26.8 C
İstanbul
Pazar, Temmuz 5, 2026

Söz Uçar İzi Kalır

Dünyanın en tatlı şeyi de en acı şeyi de dildir. Kelimelerin insan üzerinde önemli bir etkisi vardır. Öyle ki kimi zaman umudunu yitirmiş bir insanı hayata döndürürken, bazen de silahsız bir kurşun gibi paramparça eder muhatabımızı. El yarası geçer, dil yarası geçmez diye bir söz vardır. Düşünmeden söylediğimiz bir sözle karşımızdaki kişiye elimizle verebileceğimizden çok daha büyük zarar verebilir, çok daha derin yaralar açabiliriz.

Ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz de önemlidir. Zira yanlış üslûp doğru sözün celladıdır. Üslûpkelimelerimizi sunuş şeklimizdir. Hayatımızın birçok alanında olduğu gibi söz söylemenin de bir yolu-yordamı, bir usulü vardır. Üslûbumuz yumuşak, dilimiz tatlı olmalı ki sözümüz muhatabımızda yer etsin. Gönülden gönüle kurulan köprüdür sözcükler… Ağızdan çıkan söz kulaktan döner, kalpten çıkan söz ise kalbe gidermiş. Gökhan Özcan’ın da dediği gibi kim bir gönle gönlüyle dokunursa izi kalıyor. Mesele gönüllerde güzel izler bırakmak. Kimi söz dikendir saplanır öze, kimi söz gül gibi görünür göze diyor şair.

Ben gelmedim dâva için, benim işim sevi için
Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim.

Söz ola kese savaşı
Söz ola kestirme başı
Söz ola ağulu aşı
Bal ile yağ ede bir söz

Buğulu Camların Ötesi

Evden apar topar çıkıp kendini bir otobüsün içine atmışsın. Otobüsün içerisinde şoför, yaşlı kadın, bir de sen varsın. Cam kenarına oturmuşsun her zamanki gibi. Yağmur taneleri seni hemen fark etmiş olacak ki bulunduğun koltuğun camına ulaşmaya başlamışlar çabucak. Buğulu camın ötesindeki bulanık arabalara gözün erişiyor; pek net değiller, sadece geçip gittiklerini görüyorsun, her birisinin altında kalıyorsun o esnada. Şoför ise yoluna yavaş yavaş devam ediyor, onun da amacı günü çabucak bitirip hemen evine dönebilmek, senin bu ömrü bitirme sevdan gibi tıpkı. Yaşlı teyze ise karşı koltukta, öksürüyor durmadan, gençken güzel bir kadındır eminsin ama şimdilerde hastane ile ev arası onun hayatı, kimseleri de yok, o kadar yaşlanmak istemiyorsun bu yüzden, buğulu camların ötesindeki arabaların bir tanesinin altında kalmak istiyorsun 30’undan hemen önce. Birkaç dakika sonra iniyorsun otobüsten, yaşlı teyzeyi yalnız bırakıyorsun, şoför zaten yılların yalnızı, o yüzden onu pek de umursamıyorsun. Yağmur olabildiğince hızlanıyor, sen ise şemsiyeni bilerek evde bırakmışsın, tüm yağmur tanelerini acılara bölmüş, vücudunu onlara açmışsın. Bunun karşılığında adımların yavaşlamış, acılar sarmış çoktan seni, ağırlaşmışsın. İnsanlar “bu deli ne yapıyor?” der gibi bakmış o sıra sana, sen aldırış etmemişsin. Şimşekler sabahın eşsiz karanlığını aydınlatırken sen neden senden bu kadar uzakta olduklarını düşünmüşsün, bir sonuca varamamışsın, tıpkı iş yerine vaktinde varamadığın gibi. Geç kalmışsın işe, buğulu camların ötesini gözlerken, tanımadığın yaşlı kadının gençliğini özlerken. Sokaklarda kaybolmuşsun yağmur taneleri eşliğinde, şemsiye sana ağlamış evin bir köşesinde fakat sen onu bilerek bırakmışsın evde , acıya alışsın diye. bir gün kimseler ellerinden tutmaz iken, bir köşede yitip gitmesin diye.

Birkaç Mesele Üzerine

The Midnight Gospel

Sağlık, gerçeği gerçeğin koşullarına göre kabul etmek ve ele almakla ilgilidir. Dolayısıyla kişinin sağlıklı olup olmadığını (burada akıl ve ruh sağlığından bahsediyorum) bilmesi için gerçek sağlık nedir onu bilmesi gerekir. Sahi nedir gerçek sağlık, diğer bir tabirle iyi hissetmek? Kimine göre derdinin olmaması, kimine göre derdin olsa da yokmuş gibi yaşamak, kimine göreyse gerçek tınıyı duymak ve başta kendini olmak üzere herkesi anlamaktır sağlıklı olmak. Bunun birinci aşaması ise duyguları kontrol edebilme ve kendini kontrol altında tutmaktır. Başka bir ifadeyle nefsine hakim olmaktır. Sonra farklı olmak değil de herkes gibi olmaktır. Ancak ‘herkesin’ yanlışının ayırtına varıp onları (en azından kendi içinde) düzeltebilmektir sağlık. Kısacası sağlık, farkındalıkla ve gerçeklikle hayatı yaşayabilmektir.

Yaşamın bir parçası olan sağlık, insanı kendi ve toplum içinde tutar. Peki toplum içinde nasıl yaşarız? Bir kere insan sosyal bir varlıktır, bunu herkes kabul ediyor değil mi? Sosyal hayatımızı yaşamak içinse bazı altın kurallar vardır. Mesela bir tanesi çevre ile uyumlu yaşama. Bunun uygulanabilir olması için sağlıklı olmak şart. Yani anlayacağınız mesele yine dönüp dolaşıp kendimize geliyor. Eğer bu sağlığı elde edersek toplum içinde onu, “Başka bir yerde olmayı istemektense olduğun yeri kabul etmek daha iyidir,” kuramı ile bağdaştırmak gerekir. İşte bu şekilde toplum sağlığını da bireysel olarak elde etmiş oluruz.

Mevlana, “İnsan bazı erdemleri tek başına elde edemez,” demiş. O bu sözüyle sosyalleşmenin insan için toplumsal bir zorunluluk olduğunu ifade etmiştir. Toplum içi altın kurallardan bir diğeri ise düşünce, yapı ve bunları yansıtma şekilleridir. “Bir şey ya da onun özü önemli değil, önemli olan onunla ne yaptığındır,” diye kısmen katıldığım bir söz var. Herkesin bir yapısı vardır. Ve bu yapıdan doğan (yani yaratılıştan gelen) düşüncelerimiz. Örneğin cimrilik. Bu, görünüş (özü) itibariyle yanlıştır. Ancak bunu tutumluluk olarak değiştirir ve kullanırsak işte o zaman yukarıdaki sözün dediği gibi özü itibariyle önemli olamayıp yaptıklarımızla değerlendirilebiliriz.

Bu hayatta gerçekçi olmak lazım. Ne de olsa içinden sağ çıkmayacağız. Ölümde en gerçekçi olaydır herhalde. Onu kabul etmekte meselemizin bir parçasıdır. Sağlıklı düşündük, yaşadık, toplum içinde bir yer tuttuk son olarak sağlıklı ölmek kaldı. peki nasıl sağlıklı ölünür?…

Bu son konuyu burada cevaplayamayız. Yeni en azından ben öyle. Ne vakit, ne kelime ne bir hayat yeter. Ama sanırım bunun cevaplandığı bir yer biliyorum. Daha çok Adventure Time çizgi dizisinden tanıdığımız Pendleton Ward ve Duncan Trussell ikilisinin yeni çalışması olan The Midnight Gospel adlı çizgi dizi. Evet bu doğru, şaka falan değil. Ben burada (biraz da kendi perspektifimden) çizgi dizide işlenen yaklaşık on konudan bir kaçına değindim. Dizi, Baş kahraman olan Clancy’nin bir uzay radyo programı için (kurgusal) gezegenlere gidip oradakilerle röportaj yapması şeklinde işleniyor. İşte bu on kadar hayata dair olan meseleler Clancy’nin soruları üzerine ortaya çıkıyor. Dolayısıyla dizi yetişkinlere yönelik (demek istediğim fazla düşünmeyi gerektiren konularının olmasından dolayıydı. Bununla beraber dizide bir miktar erotizm ve birazda vahşet olduğunu söylemeliyim). Açıkçası ben diziyi ilk izlediğimde (birazda uyukladığımdan olsa gerek) pek bir şey anlamadım. İkinci kere izlediğimdeyse bazı konuşmaları kavramakta zorluk çektim. Sorunun dublajda olduğunu anladığımda -ki Clancy karakterini Harun Can seslendiriyor, buradan ona selam olsun- birde alttan Türkçe çeviri açtım (eğer izleyecek varsa böyle yapmasını tavsiye ederim. Dublajda açın zira çeviride de bazı meseleler anlaşılmayabiliyor).

Pendleton Ward ve Duncan Trussell yapımcılığını üstlendiği, adı geçen çizgi dizi Adventure Time

 

       The Midnight Gospel

Konuları not edip birazda beyin fırtınası yapınca bir kısmını naklettiğim şey ortaya çıktı. Bununla beraber yukarıda anlaşılmayan bazı yerler olabilir. Onlar doğrudan dizide işlenen konu ve düşüncelerdir. Gerçekten kaliteli bir çizgi dizi olduğunu söylemeliyim. İzleyecekler için şimdiden keyifli seyirler dilerim.

Yazdım

Oldu da ne oldu!

Sen ben olamadın ki

Yakamozun pırıltısı çekti beni sana

Kimler geldi, kimler gitti bilen yok

Tükendi bu can harcayacak zaman yok

Hani vardır ya insanlığın olmazsa olmazları…

İşte sen onlardansın.

İçimden o an geleni yazdım düzeltemeden,

Bende aceleyle karaladığım bir kaç dizeyle katılmak istedim.

Kafamın İnsanları

Ne zaman seni düşünmeye başlasam kafamın içindeki insanlar toplanır yola çıkar. Onları uyandırmadan parmak uçlarımda gidiyorum düşünmeye.

Ne kadar çok anlatacağım şeyler var? Saatlerce anlatsam hep yarım kalacak sanki. Bu yüzden tüm yarım kalmış ve kalacak olanlara bir şeyler yazmak istedim. Deniyorum ama olmuyor.

Sahi sen niye gitmiştin? Bunu hiç konuşmadık seninle. Al bir yarım kalmışlık daha. Sana mutlu bir şiir yazamamıştım. Yoksa bu yüzden mi gitmiştin? Oysa ben çok denemiştim, olmamıştı. Ben sen gitme diye hep karada kürek çekmiştim. Dönersin diye gittiğin yerde beklemiştim.

Bu yarım kalmışlıkla birkaç cümle sıralayabilirim belki sana.

Ama şimdi yarım kalmışlıkları anmak istiyorum.
Her ana birkaç cümleden fazlasını bırakmak…. Öyle ya bazı anlara bir sözcük bile bırakamazken…

Sadece ben böyle hissetmiyorum biliyorum. Ama yaşadığım tüm güzel anılar sadece bir rüyadan ibaretmiş gibi. Sanki sadece hayal etmişim.
Bu kadar sahiplenemediğim anılarım var. Elle tutulur yanı olmayan…

Geçen günleri ne değiştirebilirim ne de geri getirebilirim. Ama biliyorum yarına dokunabilirim, yarınımı değiştirebilirim.

Mesela bir gün hiç yürümediğim kadar yürümeliyim.
Hiç ıslanmadığım kadar ıslanarak
Hiç uyumadığım kadar uyuyup
Hiç gülmediğim kadar gülmeliyim.
Sonra ağlamalıyım biraz da yine hiç ağlamadığım kadar olmalı.
Her günümü böyle yaşamalıyım belki de dünle hiç mi hiç aynı olmamalı.
Ve kafamın insanları toparlanıp senden bana gelmemeli.

Ah Hayat!

Ah hayat, hep yorucusun, otur bir köşeye artık sen de. Oku
gazeteni kahvehanedeki yaşlı amcalar gibi, çaylarına da şeker
ol yumuşat zevklerini. Düğünlere uğra, hem pasta ye hem altın
tak insanlara, sokakta top oynayan çocukların oyunlarına
karış, fazla yorulmazsın zaten  fazlaca değildir sayıları. Bir
fabrikada işçi, bir sokakta mendil satan çocuk ol, ol ki anla ne
zorluklar yaşattığını. Bir sokak lambası ol günün birinde
tenha bir gecekondu mahallesine, asla aydınlatma mahalleyi
baştan aşağı, hep yanıp sön, asla onarılma. Birkaç fatura
parçası ol çekmeceden çıkamayan, ödenmekte hep güçlük
çekilen. Yarınlara umutlu bakan gençlerden birilerinin ruhuna
eriş ve yarına sağ çıkama, hayata hiçbir yararı olmayan bir
kimsenin kurşunu yüzünden. Cenazelere uğra hayat, ağlayan
annenin gözyaşı, hayatı çökmüş bir babanın tabuta bakışı ol.
Gel uğra hayatlarımıza ne olur! Şahit ol çaresizliklerimize, gözünü
bizimle birlikte kapa sabaha karşı, hisset sen de gece neden
bizleri uyku tutmadığını, yarının artık umutlu olmadığını,
günlerin kederden hiç geçilmediğini.

 

 

 

Hangi Jane Austen Karakterisin?

Kitaplarında uzun diyaloglarıyla, karakterleri yakınen tanıtan yazarımızın hangi karakterinin sana daha yakın olduğunu öğrenmek için burdasın. Lafı fazla uzatmayalım. Hadi başla!

[zombify_post]

Kelebeğin Umudu

Hayatın nasıl gidiyor?
Benliğine esir olmuş kuşların,
yolunu bulabiliyor mu?
Yoksa birkaç çırpınıştan mı ibaret?
Kurduğu düşlere yolculuk yaparcasına
Bir günlük ömre, binlerce hayal sığarcasına
Tırtılken muhteşem kelebekliğe soyunan varlık
Hüznünü düşünemeyecek kadar sevinçli
Ölümünü düşünemeyecek kadar hayattayken
Ufacık bir zaman dilimini hüznüne mi yâr etseydi?..
Uçmak varken ömrünün son dilimlerini yasa mı mâl etseydi?..
Özgürlüğü düşledi durdu da,
isyan etmeye kalkmadı bir güncük ömrüne…


Table of Contents

Tasavvur 

Yosun tutan yüreğin mi?
Susuz kalan toprağın mı?
Gidişin çaresizlikten mi,
çareyi aramayıp, koşmaya güç
yetiremeyişinden mi?


Zaman 

Hayal kur, elbet bir gün…
Gerçekleşmesine olanak yok ise de kur
Vakit seni kurmadan,
sen vaktini kur
Ömrün işlesin tık tık…
Hayallerin işlensin tıkır tıkır…


Niyet

Besmelesiz abdest, niyetsiz namaz olmaz!
Evvela Allah’ın adıyla başla işe
Evvela niyet et istediğine
Evvela samimiyet
Evvela samimi niyet!

Umut mu yok? 
Ömrünün azlığına yetinip,
uçmayı bırakmayan kelebeğe bak!
Kozanı kırıp, dışarı çıkma vaktin
gelmiştir belki de

Belki de değişmenin, güzelleşmenin
vakti gelmiştir.

Uzun bir bekleyişti bizimkisi
Tırtıllıktan kelebekliğe soyunuştu…
Sonra ne mi oldu?
Kelebek öldü
, masal bitti

Savaşın Perdeleri

Filistin…

-Ephriam! Esther! Noa! Kahvaltı hazır, hadi gelin!
Esther: Günaydın anne günaydın baba günaydın Noa
Noa: Günaydın herkese
-Ephriam! Hadi nerede kaldın ?

Diye her ne kadar seslense de annesi, Ephriam çoktan uzun zamandır planladığı, umutla çıktığı yolculuğunu yarılamıştı bile. Ephriam bürokrat bir baba ve asker bir annenin en büyük ve tek erkek çocuğuydu. On sekizine basalı birkaç ay olan Ephriam’ın kız kardeşleri Esther ve Noa ile arasında sırasıyla dört ve altı yaş fark vardı. Esther ve Noa’ya kıyasla Ephriam bambaşkaydı. Onlar gibi zenginliğin tadını çıkartamıyor, her gün duyduğu bomba seslerine alışamıyor, öldürülen çocukların ellerinden uçup giderken gökyüzünde süzülen balonlardan kafasını alamıyordu.

Annesinin ona oyun olsun diye havaya sıktırdığı tabancadan nefret ediyor, bir gün elindeki o tabancayı göz yummadan masumlara doğrultursa diye içi içini yiyor, perişan oluyordu. Artık uyku uyuyamaz, yemek yiyemez hale gelmişti. Savaş dışardaydı, zulüm onun içinde. Namluyu doğrultan annesiydi, ölen Ephriam. Bir film gibi izleyen babasıydı, rüzgarda çaresiz kalmış bir buğday başağı gibi savrulan Ephriam. Ölen her çocuğun kabri göğüs kafesine ilişiyordu.

Evdeki herkesin merhameti, vicdanı alınmış büsbütün ona verilmişti sanki. Sürekli bir şeyler yazıp zihnini meşgul etmeye çalışırken dışardan gelen sesleri duymamak için her türlü önlemini alıyordu. On sekizine kadar böyle sürüp gitti fakat 4 yıl once aldığı bu ülkeyi terk etme düşüncesi doğrultusunda sürekli para biriktirip planlar yaptı.

Filistin’e sığamaz oldu artık. Filistin kök saldı damarlarına, Filistin toprağına dökülen her damla kan uzuvlarına alev olarak düştü, toprağa düşen her cansız beden keskin bir çığlıkla sirayet etti yüreğine. Vücudunda bir nokta dahi yoktu ki bu çığlık irinlerini salmasın. Derken irkildi bir anda, ardında bırakıp huzura koştuğu bu şehrin her zerresini ilişmiş olan kokusunu, feryadını bedeninden uzaklaştırır mıydı ulaştığı ülkeler, tanıştığı insanlar. Acı öylesine bütünleşmişti ki Ephraim’le şimdi yolun son çeyreğinde umudu hafiften solmaya, belleğine kazınmış o görüntüler tekrar tekrar oynamaya başlamıştı. Vicdanının azabı mıydı bu duyduğu, ölmüş vicdanların azabı mı? Çok perdeli bir oyunun kan kokusuna denk gelmiş öbür perdelerde huzur kokusu aramaya çıkmıştı. Filistin perdesini şimdilik kapatırken defterini çıkarıp, nazikçe kaleminini.

                                                 Bombalarla hiç oynadın mı saklambaç?
                                                 Sakın sobelenme, füzeler ebe; kaç!
                                                 Evlerden uzak dur, tuğlalar üstüne örülür

                                                 Bir çocuk, sabahleyin sessizce gömülür
                                                 Bir çocuk öldüğünde, toprak göğe öykünür…

İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan…

Ephraim şimdi suyun kenarında, ışıkların ihtişamıyla suyun huzurlu sessizliği arasında ilk defa aradığını bulur gibiydi. İlk defa içinde bir şey yiyip bitirmiyordu onu, ilk defa aldığı nefes her hücresine hiçbir yere takılmadan nüfuz ediyor, ilk defa gözlerini ve kulaklarını her şeyi duymak her şeyi görmek istercesine etrafa açıyor, ilk defa defterine güzel bir şeyler karalayacak olmanın umudunu yaşıyordu. Her şey öylesine güzel, öylesine huzurluydu ki sanki savaş terk etmişti dünyanın her köşesini, sanki zulüm sabah içinde kaybolduğu Nakş-I Cihan Meydanı’nda kalmış, sanki vicdanı derin bir sükûnete dalmıştı. Şaşkınlıkla minnet arasında, heyecanla kaygı arasında, huzurla acı arasında kalmış gibiydi biraz da. Her an gözlerine bir acı değecek, etraftaki en sessiz çığlık onu bulacak korkusu zihin labirentinde dolaşıp duruyor, bu çıkmazdan kurtulamıyordu bir türlü.

Fikirlerinde menfi bir derinlik vardı her daim. Şimdi bu güzel ülkenin güzel şehrinde her şeyden uzak yüzüne bir gülümseme kondurabilmek bile rahatsız ediyordu vicdanını. Savaştan kaçmış olmak düşüncesi bir yel gibi esti geçti ruhunun her zerresinden. Titretti tüm bedenini umarsızca. Fakat savaş kaçtığı yere gidiyordu, filhakika savaş gölgesi olmuştu adeta. Bir türlü dokunamadığı fakat asla peşinden ayırmadığı…

Şimdi Tahran sokaklarında derin bir nefes alıp yola koyuldu. Saat 22’yi gösterse de gün yeni doğmuş gibiydi. Gömdü tüm huzursuzluklarını, ikirciklerini, acılarını göğsüne. Ki göğsü, mezarlığıydı filistinli bebeklerin. Gözlerini ağır ağır göğe dikerken, bir ebabilin süzülürken kanatlarını indirip kaldırması nahifliğiyle kaldırdı dudağını, gülümsedi, gülümsedi, gülümsedi. Önce kendi, sonra içindeki bebekler sonra da tanrıya minnet mahiyetiyle. İsfahan’dan Tahran’a gelene kadar da bunu düşündü hep kafasını dayadığı tren penceresinden etrafı izlerken. Tanrıya minnet. Onu böyle bir yolculuğa çıkaran tanrıya. Sonra da içindeki diğer tanrıya sonsuz bir nefret…

Doğrusu Ephraim’in bu hayattaki tek tutunduğu dalıydı içindeki tanrı, onu düşünmeye sevk eden, diğerlerinden ayıran, onu özel kılan şeydi. En iyi dostuydu belki de fakat yanlış bir beldede yanlış bir bedendeydi. Her şeyi hesaplamıştı yıllarca fakat unutmuştu bu yolculukta vicdanının sesini kısacak şeyi. Derken gözüktü Tahran, tüm ihtişamıyla Gülistan Müzesi gösterdi usul usul kendini. Mimari harikası, muhteşen bir yapıydı. Ephraim kayboldu bir an, gözlerinin kendine ettiği şükür seslerini duymaya başladı. Dünyanın en güzel  yeri Tahran olmalı diye düşünmeye başladı.

Günün sonundaysa yine ışıyan gözlerinin feri söndü sessiz sedasız. Tahran’da ölü çocuklar değil ölü gençler ölü bir yaşam görmeye başladı her yerde acı bulup kendine çeken gözleri. 1979’dan bu yana biraz olsun huzur bulsa da Tahran, hala Ephraim’in içi gibi kan ağlamakla umut bağlamak arasında kalmıştı. Yürümeye devam etti sokaklarda, çekinmeye başladı etrafa bakmaktan ama baktı, dinledi. Anlam veremediği manzaralar içindeki ateşi harlamaya başlamıştı çoktan. İran sokaklarında şimdi yine aynı manzara gözlerinde nüksetti. Bir balon usulca süzülen göğe. Nasıl oluyordu da bir çocuk anne olabiliyordu bir bebeğe. Ateş şimdi daha da harlanmıştı yüreğinde. Ephraim yalvardı tanrıya gördüklerinin bir tahayyülden ibaret olması için fakat nafile.

Vicdanı şimdi tekrar bayrak sallamaya başladı benliğini hatırlatmak için. Kafasını çevirmeye çalıştı ama tüm kasları kitlenmiş, iskelet sistemi kaskatı olmuştu adeta. Vücuduna söz dinletemiyor, adım atamıyor dudaklarını kıpırdatamıyordu şimdi. Bu hangi perdeydi? Kan değildi fakat bin beterdi kandan. Masumiyete bulaşmış kan. Henüz olgunlaşmamış göğüslere nasıl dokunabiliyordu nasırlaşmış eller. Ephraim yerle yeksan olmuştu. Bakışlarını biraz daha almazsa Ghoncheh’in üzerinden, başı derde girecekti hiç şüphesiz. Ama nasıl? Nasıl alırdı bakışlarını, nasıl söz geçirirdi kenetlenmiş kaslarına. “Taze bir gonca iken gül dalında solmaz mı ?’’ dizeleri fışkırdı belleğinden kulaklarına doğru fevri bir hareketle. Sanki bu anın fotoğrafını görmüş de söylemişti şair. Sanki Ghoncheh(Gonca)…

Fikirlerini kovuşturup, kahırla çökmüş omuzlarını kaldırdı; bakışlarını çevirdi önüne. Şimdi İran’ın hangi köşesinde ne kadar güzellik görürse görsün kalmamıştı ehemmiyeti. Ghoncheh’ın bakışları işlenmişti bir kere zihnine ve yüreğine. Kan bulaşmıştı bu perdeye de besbelli. Utanç bulaşmıştı, hasret bulaşmıştı büsbütün. Özgürlüğe, yaşamaya, umuda; hasret… Sonra kaçtı köşe bucak bu ülkeden de. Afganistan, Pakistan, Hindistan. Sınırdan sınıra hızla ilerledi bir nebze olsun yüreğini serinletmek için fakat değişmedi gördüğü manzara, değişmedi bir türlü. Aksine goncalar, tohum olmaya başlamıştı yer yer… Ephraim nefret etti aldığı her nefesten. Ve değiştirirken rotasını, vicdanının haykırışları arasında çıkardı defterini.

Annesinin kucağında, bebeği kundağında
                                                      9’unda Hindistan, 10 yaşında İran’da
                                                      Oyun nedir hiç bilmez, pencerede düşünür
                                                      Bir çocuk, sabahleyin sessizce gömülür
                                                      Bir çocuk öldüğünde, toprak göğe öykünür

Nijerya, Sudan, Çad…

‘Umutsuzluk zehir, umutsa baldan şerbet.’ demişti başka bir şiirinde fakat şimdi nasıl oluyordu da umut etmeye korkuyordu. Her yeni umut yeni bir yıkımın rezervi olmaya başlamıştı. Yüreğinden atamadığı Filistin çocuklarına bir de Ghoncheh ve güzelim goncalar eklenmişti sayısız. Şimdi bambaşka bir kıtada huzur aramaya koyulurken Nakş-I Cihan meydanını düşündü, orda hudutları kısa dakikalarla çevrili olan zamanın içindeyken hissettiği huzurun, mutluluğun derinliğini hatırladı.

İşin aslı Afrika’da karşılaşacağı manzarayı, Afrika’nın hangi perde olduğunu tahmin ediyordu en başından beri ve bu bir bakıma nimettendi. Rengini bildiği bir perdenin tonunu aramaya çıkmıştı sadece, esmer suratlar içinden parlayan boncuk boncuk gözler de kafiydi mutlu olmasına; bakabilirse. Fakat yolculuk boyu da susmadı o derinlerinden gelen ses, onu susturmak uğruna çıktığı yolculukta ses katmerlenerek artmaya devam ediyordu üstelik Ephraim’in bedenini terk etmeden, yankı yapa yapa. Esther ve Noa’yı da özlemişti fazlasıyla fakat eve dönmek söz konusu bile değildi.

Güneş tüm zerafeti ile yükselirken bu kurak toprakların güzel insanlarının üzerine, Ephraim yeni planlar yapmaya başlamıştı çoktan. Avrupa’daki arayışına ayırdığı bütçesiyle buradaki çocuklara yemekler alacak, kıyafetler bulacak böylece de vicdanının sesini kısacaktı. Eğer izlediği filmler ve okuduğu kitaplar yalan söylemiyorsa böyle olmalıydı, yaptığı iyilikler susturabilirdi vicdanını. Peki ya durmadan benliğini hatırlatan şey vicdanı değil de başka bir şeyse?

Ephraim’in düşünceleri birbirine öylesine dolaşmıştı ki en umut dolu düşünce bir anda karamsar bir plana en kötü haber bir anda huzur dolu bir bilgiye dönüşebiliyordu. Zihni ona adeta düşünme emir veriyordu fakat o ses? Ephraim kavgasını sürdürürken yolculuğu sona ermiş karnından gurultular yükselmişti. İner inmez bir lokanta bulup karnını doyurmaya başladı ki lokantanın içine girdiği andan itibaren yemek kokusu doyurmuştu çoktan karnını. Dışarı kafasını çevirdiğinde ise buradan ayrılırken kaleme alacağı dizeler çoktan yazılmıştı zihninde.

Bugünü kendine ayırdı Ephraim, her zamanki gibi huzuru aradı köşe bucak. Gördüğü hayvanların kafalarını okşadı,tropikal meyveler denedi, insanlarla sohbetler etti onların kültürel yemeklerini yapmaya yardım etti ve yedi. Chari Nehri’nde güneşin usulca batışını izledi kemiklerin belirginleştiği, ruhların bu küçülen bedenlere dar geldiği şehirde. Gözlerini güneşin gidişiyle kapadı ve derin biri nefes aldı yarınların hayaliyle. 

Ertesi gün Sudan’da başladı bitiremeyeceğini daha sabah anladığı güne. Planladığı gibi hediyeler, yemekler aldı götürdü minicik bedenlere. Sayısız yemeği tek tek uzatırken ilk uzattığını aralarında nasıl hırssız paylaştıklarını gördü. Esther’le Noa geldi aklına, karınları şişken bile uzattığı çikolatayı aralarında paylaşamadıklarını hatırladı. Gülümserken bir yandan da devam etti yemeklerini nezaketle paylaştırmaya.

Ephraim hayatında ilk defa bu kadar hafif ilk defa bu kadar umut dolu ilk defa bu kadar sevinçli ve gururluydu. Vicdanı oturduğu yerden kaldırmadı başını gün boyu. Kan yoktu bu perdede ama üryandı acı. Gözleri içlerine gömülmüştü minicik bedenlerin, kemikleri çekilmişti içlerine içlerine derken haykırdı bir anda içindeki tanrı, Ephraim’e değil dünyaya haykırdı.

Çöpe dökülen yemeklere, bitmeyen tabaklara haykırdı; bu sefer Ephraim söylendiği yemeklere, yarısını çöpe attığı yiyeceklere ağladı sessizce ve uzaklaştı şehirden. Şehrin havasında bile kıtlık vardı, havası bile eksikti sanki; havası bile çökmüştü içine içine, yetmiyordu Ephraim’in göğüs kafesine. Aldığı her nefes içindeki mezarlıkları yerinden oynatıyordu, attığı her adım bedenini sarsıyordu büsbütün. Bir lahza olsun susan içindeki ses yeniden onu sağır etmeye başlamıştı anlaşılan.

Şimdi yeni umutlara koşma vaktiydi, artık sönen, inancı olmayan umutlara; gerçekleşeceğine inanmadığı güzel günlere. Açlık perdesini yüreğine acıya doyurarak kapatırken defterini çıkardı, bir soda lazımdı bu doygunluğu sindirebilmek için fakat biliyordu bin soda sindiremezdi doygunluğunu.


                                                     Düşer konteynıra bir elma şekeri

                                                     Uzanmaya utanır, indiriverir elini
                                                     Eli yüzü kül, zülüfleri yüzüne dökülür
                                                     Bir çocuk, sabahleyin sessizce gömülür
                                                     Bir çocuk öldüğünde, toprak göğe öykünür

Avustralya…

Şimdi yeni bir ülke değil yeni bir kıta lazımdı ona, yeni bir okyanus, yeni bir insanlık… Mavilikler içindeki yolculuğu bir nebze dindirdi içinin yorgunluğunu, Hint Okyanusu’nun ipeksi durgunluğu üzerinde süzülen bir pelikan gibiydi, bu uzun yolculuğun sonsuz maviliği içinde tekrar filizlendi içindeki umut tohumları. Broome, Uluru, Kakadu Ulusal Parkı onu bekleyen güzellikler arasında duyduğu birkaçıydı. Bilgisayardan görmüştü buraları sadece, namlarını duymuştu güzelliklerinin. Yolculuğunun sonuna gelirken diğer yolcuların sohbetini duydu, Kimberley diye bir yerden bahsediyorlardı ilgisini çekti, onu da ekledi göreceği yerlere.

Avustralya’ya adımını attığında her hücresinin en ücra noktasına ulaşacak kadar derin bir nefes aldı. Avustralya’ya 5 gün yetecek nefesi içine doldurmuş gibiydi adeta. Güneş bugün Ephraim için doğmuş gibiydi. Yolculuğunun sonuna yaklaşırken manzaranın ihtişamına kapılan içindeki tanrı varlığını göstermeye başlamıştı yavaştan. Daha Goncheh’yi unutamamış, Afrika’yı sindirememişti içinde.

Artmaya başladı ruhunun derinliklerinden her molekülünü parçalaya parçalaya kulaklarına doğru gelen fakat tüm vücudunu titretmekten geri kalmayan o ses. Bir soru sordu Ephraim’in devamını duyamadığı, fakat Ephraim için en alışıldık soruydu bu yolculuğu boyu: “Ya…?” Umutsuzluğun neşe harmanlandığında umutsuzluk kalınca kalburüstünde hemen baş gösterirdi bu soru. Ya…? Ya gittiği yerde onu daha derin acılar bekliyorsa? Ki hasret gibiydi her ülkenin acılara ona, sanki tenhada saklanmış vuslatı gözler gibiydi. Göğüs kafesindeki mezarlıktan Goncheh çıktı tekrar, acıyla gülümsedi Ephraim Avustralya topraklarına adımını atarken.

Her zamanki gibi yaşayabildiği kadarıyla ilk gün onundu, özgürdü ilk gün tanrının müsadesi kadar. İner inmez birkaç saat evvel işittiği Kimberley Bölgesi’ne nasıl gidileceğini öğrendi. Belki bu eşsiz benzersiz yer ruhuna şifa olurdu, belki aradığı, aramaktan yorulduğu huzuru burada bulurdu. Yeni bir uzun yolculuk onu bekliyordu şimdi fakat hiç şüphesiz buna değerdi.

Yolculuğu boyu biraz istirahat eden Ephraim rüyasında uzun zamandır düşünmediği anne babasını gördü. Ve simasını bir yerlerden hatırladığı ama tam olarak kestiremediği, kendinden birkaç yaş küçük olan bir genci. Bir hastane odasında Ephraim’in başında ona bakıyordu hepsi, tam olarak işitemediği kesik kesik duyduğu bir şeyler söylüyorlardı biraz da endişeli bir tavırla. Derken kafasını çevirdi gence, gözlerini büyüttü, büyüttü, büyüttü ta ki onu tanıyana, nabzını hızlandırışının sebebini anlayana dek derken elindeki defterinin yere düşmesiyle uyandı günler boyu onu düşündürecek olan bu rüyadan.

Ve gözlerini şimdi de Kimberley’in güzelliklerini alabildiğine görebilmek için büyüttü. Bir rüya aleminden öbürüne uyanmış gibiydi adeta. Kıvrılan nehirler, benzersiz kayalıklar, huzur akan çağlayanlar. Ephraim burada kaybolmuştu şimdi. Dünyanın tüm acılarını unutmuş, her şeye yeni bir sayfa açmaya karar vermişti. Dünya böylesine güzelken, üzerinde kurulmuş olan bu hayat nasıl böylesine acımasız böylesine hüzünlü olabiliyordu. Güneş batana değin manzaranın tadını çıkardı. O kadar büyük o kadar ihtişamlıydı ki buradan ayrılmak da yüreğine bir miktar hüzün kattı.

Ertesi gün Avustralya sokaklarında dolaşırken hala yüreğine değmemişti bu şehrin hüznü, acısı. Yoksa aradığı yerde miydi, yoksa içindeki tanrı susmak için bu caddeleri mi bekledi? Günleri öylesine huzurlu geçiyordu ki Ephraim buraya yerleşmeye hatta Esther ve Noa’yı da savaştan çekip, kurtarıp buraya getirmeye kararlıydı. Haftalar birbirini kovalıyordu neredeyse 1 ay olacaktı Ephraim buraya geleli. Gezdiği sokaklar onu tanır olmuştu şimdi. Nefesini daha derin alıyordu ki göğsündeki kabirlere de sirayet etsin bu pirüpak hava. Daha derin alıyordu ki beraat etsin artık sıkışıp kalan ve onu da sıkıştıran tanrı. Caddelerde ilerken çoktan geç kalmış olan o acı ona yaklaşıyordu adım adım.

Kaldığı pansiyona doğru döndüğünde fark etti yağmurda çaresiz kalmış bir kedi gibi içine içine kıvrılmış, gözyaşları içindeki minik kız çocuğunu. Kafasını çevirip sesi sedası çıkmayan tanrıyı uyandırmadan burayı terk etmek istedi fakat Noa geldi aklına. Orada minicik bedeniyle kimseye sesini duyurmadan ağlayan gözlerini yere dikmiş kız çocuğuna yaklaşırken fark etti okul üniformasını. Belli ki okuldan kaçmıştı fakat neden ? Yoksa arkadaşlarına mı küsmüştü ya da annesi mi hastaydı? Ephraim hemen etrafına bakındı, birkaç yüz metre ileride bir pastane çarptı göz bebeklerine; hemen onu alıp oraya götürmeli onu hoşnut edecek bir şeyler ikram ederken de derdini dinlemeliydi.

Sessizce yaklaştı onu korkutmamak için ellerini usulca omzuna koymasıyla minik kızın irkilmesi bir oldu. Kan çanağına dönmüş gözlerinin alevi harlandı bir anda. Ephraim “Korkma sana yardımcı olmak istiyorum.” dese de minik kız korkudan titrerken tek kelime dahi etmiyordu. Ephraim anlamıştı çoktan şehrin hüznünü bulduğunu, fakat tam olarak neydi?

Minik kıza söz geçiremeyeceğini fark ettiğinde “Peki o zaman burada beraber saatlerce oturalım ben de konuşmuyorum.” diye hafif bir sitem etti. Çocuk kalbinin dayanamayacağını biliyordu bu küsme oyununa. Oysa küçük Audrey’in en az Kimberley Bölgesi kadar büyük ve dağlanmış yüreği bu oyuna da dayanırdı. Ephraim saatlerc bekledi. Adı gibi güçlü, belki Ephraim’den bile daha büyük olan Audrey de bozmadı sükunetini. Dakikalar birbirini kovalarken güneş dinlenmeye koyulmuştu yavaştan. Şehrin üzerini simsiyah bir çarşaf usulca örterken gece lambası tüm zerafetiyle belirdi.

Audrey nahifçe kalktı çömeldiği yerden, üstünü başını düzeltti manasız bakışlar içinde. Ephraim’in omzuna dokunup ilerlideki pastaneye doğru yürümeye başladı Ephraim’in onu takip eden adımlarıyla birlikte. Ephraim’in bu gece işittikleriyse bu kıtayı terk etmek için sabahı bekleyene kadar onu yedi bitirdi. Şimdi daha iyi anlamıştı sessizliğin huzura değil, kısılan seslere ait olduğunu. Audrey’in göz bebeklerinden Ephraim’in hafızasına kazınmıştı avaz avaz susmak nedir? Daha kendi benliğini kavrayamamış olan Audrey nasıl olur da başka bedenlerin bedenine temasını anlayabilirdi. Oyun muydu gerçek mi, kabus muydu hayal mi? Herkes ona yaşananların bir oyundan ibaret olduğunu söylese de o biliyordu bir şeylerin yolunda gitmediğini, oyun bir çocuğu mutlu ederdi Audrey’in canı acıyordu.

Ruhu incinmişti ama daha kolay idrak edebildiği şey apaçık ortadaydı. Ağrılar, morluklar, acılar. Audrey -belki içindeki sönmüş balonları, üst üste mezarları gördüğünden bilinmez- kimseye anlatamadığı her şeyi dökmüştü içinden Ephraim’in içine ve derin bir nefes almıştı. Ephraim’se çoktan Audrey’i de yanında götüreceği yolculuğun biletlerini almak için yola koyulmuştu. Audrey’in içindeki savaş, Filistin’in savaşından besbeterdi. Audrey, Esther ve Noa ile de çok iyi anlaşırdı hem. Onu ailesiyle bırakmamaya söz verdi Ephraim.  Ve Audrey Ephraim’in göğsüne kafasını yaslamış güvenle uyurken, güneş mesaiye tekrar başlamıştı. Yol çok uzundu, Ephraim defterini çıkardı.

Uyanıverir yatağında istemediği eller yanağında
                                          Bu kan da neyin nesi bacağında
                                          Kalkar giyer önlüğünü, saçları örülür                                                                Bir çocuk, sabahleyin sessizce gömülür
                                          Bir çocuk öldüğünde, toprak göğe öykünür

Uzun yolculuğu arasında artık açık tutmakta zorlandığı gözlerine direnmemeye karar verdi. Audrey’in üzerini örtüp, yanağını okşadı ve bir daha uyanamayacağı rüyasında buldu kendini…Avustralya yolculuğunda gözlerini tanımak için büyüttüğü Khaled karşısındaydı capcanlı. Audrey, Audrey !! diye Audrey’i ararken etrafında, sağında bitap düşmüş anne babasını buldu. Khaled yaralıydı, kendine baktı Ephraim. Hafızası gördüğü her şeyi doğru sıraya koymakta, rüya mı gerçek mi kavramakta çok zorlanıyordu. Biraz zaman geçtiğinde hatırlamaya başladı olan biteni.

Birkaç ay önce bir sabah vaktiydi, evinin yakınlarına düşen bombalarla ailesini, evini kaybeden Khaled diğer her Filistin’li çocuk gibi yakmıştı Ephraim’in yüreğini. Apar topar üzerini giyinip Khaled’e yardım etmeye gitmiş tam ona sarılıp yüreğini yüreğine katacakken ne olduğunu anlayamadıkları bir ses işitmişlerdi. Ephraim şimdi anlamıştı baktığı her göz bebeğinde ruhunu delip geçen bakışların Khaled’in son bakışları olduğunu; şimdi anlamıştı onu bırakmayan sesin duyduğu son ses olan Khaled’in sesi olduğunu…

“Ephraim!” demişti Khaled, “Savaş dışarıda değil, savaş büsbütün içlerinde…”

Gönül Gözü

Demek ki hep gönülmüş, güzelliği yaratan

Gözden değil!

Gönül, gözüyle güzel görelim.

Gönül gözüyle bakmıyan,

Ne kadar baksa da boştur efendim…

Dilber der gelin gönül alalım

şu gözlerin baharı olalım!

Bir güzel gününde sen,

Bir şiir göndermişsin,

Gönül ve gözü anlatan,

Kendi güzelliklerini kabullenircesine,

Gözlerimi kapattım bekliyorum.

Gönül gözüyle bakıp,

Yürekten gelenle konuşuyorum

Duyarsın diyerekten.

Neyin Aşkına

Hangi âleme kaçayım mahbubum?
Bir gece misal, dideme mahcubum.
Mehel-siz dedir, meğer hep mahşubum;
Neyin aşkına ney ile neylendim…

Hâlim handanmış, hande rîz giryânım!
İnanmazlarmış, sen de “gir yan” cânım.
Kim der uzakmış, ya(n)kına şiryanım;
Neyin aşkına ney ile neylendim…

Ey sefir! Ben ki, bir O’na ram oldum.
Et seyir! Sen ki, neylen ikram oldum.
Nefes nefese özünen ham oldum.
Neyin aşkına ney ile neylendim…

Erişilir mi manaya çabucak?
Sırra varmadan gezerse kaç bucak?
Epey düşündüm, sevgi dolu kucak;
Neyin aşkına ney ile neylendim…

Vaktinse seher, tecessüm ederim.
Hâl-siz-de gelse, tebessüm ederim.
El açan güle, tefehhüm ederim;
Neyin aşkına ney ile neylendim…

Bir gönül kaben, vardır ki mihrabım.
Bir dest-i kader, tutsun ki mızrabım.
Bir saz-ı kaza, neyime serabım;
Neyin aşkına ney ile neylendim…

Neye nefes tüketsem bir bağlama,
Vasıl nasıldır, sormayın sağlama.
Kalbi taşıyan gözleri çağlama;
Neyin aşkına ney ile neylendim…

Ben seve seve, (k)öze sarılmışım.
Üflenmiş ruha, kalpte arınmışım.
Kimsem bergüzar olup anılmışım;
Neyin aşkına… Ney ile neylendim…

Mavi Gözlü Dev

Nâzım Hikmet Ran ya da kısaca Nâzım Hikmet (15 Ocak 1902 – 3 Haziran 1963), Türk şair, oyun yazarı, romancı ve anı yazarı. “Romantik komünist” ve “romantik devrimci” olarak tanımlanır. Siyasi düşünceleri yüzünden defalarca tutuklanmış ve yetişkin yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiştir. Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır.

Nâzım Hikmet Ran ya da kısaca Nâzım Hikmet, Türk şair, oyun yazarı, romancı ve anı yazarı. “Romantik komünist” ve “romantik devrimci” olarak tanımlanır. Siyasi düşünceleri yüzünden defalarca tutuklanmış ve yetişkin yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiştir. 

Doğum tarihi: 15 Ocak 1902, Selanik, Yunanistan

Ölüm tarihi ve yeri: 3 Haziran 1963, Moskova, Rusya

Defin tarihi ve yeri: Novodeviçi Mezarlığı, Moskova, Rusya

Eş: Vera Tulyakova Hikmet (1960–1963)

Nâzım Hikmet Ran ya da kısaca Nâzım Hikmet (15 Ocak 1902 – 3 Haziran 1963), Türk şair, oyun yazarı, romancı ve anı yazarı. “Romantik komünist” ve “romantik devrimci” olarak tanımlanır. Siyasi düşünceleri yüzünden defalarca tutuklanmış ve yetişkin yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiştir. Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır.

Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim, Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman ve Ercüment Er adlarını da kullanmıştır. İt Ürür Kervan Yürür kitabı Orhan Selim imzasıyla çıkmıştır. Türkiye’de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin en önemli isimlerindendir. Uluslararası bir üne ulaşmıştır ve dünyada 20. yüzyılın en gözde şairleri arasında gösterilmektedir.

Şiirleri yasaklanan ve yaşamı boyunca yazdıkları yüzünden 11 ayrı davadan yargılanan Nazım Hikmet, İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre yattı. 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarıldı; ölümünden 46 yıl sonra, 5 Ocak 2009 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile bu işlem iptal edildi. Mezarı Moskova’da bulunmaktadır.

Yaşam öyküsü

Ailesi

Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım’dır. Celile Hanım piyano çalan, resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Celile Hanım, bir dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa’nın kızıdır. Hasan Enver Paşa, Polonya’dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki’nin (Lehçe: Konstanty Borzęcki, d. 1826 – ö. 1876) oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa Osmanlı Ordusu’nda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan “Les Turcs anciens et modernes” (Eski ve Yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Celile Hanım’ın annesi ise Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa’nın yani Ludwig Karl Friedrich Detroit’in kızı olan Leyla Hanım’dır. Celile Hanım’ın kız kardeşi Münevver Hanım, şair Oktay Rifat’ın annesidir.

Nâzım Hikmet’e göre, babası Türk ve annesi ise Alman, Polonyalı, Gürcü, Çerkez ve Fransız kökenli idi. Babası Hikmet Bey, Çerkes Nâzım Paşa’nın oğludur. Annesi Ayşe Celile Hanım, Çerkes, Leh, Sırp, Alman, Fransız (Huguenot) kökenliydi.

Babası Hikmet Bey, Selanik’te, Hariciye Nezareti’nde (Dışişleri Bakanlığı) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya ve Sivas valilikleri yapmış olan Nâzım Paşa’nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nâzım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik’in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nâzım’ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep’e, Nâzım’ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş ve hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul’a gelirler. Hikmet Bey’in İstanbul’daki iş kurma denemeleri de iflasla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye’ye atanır.

Çocukluğu

15 Ocak 1902’de Selanik’te doğdu. İlk şiiri Feryad-ı Vatanı 3 Temmuz 1913’te yazdı. Aynı yıl Mekteb-i Sultani’de ortaokula başladı. Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı bir kahramanlık şiirini Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya okuyunca çocuğun Bahriye Mektebine gitmesine karar verildi. 25 Eylül 1915’te Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girdi, 1918’de 26 kişi içinden 8. olarak mezun oldu. Karne değerlendirmelerinde zeki, orta derecede çalışkan, elbisesine özen göstermeyen, sinirli ve ahlakî tavırları iyi bir öğrenci görülmektedir. Mezun olduğunda dönemin okul gemisi Hamidiye gemisine güverte stajyer subayı olarak atandı. 17 Mayıs 1921’de aşırıya kaçan halleri bulunduğundan ordu ile ilişiği kesildi.

Milli Mücadele dönemi ve gençliği

Nazım’ın ilk kez neşredilen, Mehmed Nazım imzasıyla yazdığı “Hala Servilerde Ağlıyorlar mı?” başlıklı şiiri 3 Ekim 1918’de Yeni Mecmua’da yayımlandı.

19 yaşındayken, 1921 yılı Ocak ayında arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Milli Mücadele’ye katılmak üzere ailesinden habersiz biçimde Anadolu’ya geçti. Cepheye gönderilmeyince Bolu’da bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra Eylül 1921’de Batum üzerinden Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okudu. Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık oldu ve komünizm ile tanıştı. 1924’te yayınlanan ilk şiir kitabı 28 Kanunisani Moskova’da sahnelendi.

Moskova’da 1921-1924 yılları arasında geçirdiği sürede Rus fütüristleri ve konstrüktivistlerinden esinlendi ve klasik biçimden sıyrılarak, yeni bir biçim geliştirmeye başladı.

1924’te Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisinde çalışmaya başladı, ancak dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince bir yıl sonra tekrar Sovyetler Birliği’ne gitti. 1928’de Af Kanunundan yararlandı ve Türkiye’ye döndü. Ancak tekrar tutuklandı. Serbest kaldıktan sonra Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı.

1929’da İstanbul’da basılan “835 Satır” adlı şiir kitabı, edebiyat çevrelerinde geniş yankı uyandırdı.

Hapis hayatı ve sürgünü

1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden hakkında açılan pek çok davada beraat etti. Yargılandığı davaların listesi şu şekildedir:

  • 1925 Ankara İstiklâl Mahkemesi Davası
  • 1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
  • 1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
  • 1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası
  • 1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası
  • 1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
  • 1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası
  • 1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası
  • 1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
  • 1938 Harp Okulu Komutanlığı Askerî Mahkemesi Davası
  • 1938 Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesi Davası

1933 ve 1937 yıllarında örgütsel faaliyetleri nedeniyle yine bir süre tutuklu kaldı. Barışseverler Cemiyeti’nin kuruluşunda yer aldı. 1938’de bu kez “orduyu ve donanmayı isyana teşvik” suçlamasıyla tutuklandı ve yargılandığı davada 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde aralıksız 12 sene kaldıktan sonra, 14 Temmuz 1950’de çıkan Genel Af Yasası’ndan yararlanarak, 15 Temmuz’da serbest bırakıldı. 2007 yılında vizyona giren Mavi Gözlü Dev adlı film, Nazım’ın Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatmaktadır.

Yasal olarak yükümlülüğü olmamasına karşın askere çağrılınca, öldürüleceği endişesiyle 17 Haziran 1951’de İstanbul’dan ayrılarak, Romanya üzerinden Moskova’ya gitti. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılmasının ardından, büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa’nın (Konstantin Borzecki) memleketi olan Polonya’nın vatandaşlığına geçerek Borzecki soyadını aldı.

Sovyetler Birliği’nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile Moskova’da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa, Küba, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30’da gazetesini almak üzere ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına yürüdüğü sırada, tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli ve yabancı yüzlerce sanatçı katıldı ve törenin görüntüleri siyah beyaz olarak kaydedildi. Ünlü Novodeviçi Mezarlığı’nda (Rusça: Новодевичье кладбище) gömülüdür. Meşhur şiirlerinden biri olan Rüzgâra Karşı Yürüyen Adam figürü, siyah granitten yapılan mezar taşı üzerinde, ebedileştirildi.

Hüküm giyerek hapis yatmaya başladığı 1938 yılından 1968 yılına kadar eserleri Türkiye’de yasaklandı. Eserleri, 1965’ten itibaren çeşitli basımlarla yayımlanmaya başladı.

Yeniden Türk vatandaşlığına alınması

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılan kişilerle ilgili yeni bir düzenleme yapması gündeme geldi. Yıllardır tartışılmakta olan Nâzım Hikmet’in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi görünmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu düzenlemenin sadece yaşamakta olanlar kişiler için olduğunu ve Nâzım Hikmet’i kapsamadığını belirterek bu yöndeki talepleri reddetti. Sonradan dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, İçişleri Komisyonu’nda “Tasarıda, şahsa bağlı hak olduğu için bizzat müracaat etmesi gerekir. Arkadaşlarım da olumlu şeyler belirttiler, komisyonda görüşülür, bir karar verilir” dedi.

2009 yılının 5 Ocak Günü “Nâzım Hikmet Ran’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürürlükten kaldırılmasına ilişkin önerge” Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Nâzım Hikmet Ran’a yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname hazırladıklarını ve bu teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Ran’ın yeniden Türk vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu’nca oylanarak kabul edildiğini söyledi.

Bakanlar Kurulu’nun 5 Ocak 2009 tarihinde aldığı bu karar, 10 Ocak 2009 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlandı ve Nâzım Hikmet Ran, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı oldu.

Üslubu ve başarıları

İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başladı ancak içerik bakımından diğer hececilerden farklıydı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsü ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliği’nde yaşadığı ilk yıllar olan 1922 ile 1925 arasında bu arayış doruğa çıktı. Hem içerik hem de biçim bakımından dönemindeki şairlerden farklıydı. Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile ahenk oluşturan serbest ölçüyü benimsedi. Mayakovski ve fütürizm taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi.

  “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim….Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…”
 (Nazım Hikmet)

Şiirlerinden birçoğu Fikret Kızılok, Cem Karaca, Fuat Saka, Grup Yorum, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli gibi sanatçılar ve gruplar tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979’da “Güzel Günler Göreceğiz” ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunan besteci Manos Loizos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü’nün eski üyesi Selim Atakan tarafından da bestelenmiştir. “Salkım söğüt” adlı şiiri Ethem Onur Bilgiç’in 2014 tarihli animasyon filmine konu olmuştur.

UNESCO’nun ilan ettiği 2002 Nâzım Hikmet yılı için besteci Suat Özönder “Şarkılarda Nâzım Hikmet” adlı bir albüm hazırladı. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının katkılarıyla, Yeni Dünya plak şirketi tarafından hayata geçirildi.

Şair Nâzım Hikmet’in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye’nin torunu Kenan Bengü tarafından Piraye’nin evrakları arasında “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve üç adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu.

Eserleri

  • Ahmet Aslan, Geberiyorum
  • Ahmet Kaya, Aynı Daldaydık
  • Ahmet Kaya, Şeyh Bedrettin (Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı şiirinden uyarlama)
  • Cem Karaca, Ceviz Ağacı
  • Cem Karaca, Çok Yorgunum (Mavi Liman şiirinden uyarlama)
  • Cem Karaca, Hasret (Davet şiirinden uyarlama)
  • Cem Karaca, Herkes Gibi
  • Cem Karaca, Hoşgeldin Kadınım (Hoş Geldin şiirinden uyarlama)
  • Cem Karaca, Kerem Gibi
  • Cem Karaca, Şeyh Bedrettin Destanı (Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı şiirinden uyarlama)
  • Edip Akbayram, Gidenlerin Türküsü
  • Edip Akbayram, Güzel Günler Göreceğiz (Nikbinlik şiirinden uyarlama)
  • Edip Akbayram, Korkuyorlar
  • Esin Afşar, Tahir ile Zühre Meselesi
  • Ezginin Günlüğü, Japon Balıkçısı
  • Ezginin Günlüğü, Seni Düşünmek Güzel Şey
  • Fikret Kızılok, Akın Var
  • Grup Baran, Güneşi İçenlerin Türküsü
  • Grup Baran, Salkım Söğüt
  • Grup Yorum, Ben Bir Asker Kaçağıyam
  • Grup Yorum, Bu Memleket Bizim
  • Grup Yorum, İnsanların İçindeyim
  • Grup Yorum, Veda
  • Hakan Yeşilyurt, Piraye [not 1]
  • Hüsnü Arkan, Bor Oteli
  • İlhan İrem, Hoşgeldin Kadınım
  • İlkay Akkaya, Beyazıt Meydanı
  • Mesud Cemil, Kanatları Gümüş Yavru Bir Kuş
  • Onur Akın, Sev Bakalım
  • Onur Akın, Seviyorum Seni
  • Ruhi Su, Kadınlarımız
  • Ruhi Su, Masalların Masalı
  • Ruhi Su, Onlar Ki
  • Sümeyra Çakır, Hürriyet Kavgası
  • Yeni Türkü, Mapushane Kapısı
  • Yeni Türkü, Öldükten sonra
  • Yeni Türkü, Sen
  • Zülfü Livaneli, Bulut Mu Olsam
  • Zülfü Livaneli, Hoşçakal Kardeşim Deniz
  • Zülfü Livaneli, Karlı Kayın Ormanı
  • Zülfü Livaneli, Kız Çocuğu
  • Zülfü Livaneli, Memetçik Memet
  • Zülfü Livaneli, Saat Dört Yoksun
  • Zülfü Livaneli, Vapur

Prototipik Modern Bir Vahiy

Belki de hep seslere tutunarak yürüdüğü için

İstediğini sandığı yere hiç gidemeyen,

Her şeyi alıp kendinde toplayan,

Düşünce körü

Ölüleri de kaldırmak gerek

Tam da şimdi

Kendi varoluşlarının tarihsel süreksizliğinden.

Gösterilmemiş olanı akla getirdiği için

Gösterilen şey,

Hiç yazılmamış olanı okur

Tüm inşa edici seçimler.

İşte bunlar kesintisiz bir süreksizlik içinde

Küreselleşen insanlar.

Oysa tanrının kendisi bir durumken.

Kaçmaya hazırlanan işte bu sözcükler de

Prototipik modern bir vahiy

Okunmayı talep ediş biçimiyle.

Hem zaten değil mi ki birkaç sözcük

Hayatı ve zamanı idame ettiren.

Bir Hayali Yaşamak, Bir Hayalde Yaşamak

 Müzik ruhunuzun nerede kaybolduğunu bilir denir. Doğru yerde ve zamanda dinlenen müzikler hayatımızda en kıymetli anlara eşlik eder, en unutulmaz hatıraları oluşturur çoğu zaman. İyi bir müzikle pek çok şey yapılabilir. İyi bir müzikle neşelenilebilir, gülünebilir, yalnızlaşabilir, hüzünlenilebilir, huzur duyulabilir, eskiye dair bir şeyler anımsanabilir, geleceğe dair düşüncelere dalınabilir, şimdinin keyfi sürülebilir ve tabii ki en çok da hayal edilebilir. Hayal dediğimiz şey aslında özünde oldukça karmaşık bir kavram. Çünkü hayal etmek, genel düşüncenin aksine gerçekliğin zıttı olarak var olan bir ifade değil, gerçekliğin içerisinde, gerçeklikle birlikte olarak sürdürülen bir eylem. Biraz açmak istersek örneğin yaşadığı gerçeklikten koparak olağanüstü, yani gerçeküstü hayallere saplantı derecesinde kapılan ve bu hayallerde yaşayan bir insanı, öncelikli olarak gerçekliğini kaybetmiş bir hayalperest olarak nitelendirmektense, durumu hayallerinin olağanüstülüğünden değil, gerçeklik anlayışının olağanüstülüğünden değerlendirmek; gerçeklik algısını araştırmak daha doğru olacaktır çünkü bu kişi muhtemelen gerçeklik algısı ve anlayışını hayalleri üzerine inşa etmiştir, hayallerini gerçeklik algısı üzerine değil. Dolayısıyla hayallerine temel oluşturabilecek bir gerçeklik anlayışı yoktur. Yalnız burada nesnellikten değil, gerçeklikten bahsediyorum. İkisini birbirine karıştırmamak gerekir çünkü nesnellik bir tanedir ve herkes için aynıdır. Bunun yanında gerçeklik de bir tanedir fakat her insanın, gerçekliğe bakış açısının, bunu kendi içinde tartma ve değerlendirme mantığının farklı olmasına dayanarak diyebiliriz ki gerçekliği de farklıdır ve pek çok çevresel ve belki zaman zaman da genetik etmene bağımlıdır. Bu anlamda kişinin gerçeklik algısı, insan vücudunun işleyişine benzetilebilir; üstüne düşünülmediği takdirde her şey oldukça basit ve alışılmış bir şekilde işlemeye devam eder ama aslında son derece karmaşık bir yapısı vardır ve bilinmeyenleri bilinenlerinden her zaman daha fazladır. Eğer öyle olmasaydı kişinin kendine ulaşması için verdiği mücadele ve girdiği uğraşlar da bir ömür boyunca sürmezdi. Kendini tanıması değil, kendine ulaşmasından bahsediyor olduğumun farkındalığı bu noktada önemli. Çünkü bana göre insan, bütün bir bedeni, zihni, kalbi ve ruhu ile birlikte devamlı bir değişim içerisinde olduğundan ve zaman zaman kendisine bile yabancılaştığından, kendini tam anlamıyla tanıyabilmesi pek de mümkün değil. Oysa kendisine ulaşabilmesi daha mümkün. Çünkü tanımak bir anlamda bilmek ise; ulaşmak, her haliyle ve bilinmezlikleriyle birlikte kabul edebilmektir ve bence daha önemlidir. Kişinin bu kendisine ulaşma serüveninde kendi gerçekliğini kurarken şekillendirdiği kavramların yeri ise hiç de küçümsenmeyecek kadar fazla. Hayal de onlardan bir tanesi. Hayaller insana başkaları ve kendisi hakkında pek çok şey söyleyebilir. Peki çok güçlü etkileri olabilen bu hayaller insanı bazı durumlarda korkutmalı mıdır? Özellikle gerçekleşmeyeceği net olarak bilinen bazı hayaller, sonrasında sebep olabileceği ruhsal yıkıntıdan kurtulmak için, belki de hiç kurulmamalı mıdırlar? Dostoyevski Yeraltından Notlar’da bir sarayın varlığından, daha doğrusu arzularındaki, hayallerindeki varlığından bahsederken der ki ‘’ Billur sarayın gerçekte olmamasından bana ne? Arzularımda varsa, daha doğrusu arzularım yaşadıkça o da var olacaksa, gerçekliği neden umurumda olsun?*’’ Gerçek bir kabulleniş ve umursamazlığın getirisi olan bu yaklaşım pek çok açıdan bir cesaret örneği sayılabilir. Kendi iç dünyasını ve gerçekliğini dış dünyanın önünde tutma cesaretini gösterebilmek, ancak kendi iç dünyasında dışarıda geçirdiğinden çok daha fazla zaman geçiren, yalnızlığını en derin ve yalın şekliyle kabul edebilen ve buna teslim olabilen, kendini zaman zaman yalnızlığının içinde hapsolmuş bulabilen insanların yapmaya cesaret gösterebileceği türden bir şeydir. Peki neden örneğin bir korkaklık değil de cesaret sayılmalıdır? Veya korkaklık da sayılabilir mi bu yaklaşımla yaşamak? İnsan bir şeyleri istediğinde, hayalini kurduğunda, o şeyi somut olarak elde etmek ister. Kendisinin dışında başka insanların da bundan haberdar olabileceği türden bir şey olmasını arzular. Çünkü arzusunun temelinde yatan sebeplerden biri de hiç şüphesiz görülmek ve bilinmektir. En mütevazı insan bile sahip olmayı veya yapmayı istediği şeylerde, kurduğu hayallerde içten içe bu arzuyla beslenebilir ve bu sebeple motive olabilir: başkaları tarafından görülme, bilinme ve tanınma arzusuyla. İnsan acı çektiğinde bu acının duyulması için inler. Çünkü çekildiği haber verilen bir acı, acıyı çeken insan tarafından artık daha katlanılabilirdir. Yapayalnız olunan bir zamanda yalnızlığını herhangi bir yolla başkalarına duyurmak daha çekilebilir ve tatmin eden türden bir yalnızlığa dönüşür. Çünkü insan tamamen yalnız kalmaktan; çektiği acılardan kimsenin haberdar olmamasından, yaptığı veya başardığı işleri kimsenin bilmemesinden, sahip olduklarını hiç kimsenin görmemesinden her zaman bir parça korkar. İşte bu açıdan bakıldığında, tüm bunların arasında, bir şeyi sadece hayallerinde var etmek ve kendisinden başka kimsenin bu varlıktan haberdar olmayacağını kabul etmek, yalnızlığın ürkütücü tarafına karşı gösterilen bir cesaret örneği sayılabilir, ve sayılmalıdır da. Bunun yanında aynı örnek, bir başka bakış açısıyla, korkaklık da sayılabilir. Çünkü billur sarayın yalnız arzularında var oluşunu kabul etmek ve bununla yetinmeyi öğrenmek, buna alışmak, zaman içinde kişinin arzularını, hayallerini, yani kafasının içini kendi konfor alanı haline getireceğinden bir süre sonra kişinin buradan çıkmaması artık bir tercih değil bir zorunluluk olacak ve bu konfor alanını terk etmenin fikri bile son derece rahatsız hissettirecektir. Yani billur sarayı arzularında var ettikten sonra durumun diğer boyutlarını umursamama ve bununla yetinme durumunun temelini, kişinin arzuları ve hayalleri dışına çıkma ve gerçek hayatla karşılaşma korkusu oluşturacaktır. Bu durumda her iki senaryo da denge sağlanamadığı takdirde beraberinde yeni sıkıntılar getirecektir. İnsan, kendisini birilerine kanıtlama, başkaları tarafından görülme, fark edilme arzusunu baskılayabildiği ve yaşadığı şeyi bu kaygılardan tamamen bağımsız olmasa da en azından uzak olarak, öncelikle kendisi keyif aldığı veya istediği veya öyle gerekli gördüğü için yaşayabildiği ölçüde gelişebilir ve olgunlaşabilir. Bunun yanında bu görülme arzusu bazen o kadar büyüyebilir ki insan okuyacağı kitabı başkaları tarafından entelektüel görülme kaygısına göre seçer, fikirlerini bu kaygıya göre oluşturur, gideceği yeri başkalarının gözünde güzel olup olmadığına göre belirler, arkadaşlarını, sevgilisini popülerliğine göre gruplar, izleyeceği filmi sırf birilerine izlediğini vurgulayabilmek ve bahsedebilmek için izler. Yaşadığı her andan başkalarını haberdar etmek ister. Sanki paylaşılmayan ve başkalarına gösterilemeyen bir an, kişi için neredeyse yaşanmamıştır, yoktur, kıymetsizdir. Günümüzdeki pek çok insan gibi kendinden ve kendi keyiflerinden uzakta olarak, üstelik kendinin ve keyiflerinin tam da merkezinde olduğunu sanarak bütün yaşamını geçirir. Yaşamın bu duygusuz olmasa da ruhsuz olan akışı içinde hayal kurabilmek; gerçekleşmeyeceğinden emin olunsa bile sonrasında hayal kırıklığına uğramaktan korkmadan güzel hayallere hak ettikleri değeri verebilmek, hayal kurmaya saf bir cesaretle yaklaşabilmek, yaşamın oldukça kıymetli ve gerekli bir parçası olarak düşünülebilir bu yüzden. Ama tabii ki hayal kurmanın insanın iç dünyasında yapıcı etkileri olduğu gibi, yıkıcı etkileri de var. Bir hayali ciddi bir tutkuyla arzulamak ve ona bağlanmak, bu hayalin gerçekleşmemesi durumunda insanı ciddi bir bunalıma da sürükleyebilir. Fakat aslında dikkatli bakıldığında bu bunalımın temel sebebinin kurulan hayalin gerçekleşmemesi olmadığı, asıl nedenin gerçekleşmesi yönünde duyulan arzu ve girilen beklenti olduğu görülür. Kişi bunalıma girmiştir çünkü kurulan hayal, kişiye gerçek hayatta gerçekleşebildiği ölçüde bir şeyler ifade etmektedir. Oysa zihnin içinde yaşanan bir hayalden keyif alabilmek ve bununla yetinmek öğrenilirse söz konusu olan bunalım da belki şiddetini önemli oranda düşürecek, veya bunun pratikte uygulanabilirliğine göre belki de hiç var olmayacaktır. Peki bir hayali zihnin içerisinde yaşamak, söz gelimi her gece, içinde bulunulan mutsuz ve keyifsiz yaşamdan uzaklaşmak arzusuyla kafanın içinde oluşturulan hayal ürünü bir evde gezinirken uykuya dalmak, uzun vadede bizleri iyice içe dönükleştirerek o evin içerisinde hapsolma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır mı, yoksa düşlendiği anlarda getirdiği keyif ve huzurun yanında, bizden götürdüğü hiçbir şey olmaz mı? Kişinin bu evde örneğin kaybedilen sevdikleriyle beraber yaşamasının ve bundan kimseye söz açmadan, hayal olduğunun son derece farkında olarak, sadece ruhundaki boşlukları doldurabilmek umuduyla kullandığı bir araç olarak hayal kurmanın, doldurmaya çalışılan bu boşluklardan çok daha büyüklerinin açılmasına sebebiyet vermeyeceğine güvenilebilir mi? Hayal kurmak bizi geri dönüşümsüz olarak realiteden koparabilir mi? Toplumda genelde düz bir ifade ile ‘deli’ olarak kabul edilen, psikiyatrik tedavi alan veya alması gereken insanların belirli bir kesiminde bu kopmuşluğun örnekleri çok çeşitli olarak incelenebilir. Her vakanın ayrı bir hikayesinin olmasından ve ‘hastalık yoktur hasta vardır’ yaklaşımından da destek alarak şunu da sorabiliriz ki; normal olarak kabul edilen kesimin yaşadığı realiteden kopmuş ve kendi hayal dünyaları içinde yaşayan bu insanlar, geçirdikleri patolojik durumların dışında, kendi hayal dünyaları içinde yaşamaktan ve en sonunda da burada hapsolmaktan kaynaklı olarak mı gerçek dünyadan kopuyor, yoksa dış dünyadan kopmuşluğun bir getirisi olarak mı kendi hayal dünyalarına çekilmeye başlıyorlar? Bu soruya pratikte net bir cevap bulabilmek mümkün değil. Verilecek cevap varsa bile her insan için farklı olacaktır. Yine de bu iki durumu teoride incelemek, bizi net cevaplara ulaştıramasa da bazı bakış açıları ve fikirler kazandırabilir.
 İlk durumda kişi kendi zihninde kurduğu bir dünyada yaşamaya başlar, kendisini dış dünyadan koruma veya belki de sadece kendi dünyasında geçirdiği bu vaktini artırarak daha fazla keyif alma/mutlu olma amaçlı olarak buraya olan ziyaretleri sıklaşır, burayla olan bağı kuvvetlenir ve yaşamının gidişatına bağlı olarak da bir süre sonra buraya bağlı hale gelir. Başlangıçta sadece bir kaçış odası olarak inşa edilen bu yerde zaman geçtikçe kapı kaybolur, yerine yeni duvarlar örülür, en sonunda da kişi hapsolur. Kişi, bu hapsoluş hikayesinin farkında ve bilincindeyse içe kapanık, değilse hasta olarak nitelendirilir. Çünkü farkındalık meseleye -belli bir seviyeye kadar- bir tercih ve kontrol boyutu kazandırır, kişi kurduğu hayalin gerçek olmadığını bilerek fakat gerçekmiş gibi düşünmeye yine de devam etmek isteyerek, bunu tercih ederek hayatına devam eder. Farkındasızlık ise insanda sanrılar ile sonuçlanır, gerçek ile hayal ayırt edilemez hale gelmeye başlar.
 İkinci durumda ise kişi dış dünyadan bazı nedenlerden dolayı bir şekilde kopmaya, uzaklaşmaya başlar. Bu durumda insanı kendi hayal dünyasında yaşamaya iten şey dış dünyaya karşı koyduğu mesafesi olur. Bu iki durum arasından ikinci durumun ruh ve akıl sağlığını kaybetme riski açısından daha sağlam bir noktada olduğu söylenebilir. Sanrılar içerisinde yitip gitme ve gerçek olanı kaybetme olayına bu durumda daha az rastlanır. Fakat burada da insanı kendisine çekebilecek tehlikelerden biri şu olur: dış dünyadan uzaklaşmak, kurulan hayallerin gerçekleşebilirliğine olan hevesin ve inancın devamlı azalmasına sebep olabilir ve bunun sonucunda da kişi hayalini gerçekleştirmek için kendisine sunulan fırsatı göremeyecek kadar körleşir ve/veya isteksizleşir. Zihninin içinde oluşturduğu ve onunla yaşadığı hayaliyle yetinmeyi öyle iyi öğrenir ve kendisini bu konuda öyle iyi eğitir ki bu hayalinin gerçek olabilme fırsatını farkında olarak veya olmayarak, isteyerek veya istemeyerek elinin tersiyle iter. Ve çok acıdır ki böylece yaşamının çoğu kafasının içinde yaşadıklarından ibaret kalır.
 Hayal kurmak her insanın bir şekilde dahil olduğu ve genellikle de etkileri hafife alınan kolay ve sıradan bir olay. Oysa kolay bir şey olmasının yanı sıra o kadar da basit bir şey değil. İnsanı olgunlaştırabildiği, onarabildiği gibi insana küçümsenmeyecek ölçülerde yıkımlar da getirebilir. Ulaşılamayan, gerçekte var olmayan şeyleri zihninizde var edebildiği gibi sizi kendi zihninize hapsedip varlıklarınızı, sahip olduklarınızı yok da edebilir. Umut, keyif ve mutluluk getirebildiği gibi yalnızlık ve bilinç kaybına, umutsuzluğa, ruhsal ve zihinsel problemlere de sebep olabilir. Bu oranların detaylı hesabı ve sorgulaması ise kişinin kendisine bırakılmalı. Çünkü elbette ki her yaşam farklıdır ve sonuçta ilaç ile zehir arasındaki tek fark da maddenin dozudur.

*Dostoyevski, Yeraltından Notlar, İş Bankası Yayınları, s 39&40

Ivan Sergeyeviç Turgenyev’dan Babalar ve Oğullar Kitabına Farklı Bir Bakış Açısı

Ivan Sergeyeviç Turgenyev: Babalar ve Oğullar Kitabının Konusu.  

Toplumsal – siyasal görünümünü ele alıyor. O zamanın Rusya’sında yaşanan geleneksellik ile bireysellik arasındaki çatışmayı adım adım göstermektedir. Adından da anlaşılacağı gibi babalar kuşağı, ataerkil toplumun sarsılmaz saymakla direndiği sağtöre inancını, oğullar ise bütün töreleri yok sayma savaşını temsil ederler. Ve çok severek okuduğum bir kitap bana çok şey kattı, sizlere de katacağına inanıyorum.

“Zaman bazen kuş gibi uçar bazen de solucan gibi sürünerek geçer; ama insan en çok zamanın ağır mı yoksa çabuk mu geçtiğini fark etmediği vakit kendini iyi hisseder.”

Mesela bu kitaptaki Bazarov adlı baş karakter Batıcı, nihilist ve ilerlenme yanlısı olduğu için Rus milliyetçiliğine ters bir tutum sergilerken, Bazarov’un arkadaşının ailesi ise bunun tam tersi. Yani milliyetçi ve Batı karşıtı bir tutum sergileyip Puşkin’in kitaplarından örnek veren bir aile. İşte tam da bu kuşak çatışması yüzünden bu kitabı ele aldım ve bilgilendirmek istedim. 

Eleştirisel bir yapıya sahipti Bazarov, bu kitabı detayına kadar anlatmak isterdim. Ama okumak o kadar farklı ki tarifi yok. Bir örnek vermek istiyorum. 

Bazen bende, belki herkeste de olur. Bazen Bazarov gibi çelişkilerle düşünüyorum ama kendimle, aşkın saçma bir şey olduğunu söyleyip yeni aşklarda buluyorum kendimi. Bizim de bilincimiz ailelerimizin bilinciyle hiç çelişmiyor mu arkadaşlar? 

Gerçekten, dünyada kucağında sağlıklı bebeğiyle güzel bir anneden daha etkileyici bir şey var mıdır acaba?

Ne olursa olsun hem anneler hem babalar hem kızlar hem oğullar iyi ki varlar. Hep yanlış ve suçlu olanın anneler babalar olmadığını düşünürüm. Bazarov da böyle düşünmüştür. Yanlış olan şey bizim seçimlerimiz, tutkularımızdır. 

Genelde bu tarz kitapların akılda kalıcı olması adına okunulması gerek.