlarınıza hakim olamayabilirsiniz. Film, yalnızca gerçek bir hikaye sunmakla kalmıyor, aynı zamanda Sandra Bullock’un Tuohy ailesinin annesi rolündeki harika performansıyla da izleyiciyi derinden etkiliyor. Film, sevginin ne kadar güçlü bir değişim aracı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Sonuç
The Blind Side, sadece bir spor filmi olmanın ötesinde, insanın hayatındaki dönüm noktalarına, sevginin gücüne ve aile bağlarının önemine dair derin bir mesaj içeriyor. Koca Mike’in, sevgi ve destekle büyük bir başarıya ulaşmasının anlatıldığı bu film, aynı zamanda her çocuğun ve her insanın içindeki potansiyeli keşfetmeye nasıl hak kazandığını gösteriyor. Film, izleyen herkesin içini ısıtacak, umut aşılayacak bir yapım.
Ne mi yapıyordu şimdi? Hâlâ şiir yazıyordu tuhaf güzel. Gidişleri ve dönüşleri kaç seferlik, bir tekerleğin dönüşünde, bir yıldızın sönüşünde ufalandıkça iri iri gök karası gözleri. Evin odalarında gezen bedeni, eşiklerde izlediği cesaretin ilk adımını atsa, bahçelerin şenliğine davetiyle bahar katacak derecedeydi. Görecedeydi.
Şimdilerde susunca tam susmak isterdi. Bazen dinleyen bir yoldaş için, bazen inleyen bir haldaş için. Oysaki susar gibi göründüğü an, en keskin konuştuğu andır, anlayanı olsun olmasın… Çabuk üşümeye ve üzülmeye başlardı. Sustuğu zaman kirpikleri de susuyordu tuhaf güzelin. “Kirpiklerimi bulamadım göz kapaklarımda / Islanmak için ağlamaya mı gittiler yoksa?” demesin diye neleri vermezdiniz?
Sadece, gülümsemesiyle en duyarsız insana bile kederi sevdirecek güzellikte olduğunu kendine-kimseye itiraf etmemişti. İltifat da edilmemişti. Biz şiirlere adak olduk.
Saçının her telinde bir sorunun ağırlığı ve kırıklığı, başında sağ tarafa yıkılmıştı. Şakaklarından başlayan tek tük beyazları görmemek için. Göstermemek için.
Ah tuhaf güzel! Bir konuşmaya başlasa eteğinin etrafında toplanan çocuklar görürdünüz, sokak lambaları akşama sarılık katsa da. Büyüklüğünü ve kibirliğini kapı dışında bırakıp kalbinin odasına girmek isteyen anne babanın arkasında, tanıdık yabancıların yabancı tanıdıklarından üstün olmadığını, ah bir görmeniz gerek!
Tatlı diline karşı yılanların bile onun koynuna girmek istediği, şefkatten kabaran göğüslerinde koyun koyuna onu göremeyecektiniz. Kendi başınalığına başını koymuş bir tuhaf güzelden tek başına bir şiir dizilişi ve dirilişi gözümüzü mim etsin.
Ay ışığının yüzünde parladığı bir surattan bahsediyorum. Yazdıkça ışıldayan, göze batan kıpır kıpır ve kıpırtısız tuhaf güzel.
Ne mi yapıyordu şimdi? “Bir işi yaptığında çok mükemmel olmalı, herkes dudağını ısırmalı, tek bir hata olmamalı, çocuklarım mükemmel olmalı, mükemmel büyümeli.” kafasındaki mükemmeliyetçi ebeveynlerin problemlere eşlik eden bir (d)urumluk zamanları içerisinde, yanlış mükemmel algısının düş alıcısı olarak yaşamayı öğreniyordu, düştüklerinden, düşlüklerine…
Göz bebeklerine aldanmayın tuhaf güzel. Katiyen mutsuzum demez, duymazsınız da yanında, arkasından… Duygusallıktan parça parça bulut taşır umudundan mıdır umduğundan mıdır? Bir bebek yürümeyi düşerek öğrenir bilirsiniz, onu sevenleri daima düşmesin diye yanar döner etrafında. İnatçı tuhaf güzelden ne beklersin? Bu huyundan sevilmez zamanla.
Asilik ya da asillik bürümüşken göz bebeklerini, tatlı tatlı gülümserken acıya bir ikindi yağmurunda, düşmüş şiire, düşürmüş şiire kendini! Dışlamayın, garipsemeyin, itelemeyin! Anası, babası, kardeşi, arkadaşı yok onun yok! Bir şiir var kafi. Neden diye çırpınma da! Bir tuhaf güzel.
Kasvetli havaların sığınağı, menekşe kokulu zamanların aralanmak için menteşelenmesi baharından. Tuhaf güzel kadın, geceleri gözyaşlarını silen yastığı kadar sıcak ve yumuşak. Gülüşlerindeki turuncu imgeler ellerinden tutup masa başından kaldırır, nefes aldığın, hayran kaldığın çiçekli balkonu içine katar.
Bunun için; yapılacak ilk iş, -Şiir yazmak- tuhaf güzelin peşinden kendimize, canımızı yakacak bir huzursuzluk edinmek. Ne derseniz deyin..
Çoğumuz etrafımızdaki insanlardan duymuşuzdur “karabasan” adını. Karabasan durumunu yaşayan kişiler genellikle kendilerinin yarı uyanık bir halde olduğunu, üzerinde siyah bir şeyin onu baskıladığını, sesinin çıkmadığını ve parmağının dahi oynamadığını sizlere söylerler. Bu durumun sebebi genellikle ruhanî varlıklara bağlanmış olsa da asıl nedeni uyku felcidir.
Kişi uyku felci yaşadığında uyanık durumdadır. Solunumunu ve göz küresinin hareketlerini sağlayan kaslar hariç tüm kaslar felç durumdadır. Çoğunlukla kişi sabahları REM uykusundan uyandığında, özellikle sırt üstü yatıldığı durumlarda ve nadiren de uykuya dalma sırasında ortaya çıkmaktadır. Bu durum kişiler tarafından oldukça korkutucu bir şekilde tanımlanmaktadır. Kişi uyanık durumda olmasına rağmen ne kadar bağırmaya çalışsa da sesi çıkmaz ve parmaklarını dahi oynatamaz durumdadır. Bazen de halüsinasyonlar gördüğü de olur. Bu durum halk arasında hepimizin bildiği gibi “karabasan” olarak adlandırılmaktadır. Yani aslında kişi uykudan uyanmış olmasına rağmen REM uykusundaki felç hali devam etmektedir. İnsanın hayatı boyunca bir kaç kez uyku felcini yaşaması normaldir ve bu durum sadece birkaç dakika sürmektedir. Fakat bu durum sürekli tekrarlıyorsa ve süre uzuyorsa o zaman ortada bir uyku probleminin olduğu düşünülebilmektedir.
Uyku Felcine Neden Olan Faktörler Nelerdir?
Ailesel yatkınlık,
Kronik yorgunluk,
Düzensiz uyku saatleri,
Aşırı stres,
Ani çevre ve yaşam tarzı değişikliği,
Vardiyalı çalışma,
Uykudan önce aşırı sıcak su ile alınan duş,
Sırt üstü pozisyonda uyuma,
Aşırı kafein tüketimi.
Uyku Felcinin Tedavisi Nasıl Yapılmaktadır?
Uyku felci tedavi edilebilir bir durumdur. Doktor tarafından gerek görüldüğü durumda uyku sürecini düzene sokan ilaçlar verilmektedir. Pek çok kaynakta antidepresanların uyku felcini önlediği söylenmektedir ama bu tamamen yanlış bir bilgidir. Antidepresanlar uyku felcini önleyen ilaçlar değildirler.
Hevesinin kırıldığı her yerden gider insan; bir kalpten, bir düşünceden, bir şehirden ve en basitiyle bir evden… Bu hayatta bir kriter varsa o da eminim bir yerde kalman için avucunda tuttuğun sebeplerdir. Sizi bir şeye, bir cisme bağlayacak bir sebebiniz yoksa neden kalıp varlığınızla bir yer işgalinde bulunursunuz ki? Git’lerin sebebi çoksa kalmak için ayağına takılan prangalar da neyin nesidir? Kendinize yapabileceğiniz en büyük iyilik, huzuru hissedebileceğiniz bir yer değil mi? Öyleyse toparlanın hadi, kalmak için kendinize uydurduğunuz kılıfları koyun önce kahrolası bavulunuza! Sonrasında ise ama ayıp olurlarınızı, onlar ne demezlerinizi, insanların yüzüne nasıl bakarımlarınızı, yer kalırsa da birkaç elbisenizi! Çünkü gitmenin eyleme dönüşmüş hali kutsaldır insanlara göre. Bilmezler oysa tek adım bile atmadan sonsuz kişinin aklından ve kalbinden gidenleri… Gidecekseniz eğer, illa o ayak vurmalarınız sesli, kapı çarpmalarınız gümbürtülü olmalı; ha birde ağzınız bozuk! Gittiğiniz kişinin arkasından en çirkefçe sözleri söyleyebilmelisiniz, kendinize melek kanatları takıp şeytan okunu karşınızdaki kişiye verebilmelisiniz. İnsanlık namına her şeyi beş dakikada unutmalı, tüm güzellikleri bir çırpıda silebilmeli, “beter olsun”larla anmalısınız geçmiş saatleri, ayları, hatta seneleri…
Böyledir işte gidenlerin meselesi… Klasik kalıplarla gümbürtülü bir dev sesi, her şeyden vazgeçen biri için karınca sesi!
Bu şarkıyı ne zaman dinlesem bir hüzün çöker içime…
Nasıl anlatılır bu, nasıl hissedilir bu kadar derin? Bu kadar aciz, çaresiz, geleceğinden habersiz bir şekilde olamaz bir insan. Gece kadar karanlık yüzleri olan insanlar sana ne kadar aydınlık olabilir? Gölgesi bile olamadığım hayatın neresinde benim yerim? Neredeyim ben? Sürekli hayatı sorgularken, sürekli bir şeyler için çaba sarf ederken neden olumsuz olur her şey? Neden dünya bu kadar acımasız peki? Yoksa dünyayı acımasız yapan insanlar mıdır? Çare bulmaya çalışırken insan neden kaybolur? Ya da derdi olan bir insan neden bu kadar çaresiz kalır?
“Cevabını bulamadığımız ne çok sorular var öyle değil mi? “
Belki bir gün cevabını çok iyi bildiğimiz bir soruya denk geliriz ve o zaman acımasız olan bu dünya bizim için deva olur…
Hayatın bize sunduklarına kader deyip geçen insanlar olmamak… Karanlığı aydınlığa çevirmek ve kendi dünyasının gölgesi olabilmek için en güzel fırsatları kollamak dileğiyle…