Bir sarsıntıdan bahsediyorlar,
Yüreğimin, kalbimin merkezinden.
Orası payitaht
Gerçi,
Senin olduğun her yer payitaht.
Kalbim ve ödüm yarışıyor
Çırpınmakta.
Bir sarsıntı hem yeri hem yüreğimi.
Gideriz su kenarına balığa,
İntihara gelir balıklar
Senin koynuna.
Bak gittiğin yerlere
Dayanamıyor senin gelişine
Güzelliğine, alımına, çalımına.
Yer yerinden oynuyor
Ayrılığa ramak kala.
Salarız uçurtmayı semaya,
Kuşlar av olurlar uçurtmana.
Kanat çırpar kaçırırlar seni
Bulutlara.
Geceleri ay büyür yaklaşır sana,
Kayar yıldızlar sana kavuşmak
Ümidiyle.
Kuzey yıldızı yönünü şaşırır
Gözün çarpsa gökyüzüne.
Bedenim tekler
Bir defa gülüşüne.
Kaç defa istedim
Bir kuş, ay, güneş, yıldız olsam
Dönsem sana yüzümü
Doyana kadar baksam.
Bir gelinlik kız olsan,
Kızarsa hayadan yanakların.
Bir yudumluk su olsam,
Senin çeşmenden aksam.
Bir meltemlik yel olsam,
Senin pencerene çarpsam.
Bir günlük kelebek olsam,
Bir dokunuşunla
Ellerinde can versem.
Sen bir gülsün
Keşke bülbülün olsam.
Seni koruyan diken,
Koklayan duyu olsam.
Ah bir sen varsın
Yanında da ben olsam.
Gözyaşlarım senin için tebessümlerimde
Sevincim de seninle hüznümde
Güzel şiirde de sen kötüde de
Baktığım her yerde sen
Umudum da sen tükenmişliğimde.
Şu kalbin kilit, anahtar bende
Diğerleri çilingir, açana kadar.
Şu kalbin payitaht, sarayı benim
Diğerleri cuntacı, koltuğa kadar.
Şu kalbim ölüm, Azrail sensin
Diğerleri intihar, ölene kadar
Şu kalbim yaşam, kaynağı sensin
Diğerleri heves, alana kadar.
Bak gözüme gör kalbimi
İçimde ne savaşlar var
Ne sehitler ne devrimciler.
Hisset kalbimi bak gözüme
Bebeğinde sen varsın,
Yaşında aşkımız.
Bu haftanın müziği büyük üstat Neşet Ertaş‘tan geliyor Ah Yalan Dünya…
Neşet Ertaş, (d. 1938, Çiçekdağı, Kırşehir, Türkiye – ö. 25 Eylül 2012, İzmir, Türkiye), Türk halk ozanı ve halk müziği şarkıcısı.
Neşet Ertaş, ilkokula gittiği yıllarda önce keman, sonra da bağlama çalmayı öğrendi. Babası Muharrem Ertaş ile birlikte yörenin düğünlerinde sazı ile türküler söylemeye başladı. Ertaş, etkilendiği tek kişinin babası Muharrem Ertaş olduğunu söyler. Bu durumu şu şekilde ifade eder; “Babamla ben aynı ruhun insanlarıyız.” Türkülerinde yoğunlukla aşk temasını ele almış.
Neşet Ertaş halk tarafından çok sevilen bir halk şairi, ama bizler en çok halk ozanı Neşet Ertaş diye hitap ederiz. Kopuzla türkü söyleyen en eski Türk şairleri. Osmanlı döneminde halkı şairleri için kullanılırdı.
Ah, yalan dünyada, yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada
Eski olan her şey kulağa hoş geliyor. Maneviyatı, yüklediği anlam, duygu yoğunluğu her şeyi hissettirecek güzel türküleri var Neşet Ertaş’ın, kendisinin türküleriyle birlikte çok da güzel şiirleri bulunmakta insanın içine işlenen anlam yüklü…
Sen ağladın, canım, ben ise yandım
Dünyayı gönlümce olacak sandım
Boş yere aldandım, boşuna kandım
Rengi gözümde solan dünyada.
Ne güzel demiş Neşet Ertaş “Dünyayı gönlümce olacak sandım” oysa hepimiz de öyle sandık, öyle yaşadık. “Boş yere aldandım, boş yere kandık. Rengi gözümüzde solan dünyada.”
“İnsan gitmekten, dünya kalmaktan ibarettir..”
Ünlü saz ustası Neşet Ertaş, geride bıraktığı eserlerle, dilden dile dolaşan türküleriyle milyonların sevgilisi olarak aramızdan ayrılmıştı.
Mekanın cennet olsun büyük usta halk ozanı Neşet Ertaş; güzel bir insan geldi geçti bu dünyadan. ??
Annemin Yarası, 2016 yapımı dramatik bir filmdir. Filmin yönetmeni Ozan Açıktan‘dır. Filmin çekimleri Türkiye başta olmak üzere Makedonya, Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Sırbistan’da gerçekleştirilmiştir.
Annemin Yarası filmi, yetimhanede büyümüş olan Salih’in ailesini aramasıyla başlıyor. Salih ailesini ararken annesi hakkındaki çok çarpıcı bir hikâyeyi daha öğreniyor. Bosna savaşının sonuçlarına kurban gittiğini anlıyor.
Bu savaş sırasında Salih’in annesi olan Nerma’ya bir asker tecavüz etmiştir. Salih bu tecavüzün sonunda dünyaya gelen bir çocuktur. Nerma bu tecavüz sonucunda büyük bir yıkım yaşamıştır. Kullandığı ilaçlar yüzünden de ne Salih diye bir çocuğu olduğunu ne de tecavüze uğradığını hatırlamaz. Ama doktorun verdiği ilaçları kesmesiyle beraber gerçekler Nerma’nın yüzüne bir tokat gibi çarpar.
Salih bu durumu öğrendiği zaman annesine tecavüz eden o askeri bulmak için yola çıkar. Önce askerin ismini öğrenir ve daha sonra tüm o isimdeki kişilerin yanına gider, o kişiyi bulur da. İzlediğimde o askerin bir zamanlar nasıl bu kadar cani olduğuna inanasım gelmemişti. Eminim ki sizler de izlediğinizde bana hak vereceksiniz.
Film, savaş sonrası travmaları anlatması bakımından insanın ister istemez içine dokunuyor. Ben kendi adıma bu filmi izlemeye başladığımda bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim, ama sonrasında gördüm ki filmi izlemekten çok yaşamış gibiydim.
Dalın sevdalara…
Bir Nazım olun mesela,
Piraye için yanan,
Vera’ya tapan.
Dalın hayallere,
Bir Piraye olun mesela,
Nazım için kalbi atan,
Arkasına asla bakmayan.
Ya da bir Vera olun,
Adı kayışlara kazınan.
Kimine yara, kimine vuslat olan.
Bir iz bırakın kalemlere,
Gelecek boş karelere.
Vera da Nazım,
Nazım da Piraye .
Piraye de harabe.
Kimi yüreklerde unutulmaz bir darbe.
Bir miras olsun, aşkı arayan nesillere.
Mücadeleye inanın ve mutlaka aşkı tadın.
Gelmeyecek olan sevginin,
Yasını tutmayı bırakın.
Ve geçmişe bakın.
Bir adı kaldı Nazım’ın
Bir de acısı Piraye’nin.
Umuda kurun saatinizi.
Vuslata ermek yakın…
Omuzundakileri taşıyamayan ben miyim? Nasıl olur, oysaki senelerdir bunu yapıyorum. Bugünü mü buldu dökülecekleri? Uzun bir yolculuğa çıkıyorum, döndüğümde kendime biriktirmiş mektuplarım olacak. Benden bana, umarım hâlâ sana dair olan her şeyi seviyorsundur.
Kollarımı açmış gökyüzünü selamlıyorum … Salıncak, sen çocuklara verilmiş bir nimetsin derken midemdeki bulantılarla iniyorum. Ne kadar büyürsem büyüyeyim bu huyum geçmedi. Belki bulantı değil de midemdeki kelebekler ayaklanıyordur. Bir çocuk salıncakta bu kadar heyecanlanmaz derdi annem, bence de öyle olmalıydı. Kelebeklerim hayatım boyunca benden gitmedi. Belki sevmem gerekiyordu ama bunu öğrenememiştim. Yahu öğretmenin aferin dedi diye de heyecanlanmazsın değil mi? Elim ayağım birbirine dolaşırdı, bugün hâlâ çok sevdiğim insanlarla buluşurken de böyleyim. İçim içime sığmaz, akşamdan düşünür dururum yarının nasıl olacak diye. İçimdeki heyecanım hep böyle kalsın istedim benimle, öyle de oldu. Bugün onun sayesinde kendimi fark ediyorum. Koşmam gerekiyor, mide bulantıma rağmen salıncağa binmem gerekiyor, bir şeylerin mükemmel olmasını bekleyemem. Çünkü hayat benim mükemmel olacağım kadar uzun değil. Ben, ben olduğum için güzelim. Beni herkesten farklı kılan heyecanım. Şimdilerde değiştin biliyorum. Artık kendini sevmeyi öğrendin belki de kendin olmayı. Uzun yolculukların zorlu geçer. Şimdi önünde kocaman yirmiden sonrası var, kollarını aç ve gökyüzünü selamla. Kelebeklerin seninle.
Benden, bana. Umarım gittiğin her yolda kelebeklerin seninle olur. Kendinden vazgeçme, çünkü sen böyle çok güzelsin. Eğer hâlâ bir şeyler heyecandan için elini ayağın titriyorsa onu herkesten gizle. Çünkü dünya bunu kabul edecek kadar güzelleşemedi. Kendine yetebil.
Benden, bana. Sana biriktiriyorum. Kendine çok iyi bak.
Merdiven altlarında buluşurduk seninle, apartmanın kapısı hiç açılmasın, birileri bizi hiç yakalamasın isterdik. Kışın beraber üşürdük, bu his de eksik kalmasın diye yapardık bunu. İkimiz de bilirdik bir gün yaşlanacağımızı, çoluk çocuğa karışamayacak olmamıza rağmen evin bir köşesinde çocuk odamızın yerini alacağını. Bir oğlan ve bir kız çocuğu vermişsin gibi öpmüştüm seni evlendiğimiz günün ertesi ve bir ömür devam ettim bu şekilde öpmeye, binlerce çocuğumuz oldu, onlar da çoluk çocuğa karıştılar ve uçup gittiler bu evden. Bu evin kapısından giren sadece sen ve ben kaldık. İlk girdiğimiz günü hatırla şimdi; heyecandan elimiz ayağımıza dolaşmıştı, balkonda birkaç dakika sarıldık birbirimize, sonra sırasıyla her odada, ardından da tüm caddelerde ve sokaklarda saat fark etmeksizin. Bazı akşamlar ise çay demlerken eskileri yâd ettik seninle, elin yanar diye ben koydum hep çayı. Tüm iş telaşesinden ve tüm kalabalıklardan senin hayalin ile sıyrılıp ulaştım sana. Televizyonun sesi asla senin sesini örtecek kadar açılmadı. Hep beraber yaptık kahvaltıyı; bazen hastane odasında poğaça simit ile, bazen bir çorbacıda, bazen ise bizim evimizde, hep de senin ellerinden. Yıllar yılları kovaladı, ben çay dökmeye devam ettim, ellerim de titrer oldu sen çay bardağını titretirken. Bastonlar odamızın baş ucunda yerini aldı, ben yine de senin elini tutmaktan hiç vazgeçmedim. Beraber vapura bindik İstanbul’da, beraber simit attık martılara, ardından gözümü kapadım birkaç saniyeliğine, açtığımda yine bir vapur dolusu kadar insan vardı yanımda, lakin ne bir kuş ne de bir martı vardı etrafta. Elimde de simit yerine bir kürek vardı, toprak atıyordum istemsizce bir kefenin üzerine, etrafta seni arar oldum, yıllardır her şeyi beraber yapan biz, yine bir olup toprak atalım istedim bu zavallı ölüye. Sonra aklıma çocukken buluştuğumuz merdiven altı geldi, gözümü kapadım hemen, oraya dönelim diye, tekrar köşe başında sen belir, soluğu merdiven altında alalım diye, olmadı. Gözümü açtığımda yine kürek ileydim, yine toprak atıyordum ve yine seni göremiyordum. Bu sefer ağlıyordum, hem de hiç ağlamadığım kadar. Kapattık üstünü, son kez toprak attım üzerine, mezar taşınla bakıştım biraz, yüzünü arar oldum, birkaç saat orada öylece oturup yüzünü aradım. Herkes gitti, ben yine orada sabah ettim akşamı, sen yine yoktun. Oysa nefes alsan, bu dünyanın herhangi bir yerinde var olsan izin verir miydin bana, bir gece vakti mezarlığın tekinde olmama, ıssız bir yer olan bu mezarlıkta tek başıma kalmama? Vermezdin işte, ama yoktun sen. Çıktım gittim mezarlık kapısından, eski apartmana gittim hızlıca, rastgele zillere bastım, sonunda birisi açtı kapıyı. Buraya sensiz hiç girmemiştim, merdiven altına oturdum usulca, yine seni bekledim, ilk günkü heyecanıma ulaşamadım bu sefer, o seninle ilk kez yalnız kaldığım an oluşmadı kafamda, hiç yalnız kalmamıştım merdiven altında, şimdi sen nasıl yalnız kalırsın toprak altında? Nefret ettim bu yüzden merdiven ve toprak altlarından ben, ikimizi ayrı düşürdüler diye.
Merdiven altlarında buluşan bir çift varmış diye yazsın şimdi kitaplar ve kadın toprak altına girdiğinde erkek nefret etmiş merdiven ve toprak altlarından. Adam bir daha asla uğramamış merdiven altlarına ve yakmış kendisini doğmamış çocuklarına ait çocuk odasında. Küle çevirmiş aciz bedenini, girmek istememiş toprak altına, olur da görür diye sevdiği kadının cansız bedenini, tekrardan ölür diye toprak altında.
Edremit’in gelini kınalamış elini Sarmaya doyamadım o incecik belini Hoştur cilvesi cilvesi elmaslı fesi
Bu türküde ne bulduğumu anlayamadılar sevgili okuyucu tıpkı neden çantamda şiir kitabı taşıdığımı anlayamadıkları gibi.
Şöyle diyordu Kelebeğin Rüyası filminde: “Bir şair, şiirden anlamayan birisiyle şiirsel bir ortamda uzun süre kalırsa şiirden kesilir.”
Bıkmadan anlattık ne bulduğumuzu şiirde, türküde, kalemde. Kimi anladı kimi anlamadı. Bizlerse artarak büyüyen bir aşkla düştük peşine kaçırdığımız bir dize varsa bulmak için. Adı bilinmedik hiç bir şair kalmasın diyeydi tüm çabamız. Bir şiire konu olan artık yaşanması imkansız aşkları içselleştirmekteydi belleğimizin en büyük fonksiyonel girişimi. Çünkü bizler bir sevgilinin saçının kokusundan önce bir kitabın sararmış sayfasının kokusunda bulmuştuk kendimizi. Ve öyle öyle sevdik sonra bir kadını, bir adamı, bir çocuğu. Hal böyleyken bizlerin ince işlenmiş nakış misali ilgimizi, sevgimizi, ironilerimizi kaldıramadı günümüz gençleri. Düşünsenize kelime dağarcığı 120 olan bir kişinin karşısına geçip de, ‘Sevgilim ben sende imkansızlığı seviyorum ama asla ümitsizliği değil.’ diyorsun. Bakıyor sadece. Şimdi diyeceksiniz ki sen de kelime dağarcığı yüksek insanlarla konuş.
Aşk olsun arkadaşlar, etrafımızda Ahmed Arif’ler, Nazım Hikmet’ler, Oğuz Atay’lar, Cemal Süreya’lar vardı da biz illaki başkasını mı seçtik. İnsan çevresinden ibarettir diyordu bir yazıda. En sık görüştüğümüz 5 kişinin ortalamasıymış bizim de kim olduğumuz. Hep diyorum ya, şansımıza böyle bir devre denk geldik. Metropollerde büyüdük, tüm dünyayı gezdik cebimizde Nazım kitabı vardı. Türlü markalar giyerek gittik en özel davetlere, istek bir şarkı söyleyin dediklerinde dilimde hep türkü vardı. Hep öyle zamanlarda ‘ Acaba bir sahil kasabasında doğsaydım bundan seneler seneler evvel. Teknoloji böyle güçlü değilken, sosyal medya yokken, bir kadın ve bir adam birbirlerine yetebiliyorken bir ömür, nasıl hissederdim?’ diye düşündüm.
Biliyor musunuz? Düşünmesi bile güzel.
Ve itiraf etmeliyim ki ne zaman meditasyon yapmaya niyetlensem; yalın, sade, içinde kitapların olduğu bahçesi denize açılan bir balkon hayal ediyorum. Ve evet arka fonda bu türkü çalıyor. Edremit’in Gelini. Seslendiren sanatçılardan en sevdiğim yorum Mustafa İpekçioğlu’na ait.
Koşturmacadan, birbirimizle yarışmaktan, hissizlikten uzak
Sarıp sarmalandığımız, ve içiNizdeki en üretken hücrelerin çağladığı bir ömür yaşamanız dileğimle sevgili okuyucu.
Mutlu kalınız.
Şimdi kanadı kırık bir kuş özgürce dans etmeyi beklerken, gökyüzünden uzunca bir zaman mahsur kalmış kanatları, hafif bir rüzgarla bile umuda kanat çırpıyor.
İşte bu hikaye “yine, yeniden” denemenin özgürlüğünü, umuda misafir ediyordu.
Bir hayali var aslında günümüzün tecrübe edilmişliğinin. Bu herhangi bir konu ya da mecra, ne olursa olsun. Hep denedik ama olmadı. Ya olsaydı…? Ya başarsaydık…? Aklımıza takılan sorulardan, cevabını bildiğimiz sorulara geçiş bile yapamıyoruz.
İlk seferde, ilkinde, hatta anında…Tam isabet! Bana sadece tatmin olmuş, bir duygu balonu gibi geliyor. O vakit ucuz olmaz mıydı tecrübe denen yaşanmışlığımız? Acısız, yarasız hatta hasarsız… İçinizden eminim, “Keşke ucuza kaçsaydık” diyenleriniz bile olmuştur. Bu kadar iç çekmezdik. Bu kadar heba edilmezdik, ah’lar vah’lar…
Sabırsızlığımızı, tutkularımızın anahtarı sanırız. Hâlbuki korkularımızın paslanmış kilidi de ifade edemiyoruz.
Denemişliğin tadını çıkaramıyoruz. Hemen olsun’lara bağlıyoruz. Hüsrana başrol veriyoruz Umuda, figüran muamelesi… Oysa gülü gül yapan dikenidir. Kusuru kendindedir. Ben yaptım, ben ettim rahatlığı da beni burada cezbediyor. Beni ben yapan tecrübelerimdir, deneyimlerimdir. Yarası da benim, şifası da benim. Aslında hayatımın ana kahramanı “benim”.
Beden Eğitimi ve Spor’ un Faydası Nelerdir? ve Bu Derse Yeteri Kadar Önem Veriliyor mu?
Beden eğitimi ilk olarak isminden de anlayabileceğimiz gibi beden terbiyesi bedeni terbiye etmek gibi bir anlamı vardır. Beden eğitimi terim olarak ise vücudu geliştirmek, güçlendirmek ve sağlığı korumak gereğiyle araçlı ya da araçsız olarak yapılan hareketlerdir. Beden eğitimi, eğitiminin insan beden sağlığını ve becerilerini geliştirmeye yönelik dalına denir.
Beden eğitimi insanın bedensel eğitimi olduğu kadar zihinsel eğitiminde de önemli bir yere sahiptir ve beden eğitimi insanların fiziksel aktivitelerle, psikomotor ve bilişsel gelişimini sağlayabilmesini ifade eden bir süreç şeklinde de adlandırılabilir.
İnsanlarda beden eğitiminde bedensel eğitim ile zihinsel eğitim arasında çok önemli bir bağ vardır. Nasıl bedeni terbiye edip eğitebiliyorsak aynı şekilde ruhumuzu da terbiye edebiliriz ve bu eğitimlerin uygarlıklar tarihi kadar eskidir. Günümüzden yaklaşık 2400 yıl önce yaşamış olan Yunan filozof Platon’un “Gerçek müzisyen ve sanatçı, müzik ile jimnastiği en doğru oranlarda birleştirebilen kişidir.” sözleri ise eski Yunan’ da bile beden eğitimine verilen önemi göstermiştir. Sonra da eski çağlarda bu önem azalıp göz ardı edilse de 18. yy da Fransız düşünür Jean Jacques Rousseau oldu. Emil isimli yapıtında beden eğitimin okul derslerine girmesi gerektiği düşüncesini savunmuştur. Okullarda ise beden eğitimi derslerini koymuş olan ilk ülke 1814′ te Danimarka olmuştur. Bunun üzerine Danimarka’yı başka ülkeler de takip etmeye başlamıştır. Türkiye’ de modern beden eğitiminin öncüsü ise Selim Sırrı Tarcan‘dır.
BEDEN EĞİTİMİ VE SPORUN FAYDALARI Beden eğitimi branşı bireylerin fiziksel gelişimlerine katkıda bulunmak için bulunmuş sadece bu branşa özgü bir amaçtır. Hareket sisteminin temelini aktif olarak kaslar pasif olarakta iskelet oluşturmaktadır. Hareket ise bunların daha güçlü olmasına yardımcı olmaktadır. Bu eğitim organizmayı içerir ve zihin beden bütünlüğü eğitimin temel felsefesini oluşturur. Beden eğitimi bu bağlamda kişilere kendini ifade etme ve yaratıcılık olanakları sağlar. Bedenin bireyin duygularını ifadede kullanılması, yeni hareketlerin yaratılmasında zengin olanaklara sahiptir.
Bedensel olarak insan gelişimine önemi ise kemik özgül ağırlığını ve bağ dokuların esnekliğini arttırarak bunları baskı ve gerginliklere karşı güçlendirir. Beden eğitimi etkinlikleri düzenli olarak yapıldıklarında, organizmanın fiziksel uygunluğunu ve dayanıklılığını buna bağlı olarak iç organların fonksiyonlarını geliştirir. Böylece organizmanın değişen koşullara daha kolay uyum sağlaması ile yorgunluğa karşı koyma gücü artar. En çok etki ise becerilerin gelişmesi kassal hareketle verimliliğin artması dolayısıyla kassal güç ve dayanıklılığın artmasında görülür. Beden eğitiminde yapılan fiziksel egzersizler, çocukların kemik ve merkezi sinir sistemi gelişimini olumlu yönde etkilerken, kilo kontrolü ile dengeli bir şekilde kilo almalarını da sağlamış olur ve bunun gibi daha çok sağlık açısından olumlu etkileri vardır peki sadece bu kadar mı? Bunun gibi daha çok sağlık açısından olumlu etkileri vardır bunun yanın da zihinsel olarak hareket etmek insan zihnini rahatlatmak stresi ve gerginlik oranını düşürdüğü gözlemlenmiştir. Beden eğitimi kendini ifade etme ve yaratıcılık olanakları da sağlar. Oyun ve spor ortamında ki etkileşim duyguların oluşumu ve kontrolü için uygun olanaklar gerçekleştirir.
Eğer beden eğitimde takım oyunu varsa karakter ve kişilik gelişimine katkı da bulunur. Güçlü bağlar kurulur bunlar bağlılık, takım ruhu, grup etkileşimi oyun ve spor alanlarında görülen özelliklerdir. Bu özelliklerinde kişilik gelişiminde önemli ölçüde katkıları vardır. Bunun ötesinde düzenli olarak spor yapan kişiler özellikle de bir branş üzerine yoğunlaşan çocuklar özgüvenlerini ve sorumluluk bilincini geliştirirler zamanlarını doğru kullanabilme, başkalarıyla iletişim kurabilme becerileri kazanırlar. Takım sporları sayesinde paylaşmayı, dayanışmayı, ekip çalışmasını öğrenen çocuklar kendi yeteneklerini de keşfetmelerinde yardımcı olmaktadır. spor ile hafızlarını ve aynı zamanda zekalarını güçlendiren çocuklar geniş bir sosyal çevreye sahip olmakla birlikte olumlu bir benlik gelişimi edinmiş olurlar. Yarıştıklarında kazanma ve kaybetme durumları ile çocuklar farklı duygu ve heyecanları deneyimleyerek mutlu olabilmeyi mücadele etmeyi bir sonra ki adımda daha iyi ve başarılı olmayı hedeflerler ve bunları günlük yaşamlarına aktararak başarılı olup takdir edilirler.
BEDEN EĞİTİMİ DERSİ ÖNEMSİZLEŞTİRİLİYOR MU? Beden eğitimi dersleri gerektiği kadar önem görmüyor mu? Aklımızda ki sorulardan sadece bir tanesi. Günümüzde şu an çoğu ders online olduğu gibi de beden eğitimi dersleri de online şekilde işleniyor ya da biz buna umarım işleniyordur da diyebiliriz. Maalesef bunu üzülerek söylemeliyim ki bu ders gereğine uygun bir şekilde işlenmiyor ve önem görmüyor bu dersin içeriğini yoklama alıp öğrencilere istediği topu verip serbest bırakmak sanan kişiler mevcut ve bunun adının da “Beden Eğitim ve Spor” dersi olduğunu sanıyorlar ama aslında böyle değil. Tabi istisnalar var iyi ki de varlar ama maalesef bunu ufak istisnaların değil bütün herkesin beden eğitimi öğretmenlerinin bu mesleğin içinde olan tüm kişilerin dersinin ve müfredatının gereğinin bu dediklerim olmadığını bilmesi ve anlatması gerekiyor aslında olması gerekenin dersin aktif bir şekilde işlenmesi ve müfredatın gereği neyse o konuları öğrencilere anlatıp gösterilmelidir. Onlara spor yaptırmayı elinden geldiği kadar sevdirip hepsinden önemlisi bunların neden yaptıklarını açıklamalı onlara hayatlarında neler için işlerine yarayacaklarını söylemelidirler.
Beden eğitimi dersi, temelinde derslerinde ki oyunlar ve etkinliklerle paylaşımı eğlenmeyi ve eğlenirken, öğrenmeyi bir arada yapabileceklerini gösteren bir derstir ve bu dersi öğrencilerin benimseyip sevmeleri için öğretmenlerimiz çabalamalıdır. Çocukları yapamıyorlar, yetenekli değiller diye bir köşeye ayrıştırmadan onları motive edip destekleyerek o sınıf ya da faaliyet ortamına katılmaları sağlanılmalıdır ve bunu yapıldığında aslında onları o ortama değil topluma da katmış, kazandırmış olurlar.
Bir şeyler başarabildiklerini zor olsa da çabalamalarının ne kadar önemli ve güzel bir davranış olduğunu gösterilmelidir çünkü aslında bunlar her öğretmenin yapması gerekenlerdir onları sahiplenmek ve eğitmek öğretmenlik mesleğinin asıl ruhudur. Beden eğitimi dersi öğretmenlerinin ve bu camiada olan kişiler daha çok uğraşıp çabalamalı, bu algıyı yıkmalıdır ve branşa sahip çıkmalıdırlar. Buna karşılık gelerekten de spesifik bir şekilde bakılırsa başka branşların öğretmenleri beden eğitimi öğretmenleri’ nin dersinden ek ders yapıyorlar çoğunlukla neden beden eğitimi derslerinden alınarak matematik ek dersi yapılıyor ya da neden fizik, kimya vb… Aslında bu sürekli bir şekilde yapıldığında doğru bir tercih değildir. Tabi ki de bu dersler de önemli öğrenilmeli fakat aslında baktığımız da bir beden eğitimi dersi için matematik dersinden neden ek ders alınmıyor? Fakat anlatılmak istenen şudur ki bu sayılan dersler ne kadar önemliyse beden eğitimi dersi de bir o kadar önemlidir.
Nasıl sayısal ya da sözel derslerde sayıları veya kelimeleri kullanmayı öğrenip bunlar üzerinde sayısız düzen ve işlem varsa aynı şekilde beden eğitimi dersi de kişilere vücudunu nasıl kullanacağını bedeninin sağlığı için neler yapacağı bildirilen sayısız hareketi ve faaliyeti öğrendiği, ruhsal olarakta kişiyi pozitif yönde etkisi olan önemli bir derstir. Bunlardan en önemlisi spor yapmanın verdiği stres atma da aslında kişileri deşarj ederek yaşamında, okulunda daha çok motive ve konsantre olmalarını sağlamaktadır. Beden eğitimi dersinin de bu bakımdan diğer dersler kadar önemli ve değerli olduğunu yok sayılmaması ve sadece çocukların değil bütün herkesin yapacağı bir faaliyet olduğunu unutup bir köşeye atmamak gerekmektedir çünkü “Hareket herkesin doğasında vardır.” bunun içinde tüm beden eğitimi öğretmenleri ve öğretmen adayları bu camianın içinde bulunan kişiler de dahil olmak üzere herkes bu bilinci yaymalı ve kendi bölümlerini bu dersi daha çok koruyup sahiplenmeli ve üzerine düşmelidir.
Kelimeler… Bazı durumlara söyleyecek kelime bulamadığımız, üzerinde çalışıp çalışıp o konuyu anlatamadığımız kelimeler… Kelimeler çıkmıyorsa ağızdan söylenecek söz kalmamıştır belki. Söyleyemiyorsak, çıkmıyorsa ağzımızdan sözcükler uygulanacak sorumluluklar da kalmamıştır demektir belki.
Bu konuları anlatacak o sözcükler öyle ince ki insanlığın sonunu getirecek cinsten. Belki de bu yüzden sarf edemiyoruz o sözcükleri. Yok sayıp ”Olmaz öyle şey” diyoruz, kendimize. ”Hayır, çıkmaz. İlerde yaşayacaklarımızla karşılaşamayız” diyoruz. Gelecekte bunları yaşayacağımızı bile bile. ”Tüm bunların sebebi ve sonucu biz olamayız.” diye düşünüyoruz.
Yüzleşmeliydik. Kendimize ne yaptığımızın farkına varıp o kelimeleri çıkarmalıydık ağzımızdan. Sözcüklerle bütünleştiremediğimiz o metinleri yazmalıydık artık. Hatta yazmakla vakit kaybetmemeli göstermeliydik herkese, kendimize neler yaptığımızı.
İşte kelimelerin anlatamadığı, yazılamayan o metinleri kısa filmler göstermişti. Bu kısa filmler sadece bizi değil geleceğimizi, neler yaptığımızı ve artık neler yapamayacağımızı gösteriyordu.
Sabancı Vakfı’nın yürüttüğü Kısa Film Yarışmaları’nda gözlemliyorduk bunların hepsini. Beş dakikayı geçmeyen o filmciklerde sözsüz, yazısız; yıllardır anlatamadıklarımızı kendimize anlatmayı beceriyorduk. Bundan kaçmayı bildiğimiz günlerimizi unutmak isteyen ve neler yapabileceğimizi soran yaşlı gözlerle izliyorduk. Dünyayı nasıl böyle çıkmaz sokak haline getirdiğimizi, kendi pisliklerimiz içinde boğulduğumuzu… Kuraklığı, iklim değişikliğini, bitki örtüsünün çoraklaşmasını, susuzluğu, hayvanların ölümünü, en etkileyicisi ise çaresizlik dolu bakışları…
Biz o filmleri izlerken dünyaya değil; kendimize, dökemediğimiz o sözcüklere ağlıyorduk. Öyle ki kelimelerin birleşmediği bu konuda yine kelimeleri bütünleştirmeye çalışarak bir metin ortaya koymuştuk. Yazarak bu filmlerin kelimeleri olmuştuk.
Çoğalmalıydı… Çoğalmalıydı… Kendimize farkındalık, sosyal yaşama farkındalık çoğalmalıydı…
Sabancı Vakfı Kısa Film Yarışması’nda ödül alan kısa filmler:
2015 yılından bu yana Türkiye’nin birçok şehrinden öğrencilerin sanatını görünür ve ulaşılabilir kılan Sanata Bi Yer platformu ile sanat, sergi salonlarının ve galerilerin dışına taşındı. Doğuş Grubu mekanlarının sanatçı adayları için sergileme alanına dönüştüğü platform kapsamında 13 öğrencinin çalışmalarından oluşan seçki, 1 Mart 2021’e kadar farklı lokasyonlarda sanatseverlerle buluşuyor.
2015 yılından bu yana güzel sanatlara ilgi duyan üniversite öğrencilerine ‘’Çünkü Sanat Alan İster’’ mottosuyla Doğuş Grubu’na ait çeşitli mekanlar, festivaller ve sergilerde çalışmalarını sergileme imkanı sunan sosyal sorumluluk platformu Sanata Bi Yer, 1 Mart 2021 tarihine kadar 13 öğrencinin çalışmalarından oluşan seçkiyi farklı lokasyonlarda sanatseverlerle buluşturuyor. Ece Gül, Eylem Can Kılıç, Mert Ağbulak, Safiye Otman, Seda Öztürk, Serap Can, Merve Özpütürcüklü, İbrahim Yanık, Yunus Emre Aydın, Emine Dirik, İbrahim Deniz Tavlıbıyık, Emirhan Azgel ve Tuğba Korucu’nun birbirinden farklı çalışmaları İstanbul’a yayılıyor.
Genç sanatçı adaylarının çalışmaları Doğuş Center Maslak, Doğuş Oto Maslak, Doğuş Otomotiv, D-Gym, D-Ofis ve Yapı Kredi Bomontiada’da sanatseverlerle bir araya geliyor. Sanata Bi Yer platformu hakkında detaylı bilgi ve öğrencilerinin portfolyolarını incelemek ve hayatınızda sanata bi alan açmak için sanatabiyer.com adresini ziyaret edebilir, Sanata Bi Yer instagram hesabından takip edebilirsiniz.
Kısaca Sanata Bi Yer:
Üniversite öğrencisi genç sanatçı adaylarının yeteneklerini geliştirmelerini sağlayarak ilk sergilemelerini yapmak üzere Doğuş Grubu mekanlarını galeriye dönüştüren Sanata Bi Yer platformu derecelendirme, değerlendirme yapmadan, eleştirmeden genç sanatçı adaylarını sadece davet ediyor ve çalışmalarını sergilemeleri için imkan sağlıyor. Sanatseverler ise hem üniversite öğrencisi genç sanatçı adaylarıyla buluşuyor hem de eserleri satın alarak onlara destek oluyor. Türkiye’de sanatın gelişimine yeni mekanlar katarak, duvarları kaldırarak, 365 gün erişilebilir bir dijital sergi sunan bu özel platformun bugüne kadar gerçekleştirilen 4 karma sergi, 10 pop up sergi, seminerlerle 7 binin üzerinde üyesi bulunuyor.
M.Night Shyamalan’ın senaryosunu ve yönetmenliğini üstlendiğiThe Village (köy) filmi izleyiciler açısından çoğunlukla distopik bir film gibi algılansa da filmde yer alan ‘üst yönetim’ gelecek nesillere ütopik bir yaşam bırakma derdindedir.
Adından da anlaşılacağı üzere The Village, ormanlarla çevrili, sessiz bir köyde birlik beraberlik içinde yaşayan insanları konu edinir. Bu köyde yaşayan insanların şehir yaşamından ve kapitalist sistemden uzak oluşları dikkat çeker. Filmin ilerleyen sahnelerinde ‘şehirden uzak’ yaşam biçiminin nedeni anlaşılır. Köyün sınırında ormanlık alanda ‘kırmızı pelerin’ giyen canavarlar vardır. Köyde söz sahibi olan Üst yönetim bu canavarlarla bir anlaşma yapmıştır: sınır asla geçilmeyecektir. Bu yüzden köy halkının sınırı geçmesi tehlikeli ve yasaktır. Tabii ki bu yasakları çiğneyenler olur ve canavarlar köy halkına gereken cevabı misliyle verir.
Köydeki yönetimi sorgulayan, dış dünyaya açılmak isteyen fakat aynı zamanda içine dönük olanLucius, nişanlısıIvy’ın meczup kardeşi tarafından bıçaklanır. Bu olaydan sonra köydeki sırlar açığa çıkar. Görme engelli olanIvy, ilaç tedarik edebilmek için üst yönetimden olan babası Edward Walker’dan şehre gitmek için izin ister. Üst yönetimden habersiz bir şekilde Edward, Ivy’e geçiş için izin verir. Üst yönetim ise buna karşı çıkar.Lucius’ın bıçaklanması üst yönetimi vicdan muhasebesine iter. Fakat genel hava Lucius’ıölüme terk etmek yönündedir.Ivy’in şehre gitmesiyle gerçekler açığa çıkar. Edward Walker, kızı Ivy’e köydeki tüm sırları açıklar. Meğer tüm bu yaşananlar, üst yönetim tarafından köyden şehre geçiş olmaması için köy halkına korku vermek amacıyla kurgulanmıştır.
Köy halkı, para nedir bilmez. Üst yönetimin amacı, köy halkını şehirdeki insanlardan ve kapitalizmin kötülüklerinden korumak için ütopik bir yaşam kurmaktır. Bu amacı üst yönetim, köy halkının korkularını yöneterek gerçekleştirir. Ütopik bir yaşamda huzur ve mutluluğun hakim olması gerekirken karakterlerin tedirginlikleri her hallerinden anlaşılır. Böyle gerilim dolu bir köyde hayata tutunmanın, ölüm korkusuyla savaşmanın tek yolu ise aşktan geçer.Ivy ileLuciusarasındaki aşkı izlerken anlık da olsa gerilimden uzak bir hava hissedilir.
Korku yönetimiyle otoriter bir sistem kurmaya çalışan, ütopik bir yaşam amaçlayan ve korkuyu yaşam biçimi haline getiren üst yönetimin akıl almaz kurgusu kesinlikle izlenmeye değer.
Finansal olarak ne kadar özgürüz? Daha doğrusu finansal olarak özgür olmaya çalışıyor muyuz? Eğer cevabınız evetse sizlerle çok değerli bir kaynak paylaşmak istiyorum. Zengin Baba Yoksul Baba kitabı. Finansal özgürlüğü benimsemek isteyenler içi Robert T. Kıyosakı’nin Zengin Baba Yoksul Baba kitabı çok önemli bir kılavuz.
Unutmayın ki finansal özgürlüğe giden ilk adım öğrenmek ve okumaktır. Robert Kıyosakı, iki babaya sahipti. Öz babası yani yoksul baba, iyi eğitimli bir öğretmendi fakat mali olarak bilgisiz ve finansal özgürlüğü elde edememiş orta sınıf bir bireyken, Zengin baba (Kıyosakı’nin arkadaşının babası) ortaokul mezunu fakat finansal özgürlüğünü sağlamış bir patrondu. Kıyosaki’nin hayatı arkadaşıyla beraber zengin babanın marketinde çok düşük bir ücrete çalışmaya başlamasıyla değişti. Kıyosaki okulda ve kendi evinde öğretilmeyen finans bilgisini zengin babanın yanında öğrendi. Ve bu bilgiler sayesinde erken denebilecek bir yaşta finansal özgürlüğünü kazandı. Hayat hikayelerine fazla girmeden kitaptan çıkardığım önemli notları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Zenginler para için çalışmaz. Çalıştığınız işteki verimi ne kadar artırırsanız artırın şirketin gelirindeki artış işçiye değil yatırımcıya yansır. Vergi sistemi ilk ortaya çıktığında sadece zenginlere uygulanan bir sistemdi. Zengin gelirinin bir kısmını devlete öderdi. Daha sonraları yükselen nüfusla birlikte vergiler önce orta sınıfa daha sonra da alt sınıfa kaydı. Verginin tadını bir kere alan devletler nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturan orta ve alt sınıftan aldığı vergileri üst sınıftan almaz duruma geldi. Sürekli vergi afları ve düzenlemeler ile “Onlar devlete yatırımlarla destek oluyor” denilerek üst sınıfın vergi yükü giderek hafifletildi. Vergi yükünün yüklendiği orta ve alt sınıf ise devlete çalışır hale geldi. Finansal bilgiden de yoksul olan bu sınıflar ömürleri boyunca faturalar, bankalar ve vergi üçgeni arasında sıkışıp kalıyor
Korku, hırs ve arzular insanı yöneten üç olgudur. İşten atılma korkusu, faturaları, kredi kartı ekstrelerini ve banka kredilerini ödeyememe korkusu bizleri tutsaklaştırmaktadır. Bu üç olguyu besleyen ise cehalettir.
Büyük uygarlıkların çökmesi, sahip olanlarla sahip olmayanlar arasındaki uçurumun derinleşmesi sonucudur.
Ne kadar para kazandığınız değil ne kadar para harcadığınız önemli. Finansal özgürlüğe giden yolda ne kadar kazandığınız değil elinizde ne kadarını tutabildiğiniz önemli. Tasarruflarınızı nasıl değerlendirdiğiniz çok önemli. Özellikle de bizim gibi enflasyonun yüksek olduğu bir ülkede bir kumbara da para biriktirmek hiç akıllıca bir hareket olmaz. Paranız sizin için çalışsın. Fakat bu çalışma için yeterli seviye de bir finans bilgisine sahip olmanız gerekiyor. Yoksa paranız uçar gider.
Ebeveynlerimiz sürekli bizlere aynı tenkitlerde bulunur “Okulda başarılı ol, iyi bir üniversite kazan ve düzenli geliri olan bir mesleğe yönel.” fakat hiçbiri bize paramızı nasıl değerlendirmemiz konusunda öğüt vermez. “Paranı tasarruflu harca” söylemi dışında. Okullarında pek bir farkı yok skolastik ve mesleki eğitime yönelen okullar, öğrencilerini hayata hazırlama konusunda pekte özverili sayılmaz. O yüzden okulda başarılı olan birçok öğrenci gerçek hayata adım attığında sudan çıkmış balığa dönmektedir. Bu tür öğrenciler maddi sıkıntılar içerisinde bir hayat sürmektedir.
Finansal özgürlüğe giden yolda araştırmak ve sürekli öğrenme halinde olmak oldukça önemli,
zengin baba yoksul baba kitabı
Pasifler ve aktifler, Kıyosakı zengin babasından öğrendiği aktif ve pasifleri bizlerle paylaşıyor. Öncelikle aktif ve pasifler nedir onu öğrenelim. Aktifler, bizim gelir tablomuzdur. Aktif varlıklarımız, birikimler, tahvil, hisse senedi, emlak yatırımları ve fikri mülkleri sıralayabiliriz. Pasifler varlıklarımız ise, banka kredileri, kredi kartları ve ipotekler. Aktif varlıklar cebimize para koyarken, pasif varlıklar cebimizden para çıkarır.
Bu tabloları okumayabilmemiz için rakamları okuyup anlamamız lazım.
Zenginler aktif satın alır. Sürekli olarak zenginlerin nasıl bu kadar zengin olduklarını düşünürüz. Sorunun cevabı çok basit fakat tek cevaba sahip değil. Öncelikle zenginler kendileri için çalışır. Orta ve alt sınıf ise para için çalışır çünkü kendilerine böyle öğretilmiştir. İkinci olarak zenginler aktif satın alırlar. Düzenli olarak aktif satın almak nakit akışında hızlanma sağlayacaktır. Giderlerini aktiflerinden gelen nakit akışından daha az tuttuğun sürece daha da zenginleşirsin. Üçüncü ve son olarak Zenginler korku, hırs ve arzularını yönetmeyi başarmışlardır. Öz disiplin oldukça önemli.
Yılbaşında 100 kişiye 25 bin lira verdiğimizi varsayalım. Yüz kişiden sekseninde metelik kalmaz. On altısı 25 bin lirayı yüzde 5 ile 10 arasında arttırmıştır. Dördü ise verilen 25 bini 50 bin veya daha fazlasına çevirmiştir.
Şirketler ve Şirket çalışanları arasındaki farklar. Şirketler kazanır daha sonra harcar ve en son olarak vergi öder. Şirket çalışanları ise kazanır, vergi öder ve harcar. Zengin baba önce kendinize para ayırın diyor. Birçoğumuz maaşımızı aldığımızda giderleri çıkardıktan sonra kendimize para ayırıyoruz. Fakat zengin baba önce kendinize para ayırın daha sonra ödemelerinizi yapın diyor. Bu bize ödemeleri yaparken zorluklarla beraber yeni fikirler getirecektir.
Ne yaptığınızı biliyorsanız bu kumar oynamak değildir. Kumar oynamak paranızı bir işin içine atmak ve dua etmektir.
Hata yapın. Hata yapmak başarıya ulaşmanın bir parçasıdır. Denemekten korkmayın ve ne yaptığınızı bilin. Unutmayı ki kazanmak kaybetmekten sonra gelir. Başarısızlıklarınızı kabul edin ve onları slogan haline getirin.
Aşık olup da kalbi kırılmamış bir insana, zengin olup da para kaybetmemiş birsine hiç rastlamadım.
Seçimleriniz sizi oluşturur. İnsan yaşamı boyunca okuduğu kitap, izlediği film ve dinlediği müziktir. Kendinizi dizayn etmek sizin elinizde. Hayat için güçlü bir sebebiniz olsun. Her türden insanla konuşun. Zenginlerden nasıl zengin olduklarını öğrenirsiniz. Orta ve yoksul sınıftan da nasıl zengin olunamayacağını öğrenirsiniz.
Kazanç satın alırken sağlanır satılırken değil. Yatırım yaparken alacağınız şeyin değerini iyice ölçün. Değerinden fazlaya aldığınız ürün için satarken çok beklemeniz muhtemeldir. Ve fiyatı tavanda olan bir yatırımın tabana inme riski de yüksektir.
Kazanılan geliri, pörtföy ve pasif gelire dönüştür. Finansal Özgürlüğe giden yol gelir yaratmaktan geçmekte.
Herkes cennete gitmek ister fakat kimse ölmek istemez.
Kitabı tüm detayları yazmak yerine önemli başlıkların ve bilgilerin altını çizmek istedim. Finansal özgürlüğe giden yolda Zengin Baba Yoksul Baba kitabı yolunuza ışık tutacaktır. Öğrenmeye, gelişmeye ve öğretmeye devam edin.
Kitabın tüm detaylarına kitabı okuyarak ulaşabilirsiniz.)
Gece vakti bir otogarda tek başıma, hava da fazlasıyla soğuk iken,
vaktinde gelmeyen otobüsün yolunu gözlerken, düşünceler ve soğuk
aynı anda bastırır.
Merhaba bir şey soracaktım. Rötar yapan otobüsü
otogarda bekleyen ben ile soğuktan burnu donmuş ben
aynı bedende hapsolmuş. Müebbet yemiş, birkaç cinayet
suçundan ötürü. Aklım bir siyahinin 1960’ların
Amerika’sında yaşarken hissettiği karışıklık kadar karışık.
İyi değilim sanırım ben. Bir sahilin öteki tarafındaki
kıyıyım, kimsenin ayak basmadığı. Dini bir kitap gibiyim,
hiçbir dindarın eline almadığı. Birkaç tane yoldan
hepsiyim, hiçbirinin doğru yola çıktığı yok, benim de artık
o yollarda ilerleyesim yok. İnancım kurak bir çöle
uğramayan yağmurdan farksız; asla gözükmüyor. Ben çok
zengin bir sofraya asla oturamayacak fakir bir genç hem
de kafamın eriştiği cennette huzur bulan bir zengin.
Anlamsız cümleler anlam barındırmayan hayatların sahibi
insanların ağızlarından dökülür, kimisi ayıplar kimisi ise
garipser. Ben sefil bir hayatın parçacıklarıyım; asla
toparlanmayacağım, asla da birisi beni alıp birleştirmeye
tenezzül etmeyecek.