Bir zulüm var gecede,
Damla damla büyüyen.
Akıtır gözünden yaşı,
Adam gibi dinleyen.
Bir ah var gecede,
Kalpleri delerek geçen.
Bir zemheri var dîlde,
Üfledikçe sönmeyen.
Bir ses var gecede,
Uykuları böldüren.
Kan mı damlıyor nedir,
Yoksa gözyaşım mı dökülen?
Bir özlem var gecede,
Bulutları sevmeyen.
Hüzün mü gökyüzündeki
Yoksa yüzün mü bana gülen?
Bir gül var gecede,
Burcu burcu kokmak isteyen,
Hürriyet mi bu gelen,
Yoksa dikenler mi penceremi süsleyen?
Bir ayrılık var gecede,
Vuslata hiç eremeyen.
Ferman-ı ilahî mi,
Yoksa mahşer mi kapıma gelen?
Bir sehpa, bir tabure var gecede,
Vurulmayı bekleyen.
Sehpa mı suçlu olan,
Yoksa insanlık mı çürüyen?
Var
Güzel Bir Aile Babası İsmail Akıncı: Bizim Hikâye
Ben bu filmi bir kaç kez görmüştüm, ama bir türlü izlemeye vakit ayıramadım. Daha doğrusu böyle bir fırsatı kaçırmak istemedim. En azından günlük izlenilebilir bir film Bizim Hikâye. Bu filmden ders alacak, ve çok güzel bir aileye tanıklık edeceksiniz.
Çok iyi bir aile babasıydı İsmail, eşi Nimet hamileydi. Nereden bilecekti kapı çalındığında kötü bir haber alacağını, ama işte o kapı çaldı. Karşısında askerleri görünce tedirgin oldu. Eşini sordular, eşi bahçede belirdi. Ne olduğunu bilmeden kelepçeyi taktılar. Orada benim dikkatimi çeken en önemli husus eşinin gitmesine engel olan kadına jandarmaların: “Bir sus be kadın!” demesiydi beni çok üzen… Eşi İsmail, 12 Eylül 1980 döneminde ceza evine girer. Nimet hanım üç çocuğunu büyütür ve okutur.
Ha bu arada cezası neydi sorar gibisiniz? Cezası bir kadını öldürmek değildi. Hırsızlık da değildi. İnanamayacaksınız belki ama cezası yazdığı bir kitaptı sadece…
Avukat olan büyük oğlu Ahmet, babasının davasıyla ilgilendi. Haksız yere onca sene yattığını ve suçsuz yere yattığını söyleyerek İdae-i itibar davasını açarak günlüğü aldı.
Ne güzel diyor İsmail efendi oğluna : “İlk düşüşte vazgeçersen hiç bir zaman yapamazsın. Ne kadar düşersen düş kalkmayı bileceksin. Asla pes etmeyeceksin….. Herhalde bir babanın evladına en iyi ayağa kaldırmayı söyleten bir cümle. Pes etme.
Mücadele etmek, pes etmemek en iyi babanın, en güzel evladı olmak ve kalabilmek, en güzel şekilde babayı temsil etmek bu olsa gerek… Her baba oğlunu böyle olmasını, böyle yetişmesini ve gurur duymasını ister, kim istemez ki!
Aslında eskiden her şey güzeldi de bir o rütbeli olanlar yok mu ne üstünlük taslıyorlardı… Hepiniz adi suçlularsınız diyor komutan, ama orda hiç bir suça karışmayan bir adam vardı.
Soruyor İsmail Akıncı’ya komutan: “İsmin ne ve suçun ne?” Cevap veriyor: “İsmim İsmail Akıncı suçum yazar olmak.” Aslında her şey bu kelimede açık ve net. Yazar olmak suçtu o zamanlar… Bu sahne beni benden aldı.
Filmde en önemli husus bence; bir kadının her şeye rağmen dik dürüşü, her şeye göğüs geren, çocukları için ayakta kalan ve savaşan bir kadının duruşu sergilenmektedir. Bir kadın her şeye rağmen savaş ediyorsa, edebiliyorsa en büyük yardımcısı çocuklarıdır.
Ne güzel diyor Musa amca, İsmail’in risalesi bu… Ahmet, annen bunu sana verdiğine göre “Ya gönlün aşka düştü, ya da yolun aşka döndü.”
Aslında filmde anlatılan çok güzel şeyler var. Tesettür ile açık olmanın öneminin olmadığı, sadece insanlığın önemli olması gerektiğini vurgulamaktadır. En dikkat çekilecek bir bölüm daha da kuşkusuz ki gerçek aşklar olması filmde. Bu da filmi daha ilgi çekici yapmış…
Bu sözlerle bitirmek isterim:
İsmail Akıncı’dan,
Canım çocuklarım, size annenizle tanışma hikâyemizi anlatamadım, doğrudur. Çünkü sizi doyuncaya kadar göremedim. İlk gülüşleriniz kaldı aklımda…
Etkisinde kaldığım bir film oldu. Sizlerin de izlemenizi, o güzel hikâyeye eşlik etmenizi çok isterim.
Hüznün ve Aşkın Hikâyesi: Serenad
Haklı olanı güçlü kılamadığımız için güçlü olanı haklı kılıyoruz.
Serenad-Zülfü Livaneli

Serenad, Zülfü Livaneli‘nin altıncı romanıdır. Serenad, 60 yıllık bir aşkın ve siyasi konuların incelendiği bir eserdir. Zülfü Livaneli, bu eserinde siyaset ve aşkı odak noktası olarak almıştır. Serenad’da romanın başkahramanlarından Profesör Maximilian Wagner’in karısı Nadia’ya duyduğu aşk ile ona yazdığı Serenad, kitaba ismini verir. “Serenad” ismi, roman kurgusunun tamamı göz önünde bulundurularak yazar tarafından bilinçli olarak seçilmiştir. Hüzünlü ve yarım kalan bir aşk hikâyesinin izleği olan Serenad, romanın sonuna dek anlatılan aşk hikâyesine okurların ilgi ve dikkatlerini canlı tutmaktadır. Schopenhauer’a göre aşk, “Bir başka benzeri olmayan bir yanılsamadır ki insanın dünyada sahip olduğu her şeyi gerçekte kendisini başka herhangi birisinden daha fazla tatmin etmeyecek bir kadını elde etmek uğruna feda etmesine neden olur.” Roman kavramının özünde aşk temasına sıkça rastlanır. Özellikle Türk romanında da aşk vazgeçilmez bir temadır.
Maya Duran, İstanbul Üniversitesi’nde halkla ilişkiler departmanında çalışan ve rektör hakkında çıkan haberleri medyadan takip edip ona bilgi veren sözleşmeli bir memurdur. Eşinden boşanmıştır ve oğlunun velayeti ile birlikte tüm sorumluluğu Maya’ya aittir. Birlikte yaşadığı ergenlik çağındaki oğlu Kerem ile aralarında kopuk bir ilişki vardır. Çalışan, çocuk yetiştiren ve hayatın zorluklarıyla tek başına mücadele etmek zorunda olan Maya Duran, romanda kimi yönleriyle güçlü kimi yönleriyle hassas bir kadın profili çizmektedir. 2001 yılının şubat ayında soğuk bir İstanbul gününde İstanbul Üniversitesi’ne konuk olarak gelen Hukuk Profesörü Maximillian Wagner’i karşılama ve onunla ilgilenme görevi Maya’ya verilir. Maya, buna benzer karşılamaları ve misafirlerle ilgilenme işini çoğu kez yapmıştır. Maya için bu durum sıradan bir görevdir. Ancak profesörü tanıdıkça ve onun yaşadıklarını öğrenince hem acıklı bir aşk hikâyesine tanıklık eder hem de kendi ailesine ilişkin bazı gerçekleri öğrenir. Prof. Maximillian Wagner 87 yaşında ve Alman asıllı bir Amerikalıdır. Daha önce 1930′lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Profesörün İstanbul’da olmasından İngiliz istihbaratından Türk İstihbaratına kadar pek çok kimse memnun değildir. Öncelikle Türk istihbarat görevlileri onu izlemeye almışlardır. Max ile Şile’ye gittikleri gün Türk istihbaratçıları Maya’nın evini ziyaret edip, oğlunu kullanarak Maya’ya gözdağı vermişlerdir. Maya bu durumdan üst düzey asker olan abisi tarafından kurtarılmıştır. Daha sonrasında Maya ile iletişime geçen İngiliz istihbarat birimleri de Maya’dan Wagner hakkında bilgi isterler. Maya ve oğlu Kerem de Wagner ile ilgili araştırmalar yaparlar ve onun gerçekte kim olduğunu merak ederler. Profesör ile Maya’nın ilk yakınlaşması Profesörün gitmesine az bir süre kaldığında yaptıkları Şile ziyaretinde başlar. Maya, Profesör ve Şoför Süleyman Şile’ye doğru yılın en soğuk gününde yol alırlar. Daha önce ziyaret ettiği Şile’yi yazın bile sevmeyen Maya, bu gezintiye bir anlam veremez. Şile yakınlarında Profesör diğerlerinden ayrılarak deniz kenarına iner ve kemanını çalmaya başlar. Yanında, üzerinde “Für Nadia (Nadia için)” yazan küçük çelenk de vardır. Çelengi denize atar ve kemanını çalmaya başlar. Ancak yaşlı adam soğuğa daha fazla dayanamaz ve soğuktan bayılır. Max, Maya ve Süleyman’ın yardımıyla yakındaki bir otele götürülür, donmak üzeredir. Bu esnada araba da bozulunca Süleyman yardım çağırmaya gider. Maya, vücut sıcaklığı giderek düşen ve baygın olan Profesör’e yardım etmek için soyunarak onunla aynı yatağa girer ve vücut ısısını ona bu şekilde aktarmaya çalışır ancak Süleyman döndüğünde olanları yanlış anlar. Bu olayı üniversite yönetimine anlatan Süleyman daha sonra Maya’nın başına dert açacaktır. Proseför’ü donmaktan kurtararak hayata döndüren ve sonrasında onu hastaneye götüren Maya, doktor olan arkadaşı Filiz’den yardım ister. Maya, Profesöre yapılan tetkiklerde, onun kanser olduğunu ve az ömrü kaldığını öğrenir. Maya, yaşlı, hüzünlü ve bir de kanser olduğunu öğrendiği adamın Şile’de deniz kıyısında ne işi olduğunu ve baygınken sayıkladığı ismin kime ait olduğunu çok merak eder. Maya’ya bir hayat borçlu olan Profesör, Maya’ya hayat hikâyesini anlatmaya başlar. Anlattıkları Maya’yı derinden etkileyecektir. Nazi Almanya’sında, Hitler Dönemi’nde bir üniversite öğretim üyesi olarak çalışan ari Alman olan Wagner, Yahudi bir genç kıza âşık olur. Bu genç kızın adı Nadia’dır. Max, Nadia’ya olan aşkını itiraf eder ve kısa bir süre sonra evlenirler. Evlendikten sonra Nadia “Deborah” ismini alarak Yahudi kimliğini saklamaya çalışır. Hitler’in dayattıkları, artık dayanılmaz hale gelip de Scurla Raporu ile Deborah’ın gerçek kimliğinin ortaya çıkma korkusundan dolayı Max ve Deborah Paris’e ve oradan da Türkiye’ye gitmeye ve orada özgürce yaşamaya karar verirler. Ancak olaylar istedikleri gibi gelişmez. Max’ın bir anlığına Nadia’nın yanında olmadığı sırada Nadia’nın Yahudi geçmişi anlaşılarak, trenden Hitler’in askerleri tarafından indirilmiştir. Max mecburen Nadiasız Fransa’ya gelmiş, oradan da pek çok Yahudi arkadaşlarının bulunduğu İstanbul’a geçmiştir. İstanbul’a geldikten sonra Max aynı zamanda hamile olan karısını Hitler’in işkencelerinden kurtarmak için pek çok yola başvurur. İlk aşama olarak karısına onun Katolik olduğunu gösteren bir vaftiz belgesi çıkartır ve tanıdıkları aracılığıyla karısının Nazi kampından memleketi olan Romanya’ya gönderilmesini sağlar. Ancak Romanya da Nazi egemenliği altındadır ve Nadia’nın bir an önce oradan uzaklaşıp İstanbul’a gelmesi gereklidir. Bunun için de ticaretle uğraşan komşusu Rober Arditi’den Romanya’da bulunan karısına ulaşması konusunda yardım ister. Bay Arditi Romanya’daki tüccarlar aracılığıyla Nadia’ya İstanbul’a gelmesi için parayı ve Max’ın Nadia’ya yazdığı mektubu gönderir. Kendisine gönderilen parayı ve mektubu alan Nadia, Köstance limanından kalkacak bir gemiyle İstanbul’a gelmek üzere “Struma” adlı gemiye biner. Struma Olayı: II. Dünya Savaşı sırasında, Nazilerden kaçan Yahudileri Filistin’e götürmek üzere Romanya’dan yola çıkan Struma gemisinin, İstanbul açıklarında Sovyet denizaltısı tarafından batırılması İstanbul açıklarında motoru bozulan ve yolcularının karaya çıkmasına izin verilmemesi sonucu, 768 kişi hayatını kaybeder. Struma’nın batışı, II. Dünya Savaşı’nın denizde en fazla sivil kayba yol açan olayı olarak tarihe geçmiştir. Yanında Katolik olduğunu gösteren Max’ın temin ettiği belgeler de vardır. Gemi yolculuk sırasında arıza yaptığı için İstanbul’da demir atar. Gemiden kimsenin inmesine izin verilmez çünkü dönemin İstanbul hükümeti böyle bir karar almıştır. Gemi iki buçuk ay İstanbul açıklarında kaldıktan sonra Rus denizaltı tarafından havaya uçurulur. Gemideki 769 kişiden sadece David adlı bir genç kurtulur ve Nadia hayatını kaybeder. Max’ın Şile sahilinde kemanla çaldığı parça Nadia için bestelediği ve evlenme teklif ederken çaldığı parçadır. Wagner bu parçayı Schubert’in Serenadı’ndan esinlenerek büyük aşkı Nadia’ya yazmıştır. Şile’ye gittikleri gün olan 24 Şubat ise Nadia’nın ölüm yıl dönümüdür.

Dinlediği bu gerçek hayat hikâyesi Maya’yı derinden etkiler.Maya, Nadia ile birlikte ailesini de düşünür. Babaannesi Semahat (Mari) hanım bir Ermeni, anneannesi Ayşe (Maya) ise Mavi Alay’dan canını zor kurtarmış Kırımlı bir Türk kadınıdır. Maya bu şanssız üç kadın içinde dinini değiştirmek zorunda olmadığı için anneannesini şanslı sayar. Max’ın Amerika’ya geri dönüşünden sonra Maya şoför Süleyman’ın anlattıklarından dolayı zor günler geçirir. İşinden istifa eder. Yaptığı yolculuk ve ziyaretlerle Max’la ilgili birçok bilgiye daha ulaşır. Ulaştıklarının en önemlisi de arşivde saklanan “Serenad Für Nadia”nın orijinalidir. Maya Amerika’ya giderek elindeki notaları Max’a ulaştırır. Hastanede olan Max çok geçmeden ölür. Max’ın vasiyeti üzerine külleri Maya tarafından Şile sahiline getirilerek denize serpiştirilir. Bu şekilde iki sevgili Max ve Nadia kavuşmuş olur.

Tedirgin’im Ben
Düşlerim tutsak
Yüreğim sürgün
İçimde bir çocuk
Tedirgin
Suskunum vurgunum
Tedirginim ben
Haylanmaz uslanmaz
Tedirgin…
Herkesin bazı şarkıları vardır… Şarkıdan geçmiştir, ötesindedir artık. Bir çınar olmuştur köklerini toprağın en derinlerine atıp geniş bir gövdeyle semaya uzanan, yaslanıp güvende hissettiği. Bir omuz olmuştur huzurlu bir kalp atımı duyarken artık taşıyamadığı kafasını koyduğu. Ardı ardına berbat geçen günlerin olayların üzerine kahvesini yudumlarken dalıp gittiği anda ona dost olan, omzuna elini koyup sımsıkı tutarken “Neler geldi gitti bu da esip gürleyip gidecek, sen bu kasırgaya boyun eğecek dal değilsin.” diyen. Bazense en güzel günlerinde hatırlamak ,unutmamak adına dinlediği…
Öyle bir şarkı işte “Tedirgin“…
Bir de hani döner dolaşır başa geliriz ya. Kimde öğrendiysek sevgiyi yıllar sonra benzerinde buluruz aradığımız sıcaklığı, güveni. Kimde öğrendiysek acıyı, duvar saati yaşamı öğütür öğütür yine benzerini getirir çat diye karşımıza.. Kimde aldıysak ilk yaramızı, benzerinde soyulur kabuğu seneler sonra. O yüzden “Benim sonum dünden belli” dedikçe Ahmet Kaya, bir derin nefes alır götürür bizi en derinlerimize, en gizli anlara. O ürkek, tedirgin çocukluğumuza…
Kimimize her köşesi Ahmet Kaya kokan “Suskunlar” dizisi getirmiştir bu şarkıyı, kimimiz kendi rüzgarında savrulup giderken aramış, bulmuşuzdur şahidimiz, ortağımız olsun diye. Kimimizinse hiç ummadığı anda karşısına çıkmıştır. Bense bugün tuttum en güzel hediye paketlerimle süsledim sunuyorum sizlere. Sarılasınız, yaslanasınız diye…
Her şarkısı yüreğime dokunur, en özel anların şahididir Ahmet Kaya şarkıları. Anlayamam hiç bu çelişkiyi fakat hiç çekinmeden mükemmel ezgiler arasına serpilen o sözler ateşi harlarken, öte yandan da bir ferah nefes olur. Sizinle en özelimi paylaştım bugün, en sevdiğim şarkıyı, en güvenilir bölgemi.. Dinlerken hep yolda olacaksınız hiç şüphesiz, eskilere, uzaklara, acılara, umutlara…
Sarı sıcak yazlar uzak
Dost uzanan eller uzak
Karanlıklar kurmuş tuzak
Benim sonum dünden belli
Ve bazen de, kayıp dostluklara ,sevgilere, sevgililere…
Hoşça kalın..
Şeytan Dünya’ya İnerse: Lucifer
Lucifer, fantastik polisiye komedi – dram dizisidir. Dizinin senaryosu The Sandman isimli çizgi roman serisinden esinlenilmiştir. Dizi beş sezon şeklinde Netflix platformunda yayınlanmaktadır.

Dikkat Spoiler İçerir!
Lucifer, cehennemin efendisi yani şeytandır. Ama artık cehennemin efendisi olmaktan sıkılmıştır. Bu yüzden cehennemi terk edip, yardımcısı olan Maze ile beraber ışıltılı ve ihtişamlı olan Los Angeles‘a gelir. Bu ihtişamlı şehirde “Lux” adında bir mekân açar. Fakat kardeşi Amenadiel (Melek) ve babası (Tanrı) onun peşini bir türlü bırakmazlar. Dünya’da dedektif olarak görev yapan Chloe Decker ile tanışır ve onunla birlikte çalışarak Chloe‘nin suçluları yakalamasına yardımcı olur. Chloe onun hayatında aslında bir dönüm noktasıdır. Şeytan bir insana aşık olur. İleriki sezonlarda neden Chloe‘i ile tanıştıklarını ve neden ona aşık olduğunu daha net bir şekilde anlıyoruz.
Peki Lucifer Ne Demektir?
Lucifer, Latince bir kelimedir. Lux (ışık) ve ferre (taşımak) kelimelerinden türetilmiş, ışık getiren anlamında kullanılmıştır. (Açmış olduğu mekânın isminin “Lux” olması da hiç tesadüf değil demek ki.) Hristiyanlıkta Şeytan‘ı tasvir etmek için kullanılmış olan bir isimdir.
Neden Bu Diziyi İzlemeliyim?
Beni en çok bu dizide Lucifer‘ın konuşma şekli, o alaycı yapısı ve duygusallığı etkiledi. Bu diziye başladığımda oturup sabahlara kadar izlediğimi anımsıyorum, düşünün insanı ne kadar içine çekiyor. Eğer sınav zamanındaysanız bu diziyi sınav sonrasına saklayın derim. Benden ufak bir tavsiye. 😉
Lucifer herkesin bildiği şeytana hiç benzemiyor. Şeytan hepimizin de bildiği gibi insanları kötülüğe sevk eder. Oysa burada şeytan ismi altında karşımıza çıkan Lucifer, insanlara kötülüğe davet etmiyor. Aksine kötüleri cezalandırıyor. Bir de onun çok güzel bir özelliği var: asla yalan söyleyemiyor.
Diziye bakıldığında aslında bir çok gönderme olduğunu da fark ediyoruz: Adem ile Havva hikâyesine, Habil ile Kabil hikâyesine, Azrail’e…
Lucifer başına gelen her şey için babasını (Tanrı’yı) suçluyor dizide. Fakat en sonunda anlıyor ki suçlaması gereken kişi aslında kendisidir. Yani problem kendindedir. Aslında bu bizler için güzel bir göndermedir. Ortada bir problem varsa eğer kişi önce bu problemin nedenini kendisinde aramalıdır.
Dizinin tek kötü yanı bana göre kötü örnek oluşturabilecek pek çok unsurun bir arada bulunması. Onun haricinde dizide bir problem olduğunu söyleyemem. En azından bana göre öyle. Eğer aranızda izleyenler varsa mutlaka düşüncelerini yorum kısmına yazıp paylaşsınlar. Sizlerin düşüncelerini de çok merak ediyorum. Henüz izlememiş olanlara ise keyifli izlemeler dileyip alta dizinin fragmanını bırakıyorum.
Bir Gözden: Ahlat Ağacı
Hiç bir zaman hayalinizden vazgeçmeyin, kapılar yüzünüze kapansa dahi.
Başrollerinde Doğu Demirkol ve Murat Cemcir‘in yer aldığı Ahlat Ağacı, göz doldurur nitelikte “Sürreal” bir yaşama ev sahipliği yapar.
Zaman dediğin sessiz bir testeredir. Kime dost kime düşman olacağı belli olmaz.
Üniversite hayatını noktalayan ve yaşadığı kasabaya dönen Sinan, yazmış olduğu kitabını bastırmak için bir mücadeleye koyulur. bu mücadelede yoluna taş koyanlardan birisi de babası İdris’tir. İdris sevilen bir öğretmen iken kumara düşmüş ve bu durum tüm çevre ile yankılanmıştır, o itibar yerle bir olmuştur. Hali ile Sinan kimin kapısını çalsa geri gönderilmiştir.
“İnsan neden illa, en yakınında duran hayatı seçip, onu yaşamak zorunda ki? Halbuki hayatta öyle güzel şeyler var ki; kalabalık, ışıklı caddeler, güzel yemekler, uzaklara giden gemiler, aşklar, sarhoşluklar, yağmurda ıslanmalar…”
En son çare olarak babasının gözünden sakındığı köpeği satarak kitabını çıkarmayı başaran Sinan, askerlik serüvenine koyulur. O süreç içerisinde kimseden haber alamayan Sinan, memleketine geri döndüğünde babasını evi terk etmiş, köydeki küçük çiftliğe yerleşmiş olarak bulur.
Aslında o kadar önemli biri olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki?
Bunu temel bir aydınlanma hali olarak ele alabilsek daha iyi olmaz mı?
İnanmak dediğimiz şey sonuçta insanın içinde başlattığı bir eylemdir.
Ve güzelliğe, aşka inanmak kadar ayrılığa da inanmak, hazır olmak gerekir.
Yani her güzelliğin sonunda bir kopuş, ayrılık pusuda bekler.
Madem öyle, başımıza gelen bu gibi tatsızlıklara bizi kendi bilinmeyenlerimizle yüzleştiren hayırlı felaketler gözüyle bakmamız gerekmez mi?
Filmin sonu “Sürrealistlik“te zirve bir yapmış ve oyunculara da yansımıştır.
Bir müddet sonra İdris uyuya kalır ve “Sürreal” bir sahnede, Sinan’ın kuyuda kendini astığı görünür. Fakat bu sahne İdris’in uyanması ile kesilir. Oğlunun nerede olduğuna bakan İdris, Sinan’ın kuyunun sonunu bulmaya çalışmasını görür.
”Kaderinden kaçtığında, kaderine varırsın…’

Okunması Gereken Bir Kitap: Kürk Mantolu Madonna
Sabahattin Ali’den En İyi Yazım Tekniği İle…
Öncelikle şunu demeliyim: Bu kitabı okuduğumda bende oluşan o duygu yoğunluğu kitabın ne kadar iyi yazıldığının kanıtı zaten Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna isimli kitabının içeriğine göz attığım ve uzun zamandır okuduğum ama bir türlü unutamadığım içeriği sizlerle de paylaşmak isterim. Belki okumanıza ve merak etmenize yardımcı olur.
İlk kitabı okumaya başlandığında Raif Efendi’nin neden böyle davrandığı merak edilir. Önceden gelen bir soğuk kanlılık mı, yoksa yaşanılmış olanlardan sonra mı böyle görünmekte? Aslında Kürk Mantolu Madonna kitabı okumaya başlandığında bitirmeden bırakmak istemezsiniz, çünkü her sayfası insanı düşündürür ve merak ettirir. Şüphesiz ki Sabahattin Ali’nin her kitabı okunulmaya değer ve okunulması gerekir. Gerek yazım tekniği, gerek duyguyu insanlara geçirmesiyle çok iyi bir yazar olduğu yazdığı kitaplardan âşikar….
“Hayata en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı. Çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.”
Raif Efendi çok sevmişti, sadece gördüğü bir tabloyu ve kendisinin ona verdiği o güzel ismiyle hitap etmesiyle o onun Kürk Mantolu Madonnasıydı evet yanlış bir tabloya aşık olmuştu, okuduğum zaman bende bir tablo dan ibaret mi yoksa daha fazlası mı merak ettim. Bunun cevabı ileriki sayfalarda görecektim…. Raif sırf o tabloya bakabilmek için her gün geliyordu. Bir gün yine dalmıştı ve size şunu söylemek isterim. Bu kısmı hala daha aklımda. Aklıma geldikçe de güzel bir tebessüm oluşur bende. Devam edeyim. Dalmıştı tabloya ve yanına bir kadın yaklaştı şöyle dedi: “Merhaba efendim. Sabahtandır bakıyorsunuz tabloya, acaba birisine mi benzettiniz?” Raif ise birden ne söyleyeceğini kestirmeyerek, beraberinde: “Anneme benzettim.” der. Kadın: “Anneniz bu kadar güzel mi?” der. Gülerek ayrılır.
Uzun bir aradan sonra sokakta dolaşırken bir kadın yanından geçer ve Raif şaşar kalır. “Bu o kadın, o tabloda ki.” der. Arkasına bakar. Kadını göremez. “Hayal mi gördüm?” düşüncesine girer. Sırf onu, o sokakta gördüğü için her akşam orda olur yine görebilmesi umuduyla ve çok şükür görür onu ve peşine takılır, bir bara girdiğini görür. Kız da onu tanır ve yanına gelir. Raif şok içinde ona bakarken o şöyle der: “Beni tanıdın mı?” Raif kekeleyerek: “Şey tablodaki o güzel kadınsınız….”Kadın tebessüm ederek: “Hani o gece yanınıza gelmiştim. Ben de merak ettim benim tabloma o kadar güzel bakan beyefendiyi. Size hatta soru da sordum. Siz de anneme benzetiyorum dediniz.” Raif çok şaşırmıştı: “O gece siz miydiniz? Kusura bakmayın o an öyle söylediğim için.” Kadın: “Tabloya o kadar dalmıştınız ki benim o tablodaki olduğumu bile fark etmediniz…”
Sabahattin Ali bunu kaleme alırken en önemli hususu da bu bence her sayfasının diğer sayfasını merak etme özelliğinin olması. Sırf bu kitabı bitirmek ve çokça da merak ettiğim için sabahladım okuyup bitirene kadar…
Bir kadına aşık olmak ve elde edemediği Raif ve yanlış anlaşmalarla geçen bir hayat geçirmesi onu bu kadar soğuk kanlı yapmıştı.
Boşuna yere her kesten kaçmış, boş yere bütün insanları kendinden uzaklaştırmışım; ama bundan sonra başka türlü yapabilir miyim? Artık hiçbir şeyin değişmesine imkanı yok… Lüzum da yok. Demek böyle olması icap ediyormuş. Yalnız söyleyebilsem…Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem. Bunu sahiden istesem bile artık böyle bir insan bulmama imkân yok. Bende arayacak hal kalmadı. Kalsa da aramam…
Sabahattin Ali’nin güzel kitabından güzel bir alıntıyla kapattık…
Kitap okuyalım arkadaşlar, kitapla kalalım şu hengamenin içinde, kitaplara sarılalım. Kitap hediye edelim, en güzel hediye şüphesiz ki kitaptır.
Benim İç Dünyam
Burayı anlatmaktan hiç vazgeçmedim. Yaşamanın, tadına, zevkine, hüznüne, sevincine burada anlam verdim. Bu yolun sonunda belki başka şeyler olacak ama bundan ne olursa olsun vazgeçemedim. Ben adımı buraya yazdım. Burada öğrendim, burada yeniden doğdum ben. Bir parça yağmurdan sonra açan gökkuşağına burada arkadaş oldum. Hayvan seslerini ilk defa burada büyük hevesle dinledim. Dağın etrafından dolaşan sis bulutlarına hayatımı anlattım.
Karadeniz’in yağmurlarına, Ankara’nın ayazına, Erzurum’un dondurucu soğuğuna, hayatın Descartes oluşuna, ardından gelen rüzgâra bu mekânda hayran oldum. Diyorum ki hissetmek önemli bir eylemdir. Denemekten korkmamak da öyle… “Ben” denemekten korkmuyorum. Çünkü hata yapmazsam uzun ve yorucu bir yolculuğa çıkıp korkumu yenmezsem, sonrasında gelecek bir fırtına da nasıl ayakta kalırım? Hep anlatıyorum, birkaç kelimeyi denkleştirip anlatıyorum. Ama ne zaman dediğimi unutuyorum. Neydi ki acaba diye düşünürken, çevreme sormuş buluyorum. En son ne dedim ben?
Çekmecenin içinde ufkumu açacak birkaç nesne olmalı diyorum kendimce. Göz ucuyla kahve kutusuna denk geliyorum. Sıcacık yapıp içsem mi? Yağmurun verdiği serinlik karşısında… Dağ evleri her zaman en güzel evlerdir. Kimsecikler yoktur. Yalan üzerine, riya üzerine, duyacağın hiçbir şey yok etrafta. Bu çok güzel nefes olur ormanlara… Islanmış odun parçalarını sobada yakmaya çalışmak, şömine karşısında kurumak… Yaşamın kendisidir.
Ey güzel insan! Öğren nasıl cevap vereceğini…
Cevap vermek, ormanların sularıyla akıp gider. Yalnız dağın içinden çıkan cevapların, enerjisi daha mükemmeldir. Nefes almak için geldiysen bu dağ evine boşuna uğraşma. İnsan önce kendi beynine nefes aldıracak. Yoksa yaşamış yaşamamış neye yarar? Öyle değil mi?
Yaprakların üzerinde duran minik böcekleri kaç kişi görüyordu dersin? Ben görüyorum. Çünkü doğa ile el ele yürümek, koşmakla başkalaşım yaşadığımı anlar gibiyim. Yine de emin olmak güç bir durum. Doğa insanın kafasını çok karıştırır. Adım attığın yerde bir şey daha öğrenirsin. Bir daha bastığında yeni bir bilgi daha…
Hisset yeşili ve maviyi! Kapılıp git bu serinliğin deliklerine…
Bazı bölgelerde yeşilin, maviye özlemi vardır. Hatta bazı sular bile birbirine karışmaz. İşte doğa böylesine leziz bir yemeği andırır. Yedikçe bir daha istersin. İki durumda zor bir iştir. Yemek yemek mi? Yaşamak mı? Nefes almak mı? Düşünmenin üzerine bile çok tartışılır. Parmakların çamura dediği zaman temizlemek bir hayli pişmanlığı hatırlatır. Keşke buraya gelmeseydim. Sonrasında ne oldu? Unuttun gitti…
Vazgeçmedim! Çünkü bu benim Mostar’ımdı. Öğrenmek istersen eğer, Nevetra’yı hatırlat bana! Beklediğim sensin diyecek kadar vazgeçmedim bu hayalimden. Sen olsan da, olmasan da bu el bana uzanıyor ve tebessüm ediyordu. Kafamda tasarladıklarımı bildiğini sanıyorum. Beyaz ve ince parşömen kâğıdına papatyaları sarıyorum. Yoksa nasıl güzelleşir bu akşamüstleri…
Özetle;
Sonu olmayan bir yoldayız. Dik yokuşu çıkmak zor. Koca bir dünya, dar sokaklar, köşe başında bir şiir başlıyor. Dinleyelim! Bu çıkılmayan yolun şiirini…
Dar sokakların amansız bir mızıkacısı, amansız şiir yazanı vardır. Derdi Erciyes’i aşmış, çeşmede sayıklayıp durur… Ben derim ki, vazgeçme yaşamaktan, vazgeçme hayallerinden, vazgeçme fidan büyütmekten, vazgeçme şiir dinlemekten…
Boşuna – mıydı?
Boşuna-mıydı yaşanılan iyi kötü günler, Hiç mi hatırı yok yazdıklarımda. Silinip gitti birer birer Peki ya gitmeliyim?
Yapamıyorum işte durduramıyorum. Kendime hâkim olurken, Kalemimi durdurmamaktı. Asıl gerçek…
Ne desem de, ne söylesem de beyhude. Beyhude sanki onca tükettiğim mürekkeb. Beyhude onca mısra , Bu kaçıncı şiirim gibi.
Yeter Ki İste
Küçük dokunuşlar yapın insanlara
Elinizle, gönlünüzle, kalbinizle
İçten içe güzellik saçın
Gülümseyin her derdinize
Yardım edin her dertliye
Bulaştırın içinizdeki samimiyeti
Mutluluğun, huzurun her bir zerresini
Bazen canınız sıkılsın
Akıtın gözünüzün yaşını
Gönlünüzün hüznünü
Doldurun koca boşlukları
Küçücük dokunuşlarla…
İnanın umuda
En çıkılmaz anda bile inanın…
Vâr olmak için yok olun
Yanın, kavrulun, bildirmeyin içinizi kula!
Bazen bir veda gerekir
Daha güzellerine yer açmak için
Bazen de koca bir yıkıntı için, büyük mutluluk…
Savurun kumunuzu amansız gökyüzüne
Açın avucunuzu sizi herkeslerden sakınan
Sizi öncelik kılan Rabbinize
Herkes boş ver der
Ama O, “ol” der ve oluverir
Yeşeriverir bütün umutlar
Bir çiçek daha kırar taşı
Bütün imkansızlıklar yeşerir gönlünce
Yeter ki iste son hadde kadar
Yeter ki istemesini bil haddince…
?
Bir Yangının Düşlemi
Bir gün seninle sessiz bir sokakta rastlaşacağız da
İçimden konuştuklarımı duyacaksın diye ürperiyorum bazen
Geçme ihtimalin olan sokaklardan hiç geçmiyor,
Karşılaşmayı düşündüğüm şiirleri elime pek almıyorum.
Bazen içimden birkaç dize okuyorum,
Etrafımda gözlerinin olmadığından emin olduğum zamanlarda
Kulaklarımda bildiğin bestelerin yankısını buluyorum
Ama ufak bir ihtimal varsa görünürlüğüme dair senin tarafından
Hiç riske atmıyorum kendimi
Görünmezlik sihrimi kullanıyor,
Hiç var olmamış bir bedenin taşıyıcısı gibi davranıyorum
Bazen seni bana hatırlatan her şeyi bir çırpıda siliyorum,
Sonra geriye benden bir şey kalmaz diye korkuyorum
Yok olmak endişesi sarınca bedenimi tekrar var ediyorum sildiklerimi.
Varlığına katlanamadığım çok zaman oldu,
Varlığına sebep olmamama rağmen acısını bizzat kendimden çıkardığım
Kimsenin bilmediği zararları verip kendime
O zararlar ile aynada rastlaştığım çok zaman oldu.
Tüm girişleri kapatıp
Senin olmadığın bir diyarda yeni nefesler kurduğuma inandırıyorum bazen kendimi
Senin benden hiç gitmediğini o zamanlar anlıyorum.
Uzaklaşıyorum sanıyor, bunun neşesini yaşıyorum
Sonra bir bakıyorum gittiğim yolları senin ayak izlerin çoktan sarmış
Denedim hepsini,
Yakmak, yıkmak, yolmak, kaçmak.
Gün bugün oldu,
Kendime dönüp kaçamıyormuşsun demek ki demiyorum
Hala kaçabileceğime dair bir inanç var ruhumda
Yolunu henüz bilmediğim bir memlekette esamen olmadığını
Ve bir bedene bile sahip olmayan
Bulut gibi süzülen, nereye gidersem
Kokusunu da izini de
Varlığını da yokluğunu da benim sayemde kazanan
Belki bazen beni var eden, ama genelde tüketen
Tüm bu vasıfları nerede olduğunu bilmediğim varlığıyla
Tüm soğukkanlılığıyla toplayan senin olmadığı bir yere,
Öyle bir yere kaçabileceğime dair inancım var.
Adına acı demek istemiyorum,
Hüzün de olmuyor.
Ne olduğunu dahi bilmiyorum,
Belki sen de beni tanımıyorsun,
Belki sen de artık benimle karşılaşmaktan yoruldun.
Kaçmak için öyle hızlı koşuyorsun ki bazen,
Ben buradan bakınca koşmuyor gibi duruyorsun
Hareketin zaman dahi yaratamıyor belki.
Neyse, eğer sen de istiyorsan artık
Benim ruhumda yer kaplamamayı
Bil ki ben de istiyorum, ruhumun senden parça taşımamasını
Bu dileklerimizin gerçekleşebileceğine dair bir ümit taşıyorum.
Bir sonraki nefesimizi dahi ümide bağlarken
Tebessümümün ümidini taşıyamayacak değilim elbette.
Ama senin izlerini nasıl silerim bilmiyorum.
Sen gittiğinde yarattığın boşluğa ne tohumu atsam yeşerir acaba
Gür çıkar mı, kokusunu tüm hücrelerime salar mı
Senin yarattığın boşluk senin verdiğinden fazla acı vermez herhalde
Belki gün olur, sen benden gidersin
Ben de senin olmadığın ahşap bir eve giderim
Geceleri en büyük korkum yangın olur,
Ama bu sefer herkesin görebildiği bir yangın
Derimde hissedebileceğim kadar gerçek bir yangın olur.
Neyden yapıldığını, nereye sığdığını
Nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmediğim
Kimselerin haberdar olmadığı
Elimi yüzüme taşıyıp
Yüzümde izler bırakan bir yangın değil.
Gerekirse yok eden,
Ama yok olmuşluğumun herkes tarafından bilindiği bir yangın olur.
Bir Madrigal Şarkısı: Kelebekler
Madrigal çok geç keşfettiğim, ama keşfettiğim günden beri şarkılarını dinlemekten vazgeçemediğim bir grup. Bugün sizlere öneri olarak Madrigal grubunun “Kelebekler” şarkısıyla geldim. Bu şarkı hakkındaki düşüncelerimi de sizlerle paylaşmayı ihmal etmeyeceğim. İnşallah sizler de bu şarkıyı seversiniz. 🙂
Tek kurtuluş yolu günbаtımınа doğru,
Yok elinden tutаn, yаrdımınа koşаn
Kendinden bаşkа kimseyi düşünmeyen insаnlаrdаn,
Kurtulsаn yeter. Nere ne fаrkeder?
Hepimiz hayatımızda zor zamanlardan elbette ki geçmişizdir. Böyle zamanlarda birinin bize destek olmasına, elimizden tutmasına, yardımımıza koşmasına ihtiyaç duyarız. Özellikle böyle durumlarda, yani “kötü gün” dedikleri zamanlarda kimlerin gerçek dost, kimlerin ise sadece kendini düşündüğünü daha net bir şekilde fark ederiz. Hani şu “iyi gün dostu” dediklerimiz var ya işte demek istediğim tam da o. Böyle insanlar bizlere destek olmaktan çok köstek olurlar. Bu yüzden bizlere yük olan, sırtımıza kambur olan insanları söküp atmak en iyi çözümdür. Hani diyor ya Ahmet Hamdi Tanpınar: “Fakat neyi anlatabilirdim, kime neyi anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir insan insanla konuşamaz.” Bu sözü o kadar doğru ki…

Aslında biz de bu hayatta kelebekler gibiyiz. Onlar bugün var, yarın yoklar. Bir insanın parmağına bile konmaya korkarlar. Çünkü konduklarında ömürlerinin bir dakika uzun veya bir dakika kısa olması o parmakların ucunda olur. Bizler de kelebekler gibi bazen kendimizi bir başka insanın inisiyatifine bırakıyoruz.
Şarkıdaki şu sözler “Ömrü kısа renkli kelebekler gibi, аteşe uçаrız belki” bizlere aslında çok etkileyici bir hikayeye atıf yapıldığını gösteriyor: “Şem ile Pervane‘nin hikâyesi” Bu hikâye Şem ile ona körkütük aşık olan Pervane‘yi anlatır. Pervane, Şem‘in önce ışığı etrafında dönüp durur. Ama ona bu yetmez. Çünkü körkütük aşıktır. Ona daha yakın olmak ister. Ama bu yakınlaşma onun sonunu hazırlar. Aşkı uğrunda ölür.
Zamanı Okudum
Bir ağaç tohumla başlar. Tohum, ağacın zamanı olur o anda. Fani dünyanın başlangıcına kök salar. Kum oynarken anlamaz bardaktan akarcasına nasıl geçtiğini, tutmak istersin parmaklarının arasından akıp gider zaman dediğin bilinmezlik… İnsan, tele dokunduğunda dostuna bakar. Hava kararmıştır. Yıldızlar, küçük benlikleriyle göğe dağılmıştır. Kırk yıllık hesabın nasıl döndüğünü anlayamamıştır hâlâ… Ateş oldum, minder oldum, kum oldum, deniz oldum ve zaman, zaman olarak geri gitti yokluğa…
Duyumsadığın her şeye en küçük önemi ver! “Gündüz”. Gece dinlenmek içindir. Hâlbuki gözleri yabancı bir şekilde yastığına hasret hâlindedir. Zaman yarı ölüme doğru göç etmeye hazırlanmıştır. Evet… Gece ve gündüz her gün tekrarlayan birbirini seven iki göçebedir. Birer âşıklar her ikisi de dolunaya… Madem bana ezelden biçilen kaftan bu, neden bu hayat sınavından alnımın akıyla çıkmış olmayayım?
Nasıl alışır kuşlar bu göğü yitirmeye? Giderken bırakılan her şey büyümüştür ve en son alışamadığım güzel hikâyelere veda ediyordum. Bu küçük ve güzel hikâyelere veda ederken ki gün, kanaryalı saatim zaman geldi diyordu. Ben bu kâinatın ufak ve sesli bir parçasıyım. Kanaryalar gibi özgürlük yeminleri yapıyorum. Ufağım çünkü her tablonun, görüntü fotoğrafının içinde daha anlam ve özgür durmak için…
Bu alın yazımın ve gözyaşlarımın zamanı durdurmaya tebessüm eder gibi bir hâli vardı. Dimdik duruyordu. Örneğin, tebessüm üretmek için uğraşan, zamanı bir tuvale sığdıran minik bir şehrin kaçıncı bölgesinde duvarına deli gönlünün manzarasına nerde seyre dalıyordu. Bir gecikmişlik hikâyesi değildir. Saydım, okudum, yazdım ve yok olmadı bu şehir.
Her Yer Aydınlıktır!
Çok şey öğrendim bu geçen zaman boyunca. Güvendiklerim ve hayallerim rüzgârın esintisinde kayboluyor. Hayatım savrulurken anılarım, çocukluğuma takılıyor. Üzerimdeki yükleri küçüklüğün cesareti kaldırıyor. Masallarla uyuyorum. Küçük bir kara bir balığım şimdi. Sonsuzluğun hayallerini kuruyorum. Savaşlar, dostluklar, sevgi bitmiş gerçek hayatta. Bağnazların baskısından kurtuluyorum hayallerimin içinde.
Dik dur gönül saltanatında, gidilecek uzun bir yol, açılacak bir kapı ve yıldızları seyredebileceğimiz bir pencere lazım gelir. “Lam ve elifi” gönül anahtarın eyle…
Yok Olma Bu Dünyada!
Yaşar kemal’in “Dağlar, insanlar ve ölüm yorulduysa şimdi, en güzel şiir, Barıştır.” Sözü bana zamanın kısa olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır. Güveni temsil eden mavi bir limandan geçmek istiyorum. Sıcak ve serin resimlerin çizildiği sanatçıların tablolarının önünde durmak, martılara “ ben geldim” demek istiyorum. Devrik bir cümlenin içinde kurallı olmak için savaşmak istiyorum… Gökyüzüne rengârenk balonları bir tebessüm kazanmak için serbest bırakmayı hayal ediyorum.
Elimde bir bardak çay, insanların ne kadar boş dünyaları olduğunu düşünüyordum. Sonra bunu düşünmekten alıkoyan bir şey vardı. Çünkü her insanın bir hikâyesi olduğuydu. Olmayacak mı? Neden burada bekliyorsunuz? Ben zamanı alır giderim. Ne de olsa vakit nakittir. Zaman bir ekmek parçası kadar değerli bir mücevherdir.
En Güzel Aşk Öyküsü: Cemile

Henüz genç yaşında, ustalığının başlarında kaleme almıştır Cemile’yi Aytmatov. Kimisi için sade bir aşk öyküsü kimisi için bir entrika doğumudur. Cemile, tabiat ana ile saf bir aşkın buluşma öyküsüdür. Cemile, birbirine açık iki gencin hikâyesini üçüncü göz ile anlatır. İncecik ama bir o kadarda kalın bir aşk kitabıdır. Kitabı okuduğumda aklıma hemen Attila İlhan‘ın yazmış olduğu bir şiir gelir:
Gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu
Ağlardım
Beni sevmiyordun bilirdim
Bir sevdiğin vardı duyardım
Çöp gibi bir oğlan ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım
…
Bu şiirden esinlenmemin nedeni şudur: ortada iki âşık ve kıza âşık olan ama belli etmeyen bir genç, Attila İlhan şiirinde aynen bunu tasvir ediyor. Aşk iki kişiliktir üçüncü şahıslara yer yoktur. Aşk bazen tek kişiliktir, iki yüreğin bir olup tek bir yüreği temsil etmesidir.
Kadının bilek gücünün yürek gücünden kaynaklandığını anlatan bir öyküdür.




















