21.6 C
İstanbul
Pazartesi, Temmuz 6, 2026

Kahvelihisar

İskelesine aşıklar vurur bizim buradaki sahillerin. Yeni yetme çocuklardan, eli öpülesi büyüklerine kadar.
Baharı tutuşan eller haber verir.
Günlerden “yine sen” diye bahsedilir.
Saatler hep, “bana o kala’dır.”
Ama hiç “bensiz o geçmemektedir.”

Dilek tutmak için bir yıldızın kayması beklenmez.
Zira düşenden de hiç bir vakit bir şey istenmez.
Karşılıklı göz tutulması tabiat olaylarına konu olur.
Bazen denizdeki balık bazen de sema da süzülen kuş olur

Akşamın karanlığı, gündüzün hayrını yaşatır
Önce kalpler sonra gözler tanışır
Bir omuzda baş diğer omuzda hayal taşır
İki farklı beden aynı ruha karışır

Burası Kahvelihisar
Göğün altında, bulutların üstünde bir diyar
Adında kahve manzarasında aşk var..

Gör

Hayatı askıya aldığımda başladı felaket.

Gayri ihtiyarı bir kimse gibi her sofraya dadandım.

Kalbim aç bir çocuğa benzerdi,

yaşamadığım kalmasın istedim.

Her tadın altında dilim dolaşırdı,

ister ve istenmek isterdim.

Gönül sazı çalmak bilmezdi ruhumda,

çalsın ve sussun isterdim içimde ki

çalsın ve dursun isterdim zaman ekseninde ki.

Adını koyamadığım bir sürü histi,

daha fazlasını hissetmek elimden gelmedi.

Kuyruğunu kıstırmış insandım ben.

Her çiçeğe ayrı ayrı konmak isterken,

hayatın çelmesine yenik düştüm.

Bir kız çocuk olup gülümsemek,

bir anne olup baş okşamak,

bir sevgili olup ruh okşamak isterdim.

Bitmeyen arzulara sahiptim ben,

benliğimden götürülenlere ithafen;

hep yeniden doğmak kaosa doğru.

Gözümü kapatıp görmediğim gerçeğe yürümek istemedim,

gözümü kapattıysam görmem sandım.

Her kirpik birleşiminde karşımdakini yok saydım.

Tuttular ellerimden,

Göz kapaklarımı yırtarcasına açtı her biri.

Gör ve üzül haline! 

dediler.

Kör olmak istedim.

Bir dünya güzelliğe karşı,

sevdiklerime ağma olmak istedim.

Gör ve silkelen! 

dediler hep birlikte.

Senin kim olduğunu öğren!

dediler.

İşte o an kulaklarım kesilsin istedim.

Tüm sağırlara hainlik edip,

ezgileri reddetmeyi göze aldım

ve seslere sağır olmak istedim.

Gör ve konuş!

dediler hep birlikte.

Nasıl acizsin!

Nasıl kötüsün!

Gör ve konuş!

Nasıl bir soydan geliyorsun

ve nereye gidiyorsun sen?

dediler.

Bu kibirin neye?

Bu öfken kime?

dediler.

Kalbinde hiç mi iyi kalmadı?

Konuş!

O an dilim kesilsin,ses tellerim yırtılsın istedim.

Ben anlatmak nedir bilmem demek istedim.

Tüm jiletleri yutmak istedim.

O an her göz acıdı bana

ve her kalp acizliğimi vurdu yüzüme.

Bütün suretler buruştu önümde.

Takatsiz bedenime ağır geldi söylenen.

Yığıldı bir dehlizin içine.

İşte sen busun!

dediler.

Kim olduğunu gör!

Kim olduğuna kulak ver!

Kim olduğunu anlat ve kim olmadığını anla!

İşte şimdi tüm dilleri kesmek istedim.

Kulaklar bana sağır olsun.

Tüm gözler körlüğe mahkum olsun.

ve ben acının bu kadar gerçek,

gerçeğin bu kadar acı olduğunu

senden öğrendim.

Mabel Matiz’in “Boyalı da Saçların” Şarkısına Güzel Bir Bakış

Bu şarkıyı ilk duyduğumda ilk izlediğimde beni çok etkilemişti gerek şarkıyı seslendiren Mabel Matiz’in ses tonu olsun gerek şarkının içeriği olsun beni çok etkilemişti Boyalı da Saçların şarkının içeriğiyle elimden geldiğince sizin için inceledim ve gördüklerimi de o duyguyu da sizinle paylaşmak isterim.

Klibin içerisindeki en çok bana dokunan duygu yoğunluğu ve hatıralarda yaşanılmış olan bir anı ve belki de bir hayat ve yarın kalmış bir sevgi sevginin içinde olan bir kadın özlediği, sevdiği, gözlerinden hala belli… Başkasını sevmesine rağmen evlendirilen bir kadının iç dünyasına şahit olunuyor. Gözlerindeki akan yaşlarından kalbinin sahibinin olmamasından. Oysa ki ne güzel uğurlamıştı.

Gidip gelmesinin hayalini kurarken işte burada anlamamız lazım hayat bazen her istediğimizi bize vermiyor. Verme şansı tanımıyor… Başkasını sevmesine rağmen o giderken başkasıyla evlenmesi kadar zor olan bir şey tanımadım, bilmiyorum, görmedim kalbinin başkasına ait olduğu zaman başkasıyla yaşamanın ne anlamı kalır.

Klipteki en göze çarpan detay kuşkusuz duygu yoğunluğu, ve olan sevgidir. Bir de istemediği adamla evlenmesidir. Boyalı Da Saçların “boğuluyorum ama ilacı da yok bunun tez gel”. Aslında her şey bu cümlede saklı ve görünmekte…

Klipteki kişinin askere gittiğini ve bir daha gelmediğini görüyoruz…. Kadının kalbi gözü hep onun gelmesinde bir pencere köşesinde bekler duruyor. Bazen insan gelmeyeceğini bile bile bekler durur ve bir umut der belki de çıkar gelir düşüncesidir.

Göremediğin gözyaşı mı, silemedin gömleğinle ya bu sitemi kollarına al yanayım ya ben derdime “denildiği an yürek yaralılığı gönül kırıklığı besliyor bu dizelerde… Belki hepimiz önce öyle düşünmüştür ta ki klibin son sahnesine kadar adamın ölmediği fark ediyoruz yaşıyor ama ölseymiş kadın daha az üzülürdü daha az kırılmış olurdu. Adamın üzülmediğini demiyorum ama kadın kadar olmamıştır. Ömrünü sevmediği adamla geçirmek kadar kötüsü yok….

(Bir incelemenin daha sonuna geldik inşallah beğenirsiniz bir hatam olduysa affola yeni yaptığım için ister istemez olmuştur.)

Şiir Gibi Bir Film: Kelebeğin Rüyası

                                           İyimser mi daha cesurdur kötümser mi ?

2.Dünya Savaşı sıralarında 1941 yılında Zonguldakta geçen film şair Rüştü Onur ve şair Muzaffer Tayyip Uslu’nun belediye başkanının kızları Suzan’a tutulmaları ve iddiaya girmeleriyle başlar.Suzan hangi şiiri beğenirse iddiayı o kazanacaktır.Fakat her ikisinin de çağın illeti olan vereme yakalanmış olmaları Suzan’a giden yolda yollarına taş koyacaktır.Rüştü ve Muzaffer memuriyetlerine ve şiir dolu yaşalarına devam ederken bir yandan da hocaları şair Behçet Necatigil’le hafızalara kazınan diyaloglarda bulunurlar.

                                     İnsanoğlu hocam iyi davranınca çabuk unutuyor…

Dans provasından çıkan Suzan tokalaşmak için el uzatan Rüştü’yü geri çevirir.Dostunun bu duruma içerlenmiş olsa gerek ki Muzaffer sonraları hocası ile gezerken Suzan’la karşılaştığında ona pek de sıcak olmayan bir tutum sergiler.Ve yüreğimize dokunan,akıllara kazınan o sözü söyler:İnsanoğlu hocam,iyi davranınca çabuk unutuyor…

                                        Sen çok güzelsin. Sebepsiz de gülebilirsin.

Rüştü ve Muzaffer Suzan’la tanışır güzel vakitler geçirmeye başlarlar.Rüştü bir yandan yazmış olduğu tiyatro için provalara başlamak niyetindedir ve öyle de olur. Eserinde yer verdiği,maden ocağına inmek isteyen Hatice karakterine Suzan,Mehmet’e ise Muzaffer can verir…Ta ki Suzan’ın babasının Rüştü ve Muzaffer’in verem olduğunu öğrenene kadar.
 
                                   Bir ermiş bir gün rüyasında kelebek olduğunu görmüş.
                          Uyanınca kafası karışmış.Ben mi rüyamda kelebek oldum yoksa
                  bir kelebek şu anda rüyasında ben olduğunu mu görüyor? Diye düşünmüş..

Rüştü Heybeliadaya verem tedavisine giderken Suzan’la Muzaffer birbirleriyle daha fazla zaman geçirir ve hatta Rüştü’nün hayalini,eserinde yer verdiği o deliliği yapmaya cüret eder çok da eğlenirler.Kaderlerinde mi var bilinmez güzel her an yarıda kalır, bit temizliği için soyunması gereken Suzan’ın şapkası kaldırıldığına omuzlarına lüle lüle dökülen saçları her şeyi gün yüzüne çıkarmıştır.

                                                Sen takma kafana Muzaffer
                                                 Senin savaşın sana yeter.

Rüştü Heybeliadaya tedaviye gider hocası Necatigil’le beraber fakat senatoryumdan ne davet almıştır ne de onay. Fakat davetten onaydan daha güçlü bir silahı vardır, kelamı, lisanı, şiiri vardır… Vardıklarında içeri alınmazlar fakat başhekimi görürler, Necatigil başhekime Muzaffer’in çok kıymetli bir şair olduğundan bahseder ve Muzaffer defterini açıp şu çok kıymetli dizeleri yüreğinden koparıp  dile getirir:

“Diyecekler ki arkamdan
                                                   Ben öldükten sonra
                                                   O, yalnız şiir yazardı
                                                   Ve yağmurlu gecelerde
                                                  Elleri cebinde gezerdi
                                                   Yazık diyecek
                                                  Hatıra defterimi okuyan
                                                  Ne talihsiz adammış
                                                  İmanı gevremiş parasızlıktan”

                    Senin varlığın her şeyin tam manasıyla kötü olmasına mani oluyor.
                                   Yoksa senden başka her şey kötü be karıcığım.

Muzaffer senatoryuma kabul edilir ve Rüştü’nün mektubunda da bahsettiği biricik sevdiği Mediha’yla da tanışır. Günler birbirini kovalarken Mediha’nın senatoryumdan ayrılması gerektiğini öğrenen Rüştü ve Muzaffer de kaçar. Rüştü ile Mediha evlenirken Muzaffer Suzan’ın İstanbula döndüğünü öğrenir. Bu sırada her gelen dergiyi hevesle açan, yıllardır şiirlerini dergide yayınlamak isteyen Rüştü ve Muzaffer’in şiirleri Varlık dergisinde yayınlanmıştır. Mediha sürekli ateşlenir hastalıkla savaşır. Ve çok geçmeden sebebi sonradan anlaşıldığı üzere apandisti patlamış, fark edilememiş  ve ölmüştür. Perişan olan Rüştü ve kadim dostu Muzaffer o daracık odaya kapatır kendilerini.. Günlerce yazarlar.. Kağıtlara,defterlere; duvarlara… 17 gün sonra Rüştü de verem illetine ve Mediha’nın hasretine dayanamaz hayata gözlerini yumar..              
                                    
                                                 “Tanrım açamadık içimizi
                                                  Artık buluşmamız mahşere kaldı.

                                                  Ne yelken ne gemi var limanda
                                                  Kaçmak bir uzun sefere kaldı.

                                                  Mercan bir sahildeymiş gemiler
                                                  Bulmak kasvetli günlere kaldı.


Her köşesi şiir kokan bu filmde yer yer kendinizi bulacak, yer yer seyre dalacak, yer yer huzurla dolacaksınız… Cümlelerime son verip iyi seyirler derken… Filmin başlangıcındaki şu dizeleri tekrar etmek istiyorum..
                                                  “….
                                                   Önümde Rüştü ve Muzaffer’in yazdıkları
                                                   Sana onlardan
                                                   Kendine acıyan şikayetnameler gibi
                                                   Yazılmış mektupların birinde
                                                   Belki bahsetmiş olmalıyım
                                                   Ve yahut bende herkes gibi
                                                   Onları tümden unutmuş
                                                   Düpedüz ayıp etmiş olurum.

Bir kitap önerisi olarak Victoria

Evet, neydi aşk? Güllerin arasında esen bir rüzgar, hayır, kanda bir sarı fosforlaşma.

Bazılarınız onu “Açlık” kitabıyla tanıyor olabilir , bugün size bir diğer eseri Victoria’dan bahsedeceğim. Knut Hamsun zorluklarla dolu yaşamına çok sayıda nadide eser sığdırmış. Asıl ismi Knud Pedersen olan yazar, henüz çok gençken yazmaya başlamış, on sekizinde...

Victoria 1920 Yılında Nobel Edebiyat ödülü almış bir roman. Gelelim kitabın içeriğine. Ah Victoria ah diyerek okudum kitabın tamamını. Kitap, ismini romanın başkahramanlarından olan Victoria’dan alıyor. Burada ilginç bir bilgi vermek istiyorum; yazarın kızı da ismini bu kitaptan alıyor. Victoria özünde bir aşk romanı ancak o bildiğimiz aşk romanları gibi değil pek. Bu düşünceye sahip bir ben olamam , bakın Alman bir kitap eleştirmeni ne diyor;

“Günümüzün çok, pek çok eseri zamanla toz toprakla örtülse, unutulsa, Victoria yaşayacak, yarınlarda da genç sevdalıların dostu, sırdaşı olmaya devam edecek…”

Kitap genel itibariyle akıcı bir dile sahip, hangi ara bittiğini anlayamayacaksınız. Kim okursa okusun, mutlaka kendinden bir şeyler bulduğu yerler olacağına inanıyorum . Victoria tabiri caizse imkansızlık üzerine kurulu bir roman. Bir değirmencinin oğlu olan Johannes’in Şatoda yaşayan güzel kız Victoria’ya gönlünü henüz çocukken kaptırmasının öyküsü. Kitap hakkında çok fazla bilgi verip okuma isteğinizi kırmak istemem. Okuyun, hissedin sonra beraber konuşalım 🙂

Kapanışı kitaptan güzel bir alıntıyla bitirmek istiyorum.

“Aşk bir insanı yere yıkabilir, onu tekrar ayağa kaldırabilir, onu yeniden rezil edebilirdi. Bugün bakarsın beni sevmiş, yarın seni, öbür gün onu! Böyle kararsızdı aşk. Koparılması imkansız bir mühür mumu gibi dayanıklı da olurdu, ölüm saatine kadar tıpkı sönmez bir nur gibi parlardı da; ölümsüzdü bu kadar…”

“Babil’in En Zengin Adamı” Kitabından 10 Altın Bilgi

babil'in en zengin adamı kitabından altın bilgiler

Babil, bir dönemin medeniyet ve ticaret başkenti. Bir zamanlar Babil’de dünyanın en zengin adamı olan Arkad adında biri yaşardı. Arkad dostlarına, ailesine ve kendi harcamalarına karşı oldukça cömertti. Fakat mal varlığı hiç azalmıyordu. Onunla aynı yaşta olan dostları ise Arkad’ın bu zenginliğine anlam veremiyordu. Arkad birgün dostlarını etrafında topladı ve onlara zenginliğin altın kurallarını anlattı.

Bende sizler için bu altın bilgileri derledim.

1.Gelirinizin En Az Onda Birini Biriktirin


Her ay düzenli olarak kazancınızın en az onda birini kendiniz ve aileniz için biriktirin. Gelirinizden daha azıyla yaşamayı öğrenin. Harcama bütçenizi oluşturun. Bütçeniz, cüzdanınızı şişmanlatmanız için en büyük yardımcınız olacaktır. Zenginlik bir ağaç gibidir. Bir tohumdan filizlenir ve büyür. Düzenli birikimle beslersen gölgesinde keyif çatabilirsin. Yavaş yavaş gelen zenginlik sahibine zevk ve tatmin verir.

2.Harcamalarını Kontrol Altına Al

Gerekli harcamalar ile arzularınızı karıştırmayın. Geleceğini garanti altına almak istiyorsan bugün senin için öncelikli olmayan şeyleri ertelemelisin. Bir insanın zenginliği cüzdanında taşıdığı para değil inşaa ettiği zenginliktir.

3.Paranız Sizin İçin Çalışmalı

Para çalışkan bir köledir. Ona doğru işi gösterdiğinizde sizin için çalışır. Paranıza çalışması için uygun bir ortam hazırlayın. Akıllı yatırımlar yapın. Kendinize pasif yatırımlar oluşturun. Unutmayın ki siz uyurken paranız bir yerlerde değer kazanmıyorsa zenginlik sizin için uykuda görülen bir rüyadan öteye gidemez.

4.Yatırım Yaparken İşin Uzmanından Tavsiye Alın

Uzun uğraşlar sonucu kazandığınız paralar dakikalar içinde elinizden kayıp gidebilir. O yüzden yatırım yaparken işi bilenden tavsiye alın. Kulaktan dolma bilgilerle hareket etmeyin. Unutmayın, iyi bir yatırımın ilk prensibi anaparanın güvende olmasıdır.

5.Kayba Karşı Hazinenizi Koruyun

Riskin bedeli kaybetme ihtimalidir. Uzun dönemli fakat sürekli bir gelir kısa vadede fakat riskli bir yatırımdan yeğdir. Garantici olun. Geleceğiniz için gelir kaynağınızı garantileyin.

6.Sıkı Çalışın

Kazanma kapasitenizi arttırın. Unutmayın ki kader gayrete aşıktır. Her başarının temelinde arzu vardır. Arzuların güçlü ve net olmalıdır. Ne istediğini bil ve onun için daha sıkı çalış. Bu arzularında gerçekçi olmayı unutma. “Niyet varsa yol bulunur.”

7.Şans Kapını Çaldığında Hızlı Ol

Kitaptaki tabiriyle “Fırsat kendini beğenmiş bir tanrıçadır ve hazırlıksız olanlarla vakit harcamaz.” Oturup şansın gelmesini bekleme, kalk ve harekete geç ki şans kapını çaldığında şansı değerlendirecek gücün ve bilgin olsun.
Fırsat kapına geldiğinde onu fazla bekletme çünkü iyi şans çoğu zaman fırsatı takip eder. Beklemek ve harekete geçmemek başkasına fırsat verir.

8.Borç Verirken İyi Düşün

Dostlarına ve akrabalarına sırf onları sevdiğiniz için borç vermeyin. Onları tartın, parayı ne için istediğini sorun. Borçla borç kapatan insandan paranızı gelir alırken oldukça zorlanırsınız. Yeni bir iş girişiminde bulunacak olan arkadaşınız sizden borç isterse, onun kuracağı iş hakkındaki bilgisini ölçün, Çünkü o kazanmadan sizin borcunuzu ödeyemez.
“Arkadaşına yardım etmek istiyorsan, arkadaşının yükünü kendi üzerine almayacak şekilde yapmalısın.”

9.Az Dikkat Büyük Bir Pişmanlığa Yol Açar

Bir işe girişirken o işi tüm detayları ile inceleyin. Üzerinde durmadığınız küçük detaylar daha sonra canınızı sıkabilir.

10.Dolu Bir Cüzdan Özgürlüktür

Para beraberinde güç ve saygınlığı getirir. Bizleri özgür bir insan olarak tanımlayan şey dolu cüzdanlarımız. (Babil’de köleler para kazanarak özgürlüklerini satın alabiliyordu.)
“Eğer bir adam köle ruhluysa doğuştan ne olursa olsun köle olur.”


Mezopotamya’da yapılan kazılarda çıkarılan kil tabletlerde bu altın bilgilere ve ticarete dair belgeler bulundu. Bu yazıları çeviren Arkeolog Alfred H. Shrewbury şaşkınlığını şu sözlerle dile getiriyor

Geçmişin uzak diyarlarında Arap geceleri gibi romantizm ve maceradan bahsetmesini bekliyorduk. Dabasir diye birinin borçlarını öderken yaşadığı sorunlardan bahsediyor olması dünyanın son beş bin yıl içinde fazla da da değişmediğini gösteriyor.

Alfred H. Shrewbury


Babil, çölün ortasında gerçek olan bir vaha. Kurak fakat verimli topraklarını üstün mühendislik yetenekleri ile yeşerten bir şehir devleti. Yazılı tarihe göre ilk mühendisler onlar. Bu şehrin zenginliği yüksek savunma duvarlarının arkasındaki insanların çalışkanlığından geliyordu. Sizler de, kendinize Arkad’ı örnek alarak cüzdanlarınızı şişmanlatabilirsiniz.

Kırık Olsa Duramazsın Da

Kolun bacağın kırılınca duramazsın da,
Kalbin kırılınca nasıl duruyorsun?

Uzm. Psk. Bilge KOL

Sahi bu soruyu, bu satırları okurken ya da yazarken mi kendime soruyorum bilmiyorum. Siz biliyor musunuz?

‘Kırık olsa duramazsın.’ Kolun bacağın kırık olunca duramazsın da için kırılınca, üzülünce, öfkelenince, utanınca nasıl durduruyorsun kendini?

Zor mu geliyor hissetmek, nasıl zorluyor, neler oluyor? Kolunu bir köşede bırakıp gidemiyorsun da duygularını nasıl kestirip atıyorsun? Bu soruları cevaplama fırsatı vermeyi öneriyorum cesurca ya da korkakça. Nasıl olursa olsun…

‘Duyguları yaşamaya izin vermeliyiz.’ değil o. ‘Duygular varlıklarıyla bizim yaşamamıza izin veriyor.’ sırayı karıştırmamak lazım.

Bazen kendimize vereceğimiz hesaplar ilk adımda acıtır ama acıtmadan iyileşmek ne mümkün…

Hayatında gerçekten senin yanında olan tüm insanların listesini yapsan, ismin o listede olur muydu?

Bugün kendime dürüst olacağım… Peki ya sen niçin duruyorsun?

Gökyüzümü Çaldılar Çocuk

Gökyüzümü çaldılar çocuk
Yüreğimi aldılar göğe kaldırdılar
Kalbimi hüzün kapladı usuldan
Gözlerimi ise yaş..
Ahüzar oldum, vuslata düştü gemim
Yavaş yavaş yürürken
Önümü göremez,
Hayalimi düşleyemez oldum
Koca dalgalı denizler misali
Vurdum dalgamı en yoksun sahile
Vurdum gönlümü sessiz taşlara
Vurdular kuşumu vakitsiz bir akşamüstü..

Ayak izlerimi çaldılar çocuk,
Güneş gözlerini kısarken ufuktan
Bir saba yeli geldi amansızca
Ayaklarım yerden kesildi
Anladım ki yine misafirdik bu sofrada
Güllük gülistanlık içimize
Birkaç beste yazıldı sevmelerden
Ahu figan etti yüzüm, ellerini aradı
Oyuncağının peşine düşen çocuk gibi
Aradı durdu kulağım senin sesini
Nefesim aradı o oksijeni
Nefesim…

Sade Şiir

Sadelikten yana ne varsa hayatımızda
Hepsi bıraktı üzerindekileri rengarenk bulutlara
İnsanlarda bıraktılar
Çocukluğun masum afacanlığını
Onlarda, yüzlerine tükürtme görevi üstlendiler
Mesela bin parça olmuştu bir insanın kalbi;
Huysuz, yalan, aksi…
Bir tek onda kalmıştı iyi huyluların başkentliği
Onda yönetilirdi bizim bekçisiz medeniyetimiz
Zamanda akıp gitmişti
Sadeydi şiir, bir tek insana akıl ermemişti

Hayır Delirmedim, Heves Konuştu

Absürt röportajlar yaptığım bu serinin şimdiki konuğu heves. Keyifli okumalar.

Ben: Kimsin, nesin?
Heves: Zamanın başlangıcından beri ilk an, her yeni başlangıçta ve atılan her adımda içinde hissettiğin o kıpırtıyım.

Ben: Neden kursakta kalmakla meşhursun?
Heves: Kalmışsam bir yerde ya yol bitmiştir, ya dönüşü yoktur. Bazen daha güzeli olması için kalırım orada. Bazen de yanlıştan döndürmek için. Genel olarak kalırım. Heves ettiklerine bir bak diye belki.

Ben: Boş yere mi o hevesler yani?
Heves: Her pencerenin manzarası farklıdır, her yol farklı yere gider ve her kapı başkaya açılır. Bakıp da gördüklerimiz farklı. Cevaplarımız da hiçbir zaman aynı olmayacak.

Ben: Bu acele neye?
Heves: Gelip geçiciyim ben. Acele etmeyi severim. Zorlamam pek.

Ben: Çok çabuk tükenip bitişine ne demek istersin?
Heves: Ben anlık olarak var olurum. Hevesle başlayıp hedefe dönüşürsem bir sonuca varmış olurum. Bir hevesle başlayıp diye giden hikayeleri sizlere dinletebilmek için tüketiyorum kendimi..

Ben: Bir hayalin var mı?
Heves: Kursak dediğiniz o yerde sıkışıp kalan çok heves var. Unutulup giden. Sizler gibi ben de unutabilmeyi çok isterdim.

Ben: Kursaktan bahsettin, nasıl bir yer orası?
Heves: Bir sergi. Heves koleksiyonu yaptığım özel bir alan. Bolca hayal kırıklığı, hüzün, ayrılık var. Saflık ve masumluk da var. Bir kere kaldı mı kursakta, düğümlendi mi boğaza hapis kalıyor burada. Sonsuzluğa uzanan sonsuz bir sergi. Gezmek istemeyeceğiniz türden bir yer..

Ben: Benim de hevesim bitti her şeye karşı..
Heves: Kursakta bu cümleyi kurduktan sonra heves edilen şeylere özel bir bölüm var….

Ben: Bu bir hayli üzücü oldu.. Sorularımı cevapladığın için teşekkürler. Son sözlerini alabilir miyim?
Heves: Kursakta kalan her hevese üzülünmez. Bazı heveslerin yeri orası olmalıdır. Bunu kabullenince hayatınız kolaylaşacak. Fakat gerçekten güzel bir hevesiniz varsa tutunun, kursak pek kalabalık bir yer. Hevesinize tutunun ve onu sıkı sıkıya tutun.

Hayal ama Gerçek

İcbar kılıçların gölgesinde, 
Kalkanın ardında mahcûbiyetim.

Arzularımla hoş bir hasbihal,
Biri cinayete kurban gitmese ne âlâ.

Sükûta doygun semâda, 
Söz kesmeyen kibarlık âbideleri,

Gecenin sonunda peydâ beliren evlatlar.
Kamburumun en gözde sokağı, 

İşlemesiz bembeyaz dantel yüzmeleri, 
Ezberimde çoğu nazarın nefisleri, 

Duruca sûretlerin önümde titreyişi,
Bu benim, benim bu derdim. 

Onca masaya cülûs-u ihtimamım,
Onca geceye izdivâcım bu. 

Seher ne koyacak soframa ?
Zîra, nisyânı doyurmak kolay olmasa gerek.

 

Sözde sözlerimin birine kandım bu gece,
Sen gibi oldum biraz,
Hayal ama gerçek. 

5 Aralık 1934 Kadın Hakları Günümüz Kutlu Olsun!

 Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak için başlattığı bu hareketin ilk adımlarını  ve liderliğini Olympe de Gouges’e borçluyuz. Olympe de Gouges 1789’da Fransız Ulusal Meclisi’nde okunan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde geçen “homme” kelimesinin (insan) sadece erkeği kastetmesinden yola çıkarak 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayımlar. Bu insanlık tarihindeki ilk kadın hakları bildirgesidir.

“Adam, sen, adil olabilir misin? Sana bu soruyu bir kadın soruyor. En azından bu hakkı ondan alamazsın. Söyle bana, benim cinsimi baskı altına alan, kendinden menkul iktidarı kim verdi sana? Gücün mü? Yeteneklerin mi? Yaratıcıyı hikmetinde tanı. Yakınlaşmayı ister göründüğün doğanın ihtişamı içinde şöyle bir yürü ve eğer cesaret edebilirsen, senin baskıcı egemenliğine kaynak oluşturabilecek bir örnek bul. Hayvanlara git, elementleri araştır, bitkileri incele, evet, doğanın işleyişine bak ve eğer sana bunun için gerekli araçları gösterirsem, kanıtlarımı kabul et. Eğer yapabilirsen, doğanın düzeni içinde cinsleri ara, araştır ve karar ver. Onları her yerde, herhangi bir ayrım olmadan birlikte görebilirsin; onlar her yerde uyumlu bir topluluk olarak bu ölümsüz şaheseri yaratmak için çalışıyor.Yalnızca erkek, istisnayı kendisine kural edindi. O, alışılmadık biçimde, kör, bilim cephesinden de destek alarak ve dejenere olmuş bir biçimde, aydınlanma ve aklın yüzyılında görülmedik bir bilgisizlik ve despotizmle, bütün entelektüel yeteneklere sahip bir cinsi boyunduruk altına almak istiyor. O, devrimin getirdiklerinden yararlandığını iddia ediyor; daha fazlasını söylememek için, eşitlik hakkını öne sürüyor. “

Her ne kadar tüm ülkede ses getirip farkındalığı arttırsa da Gouges’in 45 yıllık mücadelesi ne yazık ki giyotinle son buluyor. Dünya kadınlarının günümüze gelene kadar verdiği tek mücadele bununla da sınırlı kalmıyor. 8 Mart 1857 yılında ABD’nin New York kentinde çok ağır ve insanlık dışı çalışma koşullarına protesto olarak haftalarca grev yaptılar. Bundan sonra Danimarka’nın Copenhagen kentindeki Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda bu günü baz alarak Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün yılda bir kez kutlanması önerildi ve oy birliğiyle de kabul edildi.

19. yüzyılın sonlarında bu konuda büyük adımlar atıldı ve kadınlar hayatın her alanında yavaş yavaş tanınmaya başlandı. Kadınlar ilk olarak 1776 yılında Amerika’nın New Jersey eyaletinde seçme hakkını elde ettiler; ancak bu hak 1807 yılında geri alındı. 1871 yılında da Paris’te verilen hak aynı yıl içerisinde tekrar geri alındı. 1906 yılında Finlandiya kadın vatandaşlarına seçme ve seçilme hakkı tanıyan ilk Avrupa ülkesi oldu.

Türkiye’mizdeyse Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakları ile ilgili çalışmalar cumhuriyetin ilanından önce başlamış ve Ulu Önder’imizin “Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!”  sözleriyle ima edilmiştir.

Batılı ülkelerin pek çoğundan önce 1930 yılında bir dizi yasa ile önce belediye seçimleri ardından muhtarlık seçme ve seçilme hakları 5 Aralık 1934’te yasa değişikliğiyle kadınımıza tanındı.

Bu tarihten sonraki seçimlerde meclise 400 milletvekili içinden 18 tane kadın milletvekili girebildi. Yani meclisin %4.5 ‘unu kadınlar oluşturdu. Önde başladığımız bu yarışı maalesef ki aynı hızla devam ettiremedik. 90 yıl sonra meclisimizdeki kadın oranı ancak %17’lere çıkabilmiştir ve maalesef kadın milletvekili oranında Avrupa’daki 37 ülke arasında sondan 3. olarak yer alıyoruz. 

Toplumun yarısını oluşturan biz kadınların saf dışı bırakıldığı veya dikkate alınmadığı herhangi bir çalışmanın başarıya ulaşma şansı söz konusu bile değildir. Biz kadınlar olarak bunun farkındalığına varıp çevremizde bunun tersini ima edecek herhangi bir davranışa göz yummamalıyız. Yazımı Atatürk’ün “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.” sözleriyle bitirmek istiyorum… 5 Mart Kadın Hakları günümüz kutlu olsun.

Sahipsiz Özgürlüğe



Kâh cami avlusu kâh parmaklıklar ardından,
Arşı görmek mümkün olmadı güneşin karanlığından.
Çalındı umut ışığı, çalındı gökteki yıldızlar.
Dikenler kanatlandı kaf dağının yadından.

Güllerin budakları sardı gönülden dağları.
Nefret kustu göğe kasvetin ağyarları.
Fecrin karanlığı bulutlara sevdalandı.
Rahiyan yağdı yeryüzüne, söndürdü hazanları.

Eskiler Çekiyor Canım

Sobanın üstünde dizilmiş kestaneler
Evi sarmış yine sıcak yemek kokusu
Babamın eve gelirken aldığı
İki ekmek bir kilo portakal
Bekliyor yemek için soyulmayı
Hatırı hâlâ sırtımda yazılı
Annemin nasırlı ellerinden çıkmış kırmızı kazağın
Ellerimin, içinde kaybolduğu avucuyla
Okşuyor yeni yıkanmış saçlarımı
Damağımda ise tarçınlı bozanın tadı
Televizyonda Şahane Pazar
Kalabalık evimizde gülüşmeler, kahkahalar
Özleyeceğimizi bilmediğimiz günlerde
Tatlı bir ödev telaşım var
Sobada demlenmiş çayın fokurdayışı
Bir denizin köpük köpük dalgalanışı
Zemheride amansız kar yağışı
Durmadan devam ediyor
Dışarıda beyaz bir manzara
Adımızın baş harfini yazıyoruz camlara
Gündüz yaptığımız kardan adam
Çoktan devrilmiş yola
Üşüdüğüm
Anneme sokulup uyuduğum
O güzel gecelerin soğuğu
Kabukları yanmış portakalın kokusu
Babamın duvardaki gölgede yaptığı kuşu
Anımsıyor özlem dolu kalbim
Şimdi çocukluğum hasret kokulu bir rüzgar
Saçlarımı uçuşturarak geçiyor gözlerimden
Ufalanmış anılarım zihnimin dehlizlerinde
Kulaklarımda çalan hep aynı şarkı
Hiçbir şeyde yok eskilerin tadı
Rüyalarımsa çoktan sızmış yer yatağına
Bir ninninin hasreti kaçırıyor uykularımı
Kollarım annemin sıcaklığına muhtaç
Saçlarım, ellerine
Dünlere çeliniyor aklım
Artık eskiler çekiyor canım

Nefret Yerine Sevmeyi Sevdirmek

Bir canlı olarak bizlere verilen “İnsan” sıfatını ne kadar hak ediyor ve bunu ne kadar idrak ediyoruz? Ya da ne kadar insan olabiliyor, ne kadar insan kalabiliyoruz?
İnsan olabilmek bir sıfatın çok çok ötesinde bir eylemdir. Çocuklarımızı yetiştirirken öncelikle her bir canlıya koşulsuzca saygı göstermeyi ve sevmeyi öğretmeliyiz. Bunları öğretebildiğimiz zaman bir insan yetiştirmeye başlamış oluruz. Eğer içine sevgi tohumu ekilmemişse, saygı nedir bilmemişse bu canlıya bu sıfatı vermek ne kadar doğru olur bilinmez. Nefretle büyütülen, nefretle beslenen bir insanın kendisine ve başkasına ne saygısı ne de sevgisi olur. Hayatını bir bataklığa çevirir, nefretle bakar, nefretle söyler, nefretle yaşar ve heba eder ömrünü. Ve kendisiyle birlikte çevresindekileri de iter o bataklığa.
Şu cümleler ne de güzel özetlemiş bu durumu;
“Kitapsız, çiçeksiz, hayvansız, vicdansız, doğrusuz insandan uzak dur.
Umudu öldürüp, nefreti toprağa dikmek isteyenden uzak dur.
Hayatı sadece ideoloji ve düşünce olarak görenden uzak dur.
Mutlu olmanı, sorgulamanı, düşünebilmeni kendilerine yapılmış bir tehdit olarak görenlerden uzak dur.
Kendilerine duydukları yabancılık yüzünden karşısındakini kötü bilenlerden uzak dur.
Nefreti evinin kapısına koyan, artık her dışarı çıktığında avucunda nefret taşıyanlardan uzak dur.
İnsan hayatına olan saygısızlığı bir övünç madalyası gibi, gurur mekanizması gibi görenlerden uzak dur.
Kelimeleri özenle seçmeyen, her cümlesi biat olan, her sözcüğü toz olandan uzak dur.
Sesinin tonu kalbinin tonundan çok olanlardan uzak dur.
Çünkü neye çok yaklaşırsan, neyi çok biriktirirsen ona dönüşürsün.”*

Bahçeni bir gülistan ya da bir bataklığa çevirmek tamamen senin elinde. Nefret tohumları yerine, sevgi tohumları ekelim bahçelerimize.
Ayrıştırmadan, sınıflandırmadan ve ne olursa olsun sıfatlandırmadan saygı gösterelim ve sevelim. Bir çiçeği sevelim, kırmadan, incitmeden ve koparmadan tüm doğallığı ile. Bir hayvanı sevelim, kendi yavrumuzu sever gibi candan ve şefkatle. Ve bir insanı sevelim, onu tüm sıfatlarından tenzih ederek, düpedüz sadece o olduğu için.
“Sevgisiz bir insan, susuz kalmış bir çiçeğe benzer. Solar, kurur ve toprağa karışıp yok olur gider.”
Bir gün bizlerde toprağa karışacağız ve geriye bizden kalacak olan, insanlara ne hissettirdiğimiz, ne yaşattığımız olacak.
Ya sevgi ile anılacağız, ya da nefretle.
Nefret yerine sevmeyi, sevdirmeyi ve sevgi ile anılmayı isteyenlerden olmak temennisiyle.

*Bazı Yollar Yalnız Yürünür – Özgür Bacaksız