Hüznün ve Aşkın Hikâyesi: Serenad

Haklı olanı güçlü kılamadığımız için güçlü olanı haklı kılıyoruz.

Serenad-Zülfü Livaneli

Serenad, Zülfü Livaneli‘nin altıncı romanıdır. Serenad, 60 yıllık bir aşkın ve siyasi konuların incelendiği bir eserdir. Zülfü Livaneli, bu eserinde siyaset ve aşkı odak noktası olarak almıştır. Serenad’da romanın başkahramanlarından Profesör Maximilian Wagner’in karısı Nadia’ya duyduğu aşk ile ona yazdığı Serenad, kitaba ismini verir. “Serenad” ismi, roman kurgusunun tamamı göz önünde bulundurularak yazar tarafından bilinçli olarak seçilmiştir. Hüzünlü ve yarım kalan bir aşk hikâyesinin izleği olan Serenad, romanın sonuna dek anlatılan aşk hikâyesine okurların ilgi ve dikkatlerini canlı tutmaktadır. Schopenhauer’a göre aşk, “Bir başka benzeri olmayan bir yanılsamadır ki insanın dünyada sahip olduğu her şeyi gerçekte kendisini başka herhangi birisinden daha fazla tatmin etmeyecek bir kadını elde etmek uğruna feda etmesine neden olur.” Roman kavramının özünde aşk temasına sıkça rastlanır. Özellikle Türk romanında da aşk vazgeçilmez bir temadır.


Maya Duran, İstanbul Üniversitesi’nde halkla ilişkiler departmanında çalışan ve rektör hakkında çıkan haberleri medyadan takip edip ona bilgi veren sözleşmeli bir memurdur. Eşinden boşanmıştır ve oğlunun velayeti ile birlikte tüm sorumluluğu Maya’ya aittir. Birlikte yaşadığı ergenlik çağındaki oğlu Kerem ile aralarında kopuk bir ilişki vardır. Çalışan, çocuk yetiştiren ve hayatın zorluklarıyla tek başına mücadele etmek zorunda olan Maya Duran, romanda kimi yönleriyle güçlü kimi yönleriyle hassas bir kadın profili çizmektedir. 2001 yılının şubat ayında soğuk bir İstanbul gününde İstanbul Üniversitesi’ne konuk olarak gelen Hukuk Profesörü Maximillian Wagner’i karşılama ve onunla ilgilenme görevi Maya’ya verilir. Maya, buna benzer karşılamaları ve misafirlerle ilgilenme işini çoğu kez yapmıştır. Maya için bu durum sıradan bir görevdir. Ancak profesörü tanıdıkça ve onun yaşadıklarını öğrenince hem acıklı bir aşk hikâyesine tanıklık eder hem de kendi ailesine ilişkin bazı gerçekleri öğrenir. Prof. Maximillian Wagner 87 yaşında ve Alman asıllı bir Amerikalıdır. Daha önce 1930′lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Profesörün İstanbul’da olmasından İngiliz istihbaratından Türk İstihbaratına kadar pek çok kimse memnun değildir. Öncelikle Türk istihbarat görevlileri onu izlemeye almışlardır. Max ile Şile’ye gittikleri gün Türk istihbaratçıları Maya’nın evini ziyaret edip, oğlunu kullanarak Maya’ya gözdağı vermişlerdir. Maya bu durumdan üst düzey asker olan abisi tarafından kurtarılmıştır. Daha sonrasında Maya ile iletişime geçen İngiliz istihbarat birimleri de Maya’dan Wagner hakkında bilgi isterler. Maya ve oğlu Kerem de Wagner ile ilgili araştırmalar yaparlar ve onun gerçekte kim olduğunu merak ederler. Profesör ile Maya’nın ilk yakınlaşması Profesörün gitmesine az bir süre kaldığında yaptıkları Şile ziyaretinde başlar. Maya, Profesör ve Şoför Süleyman Şile’ye doğru yılın en soğuk gününde yol alırlar. Daha önce ziyaret ettiği Şile’yi yazın bile sevmeyen Maya, bu gezintiye bir anlam veremez. Şile yakınlarında Profesör diğerlerinden ayrılarak deniz kenarına iner ve kemanını çalmaya başlar. Yanında, üzerinde “Für Nadia (Nadia için)” yazan küçük çelenk de vardır. Çelengi denize atar ve kemanını çalmaya başlar. Ancak yaşlı adam soğuğa daha fazla dayanamaz ve soğuktan bayılır. Max, Maya ve Süleyman’ın yardımıyla yakındaki bir otele götürülür, donmak üzeredir. Bu esnada araba da bozulunca Süleyman yardım çağırmaya gider. Maya, vücut sıcaklığı giderek düşen ve baygın olan Profesör’e yardım etmek için soyunarak onunla aynı yatağa girer ve vücut ısısını ona bu şekilde aktarmaya çalışır ancak Süleyman döndüğünde olanları yanlış anlar. Bu olayı üniversite yönetimine anlatan Süleyman daha sonra Maya’nın başına dert açacaktır. Proseför’ü donmaktan kurtararak hayata döndüren ve sonrasında onu hastaneye götüren Maya, doktor olan arkadaşı Filiz’den yardım ister. Maya, Profesöre yapılan tetkiklerde, onun kanser olduğunu ve az ömrü kaldığını öğrenir. Maya, yaşlı, hüzünlü ve bir de kanser olduğunu öğrendiği adamın Şile’de deniz kıyısında ne işi olduğunu ve baygınken sayıkladığı ismin kime ait olduğunu çok merak eder. Maya’ya bir hayat borçlu olan Profesör, Maya’ya hayat hikâyesini anlatmaya başlar. Anlattıkları Maya’yı derinden etkileyecektir. Nazi Almanya’sında, Hitler Dönemi’nde bir üniversite öğretim üyesi olarak çalışan ari Alman olan Wagner, Yahudi bir genç kıza âşık olur. Bu genç kızın adı Nadia’dır. Max, Nadia’ya olan aşkını itiraf eder ve kısa bir süre sonra evlenirler. Evlendikten sonra Nadia “Deborah” ismini alarak Yahudi kimliğini saklamaya çalışır. Hitler’in dayattıkları, artık dayanılmaz hale gelip de Scurla Raporu ile Deborah’ın gerçek kimliğinin ortaya çıkma korkusundan dolayı Max ve Deborah Paris’e ve oradan da Türkiye’ye gitmeye ve orada özgürce yaşamaya karar verirler. Ancak olaylar istedikleri gibi gelişmez. Max’ın bir anlığına Nadia’nın yanında olmadığı sırada Nadia’nın Yahudi geçmişi anlaşılarak, trenden Hitler’in askerleri tarafından indirilmiştir. Max mecburen Nadiasız Fransa’ya gelmiş, oradan da pek çok Yahudi arkadaşlarının bulunduğu İstanbul’a geçmiştir. İstanbul’a geldikten sonra Max aynı zamanda hamile olan karısını Hitler’in işkencelerinden kurtarmak için pek çok yola başvurur. İlk aşama olarak karısına onun Katolik olduğunu gösteren bir vaftiz belgesi çıkartır ve tanıdıkları aracılığıyla karısının Nazi kampından memleketi olan Romanya’ya gönderilmesini sağlar. Ancak Romanya da Nazi egemenliği altındadır ve Nadia’nın bir an önce oradan uzaklaşıp İstanbul’a gelmesi gereklidir. Bunun için de ticaretle uğraşan komşusu Rober Arditi’den Romanya’da bulunan karısına ulaşması konusunda yardım ister. Bay Arditi Romanya’daki tüccarlar aracılığıyla Nadia’ya İstanbul’a gelmesi için parayı ve Max’ın Nadia’ya yazdığı mektubu gönderir. Kendisine gönderilen parayı ve mektubu alan Nadia, Köstance limanından kalkacak bir gemiyle İstanbul’a gelmek üzere “Struma” adlı gemiye biner. Struma Olayı: II. Dünya Savaşı sırasında, Nazilerden kaçan Yahudileri Filistin’e götürmek üzere Romanya’dan yola çıkan Struma gemisinin, İstanbul açıklarında Sovyet denizaltısı tarafından batırılması İstanbul açıklarında motoru bozulan ve yolcularının karaya çıkmasına izin verilmemesi sonucu, 768 kişi hayatını kaybeder. Struma’nın batışı, II. Dünya Savaşı’nın denizde en fazla sivil kayba yol açan olayı olarak tarihe geçmiştir. Yanında Katolik olduğunu gösteren Max’ın temin ettiği belgeler de vardır. Gemi yolculuk sırasında arıza yaptığı için İstanbul’da demir atar. Gemiden kimsenin inmesine izin verilmez çünkü dönemin İstanbul hükümeti böyle bir karar almıştır. Gemi iki buçuk ay İstanbul açıklarında kaldıktan sonra Rus denizaltı tarafından havaya uçurulur. Gemideki 769 kişiden sadece David adlı bir genç kurtulur ve Nadia hayatını kaybeder. Max’ın Şile sahilinde kemanla çaldığı parça Nadia için bestelediği ve evlenme teklif ederken çaldığı parçadır. Wagner bu parçayı Schubert’in Serenadı’ndan esinlenerek büyük aşkı Nadia’ya yazmıştır. Şile’ye gittikleri gün olan 24 Şubat ise Nadia’nın ölüm yıl dönümüdür.

Dinlediği bu gerçek hayat hikâyesi Maya’yı derinden etkiler.Maya, Nadia ile birlikte ailesini de düşünür. Babaannesi Semahat (Mari) hanım bir Ermeni, anneannesi Ayşe (Maya) ise Mavi Alay’dan canını zor kurtarmış Kırımlı bir Türk kadınıdır. Maya bu şanssız üç kadın içinde dinini değiştirmek zorunda olmadığı için anneannesini şanslı sayar. Max’ın Amerika’ya geri dönüşünden sonra Maya şoför Süleyman’ın anlattıklarından dolayı zor günler geçirir. İşinden istifa eder. Yaptığı yolculuk ve ziyaretlerle Max’la ilgili birçok bilgiye daha ulaşır. Ulaştıklarının en önemlisi de arşivde saklanan “Serenad Für Nadia”nın orijinalidir. Maya Amerika’ya giderek elindeki notaları Max’a ulaştırır. Hastanede olan Max çok geçmeden ölür. Max’ın vasiyeti üzerine külleri Maya tarafından Şile sahiline getirilerek denize serpiştirilir. Bu şekilde iki sevgili Max ve Nadia kavuşmuş olur.

Yazmaya on beş yaşımda şiirle başladım. Bu şiirler, ilk gençliğimin romantik tepkileriydi. Daha sonraları yalnızca kalemin ve dilin değil, bir alan olarak kâğıdın da imkânlarını sonuna kadar kullanmaya gayret ettim. İnsanın sözcükle her şeye ulaşabileceğini düşünen bir insanım. Çünkü söz yoksa insanı bir araya getiren bir şey de yok. Bir yerimiz varsa bu dünyada, o da birbirimizin sesini duymamız gerektiği inancındayım. O yüzden hayatımızdan sanat ve edebiyat eksik olmasın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir