25.2 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Doktor OX’un Deneyi

{"source_sid":"F203FE72-BCCB-4244-A08E-94CE8DEFB6FA_1596480198494","subsource":"done_button","uid":"F203FE72-BCCB-4244-A08E-94CE8DEFB6FA_1596480198456","source":"other","origin":"gallery","sources":["333973626087201"]}

 ”Hepimiz bir şekilde Jules Verne’in çocuklarıyız.”

Ray Bradbury

Öncelikle yazara olan hayranlığımdan biraz bahsetmek istiyorum. 9-10 sene önce 4. sınıfın yaz tatilinde bana bir kitap seti alınmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam içinde 40 kitap vardı. Hepsini döküp aralarından “Dünyanın Merkezine Yolculuk” adlı kitabı seçmiştim. O kadar sevmiştim ki uzun süre en sevdiğim kitap olarak fırsatını bulduğum her yerde bahsettiğimi hatırlıyorum. Daha sonra yazarın sette bulunan üç kitabını daha okumuştum. 

Onlar da Seksen Günde Devri Alem, Aya Yolculuk ve Balonla Beş Hafta’ydı. Ne yazık ki içeriklerini çok hatırlayamıyorum ama tekrar okumayı düşünüyorum. Bu kitap da yazarıyla birlikte bir arkadaşımın önerisiyle tekrar hayatıma girmiş oldu.

Jules Verne’in neredeyse tüm kitapları sinemaya taşınmış ve aramızda Jules Verne’in bir filmini izlemeyen ya da bir kitabını okumayan insan sayısı oldukça azdır diye düşünüyorum.

Doktor OX’un Deneyi

Özellikle gençlik edebiyatının bilim kurgu öncülerinden biri olan Jules Verne, bu kitabında da hayal gücünü satırlarına işlemiş. 

“Hikayemiz, Flandre’da, hayali Quiquendone kentinde geçer. Kentin sakin, ölçülü, tutumlu ve ağırkanlı insanları yüzyıllardır aşırılığa kaçmadan, herhangi bir duygu belirtisi göstermeden, uyum içinde son derece durağan bir yaşam sürmektedir. Yöneticileri bile yaşamları boyunca inisiyatif kullanmadan, hiçbir önemli karar almadan bu dünyadan göçüp gitmektedir. Ancak Doktor Ox’un sözde kenti aydınlatma projesiyle gelişi Quiquendone’da bir şeyleri değiştirecektir.” (Arka kapaktan alınmıştır.)

Şöyle bir kent düşünün ki 3 haftadır yanmaya devam eden deri pazarı hakkında yanmaya bırakma kararı alınıyor. 

Kimsenin birbirine sesini yükseltmediği, hayvanların bile en ufak bir zarar vermediği on yıldır komiser memurluk kadrosunun kaldırılmasını düşünen bir şehir. Okurken insanların sakinliği ve durağanlığı beni biraz rahatsız etti, özellikle asla alınamayan kararlar…

“Bütün yaşamı boyunca hiçbir şeye karar vermeden ölen bir adam bu dünyada mükemmeliyete yaklaşmış demektir.”

“Zira bilim, vicdansız kişilerin elinde tehlikeli olabilir.“

Her şey şehrin yüzyıllardır çözülemeyen aydınlatma sorununu Doktor Ox’un gerçekleştireceğini iddia etmesiyle başlıyor. 

Bu kısımdan sonrasını birbiriyle evlenmek için en az 10 yıl beklemeleri gereken halkı, yazarın ironileriyle birlikte sizlere bırakıyorum.

 “-Nabız ortalaması kaç olarak saptandı?
– Dakikada elli bile değil. Anlayın artık: bir yüzyıldır arabacıların küfretmediği, birbirlerine sövüp saymadığı, atların kaçıp gitmediği, köpeklerin ısırmadığı, kedilerin tırmalamadığı, kısacası tartışmanın gölgesine bile rastlanmayan bir kent bu!

Yaşlanmış Gibi

Bir kaç adım atmıştım oysa
Sokaklar neden bu kadar sessiz?
Çocukluğumda hiç de öyle değildi.
Her köşede farklı bir oyun;
Seksek, yakan top, elimsende…
Tamam kabul büyüdüm.
Ama hiç çocuk kalmadı mı
Bu mahallede?
Neden bu karar ıssız,
Kabuğuna çekilmiş
Hani şu fırlama delikanlılar,
Geceleri uzak ama yakından gelen
Havai fişek sesleri
Onlar da kayboldu.
Yitirmiş ruhunu arar gibi
Bu mahallenin şen sesi.
Buldum, buldum ‘yaşlanmış’ gibi
Aman Allahım bende mi?
Yok canım! Ruhum daha genç benim.
Öyle mi?
Öyledir değil mi?

Bayramda Yemeği Fazla Kaçırdıysanız Bu Detoks Tam Sizlik!

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Derya Fidan, bayramda yemeği fazla kaçıranlar için bir detoks önerisi paylaştı.

Yoğun beslenmeye maruz bıraktığımız bedenimizi arındırmak ve fazlalık oluşturan, bizi rahatsız eden vücut yağını yakmak için bayram sonrası detoksunu yapmayı deneyebilirsiniz. 3 gün boyunca düzenli olarak yapacağınız bu programda, bol miktarda su içmeye ve hareketinizi arttırmaya özen göstermeyi unutmayın.

Sabah kahvaltısı;

  • 4 yemek kaşığı kadar yoğurt
  • 2 yemek kaşığı kadar yulaf
  • 1 ince dilim ananas veya 12 adet kiraz
  • 10 tane çiğ badem veya fındık
  • 1 çay kaşığı toz tarçın ve çörekotu

Tüm malzemeleri karıştırıp tüketmelisiniz.

Ara öğün;

  • 1 fincan kiraz sapı bitki çayı

Öğle yemeği;

  • 200 ml kadar smoothie (Tarifi aşağıda)

Karaciğer temizleyici smoothie tarifi

  • ½ su bardağı marul
  • ½ su bardağı maydanoz
  • ½ küçük boy pancar (yıkanmış ve dörde bölünmüş)
  • 1 adet elma (çekirdek ve tohumları çıkarılmış)
  • 1 adet limon (soyulmuş)
  • 2 dilim taze zencefil
  • 1 yemek kaşığı chia tohumu
  • 1 tatlı kaşığı karahindiba veya 1 adet çiğden enginar
  • ½ su bardağı içme suyu

Ara öğün;

  • 1 fincan sütten yapılmış şekersiz kahve
  • 10 tane çiğ badem veya fındık

Akşam yemeği;

  • 6-8 yemek kaşığı kadar sebze yemeği (etsiz ve susuz alınsın)
  • 1 kase yoğurt
  • Çiğ ıspanak ve rokadan zengin mevsim salata (nar ekşisi ve mısır yok)

Gece;

  • 1 fincan melisa çayı

Şebnem Ferah Ve Bulutsuzluk Özlemi

Rock müzik sevenler için, tarzın en güçlü iki sesinden her kelimesinde bin anlam yatan bir şarkıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bulutsuzluk Özlemi’nin 1990 yılında çıkan Uçtu Uçtu albümünün en özel parçalarından biri. Ve bu muazzam gruba Şebnem Ferah eşlik ediyor.

Sözlerimi geri, alamam
Yazdığımı yeniden, yazamam
Çaldığımı baştan, çalamam
Bir daha geri dönemem
Akıyorsa gözyaşım kurumasın
Coşup seven gönlümse durmasın
Dost bildik anılarım, çağırmasın
Bir daha geri dönemem
Hiç bir kere hayat bayram olmadı ya da
Her nefes alışımız, bayramdı
Bir umuttu yaşatan insanı
Aldım elime sazımı
Yine aşınca çayın suyu boyunu
Belki yeniden, karşıma çıkacaksın
Göz göze durup bakınca, göreceğiz
Neyiz ve nerelerdeyiz, bilemiyoruz, şimdi

Bir İhtimal Daha Var, Ali Lidar

Sevdiğimiz ölüler var ve sevmediğimiz diriler çok
Geçtim aralarından kirin pusun ve telaşın
Gövdemden geçtim önce sonra aklımı kaybettim
Yalnızdım hep ve bunu mesele yapmayacak kadar
Şuursuzdum sanırım son çare sana geldim
Merhamet et merhamet bir bakışınla mümkün
Çok zaman kaybettim çok üzgünüm ne desem boş
İhtimal var bir daha o da ölmek olmasa keşke!

Akla ziyan kaygılara fon oldu zavallı ömrüm
Mezarlık dolusu sessizlik ve uğultu ve yalnızlık
Kalabalıklaşsak ya ikimiz herhangi bir coğrafyada
Sen acını unutursun ben gülmeyi hatırlarım
Böylece uzanırız sereserpe bir hasıra
Öylece kalakalırız akmayı unutur zaman
Belki diyorum belki bir ihtimal daha var
Bir ihtimal daha var o da ölmek mi sensiz

Ali Lidar

Öldüm Diyorsun Bana Ne Diyor, Söyle Aşk Bunun Neresinde?

Öldüm diyorsun, bana ne diyor.
Ağlamaktan helak oldum diyorsun, ağla diyor.
Özledim diyorsun, ben özlemedim diyor.
Nefes alamıyorum diyorsun, işim var diyor.
Seni seviyorum diyorsun, ben sevmiyorum diyor.
Dayanamıyorum diyorsun, beni arama diyor.
Baş ağrımdan duramıyorum diyorsun, ağrı kesici iç diyor.

Oysa sen onun bir damla can sıkıntısı için
Yolları koşarsın,
Yokları var etmeye çabalarsın,
Olmazı zorlarsın,
Yüzünü okşarsın,
Elini tutarsın.

O ne kadar “Ben yokum.” diye çivilerken senin aklına
Sen o denli, “Kimseye ihtiyacın olmasın ben varım.”ı vurgularsın.

Sonra ağlarsın 3 gün 3 gece.
Sonra uyuyamazsın 3 gün 3 gece.
Sonra düşünürsün 3 gün 3 gece.

Ve fark edersin ki nihayetinde
Benim beni benden daha az seven birine ihtiyacım yok ki.
Benim bana ona merhamet ettiğimden daha az eden birine ihtiyacım yok ki.
Benim bana sevgisiz hissettiren birine ihtiyacım yok ki.

Hata yapılmaz mı? Yapılır.
İnsan kırılmaz mı? Kırılır.
Bazen düşüncesiz olunmaz mı? Olunur.

Ama merhametsiz olunmaz.
Sevdiğinin göz yaşına bu denli göz yumulmaz.
Dün gece şu sözleri anımsadım çokça.

Bana ne söylediğini hatırlamıyorum. Ama bana nasıl hissettirdiğini unutmadım.

Silkelenerek uyandım bu sabah.
Çünkü göz kapaklarım birbirine yapışmıştı.
Çünkü yalnızdım.
Çünkü kalbimin derinlerinde sevgisine dair hiç bir kırıntı hissetmiyordum.

Sabah güne başlamak zorunda olduğum o uzun yolda,
Günün ilk saatlerinden beklenmeyecek bir yükseklikte Cem Karaca eşlik etti bana.
Aşık olduğum Nazım’ın dizeleriydi dilimden dökülen.

Gönlümle baş başa düşündüm demin
Artık bir sihirsiz nefes gibisin
Şimdi ta içimde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin
Maziye karışıp sevda yeminim
Bir anda unuttum seni eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sende herkes gibisin

Yolu bize kıyamayan sevgiden geçenlere çıksın yolumuz.
10 tane güzel şeyiniz varken 10 tane kötü şeyinizi görenlere değil.

Kalbi, sizin içinde olabileceğiniz sıkıntılara ferahlık verenlere çıksın yolunuz
Sizi elleriyle itenlere değil.

Ne demişti Nazım

Dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey…

Konuş Oralet

Hayat sana hep güzellikler getirir aslında.
Örneğin yoğurt kovası çiçek açtırır.
Ağaç eğilir bükülür sandalye olur.
İp dolanır örülür ayağına paspas olur.
Baksan güneş de ay da senin için aslında, doğmaktan sıkılmadan, batmaktan yorulmadan.
Sıcaktan bunaldığında esiveren rüzgar da senin için.
Açan çiçek, gelen baharlar da hep senin için.

Senin için.

Bir Günün Ardından

Bambaşka bir gün daha sona erdi.

Kimi ağladı, kimi gülümsedi. Kimi sımsıkı sarılırken, kimi arkasını dönüp gitti.

Sevmek, yine her şeyden güzel ve önemliydi bazıları için. Ve yine bazıları, mutsuzluk, nefret için çırpındı. Sevgi mefhûmunu bilmeyen, tatmayan, yaşamayanlar. Onlar yine mutsuzdu, somurturdu. Kızardı, küserdi, çeker giderdi.

Ne önemi var ki? İki günlük mücadelede ha gülmüşsün, ha ağlamışsın. Önemli olan, kimi güldürüp, kimi ağlattığın.

Ya dibine kadar iç mutluluk şerbetini, ya da ebediyen dön arkanı hayata ve kapa bütün perdeleri. Ama asla arada kalma! O, bu dünyada tadabileceğin en acı histir. Kararsızlık, şüphe…

“Acaba”lar ile boğuşmak, düşmana silah çekmekten bile meşakkatli bu zamanda.

Kendi kendine hesap vermek, ölçmek, biçmek, mücadele etmeye mecbur kalmak kadar zoru var mı hiç? Ya da alıp başını teselli etmek kendini, yapayalnız.

İşte, bunların hiçbirini yaşamadan, görmeden, bilmeden, “mutluluk” dolu bir güne uyanmak ümidiyle…

Ayna – Ⅳ

…Polis memurları birbirine bakıp hareket etmiyorlardı. Yiğit ve Sinem ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Yiğit kekeleyerek “Ne! Bir dakika, ne alması, ne oluyor, anlamadım, ne yapmışız ki!” dedi. Diğer polis memurları gülmeye başladılar. İçlerinden biri kimlik sorgusu yapan Polise “Murat Komiserim yapmayın artık şunu gençlere, kalplerine inecek birisinin” dedi gülerek. Kimlik sorgusu yapan Murat Komiser kimlikleri uzatarak “şaka gençler şaka, ben sizin gibi gençlere takılmayı çok seviyorum. Kusura bakmayın tutamadım yine kendimi” dedi. Yiğit anlık bir sinirle kimlikleri elinden aldı fakat hemen kendine gelerek “Komiserim ne yaptınız gözünüzü seveyim, kalp krizi geçiriyorduk burada böyle şaka mı olur?”
“Neden bu kadar korktun? İlk defa bu kadar korkan birini gördüm, böyle olacağını bilsem yapmazdım. Bir şeyden mi korktun he, suçlu musun yoksa?”
“Olur mu hiç öyle şey komiserim bir an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. İnanın şu an ne dediğimi ne yaptığımı bilmiyorum.”
“Tamam tamam, hadi gidin, tutmayayım sizi. Elinizden yüzünüzden belli zaten temiz çocuklarsınız. Gençlere takılmayı severim ben, hakkınızı helal edin.”
“Helal olsun Komiserim, hayırlı görevler.”

Diğer polisler sessizce gülmeye devam ediyordu. Yiğit bir an önce oradan uzaklaşmak istercesine Sinem’in koluna girdi ve çekiştirmeye başladı.

“Neydi bu şimdi! Ne! Kafayı yiyeceğim. Böyle şaka mı olur? Kalbim duracaktı elim ayağım tutmuyor… Ya konuşsana Sinem sen neden bu kadar rahat ve sessizsin? Çıldıracağım!”
“Çünkü böyle olmak zorundayım Yiğit! Senin gibi belli edip kimseyi şüphelendiremem. Belki bende orada senin gibi olsaydım, o zaman daha çok üstümüze geleceklerdi.”
“Böyle olduğum için kusura bakma her gün suç ortağı olmuyorum!”
“Öyle mi? Yardım ettiğine pişman gibisin. O zaman gel geri dönelim. Sen beni teslim et ben de suçumu itiraf edeyim. Ya da hiç gelme sen git, ben bir karakola gider teslim olurum. Nasıl fikir?”
“Onu mu demek istedim ben Sinem? Tamam lütfen, ben yanındayım. Ne olursa olsun senin yanındayım. İnan seni kendimden çok seviyorum. Böyle bir gün, ne bileyim sanki kabus gibi. Keşke uyansak ve bunlar bir rüya olsa…”

O sırada Sinem’in telefonu çaldı. Arayan bilinmedik bir numara. Sinem, Yiğit ile göz göze geldi ve telefonu açtı.

“Alo buyurun.”
“Aaa Sinem kızım sen misin?”
“Evet buyurun benim siz kimsiniz?”
“Ben Hacer Teyzen kızım Leyla’nın annesi”
“Ne! Eee şey… Buyurun Hacer Teyzeciğim”
“Kızım Leyla’ya ulaşamıyorum sabahtan beri hiç böyle yapmazdı. Herkesi arıyorum tek tek numaranı Burcu’dan aldım. Sen hiç konuştun mu, gördün mü kızım Leyla’yı?”
“Yok Hacer Teyze hiç konuşmadık biz birkaç gündür. Allah Allah ulaşamıyorsunuz demek. İsterseniz ben gidip bir evine bakayım?”
“Yok kızım biz merak ettiğimiz için eve geliyoruz zaten yoldayız on beş dakikaya Leyla’nın evinde oluruz. Zaten gelecektik ziyarete merak edince erkene aldık. Neyse seni de çok tutmayayım kızım. Bir haber alırsan lütfen bu numaradan ulaş bana.”
“Şey eee… Tamam… Tamam Hacer teyze bir haber alırsam ulaşırım size.”

Sinem yanındaki duvarın dibine oturup boş boş bakmaya başladı. Yiğit olanları kısmen duymuştu ve merakını daha fazla bastıramayıp “Ne oldu? Ne diyor?” diye ısrarla soruyordu.

“Eve geliyorlarmış. On beş dakikaya Leyla’nın evinde olurlarmış…”
“Ne şaka yapıyorsun? Lütfen şaka de.”
“Ciddiyim…”
“Nereden geliyor lan bunlar ışık hızıyla!”
“Leyla’nın ailesi İzmit’te oturuyor. Birkaç saatlik yol. Haber alamayınca gelmek istemişler. Zaten ziyarete geleceklermiş.”
“Bittik biz. Şimdi sıçtık. Bittik ya.”
“Ne yapacağız şimdi?”
“Bilmiyorum Sinem, bilmiyorum. Kaçalım. Olabildiğince uzağa gidelim. Başka çare yok eve geri dönemeyiz vaktimiz yok. Hemen Ali’yi arıyorum.”

Sinem elleri titreyerek boş bakarken Teslim mi olsam? Yol yakınken dönelim.”
“Hayır! Çıkar aklından bunu, gittiği yere kadar. Arıyorum ben şimdi.”

Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açılır.

“Alo!”
“Alo kardeşim”
“Ali hal hatır sormak isterdim kardeşim ama acil işim düştü sana. Neden diye sorma anlatamam vaktim yok. Bana acil sessiz sakin bir yerde birkaç günlük ev lazım.”
“Vayyy… Kardeşim (gülerek) seni gibi çapkın seni.”
“Yok be oğlum saçmalama yengenle kalacağız.”
“Tamam kardeşim, tamam kızma bir şey demedim. Ben hemen ayarlamaya çalışıyorum. Ayarlar ayarlamaz sana haber veririm.”
“Tamam kardeşim çok teşekkür ederim, senden haber bekliyorum.”
“Şey, Yiğit bir dakika, sen iyi misin kardeşim, sesin bir tuhaf geliyor?”
“İyiyim iyiyim… Sana anlatırım sonra.”
“Tamam hadi görüşürüz.”
“Görüşürüz…”

Ali önceden ekspertizlik yaptığı için ev konusunda çevresi çok genişti. Yiğit telefonu kapatır kapatmaz yoldan taksi çevirdi. Bir eliyle poşetleri tutarken, diğer eliyle de Sinem’in elinden tutarak taksiye bindirdi. Önce Yiğit kendi evine gidip birkaç eşya aldı sonra da Sinem’in evine gittiler. O sırada telefon çaldı. Arayan Ali’ydi.

“Alo! Kardeşim bir ev buldum.”
“Helal be süpersin. Nerede kardeşim?”
“Şile – Ağva tarafında.”
“Harikasın. Tamamdır anahtarı kimden alacağım?”
“Oranın bakkalından kardeşim, adam hem bakkal hem de oranın muhtarı. Güvenilir biri, sahibi giderken ona teslim etmiş. Sen al ben konuştum seni bekliyor.”
Tamamdır geçince oraya ararım seni.”
“Tamamdır haberleşiriz. Hadi görüşürüz.”
“Görüşürüz kardeşim.”

Sinem’inde birkaç parça eşyasını toparladıktan sonra sıra babasına ait arabayı almaya gelmişti. Sinem babasıyla telefonda görüştü ve ikna etti. Araç garajlarında duruyordu. Şimdilik her şey yolunda gibiydi. Anahtarı aldılar, aşağı indiler ve arabaya bindiler. Yola çıktılar. Ali evin konumunu atmıştı. Konumu telefondan açarak yola devam ediyorlardı.

Anadolu yakasında ve hızlı gittiklerinden bir saat içinde konuma varmışlardı. Ali’yi aradı ve evin yakınlarındaki bakkalın yerini öğrendi. Bakkalı bulan Yiğit arabayı park etti. Sinem’e arabada beklemesini söyledi ve içeri girdi.

“Selamünaleyküm. Muhtar Mahmut amcayı arıyorum.”
“Ve aleykümselam. Buyur evlat kendisiyle konuşuyorsun.”
“Muhtarım beni Ali gönderdi. Bir ev anahtarı varmış onu almaya geldim.”
“Hee.. tabi şu anahtar. Burada al bakalım.”
“Eyvallah Muhtarım çok teşekkür ederim. Dönüşte de yine size bırakırım.”
“Bir çay kahve ikram etseydim. Yangından mal kaçırır gibi nereye böyle. (hafifçe gülümser)”
“Çok işimiz var Muhtar, evi falan temizleyeceğiz daha, hem yol boyu sıkıştık malum.”
“Tamam tamam, uğrarsınız yine bana.”
“Tabi uğrarız, görüşürüz hadi Allah’a emanet.”
“Allah’a emanet.”

Arabaya binip anahtarı Sinem’e verdi. Eve doğru yol aldılar. Ev yazlık bir villa, garajı olan büyük bir ev. Kapının önüne geldiklerinde Yiğit arabadan inip dış kapıyı açtı. Arabayı park edip, eşyaları Sinemle birlikte alıp eve girdiler.

Eve girdiklerinde hayranlıkla Yiğit “Ev, ev değil Saray!” dedi.
“Tatile gelmedik biliyorsun değil mi?”
“Tamam ya, bozma hemen.”

Günün gerginliğini biraz olsun üstlerinden atmak için duşa girdiler. Gün boyu ağızlarına tek bir lokma sürmediklerini fark eden Sinem yiyecek bir şeyler hazırlamaya karar verdi. Hava kararmış ve Yiğit televizyonu açmış, son dakika haberi var mı diye sürekli kanallar arasında geziyordu. Evde bozulmayacak birkaç şeyden biri olan makarnayı yaparken Sinem ara sıra Yiğit’e gizli gizli bakıp gülümsüyordu. Ne garip.

Bir süre sonra seslendi Sinem “Hadi gel sofra hazır.”
“Tamam geliyorum. Televizyonda hiçbir haber yok.”
“Hımm… Ne güzel.”
“Hayatım tamam artık surat asma. Gülümse de demiyorum ama ne bileyim böyle de olma.”
“Tamam hayatım olmamaya çalışırım. (kinayeli bir tavırla)”

Yemeklerini yerken bahçeden gelen bir sesle irkildiler. İkisi de çatalı bırakıp, özgürce yedikleri son lokmalarıymış gibi ağızlarındakini yutup, gözlerini kapıya doğru diktiler. Birkaç saniye sonra kapı çaldı ve ardından bir ses.

“Orada mısınız?”

Hotel Amira İstanbul Avrupa’nın En İyi Otelleri Arasında

Hotel Amira

Tripadvisor kullanıcıları tarafından seçilen Tripadvisor Traveler’s Choice ödüllerinde Hotel Amira İstanbul yüzbinlerce tesis arasından Avrupa’nın en iyi otelleri sıralamasında 8. sırada yer aldı. En iyi hizmet veren oteller listesinde ise 12. sırada yer aldı.

10 yıldan uzun süredir kişiye özel hizmet sunan güler yüzlü çalışanlarıyla misafir memnuniyetine verdiği önemle markalaşan Hotel Amira İstanbul’un odalar bölümü müdürü Can Yaman, ağustos ayından itibaren misafirlerini ağırlamaya başlayacaklarını, Covid-19 salgını nedeniyle ekstra önlemler aldıklarını ve full taze hava ile çalışan yeni havalandırma sistemine geçtiklerini söyledi. Hotel Amira İstanbul, misafirlerini eşsiz manzaralı terasında hem konforlu hem de güvenli bir tatil ortamında ağırlamayı bekliyor.

Kafa

Dolap çeviriyoruz,
Dolaplar içinde.
Bir görünür, bir görünmez;
İzler peşinde.
Kapansa gözler,
Sussa bütün şehir.
Ne arar ne sorar
Bir izbe yurt tutarım.
Kafa bu ya
Olmayan kapıları aralarım.

Bülent Bağmen’den Kendini Dinleyelim

Ben Bülent Bağmen İstanbul’un Küçükçekmece ilçesinde 1993 yılında dünyaya geldim.Edirneliyim. Kendimi ve hayatımı ve hayatı sorgulamaya ilkokul çağlarında başladım. Öncelikle çevremde yaşanan her olayı anlamaya algılamaya ve kendimce yorum yapıp bir sonuca varmaya çalışıyordum. Daha o zamandan başlamıştım farkında olmadan gelişen olayların arkasındaki nedeni ve psikolojik sorunu anlamaya çalışıyordum. Herhangi bir şey olduğu zaman direkt mantıksal yaklaşırdım. Hep düzenli bir yaşamım olsun isterdim ama bir türlü yakalayamadım o düzenli hayatı. Çalışma disiplinim hat safhadadır her zaman. 13 yaşında başladım çalışmaya 27 yaşıma geldiğimde 22 tane işte çalışmıştım. O kadar güzel tecrübeler edindim ki bu tecrübeler beni şu anki Bülent Bağmen olmamı sağlamıştır. O kadar işte çalışmama rağmen bir türlü oyunculuk mesleğinden vazgeçemiyordum. Hangi mesleği yaparsam yapayım aklım hep oyunculukta kalıyordu. Mesela bir işe girmiştim. Günlük 12 saat çalışıyordum işim rahattı ama durdum düşündüm ve dedim ki ben kendimi burada geliştiremem ve çıktım o işten. Daha sonra başka satış yerine girdim. Burada da baktım herkes birbirinin müşterisini çalıyor ? bu iş bana göre değil dedim çıktım. Hayata bakış tarzımı şu yaptığım işte örnekle anlatmak isterim. Motorsiklet kullanmak istiyordum yalnız motorsiklet alamıyorum. Dedim ki kendi kendime nasıl yaparım nasıl ederim diye düşündüm ve ailemden gizli bir şekilde bir Avm’de motorcu olarak başladım. Yalnız burada işe başlama amacım şuydu. Hem motosiklet kullanırım dedim. Hem para kazanırım dedim. Hem çevre yaparım dedim. Bir taşla 3 kuş. Ve başladım bu işe öyle bir çevre ve tecrübe edindim ki bana hayatımda en büyük katkısı olan bir işti çünkü bu. Çünkü oyuncu insanlardan beslenirdi. Onlarca insan çeşidi ve tip görüyordum. 7 yıl beni çok yordu başkalarının hataları yüzünden korkunç kazalar geçirdim. Ama her yere düştüğümde aklımda bir şey vardı. Ben bir gün amacıma ulaşacağıma o kadar emindim ki içimdeki his sadece sabretmemi söylüyordu. Ama bu zaman zarfı içinde kendimde keşfettiğim oyunculuk isteği gün geçtikçe artıyordu. Sürekli araştırıyordum. Nerede nasıl eğitimler alabilirim diye. Deli gibi araştırıyordum.Oyuncu olmak istiyordum çünkü kendimle birlikte değiştirmek istediğim çok şey vardı. Çevremdeki insanları ve hayatlarını sürekli inceliyordum ve yaptıkları hataları gözlemliyordum. Bu benim için en buyuk derslerden biridir. İbret almak. Hep ayni şeyleri yapıyorlardı ve mutsuz bir şekilde yaşıyorlardı. Ben de kesinlikle böyle olmayacağım deyip her defasında baş koyduğum bu yolda kararlılıkla ilerliyordum. İçinde bulunduğum durum oyunculuk yapmam için uygun olmasa da ben bu duruma her zaman için varımı yoğumu harcadığımdan bir gün güneş benim için doğacaktı ? Yalnız sade bir oyuncu değil donanımlı bir oyuncu olmak isterim her zaman. Oyunculuğu araştırırken birçok olumsuz şeyler de duyuyorduk oyunculuk çevresinden. Ama her zaman için şu duayı ederdim. Allah’ım yapmak istediğim oyunculuk işinde güzel insanlarla tanışıp beni güzel yönlendirecek ve hakkımı verebilecek insanlarla muhatap olabilmeyi nasip et derdim.

Ben oyuncu olmaya karar vermiş bir kişi olarak başlangıçta ortasında sonunda olabilecek bütün sıkıntıları elimden geldiğince araştırmaya çalıştım düşündüm ne kaybederim diye düşündüm ne kazanırım diye düşündüm ve sürekli bu işlerle uğraşan kişilerin, cast direktörlerinin kitaplarını okudum ne yapılırsa hata olur nasıl düşünülürse güzel olur psikolojik olarak insan kendini nasıl etkiler bunları zaman içinde düşünüyorum amacım bir an önce televizyona çıkıp ün kazanmak değil elimden geldiği sürece gerekli eğitimleri alıp bir yerden doğru kişilerle ve kaliteli insanlarla bir şeylere başlamak her zaman için, yani ben oyuncu olacağım dediğim zamanlarda bir yandan da malum maddi sıkıntılar, bir yandan iş bir yandan eğitim yapmak istenilenler kafada bir sürü sorular ama en ufak umutsuzluğa dahi kapılmış değilim şimdiye kadar çünkü en ufak zamanın bile değerlendiren bir kişiyim.
İnsan ilk önce yaptığı işe inanacak yapmak istediği şeye inanacak ki başarılı olabilsin. İnsan başarıyı kendisine, başarısızlığını başkalarına olacak şekilde mana bulmamalı.
İnsanlar her şeye çok çabuk bahaneler buluyorlar. Elindekinin kıymetini bilmiyorlar. Hep üste hep üste bakıyorlar. Halbuki ne kadar güzel bir sözdür;
Mutlu olmak istiyorsan kendinden yukarıdakine değil aşağıdakine bak diye. Yaptığın işlerde elbette ilerleyeceksin ama sabırlı bir şekilde ve emin adımlarla ilerlemelisin.
İnsanın kendini geliştirmesinde de kendine engel olup bahaneler bulması da hep kendinden kaynaklıdır. En büyük düşmanı aynı zamanda kendisidir en iyi motive eden kişi de kendisidir. İstemek başarmanın yarısıdır diye boşuna söylememişler. Hep isteyin arkadaşlar hep isteyin.
Sevgilerimle

Başarı=Sabırlı Olmak
Çok Çalışmak
Çok çalışmak
Çok çalışmak

TİYATRO OYUNCUSU BÜLENT BAĞMEN

İnsanlık Duruşması

Bir gün biri yardım istedi dünyanın ortasında.
Yanından geçtim, bakmadım bile.
Sonra irkildim,
Kafama inen dev tokmağın sesiyle.
Tek celsede boşadı insanlığım beni.

Terk ettim insanlığı çaresizliğe
Ve terk edildim insaniyetimden, gri bir günde.

Umut Var Olmaktır

Hepimizin var biliyorum can acıları, yaraları, sancıları.

Yolunda gitmeyen bir sürü şey, yarım bıraktığı bir sürü hikaye var hepimizin hayatta. Elini atsa, kim bilir kaç hayal kırıklığı çıkar cebinden her birimizin.

Fakat biliyorum ki, hepimizin kucak dolusu umudu da var hala.

Hala hep aynı heyecanla, her gün daha büyük hevesle bizi hayata bağlayacak bir sürü umudumuz var.

Her yere düşmede, ayağa daha güçlü kalkmamıza sebep, kocaman hayaller var avucumuzda. Bitmek tükenmek bilmeyen, ucu bucağı olmayan kıpır kıpır hayaller.

Akıtılan gözyaşlarından umut seli yaptık biz!

Biliyoruz ki, aydınlık, en zorlu, en karanlık, en bitmez dediğimiz tünellerin sonunda gülümser bize. Her güçlükle beraber bir de kolaylık müjdesi var.

Belki de o sebepten, hiçbir zorluk yıkamıyor bizi.

Hiçbir acı, gözümüzü, gönlümüzü karartmaya yetmiyor. Hiç vazgeçer mi insan umut etmekten?

Hayır, çünkü umut; var olmaktır!

Genç Adam ve Bilge

Uyandığında acısının hafiflediğini fark edince, soluğu bilgenin yanında aldı genç adam.

Yaşlı ve yalnız bilge, yine gönül yurdunu teselli ile meşguldü.

Hemen yanına ilişti ve sordu usulca,

“Bugün daha az acıyor, sence bu hayır mıdır şer mi?”

Yaşlı bilge acıyla tebessüm etti, dolu gözleri uzakları seyrederken.

“Sana kalmış evlat.” dedi uzun bir soluktan sonra ve yineledi, “Sana kalmış. Derdiyle hatrımda kalsın dersen, şerdir derim. Yok, alsın ızdırabını bir başıma bıraksın beni, unutayım, dersen hayırdır.”

Ne demek şimdi bu, dercesine bir bakış attı bilgeye, acıyla hemhal olmak nedir bilmeyen genç adam. Onun sabrını sınamak istercesine sürdürdü sessizliğini bilge, gözlerini uzaklardan ayırmadan. Neden sonra döndü gence ve bu kez, ızdırap akan gözlerini onda sabitledi.

“Demem o ki, dert de sende, derman da evlat. Eğer ızdırabı O’ndan geldiği için seviyorsan, hafiflediğine yan. Amma velâkin, acını bir ayak bağı biliyorsan, gözün aydın!”

“Sana kalmış evlat.” dedi bilge uzun soluğunu atarak, “Sana kalmış.”

Haklıydı. Evet, bilge bir kez daha genç adama beklediği cevabı vermişti.

“Anladım.” diye mırıldandı genç adam.

“Öyleyse ne duruyorsun evlat !?” diye sorunca, tekrar hayretle baktı bilgeye.

“Durma evlat, bak zaman öyle ya da böyle akıyor. Zamanın seni eskitmesine izin verme. Geç kalma evlat; gönlünü dinlemek için geç kalma!”