25.1 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 4, 2026

Masallarda Avunmak

Şair, bana bir masal anlat!
Kafdağı’na uçur beni,
O’nun gönlüne düşür beni.
Ve de
Sevenler kavuşsun,
Gökten üç elma düşsün,
Biri senin biri benim,
Biri de bu şiiri okuyanın başına.
Haydi başla, anlat bana
Böyle bir masal!
Sarsın ruhumuzu,
Hayali de olsa heyecanlar!..

Zor Değil

Dokunmak geceleri aya,
O kadar zor değil.
Zor değil rüzgarı,
Parmaklarının arasında hissetmek.
Zor değil bir tebessümle,
Gönül alması.
Ufak bir virgül,
Nasıl değiştirirse tüm anlamları.
Zor değil hayata
Mutluluk katması.

Çığlıklarıma Ses Olun

Çığlıklar atıyorum her gün. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum her an. Ama sesimi duyan yok. Karanlık gözlerimi kör etmiş. Kimse yok yanımda ama çok kişi var aslında. Birileri var sürekli elleri bedenimde, gözleri üzerimde. Çekmiyorlar gözlerini üzerimden baktıkları her yer yanıyor bedenimde, dokundukları her yer kabuk bağlıyor tenimde. Çok ağrıyor ruhum. Pis gözlerinin, bedenlerinin, sözlerinin ağırlığı altında eziliyorum. Kalkamıyorum, çığırıyorum, duyuramıyorum.

Birileri var… Onları istemediğim için çocuğumun yanında boğazımı kestiler. Eve gitmek için otobüse bindim önce tecavüz ettiler, sonra yaktılar. Hayallerim vardı, ses yarışmasına katıldım, beynimden vurdular. Sevmedim diye öldürdüler, bedenimi varile koyup üzerime beton döktüler. Sokakta yürüken canı istedi diye bıçaklayıp öldürdüler.

Ama benim kocam da var. Yemeği tuzsuz yaptım diye saatlerce döven, başkalarına pazarlayan, boşanmak istediğim için sokak ortasında öldüren, kızıma tecavüz eden, üç kuruş için evlendiren… Benim kocam var ya da celladım ne fark eder ki?

Birileri daha var. Katilimi sokağa salan, celladımı rahat ettiren birileri var. Aslında niyeti beni öldürmek olmadığı için iyi hal indirimi veren var. Eteğim kısa olduğu için arandığımı, gece o saatte ordaysam vardır bir hafiflik onda diyenler var. Mezardaki bedenim üzerinden hâlâ namus davasını sürdürenler var. Bu birileri var ama niye var?

Ben ölüyorum her gün. Evlatlarım, kardeşlerim, annem, babam… Ölüyoruz biz her gün. Her gün anıt sayacından artan rakam değil sadece, ben hepimizim ve hepimiz ölüyoruz. Hepimiz her gün yaşayabilmek için dua ediyoruz. Taksiye binerken plakalarını alıyoruz, otobüse binerken başka kadın yoksa binmiyoruz, yazın şort/elbise giyemiyoruz, sokakta yürürken takip ediliyor muyuz diye arkamıza bakmaktan önümüzü göremiyoruz.

Evet önümüzü göremiyoruz. Hayallerim var yaşamak için hedeflerim var ama etrafta ışık yok göremiyorum. Ablalarım var mezun olmak için çabalayan, hayata tutunmaya çalışan ama yürüyemiyoruz. Annelerim var huzur isteyen, her sabah kalktığında bedeninde yeni bir morlukla uyanmak istemeyen. Fakat arkamızda hep birileri var; iğrenç bakışları, pis elleri ve vicdansız düşünceleriyle hep varlar. Onlar varken bizim hayatta olmamız yaşadığımız anlamına gelmiyor.

Her gün çığırıyorum. Duyurabileyim artık sesimi. Bir kere daha ölmek istemiyorum. Annem benim yüzümden ağlasın istemiyorum. Tutun ellerimi hep beraber kalkalım ve ayağa kaldıralım her yeri. Yaşayabilmek için bağırmayalım daha fazla gülebilelim. Ses olun çığlıklarıma. Lütfen…

“Çelik Yay”dan Komünizm’e Fırlatılan Oklar

Yazar’ın Hayatına Kısa Bir Bakış

Mihail Bulgakov, eserleri gittikçe geniş kesimlere ulaşan, yaşadığında nail olamadığı ilgiye yeni yeni kavuşmaya başlayan Rus edebiyatının önemli yazarlarından biridir. Aslında oldukça üst düzey bir yazar olan Bulgakov’un niçin yaşadığı dönemde hak ettiği ilgiyi göremediğinden kısaca bahsetmek istiyorum.

Çelik Yay

Bulgakov, tıp eğitimi almış olmasına rağmen doktorluktan pek de hoşlanmayan ve hayatını yazarlıkla idame ettirmeyi yeğlemiş bir edebiyatçıdır. Yazarın edebi çalışmalarına hız verdiği dönemde Sovyetlerde Stalin devlet başkanı olmuştur. Sovyetlerin edebiyata bakışı ise daima “devrim güzellemesi” yapan eserler yazılmasını görmek ve bu tür eserlerin yazılmasını teşvik etmek olmuştur. Kısacası Sovyetlerde edebiyat “güdümlü” olmak zorunda kalmış, ideolojinin emrine girmiştir. Zaten birçok Rus yazarı da ya isteyerek ya da mecburiyetten kalemlerini ideolojinin emrine sunmuşlardır. Tabii neticede rahat bir hayatı da elde etmişlerdir. Ama bazı yazarlar, bu tutumu yanlış bulmuşlar, fikirlerini edebiyatın ve sanatın şerefini düşünerek korkmadan savunmuşlar ve yazmışlardır. İşte Bulgakov, ikinci gruba rahatlıkla dahil edebileceğimiz yazarlardan birisidir. Elbette bu tutum Komünizm gibi baskıcı ve despotik bir ideolojinin şekillendirdiği bir devlet olan SSCB’de hiç de hoş karşılanmamıştır. Bulgakov, hayatı boyunca devletin baskısını ensesinde hissetmiş, Sovyet Yazarlar Birliği tarafından yok sayılmış, yazarların ikiyüzlü tavırlarına maruz kalmış, eserleri sürekli sansüre uğramış bir yazar olmuştur. Bulgakov’un eserleri yer yer kısmi sansüre tabi tutulurken 1929 yılından sonra eserleri tamamen sansürlenmiştir, hiçbir eserini yayımlama imkanı bulamamıştır. Yazara adeta yaşam hakkı tanınmamıştır. Bulgakov, 1930’da ülkeden göç izni istese de bu isteği Stalin tarafından reddedilmiş; kendisine basit bir iş verilerek yatıştırılmaya çalışılmıştır. Ancak Bulgakov, bütün baskılara rağmen zihnini ve kalemini omurgasız kişilerin rahatlıkla yaptığı gibi kiraya vermemiştir. Eserleri hakkında sürekli haksız eleştiriler yapılmasına rağmen kendisini savunmak için hiçbir fırsat tanınmamıştır. Bu kendini savunamama durumu yazarı gerçekten üzmüştür. Hayattayken birçok eserinin yayımlandığını göremeyen yazar, bütün “ölümsüzler” gibi günümüzde büyük bir ilgiyle okunmaktadır. İlerleyen satırlarda incelemesini ve özetini okuyacağınız “Köpek Kalbi” de yazar hayattayken yayımlanamamıştır. 1925 yılında kaleme alınan roman Batı’da 1968 yılında SSCB’de ise ancak 1987 yılında yayımlanabilmiştir.

“İki tanrıya kulluk edilmez.”

Kitaptaki olaylar 1924-1925 yılları Moskava’sında geçiyor. Oldukça etkileyici bir kitap. Bir kere yazıldığı döneme ve yazıldığı ülkeye bakınca yazara cesaretinden dolayı hayranlık duymamak elde değil. Çünkü dönemin Rusya’sı Stalin diktası altında idare ediliyor. Stalin’in ne tür bir mahluk olduğunu anlamak için birkaç örnek yeterli. Türklere yaptığı birkaç zulümden bahsedeyim: Bugün Gürcistan sınırları içinde kalan Ahıska’dan ve Ukrayna sınırları içinde kalan Kırım’dan (Bugün de Rus işgali altında) binlerce Türk’ü zorunlu göçe tabi tutup yurtlarından sürmüştür. Stalin vahşetleriyle ilgili birçok belgesel hazırlanmış, birçok kitap yazılmıştır. Merak edenler bunlara piyasadan rahatlıkla ulaşabilir.

Konumuza dönecek olursak şunları söyleyebilirim: Dikkatinizi çekmek istediğim birinci nokta kitap tam da Komünizm idaresi günlerinde sıcağı sıcağına kaleme alınmış. Yani o günleri yaşayan, gören ve oldukça etkileyici bir üslupla yazıya döken üstün nitelikli bir yazarın elinden çıkmış bir roman. Bizim ülkemizde de halen soyu tükenmekte de olsa devrimcilik oynayan devrimbazlara şiddetle tavsiye ettiğim bir kitap. Okusunlar ve Komünizm ideolojisinin pratiğe döküldüğünde kendilerini nasıl bir hayatın beklediğini görsünler. Tabii bugün Çin denen terör devletine de bakınca Komünist idarenin altında türlü işkencelerle katledilen, hem kültürel hem de fiziksel soykırıma tabi tutulan 40 milyon Türk’ü görünce de -kalplerine mühür vurulmamışsa, gözleri kör kulakları sağır değilse- Komünizm’in ne mal olduğunu kavrayacaklardır.

Kitabın konusuna gelecek olursak kısaca şunları söyleyebilirim: Kitabı özellikle ilk bölümlerde dikkatli okumak gerekir. Dikkatsiz bir okuyucu kitabı yarıda bırakabilir. Çünkü Köpek Şarik ve yazarın zihni yer yer birbirine karışabiliyor. Hakim anlatıcı olan yazar yer yer kendi zihninden Şarik’in zihnine atlıyor, bu da bir karmaşaya sebep oluyor. Köpek Şarik, aç biilaç yiyecek peşinde dolaşmaktadır. Üstelik taş kalpli biri onu yaralamıştır. Profesör F. F. (Flip Flipoviç) onu önce besler sonra evine götürür. Bir süre evde bakımını yapar, yardımcısı Doktor Bormental’le tedavi eder. F.F. önemli bir buluş üzerinde çalışmaktadır. Hipofizin insanlar üzerindeki gençleştirme etkisi. Bir gün Bormental, henüz ölmüş olan 28 yaşındaki birinin cesedini ameliyathaneye getirir ve F.F. çalışmasını uygulamaya koyar. Şarik’i ameliyata alırlar ve cesetin hipofizini ve er bezlerini Şarik’inkilerle değiştirir. Sonuç beklenen sonuç olmamıştır: Şarik gün geçtikçe insan yapısına bürünür. Bir süre sonra tamamen insan görüntüsüne ulaşır ayrıca konuşmayı da öğrenir. Bundan sonrası Profesör için işkenceli bir hayatın başlangıcıdır. Şarik, bina yöneticisi Yoldaş Şvonder’in telkinleriyle tam bir aptal komüniste dönüşür. Sonuçta Şvonder’in vasıtasıyla iş bile bulur. Sokakları hayvanlardan arındırma birimine şef olur. Kedileri vahşice katleden bir birim. Komünist hümanizması böyle bir şey. Gerçi öldürdükleri milyonlarca insanı görünce pek de şaşılacak bir şey yok. Şarik bir süre sonra F.F.’ye saldırır. Bormental Şarik’i engeller ve onu boğuşma sonucunda öldürür. Şarik’i tekrar ameliyata alırlar ve Şarik artık eski haline dönmüştür.

“Elbette, kedilere neler yaptığını gördük. Adamda köpek kalbi var.
“Yoo yoo hayır!” dedi Filip Flipoviç iyice uzatarak. Çok büyük hata yapıyorsunuz, doktor. Şunu anlayın ki asıl korkunç olan artık köpek kalbi değil insan kalbi taşıması. Hem de doğada var olanlar arasında en rezilini.”

Romanın olay örgüsü böyleydi. İdarenin acayipliğine de şu örneği vereyim: Devlet tarafından apartmanınıza resmi apartman sorumlusu olan bir grup insan atanıyor. Bu yönetim evinize metrekare hesabına göre belirli bir metrekareden sonra zorunlu olarak rastgele başka insanları yerleştiriyor. Evinizin büyüklüğüne bile karışan bir sistem. Hayvan Çiftliği’nde de bu sistemin sembolik anlatımını bulabilirsiniz.

İyi Niyetli İnsanlara

Ben öfkeye aşığım
Acıdan beslenen tipik insanlar gibi
Örselendim hep toplumda zamanında
Bu yüzden herkese tepeden bakarım
Kimseyle anlaşamam burnum havada
Kimseyi sevmem herkesten nefret ederim
Kızarım öfkelenirim gürlerim
Bu yüzden beni de hiç sevmezler. ama,
Samimiyetsiz de olsa saygı duyarlar

Bir zamanlar hep gülerdim
İnsanlara
Ne oldu peki hep suistimal oldu
İyi niyetin bedeli
Ama şimdi ben buyum
Artık hiç değişmez huyum
Böyle mi olmalıydı illaki
Yaşamak için bir arada
Öfkeye mi aşık olunmalı?

Yolculuk Var

Sakin kalmalıyım ağlamamalıyım..

Zaten ağlasam kendimi teselli edicek tek cümlem yok. Teselli olunamaz bir haldeyken ağlanır mı ki? 

Ben bu aralar iliklerime kadar insanım. Önümde  çaresizlik ve acizlikten başka bir şey yok. Tesellisi olmayan ağıtlara karşı oluşumdan, bolca asık surat yüklüyüm. 

Konuşmak çözüm değilse susarım ki, bazen çözüm bulamama rağmen bir umut, susmadan konuşurum. Umudun bittiği yerdeki sessizliğim. Önümde, sessizlik ve sabır..

Yolculuk var. İnsanlığımdan uzaklara bir yerlere yolculuk bu. İnsanın kendini koruması, insanın kendini kendinden koruması. Mutlu olmaya çalışmaktan çok uzağım. Ne kadar insanlıktan kaçarsan kaç, insansın sonuçta. Gülümsemeye gücün yetmiyor bazen. Ama yine insansın ya işte, unutuyorsun, kapılıyorsun hayata. 

Önümde çaresizlik, acizlik, sessizlik var. Birde insanlığımdan koruduğum, üzsede unutmak istemediğim anılarım. Sabır silinik, varla yok arasında. 

Ben bu aralar iliklerime kadar insanım. Fark edilmek için oturdum buraya, oturdum sokağın en tenha kaldırımına. Daha görünür bir yere otur diyorlar, ben de oturdum ya işte diyorum.. 

Oturdum ya işte, tüm dünya karşımda. Görüyorum ben sizi ve fark ediyorum benim gibi yüzlercesini. 

Tesellisi olmadan ağlayanlar var, şaşırıyorum. Nasıl kabul ettin de akıttın gözlerinden sicim sicim dertlerini? Herkes görüyor ya işte ağladığını, gözlerin konuşuyor ya, korkmuyor musun? 

Yolculuk var, insanlığımdan uzaklara. Kara trene binmişim, koskoca vagonda tek başıma. 

Karanlık çökmüş en sarı papatyanın üzerine. O heybetli dağlar karışmış geceye. Ağaçlar sıra sıra, esiyor sanki rüzgar. Ağaç gönülsüzce sallanıyor, gönülsüzlükten çıkan yelde hayır yok. Uçuruyor bekçinin, çürümüş çatısını. 

Yolculuk var, insanlığımdan uzaklara. Bir tilki ölmüş yol kenarında, karanlıkta belli olmuyor. İnsan neden insanlığından kaçmasın ki ölüm peşindeyken? Ölümün olduğu yerde, canın ister mi ne çalışmak, ne de yemek yemek? Kaçıyorum işte. Önümde acizlik, çaresizlik, sessizlik ve yalan var. 

Uyusam uyku tutmuyor, uyumasam yol bitmiyor. Şehrin sınırından çıktı kara tren, nereye gittiğimi bilmez halde insanlığımdan kaçıyorum. Arkamı kolluyorum ara ara, ne takip edenim var ne de gitmeye niyetlendiğim bir yer. Açsam bezimi sersem bir göl kenarına, suya bıraksam ağırlığımı. Benden ne kalır bilmiyorum ama, ruh çıkınca bedenden, haberi olur mu kurtuluşumdan, kurtulduklarımın ? Ruhumla çıksam da  baksam et yığınına, gülümseyecek mi özgür kalınca ? 

Ağustos Ayında Birlikte Okuyalım

Bu ay için bir kitap listesi oluşturmadınız mı? Ben hepimiz için oluşturdum. Keyifli okumalar 🙂

Kemal Sayar/ Yavaşla
Nevzat Tarhan/ Güzel İnsan Modeli
İrem Yaşar/ Neşesi Yeter
Şermin Çarkacı/ Ev Yapımı Sihirli Değnek
Stefan Zweig/ Bir Çöküşün Öyküsü

Michael Ende/ Bitmeyecek Öykü

Aldous Huxley/ Cesur Yeni Dünya

Müthiş Psikoloji/ Hayır Diyebilme Sanatı

Cevapsızım Bu Gece

Cevapsızım bu gece
Tek bir kelimesine muhtacım
Ağlatma sevgili senin için kapanmayan gözlerimi
Cevap bekliyorum
Teselli edecek bir haber bekliyorum

Korkuyorum cevapsızlığından
Bekliyorum ağzından çıkacak kelimeleri
Bekliyorum kalemi eline almanı
Niye böyle yapıyorsun

Üşüyorum
Yalnız kaldım
Gözlerini göremeyen gözlerime ne cevap vereceğim bilmiyorum
Seninle konuşamadığım bu gecede
Titriyorum
Uzun zaman sonra tekrardan yalnızlığı hissediyorum

Nur Işığı, Ay’a bakarak izliyorum seni
Belki cevabını verirsin gözlerinle
Ellerin, suda geziyormuş gibi
Bekliyorum bir hareket, bir cevap

Saat iki oldu söndü ışıklar bir Ay var parlayan
Açsam içimi aydınlanacak tüm evren
Haykırsam aşkımı kainata
Korkuyorum,
Belki sen uyuyorsundur.

Nur Işığı bugün sende bir hal var
Cevapsızım ve cevapsızsın
Korkuyorum, üşüyorum
Hâlinden korkuyorum, yalnızlığımdan üşüyorum.

Hayır Delirmedim, Yıldız Konuştu

Ben: Gözümü kamaştırıyorsunuz.. Kendinizden bahseder misiniz?
Yıldız: Karanlığın içindeki aydınlık, kaybolduğunuz yerde bulduğunuz yön benim.

Ben: Bu mesafe fazla değil mi? Uzanıp dokunamıyoruz.
Yıldız: Dokunup da mahvettiklerinizden olmamak büyük bir lütuf benim için. Uzak o kadar da kötü değil, izliyorum dinliyorum ve görüyorum. Bu kadar da değil gösteriyorum ve hayal kurmanıza imkan sağlıyorum. İstediğiniz zaman dokunabilseydiniz bana değersizleşmez miydim diğerleri gibi?

Ben: Bazen sizleri göremiyoruz, neden?
Yıldız: Hepimiz bazen ara vermek isteriz. Görünmez olmayı dilediğiniz anlar olmuştur eminim ki. Ben bunu başarabiliyorum.

Ben: Bir dilek tutmuştum sen kayarken, ne oldu ona?
Yıldız: Sönüp giderken ben, tutunmaya çalıştın bir dileğe bir umuda. Unutmamışsın dileğini demek hala umutlusun, demek hala bekliyorsun. Endişelenme yanımda o dileğin, aklımda isteğin. Zamanı gelecek eğer unutmazsan beni.

Ben: Yani dileğimin gerçek olması için sizi unutmamalıyım. Peki neden?
Yıldız: Tam silinirken gökyüzünden fark ettin beni. Gördün ve şahit oldun. Artık ben yokum ve varlığımın bilinmesi için senin hatırlaman gerek. Beni hatırlayan kimse kalmadığında hiç var olmamış olacağım, dileğin de hiç dilenmemiş olacak. Bu yüzden hatırlamalısın..

Ben: Yalnız mısınız?
Yıldız: Bilmem öyle mi görünüyorum? Aslında hiç yalnız değilim. Sizden uzaktayım evet ama kendime ve kendim gibi olanlara çok yakınım.

Ben: Bu güzel sohbet için teşekkür ederim. Söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Yıldız: Onlarca şarkı söylendi adıma, şiirler yazıldı, hayaller kuruldu. Hatırlandıkça ve var oldukça umut hep olacak. Karanlığın içindeki ışığım siz baktıkça hiç yok olmayacak. Bir gün kaybolursanız hayatın karmaşasında, ben sizin için hep orada olacağım. Yeter ki kafanızı kaldırıp bakmayı bilin..

Glamping Longosphere İle Türkiye’de

Longosphere, benzersiz ve lüks turizm modeliyle Trakya’nın marka değerini yukarıya taşıyacak.

Sürdürülebilir turizmin öne çıkan akımı “glamping”in Türkiye’de gerçek anlamdaki ilk ve tek örneği olan Longosphere, kapılarını açtı. Benzersiz ve lüks turizm modeliyle Trakya’nın marka değerini yukarıya taşıyacak ve aynı zamanda bölgenin gastronomi merkezi olmaya da aday olan Longosphere Glamping’in açılış törenine Kırklareli Valisi Osman Bilgin, Kırklareli Milletvekili Selahattin Minsolmaz ve Kırklareli Belediye Başkanı Mehmet Kesimoğlu katıldı. Longosphere Glamping CEO’su ve Genel Müdürü Yiğit Küçükkınay, “Bir bölge projesi olarak gördüğümüz Longosphere Glamping’in tüm İğneada için yeni fırsatlar doğuracağına inanıyoruz. Bölgeniz cazip turizm bir destinasyonu haline gelmesi, buradaki doğal güzellikleri daha çok turistin deneyimlemesini yürekten arzu ediyoruz” dedi.

Sürdürülebilir ve özel ilgi turizminin öne çıkan akımı “glamping”in Türkiye’de gerçek anlamdaki ilk ve tek örneği olan Longosphere, 24 Temmuz’da kapılarını açtı. Sürdürülebilir bölgesel kalkınmaya destek olurken Trakya turizmini ve marka değerini de yukarı taşıyacak olan Longosphere Glamping’in açılış törenine Kırklareli Valisi Osman Bilgin, Kırklareli Milletvekili Selahattin Minsolmaz ve Kırklareli Belediye Başkanı Mehmet Kesimoğlu katıldı.

Üç deniz ile çevrili eşsiz bir coğrafyaya, Longoz Ormanları gibi doğal güzelliklere sahip olan Trakya bölgesi; tarımı, hayvancılığı, bağları, şarapçılığı ve mutfak kültürüyle turizmin yeni gözde destinasyonlarından. Longosphere Glamping ise, büyüleyici doğasıyla nefes kesen Kırklareli İğneada Longoz Ormanları’nın ortasında 270 dönümlük orman arazisi üzerine kurulu benzersiz ve lüks turizm modeli sunan özel bir tesis. Longosphere Glamping, yarım asırdan fazla süredir faaliyette olan Kınay Şirketler Grubu’nun bir yatırımı. Kınay Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Tahir Küçükkınay ve eşi Finans Direktörü Canan Küçükkınay yönetimindeki Kınay Şirketler Grubu’nun turizm alanında başka yatırım planları da bulunuyor. Longosphere Glamping’in başında ise Küçükkınay Ailesi’nin genç kuşak temsilcisi Yiğit Küçükkınay var.

Kırklareli Valisi Osman Bilgin

“Burası klasik bir tesisten öte kültür, turizm ve cazibe merkezi”

Kırklareli Valisi Osman Bilgin, açılış törenindeki konuşmasında şunları söyledi: “Yaşamımız boyunca geriye hep dünyaya kattığımız değerler kalıyor. Tahir Küçükkınay, hayallerini gerçekleştiren şanslı insanlardan biri. Hayallerini doğduğu topraklara yani Kırklareli’ne bir hizmet olarak kazandırdığı için, bölgesel yatırımların farklı bir yöne evrilmesine katkı sağladıkları için Tahir Bey ve ailesini tebrik ediyorum. Kırklareli ilinin Demirköy ilçesine bağlı olan İğneada, doğa, tarih ve kültür olarak pek çok zenginliğe ev sahipliği yapıyor. Longoz Ormanları’nın yanı sıra Trakya’nın turizme açılan ilk ve tek mağarası olan Dupnisa, İstanbul’un fethinde kullanılan top ve güllelerin döküldüğü Fatih Dökümhanesi gibi dünyada görülmeye değer yerlerin bir arada olduğu bir yer. Longosphere, klasik bir konaklama tesisi değil. Adeta bir şehir altyapısı üzerine inşa edilmiş kültür, turizm ve cazibe merkezi. Longosphere’in farklı vizyonuyla İğneada ve bölgenin anlamlı ve özel bir yer olduğunu anlatarak hem bölgenin hem de ülkemizin gelişmesine önemli katkılar sunacağına inanıyorum. Ayrıca bu gibi özel tesis yatırımlarının başarısı, iş insanlarının da cesaretini artıracaktır.”

Kırklareli Milletvekili Selahattin Minsolmaz

“Longosphere’in bir kültür elçisi gibi çalışacağı inancındayım”

“Özel sektör yatırımcılarının, kendi doğdukları topraklara yatırım yaparak bir şeyler yapma çabası çok anlamlı. Bu yüzden öncelikle Tahir Bey’e ve eşi Canan Hanım ile kıymetli oğulları Yiğit Bey’e teşekkür ediyorum” diyerek konuşmasına başlayan Kırklareli Milletvekili Selahattin Minsolmaz, sözlerine şöyle devam etti: “Büyük bir coğrafyada doğayı koruma ve kullanma dengesi gözetilerek, estetikten taviz vermeden tesis kurmak çok zor. Bu konuda ülkemiz ciddi mesafe alsa da güzel örneklere her zaman ihtiyacımız var. Longosphere de bu güzel örneklerden biri. Bu tesis, sadece konaklama ihtiyacını karşılamanın ötesinde büyük bir anlam içeriyor. Tahir Küçükkınay’ın hayali, aslında Kırklareli’nin hayaliydi. Trakyalılar bir işe kalkışırken çok kolay karar veremez. Tahir Küçükkınay, hayalini bu özel proje ile gerçekleştirdi. Bu ve benzeri hayali olan pek çok genç kardeşimize de emsal olacağı inancındayım. Longosphere’in misyonu ve vizyonu doğrultusunda buranın bir kültür elçisi gibi çalışacağını düşünüyorum. Bölge adına katma değer sağlayacak önemli bir adım. Tebrik ediyorum.”

Kırklareli Belediye Başkanı Mehmet Kesimoğlu

“Kentimize böyle bir yatırım yapılmasından gurur duydum”

Zengin bir coğrafyayı ülke ve dünya kamuoyuna taşıma konusunda geri kaldıklarını belirten Kırklareli Belediye Başkanı Mehmet Kesimoğlu, yatırımlara ihtiyacı olan Kırklareli’ne böylesi bir özel tesis yapılmasının kendisini çok gururlandırdığını dile getirdi. Kesimoğlu, konuşmasına şöyle devam etti: “Bölgemizin, kentimizin böylesi yatırımlara çok ihtiyacı var. Çünkü biz bugüne kadar ihmal edilmiş bir kentte yaşıyoruz. Bizim zenginliğimiz çok fazla ancak bunları belli bir plan, program dahilinde ülkemize ve dünyaya tanıtmamız gerekiyor. İnanıyorum ki Longosphere gibi güzel ve özel bir tesise öncelikle Kırklareli ve Demirköy halkı sahip çıkacak. Hem yurtiçi hem de yurtdışından gelecek konuklar da bu güzelliği değerlendirecekler. Longoz Ormanları’nın dünyada üç örneği var. Doğada var olan her şeyin yaşamını sürdürülmesinden yanayız. Yaşadığımız bu doğayı atalarımızdan miras değil, çocuklarımızdan emanet aldık. Longosphere’in yeni bir bakış açısıyla, farklı beklentilere uygun, kendi kuşağının ve öncesinin beklentilerini de gerçeğe dönüştürecek bir yaklaşımla bunu gerçekleştireceğine inanıyorum.”

Kınay Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Tahir Küçükkınay

“Biz Longosphere’i bölgenin projesi olarak görüyoruz”

Türkiye için oldukça yeni bir tatil anlayışı olan ‘glamping’in dünyadaki en başarılı örnekleriyle yarışacak bir tesisi Longoz Ormanları’nın eşsiz doğasına taşıdıklarını anlatan Tahir Küçükkınay, konuşmasına şöyle devam etti: “Türkiye’nin en büyük glamping tesisini bölgeye kazandırmış olmanın gururunu taşıyoruz. Doğa ile yüzde yüz uyum içinde bir deneyim sunmak zor olsa da mümkün dedik ve bunu başardık. Bugünkü mutluluğumuzun sebebi elbette sadece bir hayali gerçekleştirmiş olmak değil. Longosphere’in tüm İğneada için yeni fırsatlar doğuracağını inancımız çok güçlü. Bu da ilçemizdeki istihdamın artmasına ve ekonomik canlılığın yükseltilmesine pozitif katkı sağlayacaktır. Yöre insanının emeğinin değerlendirilmesi, bölge üreticilerinin ön plana çıkarılması gibi bir misyon da edindik. Tesisimiz içinde satılan ve restoranda kullanılan ürünlerin seçiminde hep bu bakış açısı ile hareket ettik ve edeceğiz. Önümüzdeki dönemde; Longosphere’in bölge gastronomisini sahiplenen ve ön plana çıkaran bir merkez olmasını da hedefliyoruz. Kısacası biz Longosphere’i bölgenin projesi olarak görüyoruz; birlik duygusuna ve kolektif faydaya son derece önem veriyoruz.”

Longosphere Glamping CEO’su ve Genel Müdürü Yiğit Küçükkınay

“İğneada’nın daha cazip bir destinasyonu haline gelmesini arzuluyoruz”

Longosphere Glamping CEO’su ve Genel Müdürü Yiğit Küçükkınay ise tesis ve yatırım hakkında şu bilgileri verdi: “Tüm dünyada yükselen bir turizm trendi olan glamping’i, doğanın güzelliklerini son derece konforlu bir şekilde deneyimlemenizi sağlayan bir tatil şekli olarak tanımlayabiliriz. Doğa tatili denince çoğu zaman kamping tesisleri akla gelir ve doğayı yaşayabileceğimiz bir tatil için konfordan vazgeçmek gerektiği düşünülür. Biz misafirlerimize konfordan vazgeçmeden bu eşsiz coğrafyanın bize cömertçe sunduğu güzellikleri deneyimleme imkanı sunuyoruz. Mimari projemiz, doğayı kucaklayan ve ekolojik dengeye saygı duyan tavrımız ile şekillendi. İğneada’nın daha cazip bir turizm destinasyonu haline gelmesini, buradaki doğal güzellikleri daha çok turistin deneyimlemesini yürekten arzu ediyoruz.”

Lüksle sarmalanan doğal bir tatil deneyimi sunuyor

Longosphere, sosyal mesafenin bir hayli önemli olduğu bu zamanlarda konuklarına doğanın huzurlu kollarında aradıkları konforu vadeden özel bir tesis. Bir tarafında oksijen dolu yemyeşil bir orman, diğer tarafında Karadeniz’in sonsuz maviliğine sahip Longosphere, konuklarına 5 yıldızlı tatil konforunu endemik bitkiler, kartpostal kareleri sunan saklı göller ve muhteşem manzaralar eşliğinde sunuyor. Günübirlik keyif rotası olarak dizayn edilen Longosphere Daily’inin yanı sıra Longoz Ormanları’nı sembolize eden biyolojik göletin etrafında konumlanmış doğayla uyumlu glamping çadırlar, doğayı seven ve konforuna düşkün tatil severlerin yeni adresi olmaya aday.

DCIM\100GOPRO\GOPR1776.JPG

Ne Mi İsterim ?

Bir oltanın ucundaki telaşlarımla,
Hayallerimi tutmak isterim.
Kum olmak, umut olmak;
Ümidin kıyısına vurmak isterim.

İki mavinin arasında;
Denizin gökyüzüne yudumladığı kanat çırpışlarında,
Bir balıkçı gibi sahil kenarlarında,
Sükûtu aramak, tatmak isterim.

Sabahların iyi gecelerinde,
Hırçın denizlerin bir bardaklık keyiflerinde…
Hâl olmak, lâl olmak;
İçimdeki insanı bulmak isterim.

Islıklarımla eşlik ettiğim şarkıda,
Çığlık atan kuşların habercisi olmak isterim.
Bir sarraf gibi insanların yankısında;
Bergüzâr olmak, tebessümle anılmak isterim.

Yavaşla / Kemal SAYAR

“Bu Dünyadan Bir Defa Geçeceksin”

Merhaba!

Ağustos ayında, daha önceden okuduğum birbirinden anlamlı iki kitabı yorumlayacağım. Yorumlamak dedim fakat, böylesi muhteşem eserlere yorum yapmak benim haddim değil. Sadece okurken bende bıraktıkları izlenimleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Kusurum olursa affola.

İlk ele aldığım kitap, Kemal Sayar hocanın kaleminden, “Yavaşla”.

Fakat kitaptan önce ben, tam da günümüz insanına hitap eden bu harikulâde satırları bizlere sunan güzel insandan bahsetmek istiyorum.

Bir çoğumuz Kemal Sayar ismini duymuşuzdur, belki de bu isme aşina olanlarımız vardır aramızda, hatta yakînen tanıyanlarımız. Bense, onu tanımakta geç kaldığım kanaatindeyim. Kemal Sayar ve onun gibi daha nice şahsiyetlerin varlığına, onların tecrübelerine, lisanlarından dökülecek her cümleye özellikle biz gençlerin çok ama çok ihtiyacı var.

Zira O, kendini insana, insan ruhuna adamış, yaptığını bir iş, bir maddiyat unsuru olarak görmenin ötesinde, sevmeyi, umursamayı, farkına vardırmayı, kalbe dokunmayı ve en güzeli de bunu yaparken haz almayı düstur edinmiş bir gönül erbabı fikrimce. Kemal hoca, sadece başarılı bir psikiyatr olarak değil, her yönüyle başlı başına örnek alınması icâp eden bir şahsiyet. Aynı zamanda samimi ve içten bir öğretici.

Onun sohbetlerini dinlerken yahut yazdığı satırlarda kaybolurken, ruhumun doyduğunu hissediyorum. Umarım bir gün, kendisini bizzat dinleme fırsatını yakalayabilirim.

Kitaba gelince, 244 sayfanın bitmemesi için nasıl idareli okudum bilemezsiniz. Bir gecede soluksuz bitecek kadar güzel, aynı zamanda akıcı olmasına rağmen, bir haftaya bölerek sindirerek okumayı tercih ettim. Her gün yeni satırları iple çekerek, gönlüme dokunan satırların altını çizerek.

Kitabın arka kapağında yazan şu cümleyle başlayacağım, “Kemal Sayar, daha akıllı telefonların, daha hızlı internetin ve daha hızlı otomobillerin çağında yaşayan bizlere, üzerinde “Yavaşla!” yazan bir tabela gösteriyor adeta.” Evet, bence hepimizin böyle bir tabelaya kesinlikle ihtiyacı var.

“O kadar hızlı gidiyoruz ki, ruhlarımız arkada kalıyor.” İçinde bulunduğumuz “modern çağı” bir cümleyle özetlemek gerekseydi, ben bu cümleyi tercih ederdim.

Yavaşla, farkında olmadan yaşadığım, öylesine ve hızla geçirdiğim her ânı, idrak etmeme vesile oldu. Bir çiçeğin yanından geçerken, yavaşlayıp kokusunu içime çekmeyi, yolda gördüğüm bir insanı fark edip tebessüm etmeyi öğretti bana. İnsan ilişkilerini sorguladığım bir dönemde, insanın neden yalnızlaştığını, ilişkilerin neden bu kadar uzak, gelip geçici olduğunu bu muhteşem satırlarda okudum, farkına vardım.

Okuduğum her satırda başka bir duyguyla kesişti yolum. Ve her satırda, “Evet evet, işte tam benim hissettiklerim.” derken buldum kendimi.

Sevgi, saygı, merhamet, adalet, kısaca bizi biz yapan tüm değerleri ve bunların insan ilişkilerinde ne denli mühim olduğunu, sebep ve sonuçlarıyla bir bir ele almış Kemal Sayar. Hızla birlikte elimizden kayıp giden her şeyi yavaşlayarak, duyarak, anlayarak, hissederek kazanacağımızı söylüyor bize. “Dünya, yeşerecek tohumları bekliyor.” diye ekliyor.

Bir de reçete var kitapta, hayatı daha anlamlı kılmak, doya doya, tadını ala ala yaşamak için. Okurken en keyif aldığım bölümlerden biriydi. 21 maddeden oluştuğu için buraya eklemedim.

Cümleler o kadar net, o kadar akıcı ki, okurken hayran kalmamak elde değil. En güzel yanı da, bilimsel ifadelere, deneylere, bilgilere boğarak, sıkıcı bir anlatımla söylemiyor, psikiyatr kimliğiyle edebi yönünü harmanlayarak, kendi hissiyatını katarak aktarıyor biz okurlarına. Günümüzde bir çok kişisel gelişim kitabında geçen kurallar, teknikler, taktikler yok kitapta, insan var.

Yavaşla’da, gencinden yaşlısına, evlisinden bekarına, anne-babalara kadar herkesin kendinden bir parça, hayatından bir kesit bulacağından şüphem yok.

Günümüz insanının hep yakındığı, hiçbir şeye yetişememe, geri kalma, kıyaslama, güvensizlik, depresyon, değersiz hissetme, yaşamdan haz alamama ve saymadığım daha bir çok problemin çözümünün, yavaşlamaktan geçtiğini vurguluyor Kemal Hoca.

Ve “İnsan, ötekinin yüzünü arayan bir varlık.” diyor. Hepimizin içinde yatan o sohbet, samimiyet, içtenlik, yoldaş arayışını bir başkasında bulacağımızı söylüyor, git gide yalnızlaştırılmaya çalışılan bizlere. İnsanın devasının insan olduğunu hatırlatıyor, unutkan gönüllerimize.

Altını çizdiğim her cümleyi buraya aktarmaya kalksam kitabı tamamen yazmam gerekecek. O sebepten son bir alıntıyla bitiriyor ve en kısa zamanda “Yavaşla” ile buluşmanızı tavsiye ediyorum.

“Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.”

Belki de İlacım Budur

Bari dedim tam yatarken bir şiir yazayım
Belki de ilacım budur
Ne antidepresanlar ne de sakinleştiriciler
Ne de oradan oraya zıplamak

Kurtulamıyorum bi türlü iç sesimden
Kaçamıyorum bi türlü zihnimden
Anlayamadığım bi tat var ağzımda
Belki de ilacım budur

Korkuyorum velhasıl
Üşüyorum
Ürküyorum
Bay bay…

Erich Kästner – Bok Yoluna Gitmek*

emil erich kastner

Elimizdeki bu kitap birçok kez sansüre uğramış, uzun yıllar sonra asıl şekliyle yayımlanabilmiş bir kitap. Sansüre uğramasının sebeplerini kitabı okuyunca rahatlıkla görebilirsiniz ve sansürün haklı olup olmadığına karar verebilirsiniz. Bence sansür kesinlikle yersiz. Çünkü yazarın hayatı gözlemlediği şekliyle tasvir ettiğini düşünüyorum.

Peki, yazar bize neleri anlatıyor?

1930’ların başında Berlin’de dolaştırıyor yazar bizi. Başkahramanımız Jacop Fabian. 1929 New York Borsası’nın çöküşü sonrası dünya ekonomik bir darboğaza girmiştir. Almanya da bu krizden payına düşeni fazlasıyla almıştır. Tabii bu durum halkta yeni arayışlara yol açmıştır. İşte Naziler, böyle bir ortamda hızla güç kazanmışlardır. Führer Hitler (führer lider demek) önderliğinde ülkeyi bir ur gibi sarmalarına en çok bu dönemin etkisi olmuştur. Tabii o dönemde dünyada faşizmin yanında bir de komünizm ideolojisi büyük bir taraftar kitlesine ulaşmaktaydı. Yazarın kitapta hayat içinden aktardığı en önemli olaylardan biri o dönemdeki Komünistlerin ve Nazilerin çatışmasıydı. Siyasi alandaki gerginliği gören yazar, satır aralarında bu durumun ülkeyi sokacağı kötü halleri sezip sürekli ikazlarda bulunmaktadır.

Yaşam, kötü bir alışkanlıktır.

Erich Kästner

Kitabın en çok eleştiriye uğrayan yanı ise aşırı erotik bulunması. Roman boyunca sık sık tekrarlanan ve pornografik unsurlar ihtiva eden eser sert eleştirilere maruz kalmıştır. Gerçekten de kitapta müstehcen sahneler oldukça bol. Lezbiyenlik, homoseksüellik, evli kadınlarla pervasızca girilen ilişkiler hatta evli kadınların gayrimeşru ilişkilerini kocalarının gözü önünde onların isteğiyle yapması gibi cinsellikle dolu sahnelere şahit oluyoruz. O dönemde Berlin’de bulunan lezbiyen, gay barlarına hatta erkek genelevlerine değiniliyor kitapta.

Yaşamamız rastlantı, ölmemiz kesin.

Erich Kästner


Bunun dışında kamusal alandaki kokuşmuşluğa da uzunca yer verilmiş. Üstün astını sırf şahsi kininden dolayı işinden etmesi, üniversitelerde dönen dolaplar, reklam sektöründeki hileler vs. bu anlamda söyleyebileceğimiz belli başlı konular.

Bana kalırsa mevcut haliyle insanlığın sadece iki seçeneği var. Ya kaderinden memnun değilsin ve durumu daha iyi hale getirmek için birbirini vurup öldürmeye başlarsın ya da tersine kendinden ve dünyadan memnunsun ve can sıkıntısının seni öldürmesini beklersin. Etki aynı. İnsan domuz olduktan sonra tanrısal düzen neye yarar?

Erich Kästner

Bütün bunlara bakarak günümüz Türkiye’siyle ilgili şunları söyleyebilirim: Öncelikle bu anlatılanlar günümüz Almanya’sında da böyle midir, bilmiyorum. Ama romanda anlatılanların birçoğunu 2020 Türkiye’sinde gördüğümü rahatlıkla söyleyebilirim. Ekonomik olarak içinde bulunduğumuz hal. Kamusal alandaki liyakatsizlik. En önemlisi de ahlaki bakımdan içinde bulunduğumuz kötü hal. Belki maddi bakımdan olan eksikliklerimizi düzeltebiliriz. Ama bu acaba bizi kurtarmaya yeter mi? Günümüzde her türlü azgın oluşumun hızla toplumu zehirlediğini ve her alanda bunların güçlü olduğunu görünce ye’se kapılmamak elde değil. Özellikle uçkuruna bir türlü sahip olamayan hastalıklı toplulukların sürekli zeytinyağı gibi üste çıkma çabaları, içlerindeki şeytani hislere tıbbi maske takma uğraşları, bunların sokaklarda pervasızca dolaşmaları, örgütlenmeleri, gençlik arasında yayılmaları ülkemiz için ciddi bir sorun teşkil ediyor. Kastner 1930’larda Almanya’nın yukarıdaki sebeplerden dolayı uçuruna (bok yoluna) gittiğini söylüyordu. Biz de 2020’de hızla bok yoluna gidiyoruz!

Kara Yolculuk

Ay ışığının yüzüme gölge düşürdüğü, gülüşlerime düş serpiştirdiği, gözlerime derin derin bakışlar sindirdiği, yüreğime bir perişan ahval kondurduğu çetin bir günden, kara bir yolculuk esnasından ulaşıyor bu sözlerim sizlere. Bilirsiniz yahu, hani derdin tozu dumana katıldığı, yollar bitmedikçe duyguların dolunayla karşılıklı bî hoş sohbete daldığı kara bir yolculuk.

Ben duygularımla dolunayı sahneye bırakıp, sizlerin gönlüne sıvışayım. 

Arka fona bir söz bırakarak devam etmek istiyorum; “Bu hayat benim ama yarısını başkaları için yaşadım.” (Nadide Hayat, 2015)

Tüm şeffaflığı ile yalnızca düşündüklerimi paylaşmak, bunu okuyan güzel insandan yorum almak istiyorum. Yorum, yol yordam, çıkış noktası… 

Hayat ne idi dostum? Diğer gönüller mutlu olsun diye kendi gönlünü susturmak mıydı? İçinde bir yerlerde feryat figana esir olmuşlar varken; dışına gül saçmak zorunda kalmak mı idi? Ben miydim önemli olan, o muydu, onlar mıydı? Hangi tarafı kefeye koymalıydım? Kalbimi parçalayıp karşımdakinin tebessüm sebebi olmak mı? Kalbimi harabelerden çıkarıp, hassas pamuklara sararak karşımdakine taş duvar olmak mı? 

Bir kara yolculuk, bir çok yol arkadaşı..

Akrep ve yelkovan arasına sıkışmış olan zaman saat gece 3 sularını gösteriyor. Gerçek ile hayal arasına sıkışmış umutlar geçmişin kirli sularıyla geleceği ıslatıyor. Yol bitmiyor, akıldakiler susmuyor. Ne acımasız değil mi yolculuklar?

Beni esir altına almış yolda, içimin soğukluğunu ısıtmak için çayımı yudumlarken, sözü sana bırakıyorum. Senin yolculuğun sana neler düşündürüyor? Gerçekleri mi, asla gerçek olamayacakları mı?